İnsan-ı Kâmil


İnsan-ı kâmil nasıl anlatılabilir acaba. Nazım ve nesir olarak kırk kadar kitap yazmış, astronomiden tasavvufa, fıkıhtan matematiğe, felsefeden musikiye kadar her mevzudan bahsedebilmiş ve bizzat kendiside hiç şüphesiz insan-ı kâmil mertebesine yükselmiş, Nakşibendi tarikatında ictihad sahibi, pir-i sani olmuş ismini hemen bileceğimiz Molla Câmî hazretlerinin bir insan-ı kâmil tarifinde yani Mevlânâ'yı tariflerinde bakın ne diyor; "O maneviyat cihanının benzersiz yücesinin kadri kıymeti için Mesnevi yeterli bir kitaptır ve çok kuvvetli bir delildir." Yani burhandır. "O yücenin vasıflarını anlatabilmek için ben ne diyebilirim, peygamber değildir fakat kitabı vardır." Molla Cami gibi bi  zâtın bile "ben ne söyleyebilirim" diyerek aczini ifade ettiği insan-ı kâmil tariflerinde herkes acizdir. Tam manasıyla tarif mümkün değildir. Ancak şu kadarı söylenebilir; Allah'ın kitabında habibine dahi, "sen onları görüp gözet" diye tavsiye buyurduğu insanlar, insan-ı kâmil olanlardır. En'am sûresinin 58. ayetinde; "sabah akşam Rablerinin rızasını isteyip cemalini dileyerek O'na dua edenleri kovma" buyrulmuştur Habib-i Zişan efendimize. Ve yine Kur'an-ı Kerim'de Kehf Sûresinin 28. ayetinde de aynı mealde bir emir vardır. Efendim bu nasıl zuhura gelmiş, onu biraz konuşursak Kuran-ı Kerim'de ki bu çok manalı tarifi biraz anlamaya gayret etmiş oluruz sanırım.

Efendim dünyaya gelmedik, dünyaya gönderildik. Nasıl parmak izimizden saç telimize ve dokularımıza kadar birbirimizden farklı isek, yaratılış tabiatımız, meşreplerimiz bakımından da benzemeyiz. Zâten Cenab-ı Hakk kitabında "ben sizleri meşrep meşrep yarattım" buyuruyor. Ve her insanoğlunun yaratılışında yaratıcısını bilmek, bulmak ve ona kulluk etmek cevheri ve tabiatı vardır. Bu genel bir tabiattır. İşte bu genel tabiata ve özel meşrebine uygun olarak yaşayabilenler bu hayatı mes'ud yaşayabilenlerdir. Mutlu olanlar onlardır yani tabii yaşayanlar. Tabiatlarının gereğini yapanlar, işte Rahmeten-lil âlemin olarak yaratılmış olan Resulullah efendimizin tabiatı da zâtına mahsus idi. Resuli Ekrem efendimizin yaratılışındaki Rahmeten-lil Âlemîn'lik tabiatına uygun olarak bütün insanların doğru yola ulaşmasını, hidayete ermesini istiyordu. Çünkü o, aynı zamanda "Hâdî" doğru yola iletici isminin, Cenab-ı Hakk'ın esmasından olan bu ismin tam mazharı idi. Güneşin tabiatında vurduğu her yeri aydınlatmak istidadı vardır. Alemlere rahmet olmak itibarı ile de herkesi nur-u ilâhî ile parlatmak arzusu Resulullah'da vardı. Allah, kendi esmasından olan "Rauf ve "Rahim" esmalarını da habibine vermiştir. Tevbe Sûresi'nin sondan bir önceki ayetinde; "Andolsun ki size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız o'na çok zor gelir." Yani sizin sıkıntıya uğramanızdan o sıkılır, ona ağır gelir. "O size çok düşkündür ve mü'minler hakkında çok şefkatli, çok merhametlidir." Bu bir ayetin hakikatidir ve Resul-i Kibriya, Rauf; çok şefkatli, Rahim; çok merhametli olarak bizzat Cenab-ı Hakk tarafından isimlendirilmiştir. Ana-babanın evladı üzerindeki şefkat ve merhameti, Resulullah'ın ümmeti üzerindeki şefkat ve merhametinin zerresi bile değildir.

İşte böylesine merhamet membaı olan Resulullah, müşriklerin de hidayet güneşi ile parlamalarını arzu ettiğinden onların kendi sohbetini dinlemesine, kendi davetine icabet etmesine zemin hazırlayacak her türlü şarta açıktı. Fakat dünyevi bir takım mallarına, mevkilerine, şöhretlerine v.s. fani varlıklarına güvenen ve yanlış olarak "eşraf" şerefliler olarak adlandırılan bazı Mekke müşrikleri, "biz; köleler, fakir-fukara insanlarla bir arada bulunmayız. Onları huzurundan kovarsan gelir seni dinleriz." dediler. Efendimiz bunu tabi kabul etmedi, "öyleyse" dedi müşrikler; "hiç olmazsa biz geldiğimiz zaman onları gönder, aynı mecliste bulunamayız. Biz senin sözlerini dinleyelim, gelelim ama köleler, sosyal seviyesi -onlarca- düşük kişiler bulunmasın." Efendimiz demin arz etmeye çalıştığım herkesi hidayete ulaştırmak arzusundan dolayı bu fikre biraz olumlu baktı. Çünkü o, Rauf, Rahim ve Hâdî idi. Kendilerine eşraf denen o Mekke müşriklerine cevap vermeden önce Cebrail (a.s.) geldi ve biraz evvel arz ettiğim ayetleri getirdi. "Onları huzurundan kovma ve onların üzerlerinden gözlerini ayırma.." onları gör, gözet ve Allah, işte o insanları habibine tavsiye ediyordu, işte insan-ı kâmilin Kur'ânî anlatımının bir nebzesini size arz etmeye çalıştım.

O insan-ı kâmil, o Allah dostu, o Hakk'ın velisi, Hakk'ın habibinin ağzından buyurduğu "Benim velilerim, Benim gizlilik bulutlarımın altındadır. Onları Ben'den başka hiç kimse bilmez." dediği kişidir insan-ı kâmil. Allah, veli kullarını diğer kullarının nazarlarından kıskanarak gizlemiştir. Bu kıskançlık bizim bildiğimiz eksiklikten olan kıskançlık değildir, buna Gayyuriyet denir. Bu zât-ı ilahiyeye mahsus bir haldir ama bizim ancak o kelime ile ifade edebileceğimiz kıskançlık haline benzer. İşte bu yüce velileri, bu insan-ı kâmil tipini, bizzat insan-ı kâmil olan Hz. Mevlânâ şöyle bir tarifle söylemeye çalışıyor, daha doğrusu bize anlatmaya gayret ediyor. "Veliler, güneşlerin güneşidir, güneş ışığını onların nurundan alır." Hani nasıl ay bizzat kendisi ışık kaynağı olmayıp güneşin ışığını aksettiriyor ise, güneş dahi Hz. Mevlânâ'ya göre bizzat kendisi ışık kaynağı değil, Allah'ın dostlarının, velilerinin nurunu aksettiren bir aynadan ibarettir. Hz. Mevlânâ, velileri güneşlerin güneşi diye tarif ediyor. İnsan-ı kâmil için delil arayan insanlara mesnevi şerifin bir başka yerinde şöyle bir benzetme ile cevap verir Hz. Mevlânâ; "güneşin varlığına delil yine güneştir." Güneşe karşı gözlerine kapayan, gözünün önüne herhangi bir engel koyan veya türlü sebeplerden güneşi görmeyen, güneşi inkar etti! Güneşe ne zarar geldi? İnsan-ı kâmili de inkar eden, görmeyen pek çok kişi olabilir ama insan-ı kâmile onlar bir zarar bir noksanlık veremezler. Nasıl güneş yaratılışındaki tabiat icabı vurduğu her yeri aydınlatmak ve ısıtmak istidatı ile aydınlatır ve ısıtırsa insan-ı kâmilde vurduğu her karanlık kalbi aydınlatır, ısıtır.

Hz. Mevlânâ yedi yüz sene önce mesela "gel" demiş. Çok münakaşalı bir rubaidir, onun münakaşasını bir başka sohbetimizde belki yaparız. Yalnız şunu sormak isterim; yedi yüz sene evvel gel diyen bir zât'a dünyanın her yerinden hala insanlar geliyor. Japonya'sından Amerika'sına, Güney Afrika'sından Avustralya'sına kadar her yıl özellikle aralık ayındaki ihtifaller sırasında ve diğer zamanlarda da akın akın insanlar geliyor sadece türbesini ziyarete.

Türbesini ziyaret etme imkanına sahip olamayıp, kitapları ile meşgul olanlar, her gün onu gönüllerinden ananlar bunların sayısını bilmiyoruz. Ve şuna emin olmak lazımdır ki katiyen zannettiğimiz azlıkta değil. Pek çok insan hala Hz. Mevlânâ'nın gel çağrısının, davetinin icabetiyle meşgul, hep gidiyorlar, işte güneş ara sıra bulutların altına gizlense bile ısıtmaya, aydınlatmaya devam ettiği gibi Hz. Mevlânâ gibi insan-ı kâmillerde, bazen insanların nefis bulutları altında gizlenirler, unutkanlık bulutları altında gizlenirler ama varlıkları ve tasarrufatları devam eder. İşte Hz. Mevlânâ'nın ifadesi ile o, güneşin dahi aydınlığını aldığı insan-ı kâmil, veli kulların nuru ile içimizdeki karanlıkların aydınlatılması dilek ve niyazıyla hoş olun, hoş kalın efendim...

İyilikler, güzellikler, hayırlar ve kolaylıklar dileyerek başlayalım sohbetimize azîz dostlar. Evet, kolaylıklar... Çünkü iyiliği, güzelliği, hayrı elde edebilmek pek kolay değildir. Onun için kolaylıklar dileyelim. Hatırlarsınız Mesnevî'nin ilk beytindeki ney kelimesi hakkında sohbet ederken insan-ı kâmilden konuşmuştuk. Bazı sorular geldi bendenize "İnsan-ı kâmili nasıl tanıyacağız?" şeklinde.

İyiliği, güzelliği, hayrı elde edebilmenin kolay yolu insan-ı kâmile ulaşabilmektir ama onu nasıl tanıyacağız? Bu tanımanın da bir kolay yolu var efendim. Bir kimseyi gördüğümüzde, sohbetinde bulunduğumuzda o zâtı görmek, sohbetinde ve huzurunda bulunmak bize Hakk'ı hatırlatıyor, yeniden aklımıza getiriyor ise o kimse insan-ı kâmildir. Tanımak, işte bu kadar kolay. Hele hele o zât hâli ile bizde kendisini beğendirmek arzusu uyandırıyor ise teşhisimizde tam isabet var demektir. Artık balansı gibi çalışmak ve insan-ı kâmil kaynağından güzellikler, iyilikler, hayırlar toplamak vazifesi düşer bize ve o topladığımız değerler ile elimizde doğru tartan bir terazi oluşur. Bir avuç cam kırığı içinde birkaç tane elmas tanesini ayırt edebilen, hemen buluveren kuyumcu gibi elmas parçası ile cam kırığını, altın ile yaldızı ayırt eder hâle geliriz. Ama şunu ayırt edemeyiz: Bir demir parçasını bir ateşe sokup kızdırsalar ve ateşin hararetiyle o demir parçası kıpkırmızı veya akkor hâlinde ateşten çıkarılsa ve "Ben ateşim!" dese yalan söylemiş olmaz. Maden olarak, cevher olarak demirdir. Ama hâl olarak, ateş. İşte her ateşin cevherini anlamak mümkün değildir. İnsan-ı kâmilin de hâlini anlamak mümkün değildir. İnsan-ı kâmilin çok yüce bir örneği olan Hz. Mevlânâ Mesnevî-i Şerifin beşinci beytinde ney lisânından şöyle söylüyor:

Men beher cemiyyeti nalân şodem

Cufd-i bed hâlân u hoş halân şüdem

(Ben her cemiyette, her toplulukta bulundum. Her mecliste inledim durdum. Kötü olanlarla da iyi olanlarla da beraber oldum, onlarla düşüp kalktım.)

Herkesi ez zann-ı hod şod yâr-i men

Ez derûn-i men necost esrâr-ı men

(Ve herkes kendi zannı, kendi anlayışı, kendi seviyesine göre bana yâr oldu, dost oldu. Fakat benim içimdeki cevheri ve sırları anlamadı. Hâlbuki;

Ten zi cân u cân zi ten mestur nîst

Lîk kesrâ dîd-i cân destur nîst

Ten candan, can tenden yani ruh bedenden, beden ruhtan ayrı ve gizli, örtülü değildir. Ancak, herkesin ruhu, canı görmesi için can gözü ile görmesi için izin verilmemiştir.)

Evet azîz dostlar, insan-ı kâmil toplumun ruhu gibidir ve onlar can gözü ile, baş gözü ile görülemezler. Görmek isteyenler olur, her devirde de olmuştur. Hz. Mevlânâ'nın sağlığında da böyleydi. Selçuklu Sultanı II. Gıyâseddin Keyhüsrev'in kızı ve Vezir Muîneddîn Pervâne'nin zevcesi Gürcî Hâtûn, Hz. Mevlânâ'nın bendelerinden idi. "Kendilerini her zaman göremiyorum, bari bir resmini yaptırayım da gül olmadığı mevsimde gülsuyu koklamak gibi tasvirine bakayım." düşüncesiyle zamanın ünlü ressamı Aynüddevle'den Hazreti Pîr'in bir resmini yapmasını istedi. Aynüddevle birkaç tane resim yaptı. Fakat hiçbiri Hz.Pîr'e benzemedi. Sonunda Hz. Mevlânâ'dan resme modellik yapmasını niyaz ettiler, yüksek müsamahasından dolayı kabul buyurdu. Aynüddevle Hz. Mevlânâ'nın yirmi kadar resmini yaptı ama hiçbiri ona benzemedi. Aynüddevle bunun üzerine bütün kâğıtlarını yırttı, kalemlerini kırdı. Ve Hz. Mevlânâ buyurdu ki:

Âh! Çe bî reng ü bî nîşân ki menem

Çi bebîned mera çü nâm ki menem

(Renksiz ve nişansız olan, işte o, benim. Olduğu gibi görülemeyen, işte o, benim.)

Evet, olduğu gibi görülemeyen. Yani biz ancak ateşi görebiliriz. O ateş aslında demir midir kömür müdür, ne biliriz? Ama zaten pek gerekli de değil galiba. Karanlıklarımızı ısıtan, gönlümüzü ısıtan o akkor nemize yetmez! Bu ne devlet! Biz, bize lâzım olanı bulalım ve bilelim, yeter. Zaten bize lâzım olanı da Hz. Mevlânâ ta'rîf buyuruyor:

Dâmen-i d gir züter bî geman

Tarehi ez afeti ahır zaman

(Eğer âhir zaman âfetlerinden, fitnelerinden kurtulmak istiyorsan hiç gecikmeden, hiç vakit kaybetmeden onun eteğini yakala.)

Peki, o kim?

Sâye-i Yezdan buved bende Huda

Mürde-i în âlem u zinde Huda

(O bu âlemden ölü ve ancak Allah ile diri olan bir kuldur ki Allah'ın gölgesi gibidir.)

Tabiî Allah cisim değildir ki gölgesi olsun. Bu, mecazî bir ifâdedir. Ancak, nasıl gölge güneşe delîl ise, o insan-ı kâmil de Allah'ın kudretine delildir. Ve Allah'ın gölgesine sığınanlar gölge ve hayâl peşinde koşmaktan kurtulurlar.

Sâye-i Yezdan çi bâşed dâye eş

Vâr-ı hâned ez hayâl ü saye eş

Ve Hz. Mevlânâ bizzat kendisinin de böyle yaptığını bize naklediyor. Ve eteğini tuttuğu, gölgesine sığındığı Şems-i Tebrîzî'yi anıyor. Gölge ve güneş, şems ve saye kelimelerini çok sanatlı bir anlatımla kullanarak;

Revz-i saye âfıtâb-ı râbiyâb

Dâmen-i şeh Şems-i Tebrîzî bitâb

(Git. Gölgenin yol göstericiliği ile güneşi bul ve Tebrizli Şems'in eteğine sıkıca sarıl.) diyor.

Rah nedânî cânib in sûr-t arûs

Ezziyâü'l-Hak Hüsâmeddîn bepors

(Eğer, bu geline kavuşmayı andıran mutluluğu yani Hz. Şems'e ulaşma yolunu bilemez ve bulamaz isen Hakk'ın ışığı, Hakk ışığı olan Hüsâmeddîn Çelebi'nin ışığına sor ki o ışık, yolunu aydınlatsın. Fakat bunu yaparken de çok dikkatli ol. Olmaması gereken hususlara sakın sapma.)

Nedir bu olmaması gereken hususlar? Bunu da Hz. Mevlânâ açıklıyor. Buyuruyor ki:

Ver haset giret tura derreh gelû

Der haset iblis ra bâed gelû

(Bu yola girerken yani bu yol gösterici arama yoluna girerken hasedi, kıskançlığı bırak. Çünkü hased, çekememezlik, kıskançlık gibi hâller Şeytan'ın hâlidir.)

Hz. Mevlânâ burada hasedin çok fena ve insanı Şeytan gibi Hakk'tan uzaklaştırıcı bir huy olduğunu belirttikten sonra şu öğütte bulunuyor:

Hâk şev merdân-ı Hak râ zîr-i pâ

Hâk ber ser kon haset râ hemçümâ

(Toprak ol. Yani toprak gibi tevâzû sahibi ol. Hakk erlerinin, Allah adamlarının ayaklan altında toprak ol. Ve toprak saç haset illetinin başına.)

Efendim başa toprak saçmak eski zamanlarda hakaret kasdı ile yapılan bir hareketti. Yani "Hasedin başına toprak saçarak onu alçalt." deniyor. Ve bu beyitte çok önemli bir kelime kullanmış Hz. Mevlânâ. Hemçümâ yani, benim gibi. Benim yaptığım gibi.

Bilirsiniz azîz dostlar, İslâm'da bir kural vardır; emr bi'l-ma'rûf, nehy ani'l-münker. Doğruları ve emirleri yapmak, yanlışlardan ve yasaklardan sakındırmak. Ama bunu yapmanın bir önşartı vardır. Evvelâ, kendin yapmak. Çünkü başka türlü, söz tesir etmez. "Yalan söyleme!" diyen bir yalancının, Mal çalma! diyen bir hırsızın, İçki içme! diyen bir ayyaşın, Kindar olma! diyen bir kinini din edinmiş kindarın sözü ne kadar tesir eder? Kendi alnı secde-i Rahmân'a gelmemiş, Namaz kıl! diyor. Ramazan günü ağzında sigara, oruç nasihati veriyor. Olmaz değil mi? Hiç tesir etmez. İşte nasihat eden, öğüt veren kişi, öncelikle kendisi öğütlerini tutmak mükellefıyetindedir.

Bir hikâye geldi aklıma.

Bir müftü efendiye zengin görünüşlü bir genç delikanlı gelmiş. Efendim babam yeni vefat etti, kendisi gençliğinde pek çok gazalarda bulunmuştu. Bu gazalardan kalma köleleri vardı. Bu kölelerin zaman içinde bir kısmı vefat etti bir kısmını da babam azâd etti. Bana mîrâs olarak diğer malların yanı sıra iki tane de köle kaldı. Bunlar hakkında ne yapacağıma karar veremedim; size danışmaya, emirlerinizi almaya geldim. Müftü efendi şöyle bir düşünceye daldıktan sonra genç adamı Evlâdım sen lütfen yarın uğra da, bu sualin cevabını yarın vereyim, der. Ertesi gün müftü efendi, delikanlı daha kapıdan görünür görünmez Aman evlâdım, o iki köleyi âzâd ediver! deyince genç adam Efendim, pek kolay bir cevapmış, niçin dün söylemediniz? dediğinde müftü çok enteresan bir cevâb verir: Evlâdım, benim de iki kölem vardı; evvelâ ben âzâd ettim, ondan sonra sana âzâd etme nasihati verdim.

 

İşte Hz. Mevlânâ bu inceliği anlatıyor. Yaptırmadan önce, yapmak. Öğüt dinletmeden önce, öğüt dinlemek. O da Şems-i Tebrîzî gibi bir güneşin eteğini tutmuş. Bizim de bir etek tutmamızı tavsiye ediyor. O da haset ve kıskançlık gibi kötü hâlleri ayakları altına almış, terk etmiş. Ondan sonra böyle yapılması îcâb ettiğini bize öğütlüyor. Ne mutlu o öğütleri tutabilene! O öğütlerin ışığı, aydınlığı ve sıcaklığı altında hoş olun, hoş kalın efendim, tutmamızı tavsiye ediyor. O da haset ve kıskançlık gibi kötü hâlleri ayakları altına almış, terk etmiş. Ondan sonra böyle yapılması îcâb ettiğini bize öğütlüyor. Ne mutlu o öğütleri tutabilene! O öğütlerin ışığı, aydınlığı ve sıcaklığı altında hoş olun, hoş kalın efendim.

Oruç söz konusu olduğunda ’Açın halinden anlamak için’ diye bir ifade kullanılır. Bu ifade doğru mudur? Neden oruç?

 

İbadetler Allah’ın emri olduğu için yapılır. Bu iptidai müptediler içindir. Mütekamiller, Allah emretti diye yapmazlar, emri yerine getirmek için yapmazlar, Rabbim’in rızasına muhalif iş yapmamak için yaparlar. Emri yerine getirmek için yapanlar menfaat umanlardır. Menfaat umanlar, ticaret yapanlardır. Cennet talebi, cehennem korkusuyla değil, Allah için yapılır ibadetler ama bunun talimi cennet talebi ve cehennem korkusuyla başlar. Fukaranın halini anlamak için oruç tutulmaz. Oruç tutmak zenginlere mi farz? Fukara niye tutuyor o zaman? Bu slogan bilgiler, altına kopya kağıdı konulmuş, her sene tekrar edilen bilgiler, ne toplumumuzu ne de fert olarak bizleri yükseltmez.

 

Ramazan’da birçoğumuz ibadetlerle daha çok meşgul oluyoruz. Bu Ramazan’dan mı kaynaklanıyor?

 

Ramazan da, bayram da, kurban da, Kâbe de, melek de, güneş de, ay da, her şey insanın emrindedir. Ramazan’da marifet yok, insanda marifet var. İnsandan kasıt Muhammed Mustafa’dır. Allah insan diye onu yarattı. Biz de ona benziyoruz işte şeklen. O Ramazan ayında her zaman yaptığından daha fazla ibadet yapardı. Cebrail’le Ramazan’dan Ramazan’a karşılıklı Kur’an okurlardı, teravih kılardı. Efendimiz’in Ramazan’a mahsus başka yaptığı şeyler var. İşte Ramazan’ın feyzi Resulallah’tan kaynaklanır. Efendimizin yaptıkları Ramazan’dan kaynaklanmaz. Çünkü Ramazan da onun emrindedir. Her yaratılmış şey insanın emrine verilmiştir. Bunun tek mükemmeli Aleyhisselatü vesselam Efendimiz’dir. O Ramazan’da fazla ibadet edi-yordu. Biz de fazla yapacağız. Bizim günlük farz ibadetlerimizde bile çok noksanımız var.

 

Nasıl tamamlayabiliriz eksiklerimizi?

 

İbadetler Allah’ın kuluna yükleyeceği yükler değildir. O emri verdi ama ondan önce emri ye-rine getirecek takati verdi. Öyleyse tutulacak, kılınacak, gidilecek, verilecek. Resulullah Efendimiz’in diğer zamanlarda yaptıklarından, farzlardan bahsetmiyorum, Ramazan’da daha fazla ve daha farklı ibadet ediyor. Bizim de bütün Müslüman toplumu olarak Ramazan’da farklı davranmamız, farzlara daha çok riayet etmemiz lazım. Allah’ın bütün bize emrettiği ibadetlerden kast-ı hikmeti bilmek lazım.

 

Nedir o kast-ı hikmet?

 

Tevhiddir. İslam tevhidden ibarettir. Gerisi o tevhide ulaşmak için Allah’ın bize ihsan ettiği yollardır. Oruç da dahil, namaz da dahil... Allah bunu ihsan ettiği için, ’Ben başka yoldan erişirim’ diyemezsin. Namaz kılmak gaye değildir. Vasıtadır, terki caiz değildir. O tevhid de ibadette var. Ramazan’ın son on günü Mekke ve Medine’de cemaatle hatimle teravih namazı kılınıyor. Aşağı yukarı her rekatta 3 sayfa okunuyor. Yaklaşık 25 dakika sürer. Kabe avlusu, Harem-i Şerif, sokak toplam 2 milyon kişi kılmış olsun. İki milyon kişi 25 dakika süren bir toplu ibadet yapıyor. Oruçta kaç milyon kişi, kaç saat müşterek ibadette? İşte tevhid noktası bu. Ramazan’ın özelliği budur. En az 300 milyon insan, en az on saat müşterek ibadette. İşte tevhid noktası. Ramazan’da bu tevhidin memnuniyetinden, melaikenin yardımı ile, biz böyle başka güzel, yüksek ve derin bir hale geliyoruz. O da Efendimiz’den kaynaklanıyor.

 

Medyadaki Ramazan’ı nasıl buluyorsunuz?

 

Ticari buluyorum. Menfaat, ilkesizlik...

 

Her Ramazan’da çıkan bazı tartışmalar var. Bu sene de teravih var mı yok mu tartışılıyor?

 

Bir Müslüman namaz kılmaya mı bahane arayacak, kılmamaya mı? Hz. Ömer zamanında kadınlara ve erkeklere iki ayrı imam tayini ile 20 rekat namaz kıldırılmaya başlandığı tarihi bir vakıa mıdır değil midir? İbn-i Esir tarihinde bu var. İsimleri bile belli. Übeyd bin Kab, Efendimiz Hazretleri’nin delikanlılara ve çocuklara Kur’an-ı Kerim öğretirken görüp, ’Ne güzel bir şey yapıyor’ diye iltifat ettiği zat, Hz. Ömer zamanında teravih kıldırmak üzere vazifelendirilmiştir. Ayrıca başka biri de ’Teravih Emevi uydurmasıdır’ dedi. Hz. Ömer Emevi midir? Resulullah Efendimiz Ramazan’da fazla ibadet ederdi. Bunun adı da teravihtir. O zaman adı teravih değildi, doğru. Adının sonradan konması kurumun sonradan oluştuğunun işareti değildir. Cemaatle kılınmaz diyenler Hz. Ömer’e sorsunlar.

 

Bu tartışmalar neden her sene çıkıyor?

 

Allah cehennemi neden yaratmış ki? Bunlar da onun için. Ebu Cehil’in veya Abdullah ibn-i Selül’ün varislerine mi uyacağız yoksa Muhammed Mustafa’nın varislerine mi uyacağız? Abdullah ibn-i Selül, münafıkların reisi, Mescid-i Dırar’ı yaptırdı, Efendimiz gelip yıktırdı. Cami yaptırdığı halde yıktırdı Efendimiz, çünkü adam münafık. Şimdi de Müslüman görünen nice münafıklar var. Öyleyse onun binasını Resulullah yıktığı gibi, bizim de o fikirleri yıkmamız lazım.

 

Zekatın daha çok Ramazan’da verilme sebebi nedir?

 

Zekatı Ramazan’a toplamamız biraz sevap ticaretinden kaynaklanıyor. Zekatı daha çok sevap kazanayım diye Ramazan’dan Ramazan’a veriyoruz. Recep ayında, Şaban ayında senesi dolmuş bir zekatı, daha çok sevap alayım diye Ramazan’da vermek kazaya bırakmaktır. Hiçbir ibadetin kazası edasının yerini tutmaz. Zekat mükellefiyettir ve zekat vermeyecek durumda olanların zekat verecek durumda olanların üzerindeki hakkıdır. Zengin sadaka vermekle yükümlüdür. Senesi dolmuş bir zekatı Ramazan’a tehir etmek caiz değildir ve ibadeti edadan kaza haline indirger. Ramazan’da ise sadakayı çok vereceğiz. Artığımızdan değil, eskiden değil. Yediğimizden, giydiğimizden. Şimdi pek yok ama iftar edemeyecek durumda olanları iftar ettireceğiz. Belediyelerin yaptığı çok hayırlı bir şey. Allah emsalini çoğaltsın. Yapandan devam ettirenden Allah razı olsun. Ama fitre bayram namazına kadar verilmeli.

 

Zekat son dönemde paylaşmak olarak lanse ediliyor?

 

Bunlar çok palyatif konuşmalar. Neyi paylaşıyorsun? Bir şey benim mi ki paylaşayım. Paylaşmak için önce malik olmak gerek. Mülk Allah’ın diyorsun, sonra paylaşacağım diyorsun. Bu ne tenaküz, bu ne aymazlık, bu ne gaflet! Neyi paylaşıyorsun? Fukaranın zenginin malı üzerindeki hakkının adıdır zekat. Onu vermeye mecbursun, o senin borcun. Zekatı anlarsak bu iş biter. Zekat ticari emtia ve tasarruftan verilir. Tezgahtan, işten verilmez. 30 tane evin varsa zekatla mükellef değilsin. Yani zekatın zenginlikle alakası yok. Benim 100 bin lira birikmiş param varsa, ev bile almayan o paranın 2.500 lirasını zekat olarak vermeye mecburum. Senin 30 evin var, kiralıyorsun ama gelen kirayı harcıyorsan, elinde birikmiş paran yok sana zekat düşmez. Allah durağan paradan, atıl sermayeden, ticari emtiadan zekat istiyor. Fukaranın da gözü gönlü kalmıştır. En azından o göz kalma temizlensin o da fukaraya verilsin diyedir.

 

‘Nerede o eski Ramazanlar’ diye sorulur hep. O Ramazanlarla günümüzdeki Ramazanların farkı ne?

 

İkinci Cihan Harbi’nde, 1940- 45 arasında yaşamış, nine dede olmuşlara sorsunlar, Ramazanları nasıl geçermiş. Ben dedemden dinledim. ’Senin doğduğun sene ilk defa çaya şeker koyduk’ dedi. Ondan önce şeker olmadığı için çayı kuru üzümle içerlermiş. Neresi güzelmiş? Bir maziperestlik, bir nostalji var. Mazinin bir tek noktasına özenilir. Asr-ı Saadet. Asr-ı Saadet’ten başka mazinin özlenecek bir şeyi yoktur.

 

Osmanlı döneminde maneviyatımız kuvvetliydi, tasavvuf halkla içiçeydi. Bunun özlemi olamaz mı?

 

Tabii. Tasavvuf hayatının 87 yıldır yasaklanmış olması çok ciddi bir fakirliktir. Bu fakirlik sadece sosyal hayat açısından değil. İrfan ve tefekkür açısından büyük bir fukaralık yaşıyoruz. Hiç mütefekkir yetiştiremedik. 90 senedir peşinden gidilecek, kitleleri sürükleyecek bir adam yetişmedi. Bizim gençliğimizde peşinden gidilecek 2 sembol isim vardı. Biri Necip Fazıl, biri Nazım Hikmet. İkisi de Osmanlı aydınıdır. Nazım’ın 20’li yaşlarında Hz. Mevlana’ya yazdığı şiir vardır. O kültürden gelmiştir. Sonra yoluna iştirak edersin etmezsin ayrı mesele. Ama kitleleri peşine takmış o insanlar ciddi bir kültürden birikimden geldiler. Şimdi yok o kültür. Hangi üniversiteyi kazanacağım? Kaç puan alacağım? Hangi üniversiteyi kazanırsam ileride kaç para maaş alırım? Hangi mevkiye gelirim? İnsanın talepleri yalnızca beslenmek ve barınmak için mi bunları yükseltmek için mi. İnsanı insan yapan talepleri nerde? İşte bu başta estetiktir. O estetik yok eski Ramazanlara göre. Hafız Kemal yok, Hafız Burhan yok. Ezan okuduğu zaman içini titreten adam azaldı.

 

Normalde yapmayıp Ramazan’da yaptığımız ibadetlere nasıl bakmak lazım?

 

Müslümanlar sadece yaptıkları ile değil yapmadıkları ile de ecir kazanırlar. Ben içki içmemekle sevap kazanıyorum. Bir başka din kardeşim sair zamanda içiyor, Ramazan’da içmiyor. Resulullah Efendimiz’in nafileleri gibi o da bir tanecik farz yerine getirdi. Sair zaman Cumaya bile gitmiyor, Ramazan’da Cuma’dan Cuma’ya camiye gidiyor. O da Resulullah Efendimiz’in güzel fiilinin yansımasıdır. Hiç olmazsa Ramazan’da Cuma fiilini yerine getiriyor. Oruç tutuyor diğer ibadetleri yapamıyor. Aslında ’yapamıyor’u kabul etmemek lazım.

 

Neden?

 

Çünkü Allah ’Ben hiçbir kuluma taşıyacağı yükten fazlasını yüklemedim’ diyor. Oruç tutmak da, hacca gitmek de, bizim takatimiz dahilindedir ama sağlığımız elverdiği ölçüde. Namazda dizin ağrıyorsa oturarak kılarsın. İster yere otur ister sandalyeye otur.

 

Sandalyeye oturulmaz diyenler var?

 

Gayet samimi söylüyorum, halt etmişler. Halt etmek, karıştırmak demektir. Sandalyeye oturmak da caizdir, ayağını uzatmak da. Kiliseye benzermiş. Benzemez, bu kadar korkmayın! Benzemek kastı olmadan yapılan her şey nasa muhalif olmamak kaydıyla caizdir. Nasa muhalif olmasa bile benzemek kastıyla yapıyorsan onlarla beraber haşrolursun. Beni Avrupalı modern zannetsinler diye giyiyorsan Avrupalı modernlerle haşrolursun. Güneşten korunmak için giyiyorsan benzemek kastın olmadığı için hiç bir şey olmaz. Kilisedeki sırayla, camilere konulan arkalıklı veya arkalıksız sandalyeler aynı mı? Ayrıca Peygamber Efendimiz’in döneminde Ashabı suffede ilk saf hep oturanlardan oluşur. Ashabı suffe bir sandalye yüksekliğindedir. Resululllah Efendimiz’in dervişlerinin oturduğu sıradır. Hâlâ orada o yükseklik muhafaza ediliyor. Oraya hep eğilemeyenler dizi bükülmeyenler oturur. Huzuru Peygamberi’de oturarak namaz kılıyor. Ha sandalye ha seki ne farkı var? Aletlerin peşinde koşmayacak Müslümanlar. Aletler sana hizmet için Allah’ın nimetleridir. O sandalyede oturup namaz kılarsan senin cennet tahtın olur. Onda oturup içki içersen cehennemine ateş olur. Sandalyenin ne kabahati var.

 

Ramazan’da içine girdiğimiz derin ruh halini diğer aylarda nasıl sürdürebiliriz?

 

O tevhide bu şekilde riayet edersek olur. Vaiz efendiler ’Cemaatle namaz kılmak münferit namaz kılmaktan 27 derece daha faziletlidir’ diyorlar. Bu söz yanlış. Böyle söylediğin zaman ’Aslolan ferdi kılmaktır ama cemaatle kılarsan daha iyi olur’ gibi algılanıyor. Cemaatle kılmazsan 27 derece az ecir alırsın dese, o zaman namaz kılmanın temelinin cemaat olduğunu idrak ederiz. Bunca sene idrak edemedik farkındaysanız. Bayram namazında camide yer yok, sokaklar dolu, Cuma namazlarında sokaklar daha az kalabalık. Teravihler sair zamanlardaki yatsı namazlarından daha kalabalık. Ama mübarek 11 aylar gelince cemaat bulabilirsen aşkolsun. Tevhid yok. Bayram namazındaki kadar kalabalık cemaat olsun bak ne oluyor. Bayram namazındaki kadar değil ama Cuma namazındaki kadar mümkün.

 

Tevhid başka hayatın hangi alanlarında olabilir?

 

Bu tevhid sadece namaz açısından. Şu anda ’Falanca parti olarak, kuruluş olarak, dernek olarak vereceğim iftar ziyafetini vermiyorum. Parasını Budistler tarafından katledilen Müslüman kardeşlerime gönderiyorum’ dediğin zaman tevhid olur. 50 bin Müslüman sadece Müslüman olduğu için katledildi. Kimin umurunda? Niye kaynamıyor Türkiye? Niye kaynamıyor Müslüman âlemi? Tevhid yok da o yüzden. Yaşama dini olan İslam’ı tapınma dini haline indirgediğimiz için böyle Ramazan’dan Ramazan’a Müslüman, Cuma’dan Cuma’ya Müslümanız. Bu kadar oluyor. Ramazan’da edindiğimiz hali devam ettiremezsin. O tevhidle olur. Milyonlarca kardeşin senle oruç tuttuğu için oluyor o

 

Ramazanların festival gibi geçmesi konusunda ne diyorsunuz?

 

 

Ramazan Müslümanın bayramı. Eğlence olabilir. Ramazan’ın getirdiği ferahlık ve sürur, bir neşe halinde ortaya çıkıyorsa bu çok güzel bir şeydir. Ortaya çıkan neşenin nasa muhalif bir hale gelmemesi gerekir. Mesela etrafı rahatsız etmemelidir. Ramazan’da ibadatu taata muhalif olmayan, rahatsız etmeyen, dini vecibelerin yerine getirilmesinin verdiği ferahı, süruru, neşeyi elbette ortaya koyabiliriz. Bu bir festival değildir, bayramdır. İftar ikram etmek çok önemlidir. Efendimiz’in hem fiili, hem lisani sünnetidir. Ama ziyafet haline gelip israf oldu mu harama girer. Efendimiz haramı tavsiye eder mi? Açık büfe iftar yapılıyor. İnsanın gözü açtır, oruç da hemen göz tokluğuna eriştirmez. Herkes yiyebileceğinden fazla alıyor, artık diye dökülüyor. İftar sofasında rakı içmek gibi bir mantık olabilir mi? İsraf da haram. Aynı şey. Ama pahalılık israf değildir. Bir lokma bir hırka düşüncesi doğru değil. Dünya malını gönlüne koymayacaksın. Dünya senin içine girmeyecek, ayağının altında olacak. Sen dünyanın üstünde olacaksın. Bu arabayla da olabilir, eşekle de olabilir, çıplak ayakla da olabilir. Nice çıplak ayaklılar vardır ki ’Bu dünya benim olsun’ isteğinde. O yanlış yoldadır. O yüzden zahir gibi değil bu işler.

 

www.rumimevlevi.com

Mevlevi Mukabele-i Şerif( Mevlevi Sema Ritüeli- Töreni ) Günleri Bağlantısı

http://www.rumimevlevi.com/tr/haberler/2610

 

The Days Of Sema Peformances ( Whirling Dervishes Ritual ) Link's

 

http://www.rumimevlevi.com/en/news/2610

.

Osmanlı Tarihinde Dinî Mûsıkî



Din; insanla birlikte başlayan bir olgu. İlk İnsan; Hz. Âdem, ilk Peygamber... Yaratıcı'nın yarattıkları içerisinde kendine en yakın ve yeryüzünde halîfesi olduğunu ilân ettiği İNSAN'a (üns-enîs yakınlık, yakınlık sahibi) Kendisinin emir ve yasaklarını tebliğ eden, ulaştıran elçisi...Ve...Örnek kişi.

En güzel yaratılış ile yaratılan insan, bütün yaratılmışların en güzeli olduğu gibi, ayrıca her tür güzellikleri algılayacak yüksek kabiliyetlere sahibdir. "Ses" olan her yerde de "Mûsıkî" vardır. Dolayısı ile Din ve Mûsıkî veya Dinî Mûsıkî ilk insanla beraber başlamıştır.

"Bu temennide bulunanlara haber verelim ki; ilâhilerimizin motifleri, halk şarkılarınkilere kıyas kabul etmiyecek derecede zengindir. Daha doğrusu, motif zenginliğine birinci derecede Kâr, Nakış, Murabbâ, Semâî, Şarkı gibi gayri dinî klasik eserlerimizde, bunlardan başka sırasile Mevlevî Âyinlerinde, Tekke İlâhilerinde, Bektâşî Nefeslerinde tesadüf olunur ve Halk şarkıları motif itibariyle en son sıraya kalır."

- Rauf Yekta

Zaman içinde Hz. Âdem'in ve takib eden Peygamberlerin tebliğ ettiği İlâhî hükümler ve tevhid-birlik inancı, türlü sebeblere ve nefs (benlik-ego) gereği, insanlar tarafından kısmen veya tamamen değiştirildi ve bozuldu, ayrıca kişiler tarafından beşerî fikirler eklendi. Böylece; Semâvî dinler, felsefî dinler, putperestlik vs. gibi sınıflandırılarak anlatılan dinler ortaya çıktı. Bütün dinlerin ortak yanı, hepsinin bir mûsıkîye sahib olmalarıdır. Dinî Mûsıkîde; yalnızca tempo tutmaktan oluşan basit ve ilkel, hatta gelişmiş kulaklarda gürültü duygusu verebilecek ses düzenlerinden, en yüksek bilim, sanat ve estetik düzeydeki melodik ve armonik yapıya sahip şâheserlere kadar bütün örnekler yer alır.

Türklerin bilinen en eski dinî hayatında da bu böyledir. İlk çağlardaki Türk topluluklarında, dinî kurulların öğretilmesi, öğütler verilmesi ibadetlerin ve dinî törenlerin yapılması sırasında, konuşulan dilin âhenginden yararlanmak için şiir, bu şiirlerin tesirini arttırmak için de mûsikî kullanılırdı. Mûsikî eşliğinde dinî törenler yapan ve yaptıran, ayrıca toplunda şifacılık, büyücülük, ruhculuk gibi özel meşguliyetleri olan ve Kızgızlarda Baksı-Bahşî, Oğuzlarda Ozan, Altaylılarda Kam, Yâkutlarda Oyun, Tunguzlarda Şaman adı verilen din adamları, şiir ve mûsikî bilen kimselerdi. Türklerin İslâmdan önceki bir çok değişik dinlerinde; Mûsıkî hep önemini korumuştur.

İslâm inancında, mûsıkî hakkında kesin bir "Nas" (değiştirilemez kesin hüküm) bulunmamaktadır. Mûsıkînin İslâmda yeri, din bilgini Fakihlerin ve müctehid imamların (Kaynaklara dayanarak hüküm çıkarma düzeyine erişmiş çok ulu bilginler) ictihaâdî fikirleri ve hükümleri ile açıklanmıştır. Mûsıkî, cins ve icrâ bakımından, dinleyende eğer insâni değerleri alçaltıcı, nefsaânî duygular uyandırıyor ise, "levh" (vakti boşa harcamak ziyan ve ısraf etmek) ve hatta "haram" sayılmış; yok eğer manevî ve yüce duygular uyandırıyor ise, "mubah" (yapılmasında sakınca olmayan) ve hatta "helâl" sayılmıştır. Bu hüküm dahi, mûsıkîyi icrâ eden ve dinleyenin durum ve seviyesine göredir.

Der mezheb-i münkirân harâmest semâ
Der mezheb-i âşıkân helâlest sema

beyti bunu ifade etmektedir. (Semâ: işitmek, dinlemek, inkâr etmeyi mezhep edinmişler için haram; aşkı mezheb edinen âşıklara ise helâldir.)

Hazret-i Peygamberimiz de; gerek "Kur'ânı güzel sesle süsleyiniz" hadîs-i şerîfi ile, gerek sesinin güzelliği ile tanınan Bilâl-i Habeşî'yi müezzinlik ve ezan okuma ile görevlendirmesi ile, mûsıkî'nin İslâm'daki yerini en güzel ve açık bir biçimde belirtmiştir. Kur'ân okunmasında uyulması gerekli kurallar bilimi demek olan ‘Kirâat' ve ‘Tevcîd' ilimleri de mûsıkî ile iç içe kurallardır.

Dinîn bir başka anlamı ve yönü olan Tasavvuf ise, mûsıkîyi "Tezkiye-nefs ve Tasfiye-i Kulûb"da (kişilik terbiyesi ve kalb temizliği) en etkili araç olarak kabul etmiştir. Tasavvuf, bir felsefî, bir düşünce tarzı olmaktan çok; bir yaşayış biçimi, bir hayat tarzıdır ki; bu yaşayış biçimi ile Hak'ka ulaşma yolunda ilerlenilir. Tasavvuf Hayatının, dış yüzünde göze çarpan en belirgin özellik, sanata olan bağlılıkdır. Allah'ın ‘El-Mübdî (İbda' edici, bedii eser yaratıcı) isminin tecellisi olan güzel sanatların her kolu ile Tasavvuf, ilgilenmiştir. Ancak, Tasavvuf yolunda sanat, bir amaç değildir. Çeşitli tasavvuf ekolleri demek olan Tarikatlarda "Âyîn-i Evliyaullâh" (Allah dostlarının oyunu) denilen tasavvufî âyin ve törenlerde yer alan, en geniş anlamıyla dans, en yüksek anlamı ile mûsıkî, burada bir amaç olmayıp, kişiyi Hak'ka çekmek, Hak için ve nefsin tuzaklarından kurtarıp Hak yolu için tuzağa düşürüp avlamak için kullanılan bir araçtır. Mûsıkî ile, raks ile, hatta giyim, konuşma ve davranış biçimleriyle kişinin önce dikkatini çekmek, sonra göze ve kulağa hitab edip, böylece her insanda yaratılıştan var olan estetik duyguları harekete geçirerek kişideki ‘beşeri, zevki, ‘ilâhî' zevk seviyesine yüceltmek...Tasavvufdaki sanatta amaç, işte budur. Çünkü, Tasavvufun kendi amacı ancak ve yalnıza "Hakkı" dır.

Dinin bir mükellefiyet (yükümlülükler) bir de muhabbet (sevgi) yönü vardır. Yükümlülüklerin nasıl ve ne şekilde yerine getirileceğini (Edâ-yı mükellefiyet) din bilginleri ögretirler. Bu yoldaki muhabbetin ve hatta aşkın nasıl ve ne şekilde ortaya konacağını (ızhâr-ı muhabbet) ise, Tasavvuf gösterir.

Gerek yükümlülüklerinin yerine getirilmesinde, gerekse sevginin ifade edilip ortaya konmasında mûsıkînin ne kadar kudretli bir araç olduğu, tartışılmaz bir gerçektir.

Genel ana başlıklarına değinilen Dinî mûsıkî; doğuşu, kaynağı, dayanağı, formları ve icrâ edilişi yönünden iki tür olarak sınıflandırılarak anlatılmıştır: (Bu sınıflandırma, kesin sınırlar taşımamakta ve yalnızca anlatım kolaylığı-izah bâbında- sağlamak içindir.)

A- Cami mûsıkîsi
B- Tasavvuf veya Tekke mûsıkîsi.

Bu iki ana başlıkta incelenen Dinî Mûsıkînin, Osmanlı tarihi içindeki seyrine geçmeden önce, Osmanlıdaki bir önemli özelliğe temas etmek gerekmektedir.

Bilindiği gibi, sanatın korunması ve yüceltilmesi, sanatçının korunması ve yüceltilmesi ile olur. Tarih perspektifinden bakıldığında, tarih boyunca bunun böyle olduğu da zaten gözlenmektedir. Bu koruma ve yüceltme Dünya tarihinde en çok Türklerde görülmektedir. Maddî imkanı geniş kişi ve ailelerin yanısıra, devlet idarecilerinden ve bizzat devlet başkanlarından teşvik görme ve himaye edilme, Türk sanatkârlarının ayrı bir imkân ve imtiyazı olmuştur. Koruma, teşvik etme ve ödüllendirme dışında ve üstünde, edebiyat ve mûsıkî alanlarında kendi devirlerinin en yüksek edebiyat ve mûsıkî sanatkârları ile hem-ayar eserler verebilmiş bu kadar çok devlet başkanına sahib başka bir millet yoktur.

Sadece mûsıkî ilmî ve sanatı açısından baktığımızda; Doğu Türkistan Hakanı Sultan Hüseyin Baykara (1438-1506) ve Hint-Türk Hükümdarı Bâbür Şah (1483-1530), Kırım Hanı II. Gazi Giray Han (1554-1607) ile torunu Hacı Selim Giray Han (1634-1704) ve Kırım ikinci veliîahdı Çoban Devlet Giray (?-1630) doğuda ve kuzeydeki örnekler olarak görülebilir.

Osmanlı Tarihinde ise durum bambaşkadır. Devletin, beylikten imparatorluğa sıçradığı devrenin hükümdarı, altıncı Osmanlı Sultanı II. Murad Han ile ilk örneğine rastlanan mûsıkîyi teşvik etme ve bizzat eser verme olarak ortaya çıkan sanatseverlik, otuzaltıncı ve son padişah VI. Mehmet Vahidettin'e kadar, adetâ kesintisiz devam etmiştir. Türk mûsıkîsinin bilimsel temellerini oluşturan, daha doğrusu ortaya koyan ilk bilimsel eserler, Sultan II. Murad Han (1404-1451) ve oğlu Fatih Sultan Mehmed Han'ın 91432-1481) teşvikleri ile hazırlanmıştır. Hızır bin Abdullah'ın "Edvar" isimli eseri; büyük bestekâr ve mûsıkî bilgini Abdülkadir Merâgî'nin (1360-1435) Bursa'ya davet edilmesi ve "Mekâsîd-ül Elhân" isimli eserini Sultan II. Murad Han'a takdimi, Merâgî'nin oğlu Abdülaziz Çelebi'nin, Fatih Mehmed Han'a ithaf ettiği "Nakavât-ül Edvâr" isimli eseri ile torunu Mahmud Çelebi'nin Sultan II. Bâyezid Han için (1450-1512) yazdığı "Mekâsid-ül Edvâr" isimli nazariyat kitabı, bu teşviklerin ürünü olan ilk eserlerin örnekleridir.

Bu örneklere daha sonraki devirlerde de rastlanmaktadır. Dâhî bestekâr ve ney virtiözü Kutb-un nâyî Şeyh Osman Dede Efendi'nin (1652-1730) ortaya koyduğu "Ebced Nota Yazısı" Sistemi ve "Rabt-ı Tâbîrât-ı Mûsıkî" isimli eseri, Şeyh-ül İslâm Mehmet Es'ad Efendi'nin (1687-1753) kendi bestelerinin yanısıra bestekâr biyografilerinin yer aldığı "Atrab-ül Âsâr" isimli eseri Sultan III. Ahmed Han (1673-1736) ve Sultan I. Mahmud Han (1696-1754) gibi kendileri de bestekâr olan padişahların zamanında yapılmış eserlerdir. Osman Dede Efendi'nin torunu Şeyh Nasır Abdülbaki Dede Efendi'nin (1765-1821) kendisinin daha da geliştirdiği ebced notası ve bu nota sistemini açıklayan "Tahrîriye" isimli ve önemli bir nazariyat kitabı olan "Tedkîk ü Tahkîk" isimli eserleri ise büyük bestekâr Sultan III. Selim Han'ın (1761-1808) teşvik ve emri ile yazılarak, Türk mûsıkîsine kazandırılmıştır.

Bu örneklere daha sonraki devirlerde de rastlanmaktadır. Dâhî bestekâr ve ney virtiözü Kutb-un nâyî Şeyh Osman Dede Efendi'nin (1652-1730) ortaya koyduğu "Ebced Nota Yazısı" Sistemi ve "Rabt-ı Tâbîrât-ı Mûsıkî" isimli eseri, Şeyh-ül İslâm Mehmet Es'ad Efendi'nin (1687-1753) kendi bestelerinin yanısıra bestekâr biyografilerinin yer aldığı "Atrab-ül Âsâr" isimli eseri Sultan III. Ahmed Han (1673-1736) ve Sultan I. Mahmud Han (1696-1754) gibi kendileri de bestekâr olan padişahların zamanında yapılmış eserlerdir. Osman Dede Efendi'nin torunu Şeyh Nasır Abdülbaki Dede Efendi'nin (1765-1821) kendisinin daha da geliştirdiği ebced notası ve bu nota sistemini açıklayan "Tahrîriye" isimli ve önemli bir nazariyat kitabı olan "Tedkîk ü Tahkîk" isimli eserleri ise büyük bestekâr Sultan III. Selim Han'ın (1761-1808) teşvik ve emri ile yazılarak, Türk mûsıkîsine kazandırılmıştır.

Bu teşviklerin ötesinde; bizzat mûsıkî ile meşgul olmuş ve gerek bestekâr, gerek icracı olarak şöhret kazanmış bir çok Osmanlı Sultanı ve hânedan mensubuna da rastlanmaktadır. Nota yazısının olmayışı ile, eserlerin günümüze ulaşmasının çok zor olmasından dolayı, bugün eseri bilinebilen en eski padişah Sultan II. Bâyezid Han'dır. Dokuz adet peşrev ve saz semâisi vardır. Oğlu Şehzâde Korkud da (1467-1513) bestekâr olup, sekiz saz eseri bilinmektedir. Bugün elimizde besteleri var olan padişahları şöylece sıralayabiliriz: Sultan II. Bâyezid Han (1450-1512), Sultan II. Selim Han (1566-1574), Sultan I. Mahmud Han (1696-1754), Sultan III. Selim Han (1761-1808), Sultan II. Mahmud Han (1785-1839), Sultan Abdülaziz Han (1830-1876) ve Sultan VI. Mehmed Vahîdeddin Han (1861-1926). Bestekâr oldukları bilindiği halde eserleri günümüze ulaşamamış ve beste sahibi olmayan fakat mûsıkîşinas olan padişahlar da vardır: Sultan II. Ahmed Han (1643-1695), Sultan II. Mustafa Han (1664-1703), Sultan I. Abdülhamid Han (1725-1789), Sultan Abdülmecid Han (1823-1861), Sultan V. Murad Han (1840-1904), Sultan II. Abdülhamid Han (1842-1918) ve Sultan V. Mehmed Reşad Han (1844-1918).

Bu kadar çok mûsıkîşinas devlet başkanından ayrı olarak, vezîr-i âzâm, şeyhülislâm, kazasker, vezir, vali, danıştay üyesi, genel müdür gibi yüksek idare makamlarında bulunan mûsıkîşinaslarımız ise sayılamayacak kadar çokdur. Böylesine bir zenginliğe sahib olmamıza rağmen, bu sanatkârlarımızı yeterince tanıyabildiğimizi ve adlarını yaşatabildiğimizi söylemek zordur. 1919 ile 1922 yılları arasında çok kısa bir süre Polonya Meclis Başkanlığı yapmış olan piyanist ve besteci Paderewski (1860-1941) adına heykeller dikilir, ismi bulvarlara verilirken, aynı kıymet-bilirliği gösteremeyişimiz, kültürümüz adına bir eksikliktir.

Osmanlı Devletinin 700. Kuruluş münasebeti ile yapılan faaliyetlerde bu eksikliğin, kısmen de olsa giderilmeye çalışıldığını görmek, yine kültürümüz adına sevindirici ve memnuniyet verici bir gelişmedir.

Osmanlı Devletinde Dinî mûsıkînin oluşumu ve gelişiminin incelenmesi konusu bir makale sınırları içinde kalamıyacak kadar geniş ve zengin bir konudur. Osmanlı tarihi içindedevletin ve toplumun bu husustaki faaliyetlerine ancak ana hatları ile temas edilebilir.

Devletin mûsıkîye katkısı, iki kurum ile belirginlik kazanmıştır; Enderûn-ı Humâyûn ve Mehter-hâne.

Osmanlı Devletinin kuruluşu sırasında devlet işleri kolay ve basit bir şekilde yapılıyordu. Orhan Gazi'nin ve Özellikle Sultan I. Murad Han'ın zamanında devlet teşkilatı ve askerlik belli usullere bağlandı ve yavaş yavaş saray teşkilâtı da kurulmaya başlandı. Saray ve iç teşkilât anlamında Enderun, Yıldırım Bayezid Han zamanında oluşmaya başladı. Sultan II. Murad Han devrinde, Özellikle Edirne Sarayında, bu oluşum tamamlandı.

İstanbul'un fethinden sonra ise Devlet (Bîrûn) ve Saray (Enderûn) Kanunnâme ile yeni ve mükemmel düzeyine erişti. Enderûn Mektebi denen Saray Okulu, idarecilikten sanata, bilimden hizmet usullerine kadar çok geniş bir yelpazede eğitim verdi. Osmanlı tarihindeki sadrazamların altmışdört tanesinin Enderûn Mektebinden yetiştiği gözönüne alınırsa, bu mektebin önemi anlaşılmış olur.

Enderûndaki Mûsıkî öğrenimi de çok önemli idi. Saz ve ses olarak, birer usta ve öğretmenin yanına çırak olarak verilen gençler, en az ondört yıllık bir eğitimden sonra, haftada iki kere yapılan ‘Fasl-ı Humâyûn'a (Sarayda yapılan konser) katılabilmeye hak kazanırlardı. Enderûndan yetişen mûsıkîşinaslar sayılmayacak kadar çoktur. Hatta, Polonya asıllı Ali Ufkî Bey ve Romen Prensi Dimitri Kantemir dahi, Enderûnludur.

Osmanlı Sarayının iç teşkilâtının, Sultan II. Mahmud Han zamanında batı saraylarına benzetilmeye başlanması ile, Enderûnda seviye kaybı başladı ve mûsıkî eğitimi Muzika-i Hümâyûn'a geçti. Enderûn Mektebi de 1908 Meşrutiyetinde kapatıldı.

Mehter-hâne'de de aynı olmuştur. 1826 daki Yeniçeri Ocağının lağvına kadar, devletin resmî mûsıkî kuruluşu ve teşkilâtı olan Mehter-hâne, ocakla beraber kapatılmış ve batılı anlamda Muzıka-i Hümâyûn kurulmuştur. Türk mûsıkînin devlet kanalı ile beslenen damarları Böylece tıkandıktan sonra mûsıkî, sâdece bir tür sivil toplim teşkilâtı denilebilecek dergâhlarda beslenmeye başlamıştır.

Osmanlı kültür ve sanat tarihinde İstanbul'un ayrı bir önemi vardır. İstanbul Halifeliği makamı olmanın yanısıra, İslâm dünyasının en öndeki bilim, kültür ve sanat merkezidir. Bunun içindir ki Türk dinî mûsıkîsi de, İstanbul'da en üst seviyesine ulaşmıştır,

Türk dinî mûsıkîsi'nin, "Cami mûsıkîsi" başlığı altında incelenen dalının en belirgin özelliği, yalnızca insan sesi kullanılıyor olmasıdır. Cami mûsıkîsinde hiç bir saz kullanılmaz. Namaz vaktinin girdiğini bildiren ezan, ayrıca temcîd, münâcâat, cenaze, bayram ve Cuma salâları minarede icrâ edilen cami mûsıkîsidir. Namaz sırasında imam ve müezzinin perde ve makam uyumu, farzdan evvelki kamet, namazdan sonraki tesbihler, dua, mihrabiye de cami mûsıkîsinin namazla ilgili icralarıdır. Ayrıca; tekbîr, salâvat, mevlid, mîrâciye, tevşih, nâat, Muhammediye, mukâbele gibi cami mûsıkîsi formları ve tarzları da vardır. Bütün bunlar genellikle, tek kişi icrası (solo) ile olur. Ancak, "Cumhur Müezzinliği" denen usulde toplu icraya (koro) rastlanır. Mevlid ilâhileri ile teravih namazı arasındaki ilâhiler de toplu icradır. Bu mûsıkîde besteli eserden çok, serbest ve doğaçlama (irticali) icra önemli olduğu halde, Osmanlı tarihi içinde bu serbestlik bile bir takım sanat kurallarına bağlanmış ve çok önemli cami mûsıkîsi eserleri, besteleri meydana getirilmiştir. Bu bestekârların en önemlileri Hatib Zâkirî Hasan Efendi ile Buhûrî-zâde Mustafa Itrî Efendi'dir.

Hasan Efendi, 1545'lerde Foça'da doğdu. İstanbul'da, Edirnekapı dışındaki Sakızağacındaki Halvetî Tekkesi Şeyhi Nureddin-zâde Muslihiddin Efendi'ye (ö. 1571) önce derviş ve sonra da tekkenin zâkirbaşısı oldu. Aynı zamanda cami hatibi idi. Asıl ünü, dinî eserler bestekârı olmasındandır. Bayâtî makamında Cuma ve Bayram salası, Irak makamında Naat, Yazıcıoğlu'nun Mersiyesinin Nühüft makamında bestesi, Rast ve Uzzâl makamlarında tesbîh, Pençgâh, Segâh ve Rast makamlarında ilâhileri bugüne gelebilmiş eserleridir. Dilkeşhâveran sabah salâsı, Hüseyni cenaze salâsı, Segâh salât-ı Ümmiye ve Irak temcid'in Itrî'ye ait olduğuda ileri sürülmekle beraber, Dr. Subhi Ezgi, bu eserlerin de Hatib Zâkirî Hasan Efendi'nin olduğu fikrindedir.

Cami mûsıkîsinin öteki önemli bestekârı, Buhûrî-zâde Mustafa Itrî Efendi, (1640?-1712) şair, hattat ve mûsıkîşinasdı. İstanbul'ludur. Çok üstad bir icracı ve büyük bir bestekâr olarak Türk mûsıkî tarihinin en parlak şahsiyetlerinden biridir. Segâh Mevlevî âyini, Rast naat, Mâye salât, Nühüft durak ve tevşih, Nevâ kâr, Dügâh beste, Segâh yürük semâî gibi ulaşılmaz yücelikteki eserleri bir yana, sâdece Irak (veya Segâh) Bayram tekbîri, Itrî'nin bestekârlık kudretini göstermeye yeterlidir. Camilerde müezzinlik icrasını belli mûsıkî kurallarına bağladığı, vakit ezanalarını;Sabah: Dilkeşhâverân, Dügâh, Sabah; Öğle: Sabâ, Hicaz; İkindi: Uşşak, Hüseynî; Akşam: Segâh, Müsteâr; Yatsı: Rast, Uşşak makamları olarak tesbit ettiği; Özellikle teravih namazındaki Rast (veya Isfahan), Uşşak, Sabâ (veya Nevâ), Evic, Acemaşîrân sıralamasını tertip ettiği bilinen Itrî, Yahya Kemâl Beyatlı'nın dediği gibi "Bizim öz mûsıkîmiz Piri"dir.

Besteli cami mûsıkîsi eserlerinden ‘Sabâ Mahfel Sürmesi'nin (namazın bitiminde yapılan tesbih ve duâ usulü) Gülşenî şeyhi Abdülganî Efendi'ye ait olabileceği gibi, aynı devirde yaşamış, yine Gülşenî şeyhi büyük bestekâr ve Dede-i Atik (Eski Dede Efendi) diye bilinen Ali Şîrüganî'ye ait olabileceği ve isim benzerliğinden dolayı bir karışıklığın ortaya çıkmış olması da düşünülmelidir.

Türk dinî mûsıkîsinin en büyük formu ve en uzun eseri Kutb-un Nâyî Şeyh Osman Dede Efendi'nin Mîrâciyesidir. Hazret-i Peygamberimizin Mîrâcını konu alan bu eser, ‘bahr' denilen beş bölüme ayrılmıştır. Bu bölümlerin güfteleri Hazret-i Mevlânâ ile Halvetî-Şâbânî Pîr-i sânî'si Hazret-i Nasûhî'ye ait değişik makamda tevşihler ile başlayıp, bestekâra ait güftelerle devam eder ve eserde pek çok makam geçkisi kullanılmıştır. Dr. Subhi Ezgi'nin nota ile tesbit ettiği Mîrâciyenin aslının Nevâ ve Hüseynî bahirlerinden onsekiz mısraın bestesi ne yazık ki kaybolmuş, unutulmuştur. Mîrâciye çok zor bir eser olduğundan, çok fazla okunmamıştır. Osmanlı devrinde Mîrâciye okunması için vakıflar tesis edilmiş ve özellikle İstanbul'da Üsküdar'da Hüdâyî ve Nasûhî dergâhları, Eyüb Sultan da Ümmî Sinan Dergâhı, Galata Mevlevîhânesi, Bursa'da Üftâde ve İsmail Hakkı dergâhları ile Mahkeme Camii, Edirne'de Hasan Sezai dergâhı ve Selîmiye Camii'nde Mîrâciye Cemiyetleri tertib edilerek Mîrâciye okunmuştur. İstanbul'da Mîrâciye okumakta ün kazanmış kişiler arasında Üsküdarlı Dellâl Şeyh Osman Efendi (ö. 1878), Şeyh Sırrî Efendi (ö. 1878), Nuruosmaniye müezzini Şeyh Hulûsi Efendi (ö. 1897), Hüdâyî Âsitânesi Şeyhi Rûşen Efendi (1811-1891) Yenikapı Mevlevîhânesi kudümzenbaşısı Hüsâmeddin Dede Efendi (1839-1900) en başta gelenlerdir.

"Câmî", toplayan ve bu kökten türeyerek toplanılan yer demek olmasına rağmen, hep namaz kılınılan yer olarak algılanıyor olmasından; Câmî mûsıkîsi, esas olarak namaz ibadeti ile ilgili mûsıkîdir. Fakat yine de toplanılan yer olma fonksiyonu ile dinî mûsıkînin icrâ edildiği mahal olarak da algılanmaktadır. Câmîde toplanılıp dinlenen Mîrâciyeden ayrı, ‘Regâibiye', ‘Nevrûzite', ‘Iydiye', ‘Berâatiye', ‘Mevlîdiye' gibi mübarek gün ve gecelerde okunup dinlenen besteli eserlerin varlığından söz edilmekte ise de, elde örneği yoktur.

Besteli câmî mûsıkîsi formlarından biri de "Besteli Mevlîd"dir. Türk edebiyatının en ünlü dinî eseri olan Mevlîd'i, Bursa Ulu Câmî'de imamlık görevi yapması dolayısıyle mûsıkîye âşinâ olduğu muhakkak olan Süleyman Çelebi'nin, bizzat bestelediği kabul edilebilir. Sonraki devirlerde de daha başka mevlîd besteleri yapıldığı bilinmektedir. Sinaneddin Yusuf Çelebi ve Bursalı Sekban isimli iki Mevlîd bestekârından bahsedilirse de, haklarında kesin bilgi yoktur. Besteli mevlîd, ne yazık ki tamamen unutulmuştur. Ancak, bugün Çargâh-Sabâ, Hicaaz-Şehnâz, Rast, Uşşak-Bayâtî, Hüzzam-Segâh, Muhayyer-Tâhir gibi klasikleşmiş bir ana makam sıralaması ile okunmakta olan Mevlîd'de , eski besteli mevlîdin tesiri ve izleri olduğu tartışılmaz. "Salât"lı ve "Hay Hay" terennümlü iki ayrı mevlîd bestesi son zamanlara kadar bilinmekte idi. Koca-mustafapaşa'daki Sünbülî Âsitânesinde bu ‘Hay Hay'lı mevlîd okunurdu. Hüdâyî Âsitânesi'nde besteli mevlîd okumak adeti vardı. Besteli mevlîd, Mîrâciye gibi ancak çok meraklı mûsıkîşinaslarca öğrenilmiş, halka çok yayılmamıştır. İstanbul'da Besteli mevlîdi bilen kişiler, daha çok tekke mûsıkîşinasları arasından çıkmıştır. Bedevî Şeyhi Ali Baba, Balat Sünbülî dergâhı şeyhi Kemâl Efendi, Hüdâyî Şeyhi Rûşen Efendi, Hüdâyî Zâkirbaşısı Şeyh Mehmed Efendi (Paşa Mehmed), Mustafzâde Ahmed Efendi, bunlardan birkaçıdır. Son devirde Hattat Hâfız Kemâl Batanay da Mevlîd bestelemiştir. Hâfız Sadeddin Kaynak'ın da Mevlîd bestelediğinden bahsedilirse-de, ortaya çıkmamıştır.

Mevlîd okunmasından bilinen tavır olan bestesiz ve serbest okuyuşta, İstanbul'un en önde gelen kişisi ‘Saif Paşa İmamı' diye bilinen Şeyh Hasan Rıza Efendi'dir. Mehmed Âkif Bey'in Safahat'ında (7.kitab) yer verdiği Rıza Efendi, Mutaf-zâde Ahmed Efendi'nin (1810?-1883) talebesi idi. Çok güzel Mevlîd okumasının yanısıra, ilâhi ve mersiye okumakta ve Kur'ân kırâatinde de üstad idi. Tasavvufta ‘Cezbesi galib' denilen kendine özgü bir hal sahibi derviş, şair ve hattat idi. 1889'da Üsküdar Ahmediye'de mensub bulunduğu Rifâî Tarîkatına ait Sandıkçı dergâhına sırlandı. Rıza Efendi'den başka, Beylerbeyi hatibi Rif'at Efendi, Selîmiye hatibi Şeyh Ömer Efendi, Zâkirbaşı Hacı İbrahim Efendi, Şemsi Efendi, Hopçu-zâde Hacı Şakir Efendi aynı devrin ünlü mevlîdcileri idiler. 1700'lü yıllarda İstanbul'un ünlü mevlîdcileri arasında Emir Buhârî Hatibi, hattat ve şair Hâfız Şühûdî Mehmet Efendi, Beşiktaş Sinanpaşa Nakşîbendî Tekkesi şeyhi Mustafa Rıza Efendi, Zeyrek Câmîi müezzini Hüseyin Dede (ö. 1718), âmâ Şeyh Halil Efendi, Bayrâmî Şeyh Halil Efendi, Bayrâmî şeyhi Çâlâk-zâde Mustafa Efendi, bursalı Hünkâr İmamı Hacı Mustafa Efendi (ö. 1720) ve oğlu Nizameddin Efendi (ö. 1737) , sayılabilir.

Osmanlı devrinin sonlarının en ünlü mevlîd okuyucusu ise Hâfız Sâmi Efendi'dir. 1874'de Filibe'de doğdu. 93 harbi diye anılan felaketli dönemde dört yaşında iken İstanbul'a geldiğinde, Sultan Selim imamı Hâfız Hasan Efendi'den hıfzını tamamladı. Bolâhenk Nuri Bey ve Bestenigâr Ziya Bey'den mûsıkî öğrendi. Halıcıoğlu Topçu Okulu ve Galata câmîinde imamlık yaptı. Fatih ve Bâyezid câmîlerinde mukâbele okurdu. 26 Nisan 1943'de vefat etti, Edirnekapı'da aile kabristanına konuldu. Yeğenleri olan Şişli câmîi İmamı Hâfız Cevdede ve Necati (Soydanses) Efendiler de üstad okuyuculardı.

Sultan II. Abdülhamid ile Sultan Reşad devrinde ‘Mevlîd-hân-ı Şehriyârî' (Sultan'ın mevlîdcisi) ünvânını taşıyan Boyabatlı Mustafa Şevki Efendi de, Sâmi Efendi gibi, Sultan Selim imamının öğrencilerindendir. Bu çok ünlü ve resmî ünvanlı Mevlîdhan, 25 Aralık 1926'da vefat etti.

Osmanlı'nın son devrinin bir başka ünlü Mevlîd okuyucusu, Süleymaniye Başmüezzini Hâfız Kemâl Efendi'dir. Naat-hân ve mersiyeci Cerrahpaşalı Hâfız Kemâl Efendi'den ayırmak için ‘Büyük Kemâl Efendi' diye anılan bu zat, Bestenigâr Ziya Bey ve Kasımpaşalı Şeyh Cemal Efendi'den mûsıkî öğrendi. Çok sanatlı ve vakarlı bir eda ve tavır ile okurdu. 9 Ağustos 1939'da, 57 yaşında iken vefat etti. Kabri Edirnekapı'dadır. Bazı plaklar da doldurmuştu.

http://www.mutriban.com/

 

Hâfız Kemâl

Daha çok doldurduğu plaklarla ünlü olan gazelhân Hâfız Burhan Efendi mevlîd okumakta da çok başarılı idi. 1897'de İstanbul'da doğan Burhan Efendi, mûsıkîyi Muzika-i Hümâyûn'da öğrendi. Çok güzel bir sesi vardı ve esas ünü dindışı şarkı ve gazel okumasında idi. 18 Nisan 1943'de vefat etti. Kabri Beşiktaş Yahya Efendi Dergâhı'ndadır.

Hâfız Burhan - Hâfız Sâmi

Mevlîd törenlerinde, bahirler arasında muhakkak Kur'ân da okunur. Mevlîdhânlar genellikle aynı zamanda birer değerli Kur'ân okuyucularıdır. Câmî mûsıkîsinin esas temeli olan Kur'ân kırâatinde değerli mevlîdhânlardan başka, İstanbul'da Osmanlı'nın son devirlerinde önde gelen Kur'ân okuyucuları arasında Üsküdar Kaptanpaşa câmîi imamı Ahmed Nazif Efendi, Selîmiye imamı bestekâr Hoca Fehmi Efendi, Hünkâr imamı Ahmed Niyazi Efendi, Yenicâmî hatibi Hayreddin Efendi, Altunizâde imamı Bulgurlulu Hüsnü Efendi, Yeraltı câmîi imamı Üsküdarlı Ali Efendi gibi isimler sayılabilir.

Bir kültür ve sanat şehri olan İstanbul'da, İstanbul'a özgü bir Kur'ân okuma tarzı vardır ki adına ‘Yusuf Efendizâde Mesleği' denmiştir. Bu tarzın bir şubesi sayılabilecek özel tavrına da ‘Üsküdar ağzı'denmiştir. Osmanlı medeniyetinde, Kur'ân okumak gibi farz bir ibadet dahi, sanatın ince zevk ve estetik imbiğinden geçirilerek, aynı inancı paylaşmayanlar tarafından dahi kabul edilir bir sanat yüceliğine ulaştırılmıştır.

Türk dinî mûsıkînin, ‘Câmî' ve ‘Tekke' mûsıkîsi diye sınıflandırılarak incelenmesinde, devamlı gözönünde bulundurulması gereken husus, bu sınıflandırmanın kesin olmadığı gerçeğidir. İlâhiler, her iki dalda kullanılan mûsıkî formudur. Mersiye formu da böyledir.

Türk dinî mûsıkîsinde Mersiye; özellikle İmam Hüseyin ve Kerbelâ şehitleri için yazılmış ve okunmuştur. ‘Ehl-i Beyt-i Mustafa' (Peygamber ailesi, ev halkı) sevgisini dile getiren bu eserler daha çok, Allah'a sevgi yolu ile ulaşma yolu olan Tasavvuf çevrelerinde, tekkelerde yayılmış ise de, câmîlerde de yer almıştır. Beylerbeyi imamı Hâfız Hamdi Efendi, Üsküdar Yeni Valide câmîi baş-müezzini Hasan Tevfik Efendi, Cerrahpaşa hatibi Hâfız Kemâl Efendi, Molla Güranili Münib Efendi, Zâkirbaşı Bektaşî Yaşar Baba, Üsküdarlı Siyâhî Ahmed Efendi, Şehremeni imamı Niyazi Efendi gibi kişiler hem tekkelerde hem câmîlerde okudukları mersiyeler ile İstanbul'da ün kazanmışlardı. Muharrem ayında Kerbelâ faciasının yıldönümü münasebeti ile mersiyeler okunurdu. Osmanlı devletinin teb'asından olan Şiî inançlı ve İran kökenli kişiler için, Üsküdar Seyyid Ahmed Deresi ve Mercan'daki Acem mescidinde de Kerbelâ Yıldönümü törenleri yapılırdı.

Dinî mûsıkînin en önemli formu olan ilâhiler, icra özelliğine göre ya câmî, ya tekke mûsıkîsinden sayılmıştır. Mevlîd tevşihleri ile Ramazan ilâhileri daha çok câmîde, zikir ilâhileri iste tekkelerde kullanılmıştır.

Câmîlerde Cuma ve Bayram namazı öncesinde okunan naatler de müşterek form sayılır. Aynı bir naat, hem câmîde, hem Mevlevî âyini öncesinde, hem de tekkelerde ism-i Celâl (Allah) zikri sırasında okunabilir.

Türk Dinî mûsıkîsinin ‘Tasavvuf' veya ‘Tekke mûsıkîsi' başlığı altında incelenen dalında, ‘Câmî mûsıkîsi' ile pek çok ortak yön bulunmasına rağmen, çok önemli bir farklı ve özelliği vardır ki, o da saz aleti-enstrüman kullanılıyor olmasıdır.

Tamamen ses mûsıkîsi olan Câmî mûsıkîsi yanında, Tekke mûsıkîsi, özellikle Mevlevî ve Bektâşî Tarîkatlarında, saz kullanılması ile değişiklik arzeder. Tekke mûsıkîsinin, Câmî mûsıkîsinden ayrı bir üslûb ve tavra sahib olması da bir başka özelliktir. Tekke mûsıkîsi, fonksiyonel bir mûsıkîdir. Tekkelerde yapılan tarikat Âyinlerinde esas gaye mûsıkî değil, zikirdir. Mûsıkî, zikri süslemek ve yürütmek için kullanılır. Her biri birer tasavvuf ekolü olan tarîkatlarda; mûsıkî ile, "dinî raks" denilebilecek koreografik hareketler ile, hatta kıyafetler ve renkler ile, kişilerdeki doğuştan var olan estetik duyguları geliştirip yüceltmek ve bu yol ile kişileri Tanrıya ve Tanrısal gerçeklere (Hakikat-ı İlâhi) çekme; ‘Hak yolunda avlama' gayesi güdülmektedir. Tekkede mûsıkî, bu yüce gaye için kullanılan araçlardan biridir.

Tarîkat âyinleri, Kuudî (oturarak), Kıyâmî (ayakta) ve Devrânî (dairesel yürüyüş) olarak üç ana şekilde yapılır. Mevlevî semâı ile Bektâşî samahı bu üç ana grubun dışında incelenir. Halvetîlik ve bütün kolları ile Kadirîliğin Eşrefî kolu Devrânî; Kadirî, Rifâî, Bedevî, Sâdî tarîkatları Kıyâmî, Nakşibendîliğin bazı kolları Kuudîzikir âyini tarzlarını benimsemişlerdir. Bunların mûsıkîsi de bu zikir ve âyin tarzlarına uygun bir üslûb ve tavırdadır. Ayrıca her tarîkatın benimsemiş olduğu tasavvuf görüş ve düşüncesi, âyinine ve dolayısıyle mûsıkîsine de yansımıştır. Meselâ bir Rifâî âyinindeki coşkunluk, bir Nakşîbendî âyininde yoktur, veya bir Celvetî âyinindeki az hareketlilik ve ağırlık bir Halvetî âyininde yoktur. Hatta aynı bir tarîkatın âyini sırasında kıyam veya devran zikri yapılırken de zikrin temposu değişik olur. Bütün tarîkatların Âyinlerinde icra edilen mûsıkî de, âyine uygun olarak ya coşkun, ya az hareketli, ya çok ritmik olmaktadır. Bu âyinlerde küdum, bendir, mazhar, halîle, nevbe gibi vurmalı sazlar mutlaka kullanılır. (Yalnızca Muharrem ayında Hazret-i Hüseyin ve Kerbelâ şehitlerine bir saygı gösterisi olarak hiç saz kullanılmaz.) Ney de tekkelerde çok kullanılan bir sazdır. Genellikle kalbî (harfler belli edilmeden sâdece ses çıkararak) ismi Celâl (Allah) zikri sırasında ney üflenir. Bektâşî mûsıkîsinde daha çok halk çalgıları olan bağlama ailesi ve Nefir kullanılmıştır. Mevlevî âyini mûsıkîsinde ise ney, kudüm, rebab, bendir, halîle, kanun, kemençe, ud, tanbur (ve hatta Galata Mevlevîhânesinde piyano) gibi tüm mûsıkî âletleri kullanılır.

Tekke mûsıkîsinin ana formu, "ilâhi"dir. Zikir devam etmekte iken, zâkirler tarafından okunan ilâhilere, "Zikir ilâhisi" veya "Usul ilâhisi" denir. Zikir yapılmaksızın topluca okunan ilâhilere de "Cumhur ilâhi" denir. Cumhur ilâhiler genellikle âyin sırasında ayağa kalkıldığında okunur. Cumhurlar daha çok Evsat, Hafif, Muhammes, Nim evsat, Devr-i hindî gibi usullerde; Zikir ilâhileri ise düyek ve sofyan usullerinde bestelenmiş eserlerdir. Arapça güfteli Türk tasavvuf mûsıkîsi eserlerine "Şuul" denir. Şuullar daha çok kıyâmî tarîkatların Âyinlerinde kullanılmıştır. Tekke mûsıkîsinin önemli bir formu da "Durak"tır. Çok sanatlı ve ağır eserler olan duraklar, -her ne kadar Durak Evferi denen usulle ölçülür ise de- serbest tavırlı eserlerdir. Âyin içinde genellikle ayağa kalkılmadan evvel bir zâkir tarafından okunur ve herkes tarafından dinlenir. Cumhur ilâhilere yanlış olarak "cumhur Durak" da denilmiştir. Bu yanlış isimlendirme, zikre ara verilip herkesin ilâhi okumasından, yani esmâ çekmenin durmasından kaynaklanmıştır. Naat, tevşih, mersiye, Mîrâciye gibi formlar Câmî mûsıkîsi ile müşterek formlardır. Zaten Dinî mûsıkî Câmî ve Tekke mûsıkîsi diye ikiye ayrılırken bu ayırımın kesin sınırları olmadığı ve pek çok eser ve formun müştereken kullanıldığı unutulmamalıdır.

Ayrıca, Tekke mûsıkîsinde de kesin bir sınırlama bulunmamaktadır. Bir ilâhi veya bir başka formdaki eser, şu tarikat âyininde kullanılır, bunda kullanılmaz diye bir kural yoktur. Meselâ Mevlevî mûsıkîsinin çok belirgin bir eseri olan Naat-ı Mevlânâ, bir kıyam zikri sırasında bir Kadîrî veya Rifâî âyininde okunabildiği gibi, Sâdî ilâhisi diye bilinen bir eser de bir Halvetî devrânında okunabilir. (Ancak Mevlevî âyininde bu olamaz, yalnızca besteli âyin okunur.) Yine aynı olarak, bir âyinde zikrin başlangıcındaki ağır tempoya uydurulup okunan bir ilâhi, ritmik ve melodik özellikleri bozulmaksızın, zikir hızlandığında da okunabilir. Bu, zâkirlerin mûsıkî bilgisi ve zikir idaresi yeteneğine bağlı bir husustur. Diğer Tarîkat âyinlerinden daha farklı bir âyin tarzı benimsemiş olan Bektâşîlik'te, mûsıkî de farklılık gösterir. Esas itibariyle halk ezgilerinin daha hakim olduğu Bektâşî mûsıkîsi, özellikle İstanbul'da daha klasik bir havaya bürünmüşür. Bektâşî nefesleri İstanbul'da klasikleşmiş ve halk mûsıkîsi etkisi en aza inmiştir.

Bütün tarikat âyinlerinden tamamen değişik bir görünümü olan Mevlevîlik'te ise, mûsıkî başlı başına bir inceleme konusudur.

Tarîkatların âyinleri Şeyh, Sertarîk, Pîşkadem, Zâkirbaşı, Meydancı, Reis gibi görev ünvânları olan kişiler tarafından idare edilir. Âyin, bu kişilerin uygun gördüğü sürece devam eder. Tarîkatın ve âyininin özelliğine göre idare edilen bu âyin sırasında zikrin gidişatına ve temposuna uygun be zâkirbaşı tarafından seçilen ilâhiler, duraklar, naatlar, kasideler okunarak ve sâdece vurmalı sazlar kullanılarak mûsıkî icra edilir.

Mevlevîlikte ise âyin, bestelenmiş olan esere bağlı olarak icra edilir. Besteli naat ile başlayan âyîn, serbest bir ney taksiminden sonra Devr-i Veledî (Sultan Veled Devri) süresince-gerektiğinde başa dönülerek tekrarlanarak-çalınan besteli peşrev ile devam eder. Semâ âyini, bestelenmiş Mevlevî âyîn-i şerif'inin ‘selâm' denilen dört bölümüne göre icrâ edilir. Son peşrev ve taksimden sonra okunan Kur'ân ve "Gülbank" ile sona erer. Mevlevî âyininin en önemli özelliği işte bu âyine hiç müdahale edilememesi ve belki de birkaç yüzyıl önce bestelenmiş esere uyularak âyinin yapılmasıdır. Mevlevî âyini formu, yalnızca tekke mûsıkîsinin değil, bütün Türk mûsıkîsinin-Mîrâciye dışında- en büyük formudur. Mevlevîlikte bütün saz âletlerinin kullanılması ve en büyük formdaki besteli eser eşliğinde âyîn yapılması, Mevlevîlikte mûsıkînin, diğer tarîkatlardan daha çok kullanıldığı ve mûsıkîye daha çok önem verildiği fikrini uyandırmıştır. Ancak bu, tamamen doğru değildir. Bütün tarikat âyinlerinde mûsıkî, en az Mevlevîlikteki kadar kullanılmıştır. Mevlevî âyininde sema eden dervişlerin her çark atışta (kendi etrafında bir tam dönüş) içlerinden sessizce ‘Allah' ismini zikretmelerinin duyulmaması ve yalnızca mutrıb heyeti tarafından icrâ edilmekte olan besteli âyinin işitiliyor olması, bir başka deyişle mûsıkînin daha ön planda görünüyor olması, bu yanlış fikri doğurmuştur. Öteki tarikat Âyinlerinde bütün dervişlerin ‘Allah', ‘Hay', ‘Hû', ‘Kayyûm', ‘Dâim' gibi esmâları yüksek sesle tekrar ederek zikir yapmaları ve yalnızca zâkirlerin ilâhi okuması ve vurmalı sazlardan başka saz kullanılmaması, mûsıkînin geri plana itilmesi gibi algılanmıştır. Halbuki, şeyh idaresindeki zikir âyininin gidişatına ve temposuna uygun ilâhileri o anda bulmak ve okuyup okutmak gibi her an sürprizlerle dolu bir mûsıkîyi icrâ etmek, bestelenmiş bir eser olan Mevlevî âyinini ezberleyip okumaktan çok daha zor ve özel hüner ve yetenek isteyen bir iştir. Birçok mûsıkî icracısı âyîn-hân (âyîn okuyucu) olabilir ama, özel çalışma yapmadan zâkir olunamaz. Bu bakımdan Zâkirbaşılık hem mûsıkîyi, hem de zikir tarzlarını çok iyi bilmek ve ayrıca şeyh ile her an anlaşma içinde olabilmek gibi özellikleri taşıyan özel yetenekli çok değerli mûsıkîşinaslar tarafından üstlenilmiştir. Okunacak ilâhilerde güfte seçimi de, Tekke mûsıkîsinde çok önemlidir. İçinde bulunulan hicrî ay ile (Rebîülevvelde Hazret-i Peygamber'in doğumu, Ramazan'da oruç, Muharrem'de Kerbelâ fâciası, Cemâziyelevvel'de tövbe, Zilhicce'de Hac ve Kurban) zikredilmekte olan esma ile (Kelime-i tevhid, İsm-i Celâl, İsm-i Hay) yapılmakta olan zikir tarzı ile (kıyâm, devrân, dalga tevhîdi, demdeme) ilgili güftelerin seçilmesi gereklidir.

Makam seçimi de ayrı bir önem taşır. Âyinin devamınca tempo gittikçe hızlandığı gibi, sesler de gittikçe tizleşeceğinden bu özelliğe uygun makamları ve eserleri sıralamak, bir kaside okuyup taksim edilerek başka makama geçildiğinde perdeyi bozmamak gerekir. Bütün bunlar Tarîkat âyinlerinde icrâ edilen mûsıkînin ne kadar özellikli ve özel uzmanlık isteyen bir mûsıkîsi olduğunu göstermektedir.

Tekkeler, açık oldukları sürece bilim, Kültür, sanat ve Özellikle edebiyat ve mûsıkî alanlarında Türk toplumuna büyük katkılarda bulunmuştur. Tekkelere, birer Türk mûsıkîsi konservatuarı demek, hiç abartısız bir gerçektir. Tekke mûsıkîsinin ve tekke mensuplarının Türk mûsıkîsinde çok önemli bir yeri olduğu tartışılmaz. Dindışı (lâdinî) eser besteleyen ve icrâ edenlerin dahi, pek çoğu ya bir tekke mensubudur veya bir tarikat terbiyesi altında yetişmiştir. Tekke mûsıkîsi veya bir tekkeye mensub mûsıkîşinas ile ilgisi olmayan hiçbir mûsıkîşinası yoktur denilebilir. Türk mûsıkîsinde besteci ve icracı olarak ün kazanmış bütün üstadlar sanatlarının ve mûsıkî dehâlarının en parlak örneklerini Tekke mûsıkîsi alanında ortaya koymuşlardır. Mevlevî tarîkatına bağlı olmayan birçok mûsıkîşinas, sanat kudretini, Türk mûsıkîsinin bestelenmesi en zor eseri olarak kabul edilen Mevlevî âyini besteleyerek ortaya koymak yoluna gitmişlerdir. Dindışı eserlerle tanınmış birçok bestecinin en güzel eserleri ilâhileri, durakları ve âyinleridir. III. Sultan Selim Hân'dan Hacı Ârif Bey'e ve Hüseyin Sadettin Arel'e kadar...

Tekke mûsıkîsi mensupları arasında besteci ve icracılardan başka Abdülkadir Merâgî'den Rauf Yekta Bey'e kadar Türk mûsıkîsi nazariyatı ile meşgul olan, Nâsır Abdülbâki ve Şeyh Nâyî Osman Dede Efendi'ler gibi Türk mûsıkîsi ses sistemini ifade edebilecek nota sistemi üzerinde çalışan mûsıkîşinaslar da vardır.

Sadettin Nüzhat Ergun (1901-1946) "Türk Mûsıkîsi Antolojisi" adlı çok değerli eserinin II. cildinde (1943) âyinler listesini 66 olarak göstermiştir. Yazar bu eserinde İsmail Dede'nin Şevkutarâb âyinini sâdece bir rivâyete istinaden Ali Nutkî Dede'ye mâletmekte ve İsmet Ağa'nın Rahatfezâ ile Necip Dede'nin Sûzidil, her ikisini de kaybolmuş âyinlerin listesine dahil etmemiştir. Bunlardan başka bugün Halil Can koleksiyonunda bulunan bestekârı meçhul güftesiz bir Buselik âyîn ile Hacı Fâik Bey'in Yegâh (1. Selam) âyinini ve Mûsıkî Mecmuasının 217. sayısındaki röportajında H. Can'ın açıkladığı Kürdîlihicazkâr âyini bu listede görülememektedir. Böylece, bunlara Kâzım Uz'un Yegâh âyini ile son yapılan; Refik Fersan'ın "Selmek" Kemâl Batanay'ın "Nikriz" âyinlerini de ilâve ederek âyîn besteleri 75'e ulaşmaktadır.

Bu 75'lik âyîn listemizden bugün elimizde bulunan 59 âyinin dışında, Mûsıkî alimimiz H. Sadettin Arel tarafından bestelenmiş 50 âyin daha vardır.

ÂYİN LİSTESİ


No. Makam Yüzyıl Bestekârı
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
Acemaşîrân
Acembûselik
Bayâtî
Bayâtîbûselik
Bestenigâr
Bestenigâr
Çargâh
Dilkeşîde
Dügâh
Dügâh (güfte kayıp)
Dügâh
Ferahfezâ
Ferahnâk
Hicaz
Hicaz
Hicazeyn
Hicazeyn (kayıp)
Hicazkâr
Hisarbûselik
Hüseynî
Hüseynî (1.Selâm var)
Hüseynîaşiran(kayıp)
Hüzzam
Irak
Isfahân(kayıp)
Isfahân(kayıp, güfte var)
Isfahân(kayıp)
Isfahân(kayıp)
Isfahân(kayıp)
Isfahân(kayıp)
Karcığar
Karcığar
Kürdilihicazkar(kayıp)
Mâhur (kayıp)
Mâye
Müstear (kayıp)
Müstear
Nevâ
Nev'eser
Nihavent
Nikriz
Nühüft (kayıp)
Nühüft (kayıp)
Nühüft
Pençgah
Bûselik (güftesi kayıp)
Bûselik
Bûselikaşîran
Rahatfezâ (kayıp)
Rahatülervâh
Rast
Rûyiırak
Sabâ (kayıp)
Sabâ
Sabâbûselik (1.selam)
Sabâzemzeme
Segâh
Selmek
Sultanîyegâh
Sûzidil
Sûzidil (kayıp)
Sûzidilâra
Suzinak
Suzinak
Suzinak
Şehnaz (kayıp)
Şetaraban
Şetaraban
Şevkutarab
Uşşak
Yegâh (kayıp)
Yegâh (1. Selam)
Yegâh
Yegâh
Yegâh
19.
19.
17.
20.
18.
19.
18.
20.
16.
19.
19.
19.
19.
18.
18.
19.
18.
19.
20.
16.
19.
19.
19.
18.
19.
18.
19.
19.
19.
19.
19.
20.
19.
19.
19.
19.
20.
19.
19.
18.
20.
19.
19.
19.
16.
?
19.
19.
19.
19.
18.
20.
18.
19.
19.
19.
18.
20.
20.
19.
19.
19.
19.
19.
19.
19.
19.
19.
19.
18.
19.
19.
19.
20.
20.
Hüseyin Fahreddin Dede
Nâsır Abdülbâkî Dede
Köçek Derviş Mustafa Dede
Ahmed Irsoy
Bursalı Mehmed Sâdık
İsmail Dede
Nâyî Osman Dede
Ahmed Avni Konuk
...... (?)
Hacı Faik Bey
Celâleddin Dede
İsmail Dede
Müezzinbaşı Rıfat Bey
Nâyî Osman Dede
Vardakosta Ahmed Ağa
Künhî Abdürrahîm Dede
Hâfız Şeydâ Dede
Manisalı Mustafa Cazim
Sadettin Heper
......?
Musullu Hâfız Osman
Ali Aşkî Bey
İsmail Dede
Hâfız Şeydâ Dede
Nâsır Abdülbâkî Dede
Hâfız Şeyda Dede
İsmâil Dede
İsmet Ağa
(Yahya Ef. Dergâhı Zâkirbaşısı)
Dede Zekâi Ef.
Bolâhenk Nuri Bey
Rakım Elkutlu
Uzun Arap Ali
Ahmed Arif Hikmetî Dede
Dede Zekâi Ef.
İsmet Ağa
Ahmed Irsoy
İsmâil Dede
Müezzinbaşı Rıfat Bey
Vardakosta Ahmed Ağa
Kemâl Batanay
Künhî Abdürrahim Dede
Hâfız Ali Dede
Eyyûbî Hüseyin Dede
(?)
(?)
Bolâhenk Nuri Bey
Ahmed Avni Konuk
İsmet Ağa
Ahmed Hüsameddin Dede
Nâyî Osman Dede
Ahmed Avni Konuk
Vardakosta Ahmed Ağa
İsmail Dede
İsmail Dede
Dede Zekâi Ef.
Itrî
Refik Fersan
Kâzım Uz
Dede Zekâi Ef.
Necib Dede
Sultan III.Selim
Haşim Bey
Dede Zekâi Ef.
Necip Dede
Haşim Dede
Mustafa Nakşî Dede
Neyzen Salih Dede
İsmail Dede
Nâyî Osman Dede
Kamil Dede
Hacı Faik Bey
Derviş Abdülkerim Dede
Rauf Yekta
Kâzım Uz


 

ÂYİNLERDE EN FAZLA KULLANILAN MAKAMLAR

  • 6 defa: Isfahân

  • 5 defa: Yegâh

  • 3 defa: Dügâh, Hicaz, Nühüft, Suzinak

ÂYİNLERDE HİÇ KULLANILMAYAN (başlıca) MAKAMLAR

  • Acemkürdi

  • Eviç

  • Evcârâ

  • Nişâburek

  • Tahirbûselik

EN FAZLA ÂYİN BESTELEYENLER

  • İsmail Dede: 8 Ayin

  • Dede Zekâi Ef.: 5 Ayin

  • Nâyî Osman Dede: 4 Ayin

  • A. Avni Konuk: 3 Ayin

Kadim Âyin-i Şerif bestelerimize son yıllarda yapılan epeyce miktardaki âyinleri de katmamız gerekmektedir. Bize ulaşanların listesi şöyledir:


No.

Makam

Bestekârı

Tarih

1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18

Acem
Muhayyer Sünbüle
Nişâbur
Ferahnakaşiran
Neveser
Tahir
Nişaburek
Beyatiaraban
Evcara
Zavilaşiran
Uşşak
Sazkar
Muhayyer
Mahur
Dilkeşhaveran
Şehnazbûselik
Nihavent
Hicazkâr

Alâeddin Yavaşça
Bekir Sıdkı Sezgin
Cüneyd Koşal
Doğan Ergin
Necdet Tanlak
Necdet Tanlak
Necdet Tanlak
Cinuçen Tanrıkorur
Cinuçen Tanrıkorur
Cinuçen Tanrıkorur
Fatih Salgar
Zeki Atkoşar
Zeki Atkoşar
Zeki Atkoşar
Zeki Atkoşar
Zeki Atkoşar
Kemâl Tezergil
Ahmed Çalışır

?
?
1989
1986
1979
1993
?
1979
1987
1997
1981
1982
1982
?
?
1997
1991
1998


 

Tekke Mûsıkîsinin ürünleri olan çeşitli formlardaki eserler, hiç kuşkusuz Türk Mûsıkîsinin en sanatlı eserleri olduğu gibi, Tekke mûsıkîsi icrası da Türk mûsıkîsinin en sanatlı icrâ tarzıdır.

İstanbul, fetihten itibaren Türk Kültür ve sanatının da merkezi durumunda olduğundan, Tekke mûsıkîsinin de merkezi olmuştur. Tekke mûsıkîsi İstanbul'da en yüksek düzeye ulaşmış ve bu mûsıkînin bütün büyük bestecileri ve icracıları İstanbul'da yetişmiştir.

İstanbul'un ilk tanınmış Tekke mûsıkîsişinasları Üsküblü Niyazi, Trabzonlu Tabi Mehmed, Konya'lı Şeyh Vefa, Ladik'li Mehmed Çelebi, Aydın'lı Şemseddin Nahifi gibi İstanbul'a sonradan gelmiş mûsıkîşinaslardır. Hepsi Fatih Sultan Mehmed devrinin mûsıkîşinasları olan bu değerlerden sonra İstanbul doğumlu bilinen ilk mûsıkîşinas Sinaneddin Yusuf Efendi'dir. Beyazıd Câmîi Hatibi olan Yusuf Efendi'nin bazı ilâhiler bestelediği biliniyorsa da, bugüne ulaşamamıştır. İstanbul'lu olan ilk Zâkirbaşı ise, ‘Sünfercizâde' diye tanınan Recai Efendi'dir. Yaklaşık 1620'li yıllarda vefat eden Recai Efendi'nin de bugüne ulaşan eseri bilinmemektedir.

1826'da Yeniçeri Ocağı ile birlikte Mehterhânenin kapatılması ve Batı müziği öğrenimi veren Mızıka-i Hümâyûn'un kurularak saray fasıl heyetinin de mızıkaya bağlanması sonucu, Türk mûsıkîsinde devlet desteği demek olan Enderûn-ı Hümâyûn'u zayıflattı ve tekkeler, Türk mûsıkîsinin tek örgütlü öğretim ocağı haline geldiler. Yüzyıl devam eden bu durumdan sonra 1925'de tekkeler de kapatılınca, Dar-ül elhân ve sonra İstanbul Belediye Konservatuarı dışında, Türk mûsıkîsi, İsmail Hakkı Bey, H.S. Arel, Fahri Kopuz, Abdülkadir Töre, Kazım Uz, Mildan Niyazi Ayomak, Emin Ongan, L. Karabey gibi değerli hocaların kendi kişisel gayretleri ile kurdukları dernekler ve özel dersler ile öğretilmeye çalışıldı. Türk mûsıkîsi Devlet Konservatuarının kurulması ile resmi eğitimsizlik sona erdi ise de, tekkelerin kapanması mûsıkînin halk içinde yaşıyan hayatiyetini ortadan kaldırdığından Türk Mûsıkîsi geniş kitlelere gerektiği kadar yayılamamıştır. Tekkelerin kapatılması Türk mûsıkîsinin gelişmesi ve yayılmasına çok olumsuz etkiler yapmıştır.

Yahudi Menuhin, Albert Swets, Simon Karas gibi batılı müzik adamlarının ve Etnomüzikoloji Enstitülerinin olağanüstü dikkat ve ilgilerini çeken Türk Tasavvuf mûsıkîsi, gerçekten olağanüstü bir sanat dalıdır.

Ömer Tuğrul İNANÇER
Mûsikî Mecmuası, Haziran 1999

Bibliyografya

  1. Sadettin Nüzhet Ergun "Türk Mûsıkîsi Antolojisi" (2 Cilt) 1942, İstanbul

  2. Musiki Mecmuası Kol. 1948-1999

  3. Yılmaz Öztuna "B. Türk Mûsıkîsi Ansiklopedisi" (2 Cilt) 1990, Ankara

  4. Özel notlar

 

Dönmekle Mevlevî olunmaz

1946'da ben doğduğumda yoğun bir Türk ve Türkçülük fikriyatı, Osmanlı'nın da daha öncesi bir Türkçülük var. Babam da 22 yaşında delikanlı. O akımla dedeme "Efenba (Babamın neslinde babalara doğrudan baba denilmezdi. Beybaba ya da efendi baba. Bunun kısaltılmışı olarak beyba ya da efenba denirdi.) müsaade ederseniz oğlumun adını Tuğrul koyalım" demiş. Dedem de, "Tabii, o da büyük bir zat, gazi mücahittir ama ben Hz. Ömer'i çok severim. Bir adı da Ömer olsun" demiş. Dedem kadı mektebinde okumuş ama mezuniyetine 3 ay kala seferberlik ilan edilmiş. Kafkas cephesine gitmiş uzun süre. Döndüğünde ne okul kalmış ne bir şey. Dedem ismimi ezanla okuduktan sonra "Cenab-ı Ömer gibi adil olsun" diye dua etmiş. Herhalde o dua tesir etti. Ben daha lisedeyken bile hukuk okumak istiyordum. Rahmetli halamın rahmetli kocası hakimdi. Dedem "Kadı olamadım ama hakim kayınpederi oldum. İnşallah hakim dedesi de olurum" diyordu.

Ben lisedeyken dedemi kaybettik. Ben sonra İstanbul Hukuk'a hakim olmak için girdim ama 1. Sınıftan 2'ye geçtiğim sene maddi yükümü azaltmak için iş bulup çalışmaya başladım. Çalışkan bir adamım tembelliği sevmem. Çalıştığım yer memnundu herhalde benden, iyi para verdiler. Stajyer hakim maaşından daha fazla alıyordum. Mektebi bitirmeden hakimden fazla kazanıyorum diye o işe devam ettim. Hakim olmak için okudum ama avukat oldum. Bizim dönem son ordinaryuslardan okudu. Ben Sıddık Sami Onar, Sulhi Dönmezer, Hıfzı Velidedeoğlu, Kemalettin Birsen gibi ordinaryus profesörlerden ders gördüm. Doğrusu onları dersleri başka türlüydü. Bildiğimiz manada büro açıp dava takip ederek avukatlık yapmadım. Şirketlerde iş hukuku danışmanlığı yaptım.

Tasavvufla ilgilenmem müzikle oldu. Müziğe hep meraklıydım, evimizde de hep profesyonel seviyede müzik dinlenirdi.

Rahmetli annem ciddi müzik zevki olan bir insandı, sadece Alaaddin Yavaşça'yı dinlerdi. Önce sesimin kalınlığından dolayı öğretmenim beni Bursa Öğretmenler Derneği'ne Batı müziği derslerine yönlendirdi. Ben orada 3 sene Batı müziği dersi aldım ciddi bir şekilde. Fakat sonra "Batı müziği beni anlatmıyor" diyerek dersleri bıraktım. Ben ortaokuldayken Sadettin Kaynak vefat ettiğinde, onun çok değerli bir talebesi Hafız Tahir Karagöz Bursa'ya geldi. Ondan Türk müziği dersleri almaya başladım. Üniversite için İstanbul'a gelince Üsküdar Musiki Cemiyeti'ne gitmeye başladım. Emin Ungan'dan musikinin zatını öğrendim. Sonra bu musikinin bir itici gücü olması lazım dedim ve bunun da tasavvuf müziği olduğunu gördüm. Rahmetli Sabahattin Volkan, Sadettin Heper, Şakir Çetiner gibi büyük musikişinaslardan tasavvuf müziği öğrenmeye başladım.

Tasavvufun musıkisi ne? Kendi ne? Diğerleri daha kapalı ama Mevlevi müziği özellikle Konya'da yapılan ayinlerden dolayı daha meydanda. Mevlevi müziği ile ilgilenirken Mevlevilikle, sonra tasavvuf ekolleri tarikatlerle... Bunların bizim cemiyetimizin en önemli medeniyet unsuru olduğunu gördüm. Bu unsuru öğreten yegane itici güç sevgidir. Sevginin organize olmuş hali tasavvuftur. Tasavvuf insana mahlukatı sevmeden Halık'ın sevilmeyeceğini öğretir.

Türkiye'de 1925'ten beri intisap denen bir kurum yoktur. Diğer tarikatlerin âyinleri yasakken Mevlevi ayini neden serbest? Valla bilmiyorum. Açıklaması yok. Türkiye'de bu mesele devekuşu gibi. Devekuşu kafasını toprağa sokar, bütün vücudu ortadadır ama o kuşbeyinli olduğu için saklandığını sanır. Aslında Mevlevilik de serbest değil, ayini serbest. İsmi Celal nerde? Namaz nerde? Her ayin namazdan sonra yapılır. Namazsız ayin yapılmadığını biliyorlar mı?

Şimdi yapılan ayinler o şekilde yapılmıyor mu? Hayır. Ne namaz var, ne ismi celal, ne Mesnevi-i Şerif. Sadece dönme merasimi var. Evet ayin dönme merasimidir ama Mevlevilik ondan ibaret değildir. En uzun ayin 2,5 saat sürer. Tekkede haftada bir gün ayin yapılır. Peki bir Mevlevi dervişi o günün 21,5 saati ile haftanın diğer 6 günü 24 saati ne yapıyor? Bunun hakkında tefekkür yapan var mı? Mevlevilik dönmekten ibaret değil.

Semâ nedir ve Mevlana hz.'leri neden semâ etti? Mevlana hz.'lerinin bir İranlı minyatürcü tarafından yapılmış bir tasviri şerifi vardır. geniş bir halde bağdaş kurmuş oturuyor. Ve elinde de tesbih görünüyor. Hiç öyle bir zat değildir, Mevlana hz.'leri. Fevkalâde asabi bir zattır. O asabiyetinin coşkunluğunu, dönme hareketi(sem(î)â)yle bastırabiliyor. Asabiyet demek öfkeli demek değildir. Ne kadar çok ağlıyor biliyor musunuz, Mevlana hz.'leri; Ağlamak nedir? İç taşkınlığının gözden su halinde boşalmasıdır. Bazen bir "âh" feryadıyla bazan da "gözyaşı"yla bu hassasiyet dışa vurur.

Tasavvuf son dönemde moda bir akım mı oldu? Tasavvuf değil, ekoller içinde Mevlevilik moda gibi görülüyor. Bundan dolayı da ana kaynak olan tasavvufa yöneliniyor ama bu da ne yazık ki hoşgörüden ibaret kalıyor. Disiplini ve mükellefiyeti olmayan "Yiyelim, içelim, gezelim, dönelim"den ibaret. Hz. Mevlana'nın yaşadığı dönem içinde ismi tabakat (biyografi) kitaplarına girmiş bir Hanefi şeyhi olduğunu kimse bilmiyor. Hz. Pirden 100 yıl sonra, 1373'de Kahire'de vefat etmiş bir tabakat müellifi Abdülkadiri Kureyşi, Hanefi fakihlerini yazdığı kitabı "el-Cevâhiru'l-mudıyye fî tabakâti'l-Hanefiyye"de Hz. Mevlana ve Sultan Veled'in Hanefi fakihi olarak tercüme-i halleri var. Demek ki kendilerinden 100 yıl sonra vefat etmiş bir zatın kitabında yer alacak kadar önemli bir fakih. Çünkü hiçbir alim şeri ilimlerde yüksek bir seviyeye erişmeden tasavvufta yüksek bir seviyeye erişmez. Hz. Mevlana'nın yaptığı hiçbir şey fıkha aykırı değildir. Hz. Şems'i Şii sanıp da onunla olan münasebetinden dolayı Hz. Mevlana'ya da Şii külahı giydirmeye çalışanlara cevaptır bu kitap.

İslam kadınların ya da erkeklerin dini değildir. İnsanların dinidir. Erkeklik ve kadınlık dünyada üremek için verilmiş bir ihsandır, her ihsan gibi doğru kullanılırsa cennete, eğri kullanılırsa cehenneme götürür.

Kabre konulduğumuzda bize 'Dişi misin, erkek misin?' ve 'Hangi millettensin?' diye sorulmayacak Allah böyle söylüyor. "Allah indinde en çok ikrama layık olanınız Allah'tan en çok ittikâ edeninizdir." Peygamber Efendimiz veda hutbesinde "Arap'ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap'a üstünlüğü yoktur" demedi mi? Kürt olsam n'olur, Laz olsam n'olur, Çerkez olsam n'olur? Yaman Dede Rum. "Gönlüm senin aşkınla yanıyor ya Resulallah" diyor. Ben razıyım Rum olmaya. Onun için Ermeni'ymiş, Kürt'müş, Arap'mış.. Allah indinde kıymeti yok bunların. Kandan gelen asillik köpeklerle beygirlere mahsustur.

Bu bizim, dini hayatın dışına itme, düşüncesiyle, bilinçli ya da bilinçsiz dinimizi hayatın dışına çıkarıyoruz. Ben, Peygamberimiz başımızın tacı olmamalı, diyorum. Başında da olsa dışında. İçinde olmalı. 1984'te eski Şan Sineması'nda dini musıkinin de yer aldığı bir konser yaptık. Ben de çalıyordum.

Bendir başta, her türlü ritm aleti çaldım. Bu arada Türk Tasavvuf Musikisi Vakfı'nı kurdum. Kurucusu Muzaffer Ozak, muamelesini avukat olarak ben yaptım. 1978'de Almanya, Fransa ve Amerika'da tasavvuf müziğini halk önüne çıkardık, Muzaffer Ozak'la. 1980'de Konya'da Mıtrıb'a iştirak ettik. Konya konserleri. Ayinler devam etti. Bu faaliyeti radyodaki sanatçı arkadaşların işyerlerinden izin alarak yürütüyorduk. Namık Kemal Zeybek, Kültür Bakanlığı sırasında organize bir kurum haline getirmek istedi. Böylece 1991 yazında Türk Müziği Tarihi Topluluğu kuruldu.

Konser, radyo, televizyon, yurt içi dışı tasavvuf, klasik, mehter, sema.. her türlü şey. Faaliyetimiz haddinden fazla yoğun. Japonya'dan Endonezya'ya, Çin'e kadar müzik faaliyetinde bulunduk. Ahmet'in benzeri olmayan klasik tasavvuf eserlerinden oluşan CD'leri var. Bir takım cami önlerinde satılan, içinde Allah Muhammed, Hasan Hüseyin geçip de müzik kalitesi sıfırın altında olanlar tasavvuf müziği değildir. Onlar sadece para kazanmak için dini alet edenlerin, cahillerin ortaya koyduğu ürünler. Ama insanlarımız da onları dinliyor. Türkiye'de Türk müziğinin mektebi 1974'de açıldı iki gözüm. Ordan pay biçin. Bir de cahiller haramdı helaldi diye konuşuyorlar. Allah'ın haram etmediğine haram demek küfürdür.

Dönemimiz "Müellefetü'l-kulüp / kalbi İslam'a ısındırılacaklar" dönemi. Zekat geçen insanlardır müellefetü'l-kulüp. İslama zararı dokunması muhtemel gavurlara zekat verilir, kalpleri İslam'a ısınsın diye, veya zor durumdadır, ona da para verilerek "Bak Müslümanlar para veriyor, Müslüman olayım" der. Kaba bir tarifle anlatıyorum, ama toplumumuz bu seviyede. Namaz kılmak yetseydi, kaç asır önce Niyazi Mısri Efendimiz "Savm ü salat ü hac ile / Sanma biter zahit işin / İnsanı kamil olmaya / Lazım olan irfan" imiş demezdi. Hz. Mevlana "Namaz kılmak tavuk gibi başını yere koyup arkanı havaya dikmek değildir. O namazın şeklidir, bir de namazın kendi var" demezdi.

Kalpleri nasıl ısındıracağız? İslamı adetlerle karıştırır hale gelmişiz. Kaynaklardan, özellikle Hz. Peygamberimizin hayat-ı seniyyesinden örnek almayı bilmiyoruz. Efendimizin zevceleri bizim annelerimizdir, ama, isimlerini sayamayız; ama, Peygamberimizin çok evliliği hakkında Kasımpaşa lağımı gibi konuşuyorlar. Niye, ne zaman, kaç yaşında evlendiğini biliyorlar mı? İlk hanımı 15 yaş büyük. Hz. Sevde ile 12 yaş araları var. Hiç biri nefsani evlilikler değil. Cevriye validemizle savaş meydanında evleniyor, Ben-i Müstalik kabilesinin tamamı Müslüman oluyor. Hayber Kalesi kumandanının kızı Safiye validemizle evleniyor, ırkçı olmadığını ortaya koyuyor: İbranidir çünkü. İşte kalp ısındırmamız, Efendimizi tanıtmakla olur. Müslümanlığı öğrenip de Peygamberimizi tanıyıp da kalbi Müslümanlığa ısınmayacak yoktur.

 

sayın Ömer Tuğrul İnançer

Nur-ı Muhammedi

 

"Kâinatta Hem Temiz Hem Temizleyici Olan İki Şey Vardır:

Biri Su, Biri Ehl-i Beyt-i Mustafa"

Nur-ı Muhammedi ne demektir, bu ifadeden ne anlıyorsunuz?

Efendim kâinatın yaratılışında şöyle bir "haber" anlatılır. Cenab-ı Hak Kendi nurundan bir nur ayırdı. Yalnız burada tabirlere dikkat etmek lazım. Zatından, ruhundan değil; nurundan bir nur ayırdı ve o nura "Muhammed ol" dedi. Bu emir üzerine o nur insan şeklinde tecessüm etti, cisimlendi ve hemen dile gelip "La ilahe illallah" dedi. Allah-u Teala cevap verdi; "Muhammedun Resulallah". Bu insan şeklinde tecessüm etmesinden dolayı...Veya murad-ı ilahi öyle, kendi kendine iradeyle olacak işler değildir bunlar. Bütün insanlar yeryüzüne Allah"ın halifesi olarak gönderildiler, Nur-ı Muhammedi şeklinde oldukları için...Yani insan şeklinde Nur-ı Muhammedi"den ziyade Nur-ı Muhammedi şeklinde insan olduk. Bu ilk oluşum olduğu için zaten Efendimiz hakkındaki sözlerin bir kısmı mesela; nur-ı evvel diye söylenir. Sonra bu Nur-ı Muhammedi"den levhler, kâlemler, arşlar, kürsiler vs...yaratıldı. Hepsi Nur-ı Muhammedi"nin yansımasıdır. Nur-ı Muhammedi de elbette nurullahtır. Ayrı görmemek, şaşı olmamak lazımdır. Tevhid sadece kelime-i tevhid"in, La ilahe illallah kelime-i tayyibesinin tekrarından ibaret değildir. Tevhidin ileri mertebelerinde böyle bir birleşim vardır. Buna rağmen İbn Arabi Hazretlerinin tabiriyle "Allah Allah"lığını kimseye vermez, Habib"i dahil" Bu nüanslarla bu işler lisana gelmeden laboratuara hayli hayli girmez. Ancak sezgi, muhabbet daha doğrusu aşk yoluyla anlaşılan şeylerdir.

"Allah ve melekler, Resulüne salat ve selam ederler" ayetindeki "salat"tan kastedilen mana nedir?

Bir müslümana yakışan ve bütün ibadat ve taattan, akaitten kasıt; Allah"ın Ahlakı"yla ahlaklanmaktır. Ancak demin arz ettiğim gibi Allah, Allah"lığını kimseye vermez. Rab Rab"dır, kul kuldur. Halık halıktır, mahluk mahluktur fakat halifetullah olmak çok önemli bir meseledir. Halife, müstahlefi gibi olmak durumundadır. Allah ve melekleri bir de mutlak ifade kullanarak ayetin başında "innallahe" mutlak ifadesi kullanacak melekleriyle birlikte Hz. Peygamberimize salât etmektedir. Salât kelimesi bir çok manaya gelir. Burada.... Nedir? Tazimdir. Halik mahlukuna tazim eder mi? Etmemesi için bir kayıt mı var, birisi karışabilir mi? Habibine tazim ediyor. Meleklerine de öyle emrediyor. Biz de mutlaka tazim ile
mükellefiz. Allah nasıl Resulullah"a salât ediyorsa, biz de O"nun gibi salât etmeliyiz. Biz ne diyoruz bu ayetin karşılığında; "Yarabbi! Allahümme! Ey Allahımız! Biz O"na layık tazim ile ve salât ile salâtlayamayız. Lütfen bizim namımıza sen salât et." Allahümme salli ala seyyidina Muhammed, demek o demek. Nasıl Resulullah Efendimiz: "Ben seni hakkıyla bilemedim Ya Rabbi" diyorsa, biz de Resulullah Efendimize uyarak Rabbimizden niyaz ediyoruz ki Resul-i Kibriya"ya biz hakkıyla tazim ve salât edemeyiz, ya Rabbi bizim için sen ediver. Böyle anlamak gerekir.

 

Kuran ile Efendimiz"in ikiz kardeş oldukları söylenir, bunu nasıl anlamak gerekiyor?

Şimdi "ikiz kardeş" sıfatı biz anlayalım diye söylenmiş bir sözdür. Gayrı değildir. İkiz oldu mu bir ve iki var demektir. Kur"an ve Muhammed aleyhisselam birbirinden ayrı değildir. Resulullah Efendimizin kırk yaşından evvelki hayatı tedkik edildiğinde, bir tek ayet-i kerimeye muhalif hal görülmez. Keza hayatının son demlerinde gelen ayetlere de muhalefet o ayet gelmeden evvelki döneminde yaşama tarzında asla rastlanamaz. Mesela çok önemli bir dünyevi hadise olan emaneti ehline vermek meselesi. Bu ayet Mekke"nin fetih günü, Efendimizin son zamanlarında gelmiştir. Ama Efendimiz altmış sene emaneti hep ehline vermiştir. Tetkik etsinler. Hicret sırasında kendisine verilen emanetleri Hz. Ali"ye bıraktı, ondan sonra Hz. Ebubekir"le beraber Sevr mağarasına gitti diye anlatılıyor. Bu çok kolay gibi anlaşılıyor, meselenin iç yüzüne intibak edilmeksizin...O sırada Mekke"de Efendimiz ve Hz. Ebubekir"den başka, Hz. Ali ve Hz. Osman dışında Müslüman yok. Hepsi Müşrik. Efendimizin canına kastedecek kadar düşmanlar ama emaneti O"nun kadar muhafaza edecek zat bulunmadığı için para, senet, mücevher gibi emanetlerini onların tabiriyle Muhammedü"l-Emin"e, bizim tabirimizle Resulullah Efendimize bırakıyorlar. O da hayat-memat meselesi zahiri itibariyle bunca senelik memleketini terk edip gidecek evvela emanetlerin teslimi için Cenab-ı Ali"yi görevlendirip ondan sonra yola çıkıyor. Yani Resulullah Efendimiz İslam ahlakını Kur"an ayetleri inmeye başladıktan sonra öğrenmiş ve yaşamış değildir. Allah-ı Zülcelal Habib-i Edibini her türlü hata ve isyandan korumuştur ve hiçbir ayete muhalif fiil-i Peygamberi görmek kırk yaşından evvel ve sonra da mümkün değildir. İşte budur ahlak-ı Muhammedi...

 

Peygamberimizin isimleri kaç tanedir, bunları nasıl almıştır, anlamlarına ilişkin neler söylenebilir?

Efendimizin isimleri pek çoktur. Bunların sayılmışı vardır, sayılmamışı vardır. Efendimizin âlem-i melekuttaki ismi başkadır, âlem-i dünyadaki ismi başkadır, âlem-i ervahtaki ismi başkadır. Ayrıca sıfatları vardır. Bu sıfatlar Medine"de Mescit-i Nebevi"nin kıble duvarına Osmanlı zamanında yazılmış, herkes öğrensin diye oraya hakkedilmiştir. Ancak nasıl Cenab-ı Hakk"ın esma-i şerifesi doksandokuzla sınırlı değilse; -çünkü maalesef bu yanlış biliniyor. Allah"ın doksandokuz ismi vardır deniliyor. Böyle değildir. Hadis-i Şerif"te "Allah"ın isimleri içerisinde şu doksandokuz tanesini iksa ediniz" buyuruyor Resulullah Efendimiz. doksandokuzdur demiyor ama bunu maalesef halkımız böyle anlıyor. Yanlış bir anlayıştır.- Nasıl Cenab-ı Allah"ın Esma"sına sınır yoksa, Resul-u Kibriya"nın da esmasına sınır yoktur. İbn Arabi Hazretleri "tesbit ettim ve her esma-yı ilahinin gölgesinde Resul-u Kibriya"nın Esma"sını gördüm" buyuruyor. Onbin civarındadır. İbn Arabi hazretlerinin sayabildiği kadarıyla ki Cenabı Hak"kın da Resullullah"ın da Esma-i Şeriflerine hudut koymak hiç kimsenin haddi değildir, on binle bile sınırlı değildir.

Bir eş, bir baba, bir dede, bir kumandan, bir dost ve arkadaş olarak Efendimiz"i nasıl anlatırsınız?

Resulullah Efendimiz"in pek çok sıfatı vardır. O sıfatların şahikasını, zirvesini, doruğunu yaşamıştır. Çok şefkatli bir baba, çok sevgili bir eş, çok muktedir bir kumandan, çok ince görüşlü bir diplomat gibi bütün sıfatlarında en ince ve en yüksek halleri yaşamıştır. Bazı misaller arz edelim. Resulullah Efendimiz dünya metaına ehemmiyet vermemiş sair peygamberan-ı kiram gibi dünyevi mirası kalmayacak kadar fukara yaşamıştır. Hz. Süleyman çok zengin gibi görünür ama şahsi malı değildir, devletin malıdır. Kral olmak itibariyle şahsi malı değildir, Hz. Süleyman"ınkiler de... Hz. Hasan ve Hüseyin Efendilerimiz oynamak için yavru deve satın almasını istiyorlar. Bizim çocuklarımızın bizden kuzu istedikleri gibi... Efendimiz buyuruyor ki; "Yavrularım onu alacak para yok. İster misiniz ben deve olayım size?" deyip dört ayak üstüne gelip, torunlarını sırtına alıp oynatacak kadar müşfik bir dededir. Hz. Ayşe validemiz anlatıyorlar: "Resulullah benden su isterlerdi, bir kap içerisinde götürürdüm. "Evvela sen iç ya Ayşe" derlerdi. Ben bir yudum içerdim. Sonra içtiğim yere ağzını denk getirip oradan içerdi." Eşine, zevcesine böylesine iltifat edici bir eş. Sevde validemiz, Safiye validemizle evlendiği zaman Efendimiz: "Ben artık ihtiyarladım. Sana hem eşlik, hem ev hizmeti göremeyecek haldeyim. Beni boşarsın diye çok korkuyorum." dediğinde Efendimiz gamını dağıtmak için şaka yapacak kadar da latif bir eştir. "Niye istemiyorsun benden boşanmak? Fena mı serbest kalırsın. Bak bir sürü iş veriyorum ben sana vs. gibi." "Hayır ya Resulullah, Kıyamet gününde sizin zevceniz olarak haşrolmak isterim. Onun için boşanmamızdan korkarım" buyuruyor Sevde validemiz. Efendimiz teselli buyuruyorlar. Sevip okşayıp olmaz öyle şey ölünceye kadar beraberiz buyuruyorlar. Böyle bir eş, böyle bir dede. Oğlu İbrahim (as) vefat ettiği zaman kendisine telkin veren müşfik baba. Fakat Ashab-ı Kiram Efendilerimiz hazaratı içinde dahi Efendimizin bu inceliğini idrak edemeyecek zevat vardı. Efendimiz ağladığı zaman "hani sen bize ağlamayı yasaklamıştın" diyecek kadar sözü yanlış anlayanlar..."Ben size ağlamayı yasak etmedim. Ben size yaka yırtmayı, bağırıp çağırmayı, niye evladımı benden aldın diye Allah"a kafa tutmayı yasakladım" buyuruyorlar. Kumandan Resulullah olarak da Efendimizin Uhud gazvesindeki stratejisi ders kitaplarında okutulacak kadar önemlidir. Diplomat olarak Hudeybiye Anlaşmasındaki hali, harekatı, tavrı, Hz. Ömer tarafından dahi itirazla karşılanan ama çok uzak görüşlü, muhatap tanınmak inceliğine dayanan, çok ince bir diplomattır. Bütün ahvali Efendimizin bütün sıfatlarında böyle en yüksektir.

Ehl-i Beyt tabiri neyi ifade eder? Ehl-i Beyt"i sevmek ve saymak, o kutlu aileye ve nesle bağlı olmaya çalışmak ne anlama gelir?

Biz hep Amerikalılara kızıyoruz, kelimeleri kısaltıp konuşuyorlar diye. Ama biz de yapıyoruz aynı şeyi. Ehl-i Beyt deyip geçiveriyoruz. Halbuki onun tamamı Ehl-i Beyti Mustafa"dır. Ehl-i Beyt kelimesi yetersizdir; çünkü hepimizin beytimiz var, ehlimiz var. Ehl-i Beyt, "ev ahalisi" demektir. Ehl-i Beyt-i Mustafa; "Mustafa"nın ev ahalisi" demektir. Biz ayran, limonata, çay vs. içeriz ama onlarla abdest alamayız. Çünkü, ayran, limonata, çay temizdir ama temizleyici değildir. Asit temiz değildir ama temizleyicidir. Kâinatta hem temiz hem de temizleyici olan şey vardır. Biri su, biri Ehl-i Beyt-i Mustafa. Hem temiz, hem temizleyicidirler. Ayrıca saygı bir davranış biçimidir. Sevgi ise bir gönül meselesidir. Resulullah"ı ve ailesini saymak mümkündür. Terbiyeli insanlar bunu yaparlar. Sevmek ise, yüksek gönül sahibi olan insanlara mahsustur. Ve ifrat-ı muhabbette edeb sakıt olur. Bunu da herkes anlamaz. Edepsizlik gibi görülebilir, saygısızlık gibi görülebilir ama ifrat-ı muhabbette edep sakıt olur. Resulullah Efendimizi sevmek demek O"nun sevdiklerini sevmek, O"nun sevmediklerini sevmemek demektir. Biraz evvel Efendimizin zevceleri validelerimizi, yavrularını ve torunlarını nasıl sevdiğini arz etmeye çalıştık misalleriyle. Dolayısıyla Efendimizin zevceleri zaten Kur"an hükmüyle müminlerin anneleridir. Anasını sevmeyen evlat zaten haramzadedir. Annelerimiz hakkında ayettir, seveceğiz. Ve bir zerre imana sahip olanlar bu sevgiyi taşırlar. Keza aile efradı da Efendimizin O"nun sevdiği için, sevilmeye layık olduklarından mana bizatihi hepsi mustakil olarak fevkalade sevgi ve saygıya layık insanlardır. Bizim ne yazık ki yeterince tedkik etme meraklısı bir ahalimiz yok. Bunların hepsi kitaplarda yazılı, biraz okuyuversinler. Ne kadar yüksek insanlar olduklarını, ne kadar saygıdeğer insanlar, ne kadar sevgiye layık insanlar olduklarını zaten öğreneceklerdir. Efendimizin ve ailesinin düşmanları sadece cahiller ve gafillerdir. İnanç meselesi ayrı bir meseledir. Bismark, Goethe hıristiyandır. Ama Bismark; "Senin zamanında yaşayamadığıma esef ediyorum, ey Müslümanların peygamberi. Hatıran önünde tazimle eğilirim" diyor. İman değil ama bir saygıdır bu. Belli olmaz bu saygısından dolayı Allah"ın Habib"ine olan muhabbeti iman ile müşerref kılmış olabilir. Onu bilemeyiz.

Habibullah ne demektir, "Allah"ın Sevgilisi" nitelemesinden ne anlaşılmalıdır? Makam-ı Mahbubiyet, sadece Efendimiz"e mi özgüdür?

Muhabbet asla tek taraflı olmaz. Mutlaka karşılıklı olur. Mahbub hub olarak görülen, güzel olarak görülen yani sevilen demektir. Cenab-ı Allah"ın sevdiği Muhammed (as)"dir. Bu sadece Efendimize mahsus bir makamdır. Makam-ı Mahbubiyet, Mahbubu Kibriya, Habibi Kibriya"dır. Ayrıca insanlardan da, ümmetten de Resulullah Efendimize ve dolayısıyla Allah-ı Zülcelal"e büyük muhabbet besleyen zevat-ı kiram vardır. Onlar da Efendimizin mahbub-ı kibriya makamının varisleri olarak kendi miktarlarınca makam-ı mahbubiyet sahibidirler. Resulullah Efendimizin varisleri; âlimler, arifler ve aşıklardır. Alimler nübüvvetine, arifler hikmetine, aşıklarsa muhabbetine varistirler. İnsanı yücelten yegane kıymet Muhammed mihengine vurulmaktır. Ne kadar Muhammedi isen ilimde, irfanda, muhabbette ne kadar Muhammedi ise o kadar büyüksün. İşte Hz. Abdulkadirleri, Hz. Mevlanaları, Hz. Hüdaileri, Hz. Suud Efendileri büyük yapan Yunus Emreleri, büyük yapan muhabbet-i Muhammediyyeleridir, başka bir şey değil.

 

Efendim Hz. Bilal malum Habeşliydi, Arapça telaffuzunun sorunlu olduğu rivayet edilir, "eşhedü" diyemediği, "eshedü" şeklinde telaffuz ettiği söylenir. Fakat Efendimiz, ezanı onun sesinden dinlemeyi tercih edermiş. Buna bazı sahabiler itiraz edince de, "Bilal"in sin"i, Allah katında şın"dır" buyurmuştur. Hatta bunun üzerine Hz. Ebubekir"in, "keşke Muhammed"in hatası olsaydım" dediği rivayet edilir. Bu sözü nasıl yorumlarsınız?

Resulullah Efendimiz her hususta çok yüksek ve çok incedir. Eğer musiki ile bizzat meşgul olsa idi bunun bütün ümmete sünnet olması gerekirdi. Halbuki musıki bir kabiliyet meselesidir. Herkeste olmaz ama musikiden lezzet almayan insan da olmaz. Efendimiz de o lezzeti en yüksek derecede alıyordu. Nereden biliyorum? Hz. Bilal gibi bir Habeşle, Hz. Abdullah İbn Mektun gibi bir "kör"ü -zahir itibariyla estağfurullah!- müezzin olarak tayin etmesinden de anlaşılabiliyor. Çünkü o kadar yakıcı, o kadar güzel ve o kadar ahenkli okuyorlar ki her ikisi de onları seçiyor. Resulullah Efendimiz Kur"an-ı Kerim"i kendi mübarek, fasih lisanıyla okuduğu gibi bugün biliyorsunuz dünyadaki kıraat ilmine intikal etmiş yedi tane okuyuş vardır ve bunların hepsi doğrudur, hiç biri hata değildir. Resullullah Efendimiz"den hata zuhur etmez. Hz. Ebubekir"in burada söylediği çok ince bir sözdür. "Muhammed (as)"e yakın olayım. O"nunla bir ilgim olsun da hatası olayım" manasına yüce bir muhabbet ifadesidir. Hz. Ebubekir çok önemli bir zat-ı şeriftir. Bir sözü bizim için yeterlidir değerinianlamaya. "Yarabbi benim bedenimi öylesine büyüt ki cehenneme benden başka kimse sığamasın, müminler yanmasın." Bir adam Resulullah"tan sonra idareyi eline aldı diye emirül müminin olmaz. Bu sözü söyledi diye emirül müminin olur. Hz. Ömer de "Fırat kenarında bir dul kadının oğlağı kaybolsa benden sorulur" dediği için emirül miminindir. Bu incelikleri anlamak lazımdır.

"İlim bir şehirdir, kapısı Ali"dir (ra)" hadisini nasıl anlamak gerekiyor?

Hz. Ali"yi kelimelere sığdırmak mümkün değildir, bütün ashab ve ileri gelenleri gibi. Bu sadece Hz. Ali hakkında değildir. "Ben sıddıkiyet şehriyim Ebubekir kapısıdır, ben adalet şehriyim Ömer kapısıdır, ben haya şehriyim Osman kapısıdır, ben ilmin şehriyim Ali kapısıdır". Bu sözün tamamı böyledir. Bu sadece Hz. Ali"ye mahsus değildir. "Ben Fatma"danım, Fatma bendendir." Bunlar yakınlık ifade eden terimlerdir, Arapça deyimlerdir. Çok fazla yakınlık ifade etmek için kullanılmıştır. Hz. Ali hem Efendimizle kan bağı, hem damatlık bağı, hem de çok yakını olmak itibariyle çok yakınlar. Bu yakınlığı biz anlayalım diye bu sözler sadır olmuştur. Çünkü nasıl Kur"an-ı Kerim"de "Resulullah"a itaat bana itaattir, O"na isyan bana isyandır" diye ayet-i kerime indiyse Resul-i Kibriya Efendimiz"in de bu nevi zevat hakkında söyledikleri sözlerle onlara itaat Efendimize itaat, onlara isyan Efendimize isyan demektir. Onun için Hz. Ali"ye isyan edenleri haklı görenlerin kulakları çınlasın, Hz. Ali"ye isyan edenler, Efendimiz"e, dolayısıyla Kuran-ı Kerim"e, dolayısıyla Allah"a isyan etmişlerdir.

Mirac"ın sırrı açısından bakıldığında, Efendimiz"in Cemal-i Hakk"a ayna olması hikmetini nasıl izah edersiniz?

Süleyman Çelebi"miz hakikaten çok yüksek hakikatleri bir beyte sığdırarak ifade etmiş çok önemli bir zat-ı şeriftir. "Sen ki miraç eyleyip ettin niyaz/Ümmetin miracını kıldın namaz."

İşte bu Resulullah Efendimizin namaz hakkındaki hadisleri de nazar-ı itibare alındığında beraberce düşünülürse Mirac, Allah ile ayniyet kesbetmek demektir. Aynı olmak demek değil ama ayniyet kesbetmek demektir. Hz. Mevlana bunun misalini bir hikaye ile şöyle anlatıyor Mesnev-i Şerif"te: Bir padişah bir saray yaptırmış. Bütün odalarını ayrı ayrı nakkaşlara tezyin ettiriyor. Birinci gelene de büyük bir hediye verecek. Bütün nakkaşlar talip olmuşlar. Kimi salonlara, kimi koridora, kimi şuraya, kimi buraya...Çok meşhur bir nakkaş da büyük salonun ana duvarına nakış yapmaya talip olmuş. İki delikanlı gelmiş demişler ki; "Efendimiz biz o büyük nakkaşın yapmış olduğu nakşın tam karşı duvarını istiyoruz. Ama bir şartımız var. araya bir perde gerilecek iş bitene kadar." "Peki" denmiş. Aradan geçen zaman içerisinde bütün nakkaşlar duvarları nakışlamışlar. Son gün, artık hem yarışma, hem karar verme günü gelmiş. Hakikaten o meşhur nakkaşın yaptığı duvar nakışı diğer nakkaşların dahi takdirini kazanacak kadar fevkalade. "Fakat bir şart daha var perdeyi en son açacaksınız" demişlerdi. Daha önce birinciliği o meşhur nakkaş kazanmış, adeta belli; fakat perde açılacak. Perdeyi çekmişler karşıda aynı nakşın daha parlağı, daha güzeli. O meşhur nakkaş da hayret etmiş "Benim düşündüğümü siz nasıl düşünürsünüz. Benden kopya çektiniz." Hayır, kopya çekmek mümkün değil; çünkü zaten padişahın muhafızları geziyor. Sadece duvara cila yapmış o iki delikanlı. Öyle bir cila yapmışlar, öyle bir parlatmışlar ki karşıdaki nakşı daha güzel bir şekilde aksettiriyor. Onun için Hasan Sezai Efendimizin tabiriyle,

"Muhammed"dir Cemali Hakk"a mir"at

Muhammed"den göründü kendi bizzat"

Ağır bir sözdür. Herkesin anlayabileceği bir söz değildir bu.

Anlamayanlardan ricamız; inkar etmesinler, "olur mu böyle şey?" demesinler. "Biz henüz anlayacak çağa gelmemişiz" desinler. Eksikliklerini kabul etsinler. Ricamız budur. Cemal-i Hakk"ın mir"ati nasıl Muhammed (as) ise, Muhammediliğin aynaları da evliyaullah efendilerimiz hazaratıdır. İşte onun için Ali"den nakışlar lemaan eder, parlar. Hz. Ali efendimizden günümüze kadar bütün turuk-ı Aliye yolcusu zevat-ı kiramda o kabloya bağlılık, o akıma bağlılık o paralellikle devam eder, kıyamete kadar da devam edecektir.

Kaside-i Bürde yazarını düşünürsek, bir şairin insanlık tarihi boyunca aldığı en büyük armağan Efendimiz"in hırkasıdır diyebilir miyiz, ne dersiniz?

O şiirin, O şairin gönlünü alacak bir şey. Bu gönül alma nedir? Çünkü bunlar gönül meseleleridir. Bu bir metelik de olabilir, bir tatlı tebessüm de olabilir. Efendimiz"in yaptığını nazar-ı itibare alırsak eğer sırtından çıkarıp verdiği hırka da olabilir. İşte yine bir Varis-i Muhammedi olan Mevlana Celaleddin-i Rumi Efendimiz, kendisine Hz. Şems"ten haber getirenlere sırtındakini, üstündekini çıkarıp veriyor. Diyorlar ki "ye Hüdavendigar bunlar yalan söylüyorlar. Hz. Şems"i gördükleri falan yok."

"Biliyorum" diyor, "verdiğim hediye yalanlarınadır. Doğru söyleselerdi canımı verirdim." Bunlar muhabbet bahisleridir efendim, herkes anlamaz. Bu muhabbet bahsidir. Yunus Emre"mizin tabiriyle "aşık olan kişiler deligen olur/kişi neye gülerse başa gelegen olur/Derviş Yunus sen dahi incitme dervişleri/Dervişlerin duası kabul olagan olur."

Mesela şair İkbal"in çok güzel bir sözü vardır. Hz. Fatma"dan bahseden çok büyük bir makalesinde; "ben Hz. Fatma"yı övmedim sözlerimde. O"ndan bahsetmek suretiyle Hz. Fatma şeref verdi sözlerime" diyor. Bu başka şairler için de geçerlidir. Bu mealden söyleyen bir çok zevat vardır. Şair İkbal çok yakın zamanda olduğu için söyledim.

Efendimiz"e yazılmış naatlar arasında en çok sevdiğiniz hangisidir? Naat geleneğine ilişkin neler söylersiniz?

Şimdi Müslüman dünyasında lisanlar değişiktir. Bugünkü yirminci asır başlarındaki dünya Müslümanlarının toplamının yüzde yirmibir civarı Arapça konuşur. Yani zannedildiği gibi Arapça konuşanlar Müslümanların ekseriyetini teşkil etmezler. Urduca daha kalabalıktır. Yüzde yirmisekiz civarındadır. Türkçe ve şubeleri yüzde yirmialtı civarındadır. Malezya ve Endonezya gibi mahalli diller de vardır. Boşnakça ve Arnavutça gibi diller de var Müslümanların kullandığı. Türkçe bütün tarih içerisinde Müslüman dünyasının yüzde yirmibeşler civarında olduğu halde dünya edebiyatında Efendimiz"e yazılan naatların yüzde sekseni Türk edebiyatına aittir. Biz Türkler Efendimiz"i çok severiz. Öyle severiz ki Süleyman Çelebi"nin deyimiyle; "Hem heva üzerine döşendi bir döşek/Adı sündüs döşeyen anı melek." Biz Efendimizin yer yatağında veya karyolada doğmasına bile razı değiliz. Ancak havaya döşenen bir döşek üzerinde dünyaya gelmesini kabul ederiz. Bunların olup olmaması önemli değildir. Bu hadiseler önemli. Bunlar edip insanların edebiyatıdır. Aşık insanların edebiyatıdır. Elbette ki dervişlik denen Resulullah Efendimiz"e bağlılık geleneğinin edebiyatıdır. (Malum Süleyman Çelebi Hazretleri, Emir Sultan Hazretlerinin dervişidir. Nurbahşiyye tarikatına mensuptur. Bursa Cami-i Kebir"inin ilk imam ve hatibidir. Yıldırım Bayezid tarafından yaptırılan Bursa Ulu Cami"nin.) Evet, yani biz Efendimiz"i çok severiz. Bunu en çok dile getiren de biziz ama bütün mücevherler kıymetlidir de bazılarına yüzük taşı gibi derler. Benim görebildiğim, okuyabildiğim çok küçük, birkaç kitaptan ibaret. Madem ki şahsen sordunuz benim için yüzük taşı olanlardan biri. Diğerine kıyamayacağım yani Şeyh Galip Efendimizin "Sultan-ı Resul Şahınım.... Efendim" bir tanedir benim için. Bu objektif değil, subjektif bir görüş. Ama sen Ahmed-i Mahmud u Muhammedsin Efendim...

Bu sözler şair tabiatı ve tabiat-ı şiiriyye ile söylenecek sözler değildir, aşk-ı Muhammedi lazımdır. Onun da basamağı yine Şeyh Galip Efendimizin sözüyle: "Efendimsin cihanda itibarım varsa sendendir..." diye başlayan Hz. Mevlana"ya yazılmış olan şiirdir. "Başımda bir külah-ı iftiharım varsa sendendir" diye. Tabi bunlar hep silsile silsile olur. Bir taşın durgun suya atıldığında çıkardığı halkalar gibi görüntüsü birbirinden ayrı ama aslı aynıdır. Biz baktığımız zaman halka halka görüyoruz, hepsi havuzdaki su. Yani Muhabbet-i Mevlana demek Muhabbet-i Muhammediye demektir. Muhabbet-i Muhammediye demek Muhabbetullah demektir. Zuhuru değişiktir ama işte şaşı olmayanlar, iki gözle bir görmeyi bilenler bunları birbirinden ayıramazlar. Çünkü "münhasır vasıta-ı rüyet iken göremez kendini dide bile." Göz görme vasıtası olduğu halde kendini göremez. Bunları doğru görmek lazım, şaşılığın âlemi yok. Gönül tedavisi olursa şaşılıklar geçer.

Kaside-i Bürde


Yurdundan koparılmış gözleri sürmeli yaralı bir ceylân gibi
Suat'ı alıp götürdüler. Gönlüm öyle kırık ki!
Gönlüm, azat nedir bilmeyen bir köle örneği ezgin.
Tan vakti Suat göçtü buralardan. O ne mağrur bakışlardı Rabbim
ve ne müstağni.
Suat ki boyu altın ölçüde; önden bakılınca zarif nahif, incecik belli,
tombul görünüşlü arkadansa, arka çizgileri bile belli.
Gülerken dişlerinde kar yağar gibi bir kış aydınlığı ,
Öyle beyaz, onları şarapla yıkıyorlar durmadan sanki.
Vâdi açık. Kuşluktur. Çakıllarda kuş sesli serin sular.
Kuzey yelleriyle serin sular gibi saf ve ışıklı Suat'ın ağzındaki.
Süpürürse rüzgâr nasıl üstündeki bulutları, nasıl yıkarsa pırıl pırıl
geceleri yağmur tepeleri
Ağzındaki su o yağmur suyu Suat'ın. dişleri o beyaz kum tepeleri.
Soylulukta en soylu, cömertlikte bir eşi yok bir sevgili iken Suat,
Ne kendi sözünde durdu, ne de dinledi beni.
Suat bu, işi gücü bana oyun, naz, vefasızlık, söz verip dönmek.
Benim kaderim böyle, Onun aşk felsefesi.
Bulut bir zavallıdır Onun yanında biçimden biçime girmekte,
Renkten renge girmekte yaya kalır bukalemun, gulyabani.
Sen ne aptalsın ki yahu sandın Suat durur sözünde.
Kalburda su durursa, Suat da durur sözünde tabii.
Suat'tan söz aldım diye böbürlenip durmak ha!
Hayaller kurdun, umutlandın! Ama umutlar uçucu, aldatıcıdır
rüyalar gibi.
Suat'ın vuslat. sözleri geçse yeridir atlatışlar tarihine.
Bir söz istedin mi kendinden, hemen kesilir meşhur yalancı
Urkub'un teki.
Böyle arkandan atıp tutuyorum ya Suat, elbet ayrılık acısından.
Onun için affet beni, sen yine de sev beni.
Suat şimdi mutlaka öyle bir yerdedir ki, vakit de akşam;
Saf kan ve yörük dişi develerdir ancak develerin oraya götüreni.
Evet, ta ötelerde konaklıyan Suat oymağını tutmak için
Yüreğe korku veren. dağ gibi rüzgâr tempolu hecin develer gerekli.
Öyle deve gerek ki, terlerse ırmak aksın kulağının ardından,
Uçsuz bucaksız çöl yollarını seve seve tepmeli...
Bir deve ki. bakışı iki hançer ufuklara saplanan.
Eşi gitmiş; yabani bir aksığın gibi öyle uçsun ki, o dursun, altından
kaysın ateş çölü ve ateş tepeleri.
Gerdanı sağlam. ayakları yer sarsan vücudu kıvrım kıvrım ve
ölçülü biçili.
Soy sopça en arık damızlık develerden haydi haydi ileri.
Böğrü enli, boynu uzun ve kalın; çehresi geniş.
Bir erkek deveyi andırmalı tıpkı; Suat'ı tutar o zaman belki.
Derisi daha parlak olmalı kabuğundan deniz kaplumbağasının.
Ve ondan daha sağlam. kızgın güneş altında aç azgın keneler bile
onu örseleyememeli.
İlk bakışta dağ gibi korku vermeli görünüşü bakana:
Boyu yüksek mi yüksek, çevik mi çevik ayakları, tertemiz şeceresi.
Gürbüz, etine dolgun. bakımdan öyle semizlemiş .olmalı ki,
Oyluklarından tırmanan salkım salkım keneler derinin cilâsından
kayıp kayıp düşmeli.
Yürürken baldırından, et fırlasın etinden, iki ön bacağı ok gibi
Çıksın dolgun göğsünden. serbest atılışlı çalım çalım üstüne bir
yaban merkebi örneği.
gözlerle gerdan arası, başın yular takılan yeri.
Sert ve katı olmalı bileği taşı gibi.
Ve upuzun kuyruğu ipek tüylü, sarksın memelerin üstünden.
Öyle dokunmalı ki memelerin ucunu ürkütmemeli.
Kapkara iki mızrak bacakları, rüzgâr gibi uçmalı
Şüpheye düşmelisin ayakları yere değdi mi, değmedi mi.
Yumru burnundan, kulağından, beyzi çehresinden bu türlü develeri.
Tanır derhal deveden anlayan yekta bir bilirkişi.
Ayakları demirdenmişcesine çakılları fırlatır iki yana.
Deri mahfaza bile takmaksızın aşar kayalıkları bu eşsiz develer ki.
Çalışkan bir işçi gibi terler coştukça, terledikçe coşar...
Aşar kuşlar gibi serap derelerini, sahra tepelerini, ateş
çöllerini...
Kertenkelenin güneşte yanan sırtı sıcaktan külde pişmiş ekmeğe
Döndüğü günler bile kimse durduramaz koşmaktan şu bizim deveyi.
Bir sıcaklık ki, a yolcular dinlenin! der kervan sahibi
-Ve taş altına gizlenir siyah çekirgeler, o sabır ateşleri.
Ama bizim meşhur devemiz gün ortasında koşusunu bitirmez,
Başlamıştır yolculuğa sanki daha yeni.
Sıcak artar, değişir yürüyüşü; sıcak arttıkça değişir. Ve ön
ayaklarının
Çırpınışlı hızlanışı andırır ölmüş çocuğuna göğüs döven bir anneyi
ve ona bakıp (anıp kendi ölmüş yavrularını
da) hıçkıran yırtınan öbür anneleri.
Evet o yürüyüş, o ayak çırpınışları göğsünü paralayan yaşlı bir
annenin çırpınışları.
Akla elveda diyen bir annenin, alır almaz ilk yavrusunun kara
haberini.
Göğsü kan içinde kalan. üstü başı yırtılmış,
Saçları darma dağın çılgın bir annenin haberini.
Söz taşıyıp öç alan iki yüzlü şiir ve kabile düşmanlarım :
"Ey Ebi Sülma'nın oğlu sen mahvoldun." dediler. Suat'ın derdi
bana yetmezmiş gibi.
"Ey Ebi Sülma'nın oğlu sen kendini ölmüş bil." Ben de koştum
güvendiğim dostlara :
Kime başvurdumsa ama: "Biz yokuz bu işte, var git kendin bak
başının çaresine" demezler mi?
Ben de onlara dedim : "Gidin gidin beni yalnız bırakın,
Neye hükmetmişse o olur, hükmeden o Allah ki.
Yaşamak dediğiniz nedir bin yıl yaşasa bile
Eninde sonunda insanoğlu o kanbur tahta kutuya girmiyecek.
Binmiyecek mi?
Heber geldi: "peygamber. seni öyle bir cezaya çarpacak ki!"
Siz bilirsiniz. hey zavallılar! İşte onun kapısındayım, yüreğimde
sonsuz bağışlanma ümidi.
Ondan özür dilemeye geldim, af istemeğe geldim;
Çünkü O sırrını bilendir, kabul edicisidir mazeretlerin.
O affedenlerin en affedicisi.
İçi hidayet öğütü en yüce gerçekler dolu Kur'anı
Sana armağan eden Allah için ver bana bir savunma mühleti.
Bakma ve zaten bakmazsın sözlerine beni kıskananların.
Senin hükmün onlara değil, hakka ayarlı ve ben de bir parça
suçluyum belki.
Ama senin makamındayım şimdi. Fillerin bile titrediği makamda.
Bir makam ki, titrerdi bir fil benim gördüklerimi görse. işitse
işittiklerimi
Burada beni ancak Allah buyruğuna bağlı Peygamber affı
kurtarır:
Ben de onun öç ve adalet eline uzatıyorum işte sağ elimi.
Beni ancak o kurtarabilir burda. Yalnız O. Şimdi söz yalnız Onun.
Ama O "Sen suçlusun, cezanı çekeceksin" dese önünde eğik
bulur boynumu adaletin heybeti.
En heybetli manzara bu olur benim için. Çünkü Asserde,
İç içe açılan sonsuz aslan yataklarının en içindeki
Muhteşem yurdunda hüküm süren aslanlar başbuğudur O.
Bir arslan ki. erkenden ava çıkar, yavrularının besini insanoğlu,
insan eti.
Bir arslan ki, savaş alanında kendi düşmanı dengi
Bırakmadan çarpışmayı, haram sayar kendine savaşı terketmeyi.
Heybetinden kısılır sesleri yırtıcı çöl arslanlarının ,
Arslanlar arasında bile o dağıtır adaleti.
Parçalandı silâhları ve elbiseleri, kurda kuşa yem oldu
Bu vâdide kendi gücüne bileğine güvenen nice kişi.
Şüphe yok ki, Peygamber, en keskin bir kılıçtır kılıçlarından
Allahın.
Sonsuz bir kurtuluşa, nura ve hidayete alıp götüren bizi.
Ve arkadaşları O'nun, Mekke vâdisinde İslâmı kabul eden
Kureyşin en ileri gelenleri... Cömertlikte ve yiğitlikte hiç birinin
yok dengi.
İlk gûnler, göçmek gerekliydi, hemen göçtüler, . zerre tereddüt
etmeden.
Bırakarak yurtlarını, tüten ocaklarını, mal ve mülklerini.
Yerlerinde kalanlar çarpışamıyacak güçte olanlardı.
Onlar da, müdafaasız ve silâhsız, çepçevre küfürle çevrili, bugünü
hazırlamış beklemişlerdi.
Evet, bunlar, başları dimdik gezen yiğit üstü yiğit,
Davuda mahsus demir gömlektir zırh diye giydikleri.
Zırhları pırıl pırıl ve upuzun. Çelikten büklümleri öyle ki,
Birbirine geçip kaynaşmış bir ayrıkotunun halkaları gibi.
Mızrakları düşmanı devirse yere, gurur nedir bilmezler,
Yenilirlerse bilmezler nedir umut kesmek, yok ya yenildikleri!
Ak soy develer gibidir gidişleri. korunmaları da saldırış.
Vurulunca göğüslerinden vurulurlar. Onlar ürkmez, onlardan
ürker dev dalgalı ölüm denizi.

Kaab bin Züheyr

 

Sadık Yalsızuçanlar

 

ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009