“Her diri şeyi sudan yarattık.” [1]

Dilbilimcilerden birine "Bize suyu tanımla!" dediklerinde birkaç gün mühlet istemiş. Kitaplar karıştırmış, araştırmalar okumuş, geceler boyunca bin bir türlü tanım yapmış, sonra bozup yeniden tanımlamış ve bir sabah, küçük bir deri parçasının üzerine şunu yazdıktan sonra kimseciklere görünmeden o şehri terk edip gitmiş:

- Su, sudur kardeşim!

Su, Ancak kendi kendisini anlatabilen ezeli bir lutuftur. Rus onu; "su anamdır" diye tanımlar. Latin; " Su meditasyondur" der. Hind'e göre; "Yaratıcıya sudan gelinir, suda gidilir".

İskender Pala suyu şöyle anlatır; “Dikeni de, gülü de besleyen su. Acıyı da tatlıyı da besler. Gülsuyunda ıtır, yemekte lezzet olan. İnen yağmurda ve çıkan buharda... Yürüyen kara bulutta ve dağları bekleyen beyaz örtüde. Balıklara yemeğini sudur pişiren, ağaçlara sudur gıdalarını götüren.

Su, bir yanış ile gözümüzden akıyor, buharlaşıyor, buharlaştıkça arıtıyor, temizliyor ruhumuzu. Tabibin acı suyu şifa oluyor bedene, ama düşmanın verdiği su dert katıyor derde. Nerde bir su varsa denize işaret, nerde bir damla varsa ummana koşar. Küçüklüğünü büyükte tamamlamaya, kesretinden kurtulup vahdete ermeye. Çünkü Allah'ın ilk yarattığı şeylerdendir su; O'nun Cemal ve Celal sıfatlarını temsil eder, yani O’nun sonsuz güzelliğinin ve sonsuz kudretinin simgesidir su. Ayrıca Hayy (diri) ismine işarette bulunur. Her şeyi zapt eden Allah, suyu serbest bırakmıştır. Bu yüzden azizdir su. Uysal, mülayim, mütevazı ve sükun içindedir; bazen bunların tam tersi olabilir, kudreti buradan gelir.

İlmin hemen her dalında su için söylenen ve yazılanların haddi hesabı yoktur. Kimyacılar, fizikçiler, müzikçiler, botanikçiler, mühendisler, filozoflar, biyologlar, teologlar, antropologlar, edibler, şairler... Hepsi de suyu anlamakta zorlandılar. Kimisi suyun görünmediği zaman hava olduğunu; kimisi havanın göründüğü vakit su olduğunu söylediler. Kimisi bunu toprakla kaim zannettiler suya bâtın yani iç, havaya zâhir yani dış dediler. Hakikati bulanlar ve bilenler o zahir ile batın arasında; o hava ve su arasında insanı gördüler. Bu yüzden insan kadar izahtan uzaktır su. İfadeye kalkıştığınızda bozulur ahenk. Çünkü yaratılışın sırrını taşıyan varlıktır, "Ve canlı olan her şeyi sudan yarattık." tebliği haktır.

Her şeyin sudan yaratıldığı bildirilmiştir ama suyun neden yaratıldığı bildirilmemiştir. Tıpkı ruh gibi...”

Evet, hayattır su, hatta Rusların dediği gibi anadır su. Onun için de suyu anlatmak kadına yakışır. Tasavvuf ehli, “Evvelimiz bir damla murdar su, sonumuz leş” derken bizim hiçliğimizde suyun tevazuunu anlatmaktadır. Aziz olan su, tevazuunu, yokluğunu ve hiçliğini toprağa karışmakla öğrenmiş, toprak olan bedene canlılık vermek üzere girerek onu var etmiştir.

Hz. Mevlana Mesnevi’de şöyle der: “Mânâ ve sûret diyelim ki, su ile ağaca benzer. Su ve ağaç hakikatte birbirinden ayrı şeylerdir, aralarında bir benzerlik de yoktur. Fakat ne susuz ağaç olur, ne de su bir ağaca hulûl etmedikçe meyve haline gelir. Demek ki ağaç sûretse su da mânâdır. Mânâ hangi ağaca nüfuz ve hulûl ederse o ağaçta yeşermeler görülür ve meyveler belirir. Suyun ağaçta zuhuru meyve olduğu gibi, mânânın bir vücutta zuhuru da hayat olur, kudret olur, ilim irfan olur ve kişi büyük hakikate bu irfan yoluyla varır.” [2]

Ezelî olan bu su kadîmdir ki daima kendini temizleyebilir. İçersine her türlü kir pas atılsa, bazen tuzlansa, tuzlu su haline dönse ve safiyetini bu dünyada kaybetse, ne zaman ki Allah’ın nuru üzerine vurur ve aşkından buhar haline dönerse kendi göğünde temizlenir ve rahmet olarak dünyaya yağar.

Böylesine akan tertemiz su Allah’ın manasıyla ulaştığı yeri diri ve yeşil olan cennet gibi süslü kılar. Bu yüzden cenneti özleyen suyu arar, su da cennet gibi olanı... Cennet gibi olana özlem, suya özlem gibidir ki Fuzûlî, Su Kasidesinde, Goethe’de Muhammet’in Namesi şiirinde su gibi diriltici olarak gördükleri Peygambere olan aşklarını anlatmaktadır.

Su öyle bir güzelliktir ki, Allah onu renksiz yaratmıştır. Ne enteresandır ki rengi olan herşeyden bıkılır, sudan bıkılmaz. Gene ne enteresandır ki suyun şekli yoktur, girdiği kabın şeklini alır. Yani, çeşitli nefis kalıplarına girer, vücuda can verir ama o kişinin özelliklerine göre diriltir onu. Kimisinde şehvet, istek, arzu, kin, nefret, gıybet, kibir, haset, yalan, hak yemek, kendini herkesten üstün saymak gibi özellikleri canlandırır, bazısında da; sevgi, yardım, tevazu, af, sabır gibi ab-ı hayat olur.

Görülüyor ki suyun her hali başka bir mana içermektedir. Sufiler birlik yani tevhid ehlini yani Allah sevgilisini şöyle anlatırlar:

Su sahibi suyu soğuk bir mekana koyarsa, su donacak ve adı buz olacaktır. Buzun tabiatı, katılık, sertlik ve soğukluktur. Bu durum birlik (tevhid) ehlinin katı, sert ve soğuk hallerine bir misaldir.

Bu buz, ateşe, güneşe, ya da normal bir eritilişe tabi tutulursa çözülecek, eriyecek ve tekrar su haline dönecektir. Bu durum birlik (tevhid) ehlinin aşk, şevk ya da normal zevklerle çözülüp rahatlaması, yumuşaması ve ılımlı olmaya başlamasına misaldir.

Bu su ateşe konursa önce ısınacak, sonra kaynayacak, daha sonra da buharlaşıp uçacaktır. Bu durum birlik (tevhid) ehlinin ibadetler ve çilelerle incelip hafifleyerek, sevgi, aşk, vecd içinde kanatlanarak erenler alemine ulaşmasının misalidir.

Bu buharın da geçireceği pek çok haller vardır. Buhar soğuk bir hava tabakasına girerse, içine girdiği soğukluğun durumuna ve derecesine göre, yağmur da olabilir kar da olabilir dolu da olabilir. Bu durum, halktan Hakka ulaşan velinin tekrar halka dönüp onlara yoldaşlık etmesine misaldir. Bazı veliler yağmur gibi yumuşak, bazıları kar gibi beyaz, bazıları da dolu gibi sert ve hırçındır.

Aynı suyun bir de oksijen ve hidrojene ayrıştığını düşünelim. Bu çok daha çarpıcı ve değişik bir misaldir. Suyun tam tersine dönüşümüdür. Önce -normal halinde- içilecek, hararet giderecek ve ateş söndürecek bir madde iken, sözünü ettiğimiz hal değişimi kademelerinden geçerek katı, sıvı (su), sıvı iken gaz (oksijen ve hidrojen) olacak ve karşımıza yanıcı ve yakıcı iki gaz olarak çıkacaktır. Bu durum sevgili olan velilerin dünya insanı tarafından kolay anlaşılmadığına misaldir.

Buz, buhar, kar, yağmur ve dolu ya da oksijen ve hidrojen; bunların hepsi de suyun halleri oldukları halde, adları da tatları da değişiktir. Nitelikleri ve nicelikleri de değişiktir Tesirleri ve tepkileri de değişiktir.

Her şeyin buz, buhar, kar, yağmur ve doludan ibaret olduğu bir dünya düşünelim. Böyle bir dünyada, tıpkı içinde yaşadığımız dünyada olduğu gibi neyin neden ibaret olduğunu bilenler de olacak bilmeyenler de bulunacaktır. Bilenlerde- sırra erenlerden birisi- “bu dünyada hepimiz ve her şey sudan ibaretiz. Bizim müstakil ve kendimize ait mutlak bir varlığımız yoktur. Biz yokuz, su var. Biz onun hallerinden ibaretiz.” Dese, onu anlayan da olacak anlamayan da.

Böyle bir hal içinde görüyoruz ki suyun başka bir hali olan deniz, egosundan ölmüş, içindeki mana suyuyla dirilmiş kişiyi üstünde taşır, kendini herkesten üstün sanan, arzu ve isteklerinin esiri olmuş kişiyi boğar. Demek ki, kötü huylarıyla mücadele eden kişi, hakikat sırları denizi üzerinde daima yüzer.

Aslında sıkıntı ve belalar, suyun içine atılan çer çöp gibidir, biriktirilirse kokar. Halbuki su onları yok etme çabasındadır. Gök gürlemesi susuzun başını ağrıtır, bilmez ki rahmet gelecek.

Suyun sesi var mı demeyin. Kabın içinde ateşe konan su ne tatlı bir ses verir. Celaleddin Rumi’ye göre bu şu manadadır. Der ki, şu su ateşe galiptir. Yani erkek kadın üstüne tesirlidir. Ama şekilde. Manada ise ateşin suya galipliği gibi kadınlar erkeğe galiptirler. Hakiki akla sahip erkek gariptir ki kadınına mağluptur. Çünkü kadın Allah’ın güzelliğinden bir nur taşır.  Kadınlık büyük mertebedir. Ama iş o mertebede kadını bulmakta. Böylesine bir güzellik taşıyan kadın Rumi’ye göre mahluk değildir adeta haliktir.

Sonuçta su insandır. Beşerin varlığı ve yaradılışın kaynağıdır. Suyun hakikati tekliktir, tevhid ve vahdet. Ne mutlu farklılıkları birleyip böylesine bir birliğe erebilene. Zira ayrı görülene hürmet o eserin sahibine hürmettir. İnşallah bu forum da farklılıklardaki tekliği idrak etmek için bir fırsat oluşturur. Amin.

[1] Enbiya Suresi, 30. Ayet
[2] Ken’an Rifai, Şerhli Mesnevi, Kubbealtı Neşriyatı, 2000, sf.384.

Er-Rahman Er Rahim

Er-Rahman, hikmetin gerektirdiği tarzda a'yânın kabiliyetlerine göre varlığı ve kemali her şeye yayan demektir.

Er-Rahim ise, kendisine vacib kıldığı şekilde, özel manevi kemali kullarından itaat ve ibadet edenlere verendir. Nitekim sahih bir duada şöyle denilmiştir: “Ey dünyanın Rahmanı, ey ahiretin Rahim'i!”

Binaenaleyh er-Rahman muhtaç olanlara, er-Rahim ise, iftihar ehline özgüdür.

Allah'ın rahmeti, iki kısma ayrılmıştır: Bunlardan birisi, vâcip rahmet ve diğeri ise, imtinani rahmettir. Buna göre, imtinân rahmeti, er-Rahman mertebesinden bir feyizdir, bu rahmet ile, zuhur eden şeyler zuhur etmiştir; yaratıkların korunması ve bulundukları hal üzere rızıkları da rahmete bağlıdır. Ayrıca, bu rahmet sayesinde şakilerin varacakları yer de ahirette rahmet olacaktır.

Hakkın rahmanlığının umumiliği ve rahimliğinin şümulünün neticesi, Nefes-i Rahmani'nin var olanların mertebelerinin şahıslarının zatlarında ve taayyün etmiş mümkünlerin fertlerine sirayet etmesidir. Bu bağlamda, zuhur eden şeylerde, genel anlamda sureti itibariyle rahmetle çelişen gazab, elem gibi şeyler zuhur ederse, bu, keşif ve tahkik bilgisiyle varlık cihetinden rahmetin ta kendisidir.

Çünkü gazabı yaratıp, onu yokluktan varlığa çıkartması Hakkın gazaba rahmetinden kaynaklanır. Bunun yanı sıra, Hakkın kendisi gibi önce veya daha sonra gazab etmediği bir mertebede gazabı izale etmesi de Hakkın kullarına rahmetinden kaynaklanır.

Böylelikle, her şeyi içerdiği için, her şeyi kapsayan imtinani rahmetin saltanatı umumi olmuştur. Bu rahmet, er-Rahman isminin saltanatının mahallidir.

Bu rahmetin umumiliğinin neticesi olarak Hakkın şakilere yönelik ihsanı da artmıştır. Her ne kadar onların varış yerleri “şakilik” diyarı olsa bile, rahmetin her şeye yayılmasının eserlerinin kendilerinde hallerine yaraşır tarzda sabitleşmiş olması nedeniyle, onlar da azabdan tat alacaklardır. Çünkü ihsanın zuhuru, sadece asilerde ve suçlularda büyük olabilir; bu noktada muhsinler bahsin dışındadırlar.

Rahmetin bu umumiliği nedeniyle Hak, günahkar olmalarına rağmen, bütün kullarını kendisine izafe etmiştir. Bu bağlamda Allah ü Teâlâ şöyle buyurmuştur: “De ki: Ey kendilerine zulmeden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyiniz. ” (Zümer, 53)

Böylelikle Allah, kullarının rahmetinden ümit kesmelerini yasaklamıştır, hatta İblis bile, Hakkın lutfundan olan rahmetine tamah etmiştir; şayet Hakkın rahmetinden ümit kesmiş olsa idi, hiç kuşkusuz bu, daha büyük bir günah olurdu. Bununla birlikte İblis'in varacağı yer ateştir ve kendisine tâbi olanların günahlarını taşıyacaktır. Buna göre taşınan şey, belirli bir sürede kesilir, çünkü o, bir cezadır, ceza ise, amellere uygun olur. Şu halde ceza da kesilecektir, Allah'ın fazlının ise, kesilmesi söz konusu değildir, çünkü o, karşılık ve amellere uygun olup olamamanın dışında kalır.

İmtinan rahmeti her şeyi kuşatmıştır; bu rahmet, bir mahalle veya başkalarına değil de sadece bir diyara mahsus değildir, aksine o, dünya ve ahirette varlık diyarıdır.

Vaciplik rahmeti ise, na't ve özellikleriyle özel bir konuya sahiptir, onda rahimlik eserleri tezahür eder ki, bunlar, onun tecellilerinin ve saltanatının tecelligâhlarıdır.

Bu rahmet de, türün cinse dahil olması gibi, imtinani rahmete dahildir. Bu nedenle Hak onu şu ifadesiyle kayıt altına almıştır: “ Ben o rahmeti tövbe edenlere, zekât verenlere yazacağım.” (Araf, 156)

Bu bağlamda Allah, onlara rahmet edeceğini ve amelleri karşılığında kendilerine mükafat vereceğini bildirmiştir; onlara ulaşan rahmet, kendilerinden Hakka ulaşan takva ölçüsündedir.

İşte bu, uygun karşılıktır.1

Rahim ile Rahman, rahmetten meydana gelmiş iki isimdir. Rahman daha umumî, Rahim ise daha hususi ve daha tamamlayıcıdır.

Rahman'ın mana bakımından umumi olması; bütün varlıklarda rahmetin zuhurundan dolayıdır. Rahim'in de hususi olması; saadet ehline mahsus kılınmasından dolayıdır.

Ancak; Rahman'ın rahmetinde ceza ve azab karışmış olabilir... Mesela: Lezzet ve kokusu kötü olan ilacı içmek gibi. Çünkü, bunda hastaya rahmet mevcut olduğu gibi yaradılışa uygun olmayan şey de mevcuttur...

Fakat Rahim'in delalet ettiği rahmete hiçbir şey karışmaz. O sırf nimettir. Bu nimet de ancak Kamil ve tam saadet sahiplerinde bulunur...

Rahim, Rahmana nisbetle insanın vücud yapısındaki göz gibidir. Yani Rahim daha aziz, daha şanı yüksek ve daha hususi bir duruma sahiptir.

Rahmanın bütün merhametlere mutlak şümûlü vardır. Bundan dolayıdır ki: Rahim'deki rahmet, tam manasıyla ancak ahirette meydana gelir, denilmiştir.

Çünkü hem ahiret dünyadan daha geniştir ve hem de dünyadaki her nimete keder karışması şarttır.2

Rahman ve Rahim arasındaki fark, ya Rahman sıfatının Allah'a mahsus olması, ya Rahman'ın genel olması, ya da yüce ve değerli nimetleri ifade etmesinden kaynaklanmaktadır:

•  Birincisine göre Rahman Allah'tır. Çünkü bu kelimenin içerdiği şeyler kullardan meydana gelmez. Bu, ancak Allah'tan olabilir. Halbuki “Rahim” sıfatı, kullar için de kullanılır.

•  Rahman geneldir. Bu genelliğin nasıl olduğu sorulabilir: Çünkü neredeyse bunun kapsamına girmeyen şey yoktur. Aksine bu, bir bakıma bir imtihan türüdür. Buna cevabımız şudur: Bazı olaylar var ki, insan bunu rahmet olarak değerlendirirken, bir külfet ve ceza olabiliyor. Bazen de bir külfet ve ceza olarak kabul ederken, bir rahmet olabiliyor. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “ Hoşunuza gitmeyen bir şey, hakkınızda iyi olabilir ve hoşunuza giden bir şey de hakkınızda kötü olabilir. ” (Bakara, 216).

Birincisine, yani rahmet gibi görünüp, aslında ceza ve azap olana örnek, şâirin şu ifadeleridir:

“Gençlik, boş zaman ve atılganlık,

İnsanın başına olmadık işler açar”

Bütün bunlar görünürde nimettir.

İkincisine, yani ceza, azap ve külfet gibi göründüğü halde rahmet olana örnek, öğrenmesi için öğrenciyi okula hapsetmek, ya da zor kullanmaktır. Bu görünürde kötü, fakat sonuçta iyidir. Mesela hırsızın cezalandırılması, hırsız açısından bir ceza, fakat toplum için rahmettir.

Aptal kimse, işin dışıyla ve kabuğuyla ilgilenir. Oysa akıllı işin aslını ve sırlarını düşünür, bunlarla ilgilenir. Nice bela ve sıkıntılar var ki, sonuçta rahmet ve berekettir. Küçük bir kötülüğe uğramaktan korkarak büyük bir iyiliği terk etmek, en büyük kötülüktür. İnsanlara bir takım yükümlülükler verilmesi, sorumluluklar yüklenmesi, ruhların bedensel ilişkilerden arındırılmasına yöneliktir. Nitekim cehennemin yaratılması; kötüleri, iyilerin amellerine özendirmek, şeytanın yaratılması da kullar arasında dürüst ve samimi kimseleri ortaya çıkarmak içindir. Bir şeyi derinlemesine araştıranın görevi, Hızır gibi, binasının temelini gerçekler üzerine kurmasıdır. Çünkü Hızır (a.s.), Hz. Musa ile arkadaşlığında, arkadaşlık prensiplerini sağlam temeller üzerine oturtmuştu. İnsan tabiatının hoşlanmadığı birçok şeyde gizli sırlar ve gerçek

hikmetler yatabilir. Eğer Allah'ın rahmeti olmasa ve bu rahmet Allah'ın gazabını geçmeseydi, kâinatın varlığından söz edilemez ve Allah'ın “Mün'im (nimet verici) isminin de bir anlamı olmazdı.

•  “Rahman” Yüce ve değerli nimetler içindir. Bunun hemen ardından da “Rahim” sıfatı geliyor. Bunun sebebi kulun, istekte bulunurken, Allah'tan değersiz bir şey istemesinin edebe aykırı olduğu vehmini defetmek içindir. Nitekim: “Biraz ihtiyacım vardı da onun için gelmiştim” diyen kimseye, sanki: “Sen git de, bu isteğini sıradan birisinden iste. Çünkü Rahman olan Allah'dan az istekte bulunmakta kusur işlemektesin. Oysa Allah Rahim yani merhamet edendir. Bu bakımdan sen, ayakkabının bağına, çorbanın tuzuna varıncaya kadar her şeyini Allah'tan iste” demek gibi bir anlam bulunmaktadır.3

1 Konevi, Esma-i Hüsna Şerhi

2 Cili, İnsan-ı Kamil, Cilt 1, sf: 151-152

3 Konevi, Fatiha Suresi Tefsiri

Samiha Ayverdi'nin Yaşantısında Günümüzün Mutasavıf Kadınına Bakış

 

Samiha Ayverdi; "Tasavvuf bir zıtlar abidesi olan insan bünyesini ruhen de yekpareleştirerek bütünlüğe götüren yoldur, her şeyin düzelmesi insanın kendi düzelmesine bağlıdır" der. Bütünlenmenin zırhı vücutta oluştu mu, insanda ne mutluluk ihtiyacı, ne acı çekme korkusu, ne mevkii ne para hırsı, kinler, düşmanlıklar, menfaate dayalı dostluklar kalır. Bunların hepsi nefsani hançerlerdir. Bu dünyaya geliş nedenimiz vahdettir, birliktir, Allah'ın manasında bütünlenmektir. Çoklukta bir olabilmek içinse müşterek manevi değerlerin oluşması gerekir ki bu da yalnız Allah'a hesap veren, kendi nefsinin esaretinden kurtulmuş hür fertlerin, muamele ettikleri her yaratılmışta sevgilileri olan Allah'ın isim ve sıfatlarını idrak etmeleri ile mümkündür.

 

Samiha Ayverdi'nin manevi zengin dediği bu güruh şu gök kubbe altında ebedi geçer akçe olan iman, ihlas, insaf, doğruluk, cömertlik, feragat, fedakarlık, güzel ahlak, vatan aşkı, hikmet ve irfan gibi ulvi vasıfları mayalandırıp etraflarına taşıyanlardır. Görülüyor ki tekliğe bakmayı bilen göz, çokluğa hürmeti bilen gönlün meyvesidir.

 

Hz. Ali, "Cemden önce tefrik kafirlik, cemden sonra tefrik etmemek zındıklıktır" der. Samiha Ayverdi cem makamıydı. O gönlüyle zalime kin tutmaz, zulümle uğraşırdı. Ama görülüyor ki zulmü yapanı da azarlaması mecburi idi. Bu bakımdan ömrünü  mücadele ile geçirdi. Mektuplar yazdı, bazen de acı tatlı bizleri meşrebimize göre uyardığı zamanlarda kendisine kırılmak, haşa, hiçbirimizin aklından bile geçmedi. Zira Allah sevgililerinin ikazı insana; "Atan el benim elimdir." ayetinin  zuhuru gibi geldiğinden, lütuftur.

 

Yüreğinin Götürdüğü Yere Git adlı eserinde, "Kendisi ile kavgasını bitiremeyenlerin,  bir ideolojinin ya da bir "izm"in bayrağını taşıması ne kadar yanlıştır," diyen Susanna Tamaro'ya hak vermemek elde mi? Samiha Ayverdi, "İslam, insanoğlunu beşeri hırs ve insiyakları bağından çözüp, esaretten kurtaran dindir. Ayıplarını bir muhasebe ve kontrol potasında eritip arıtan dindir. Gene insanoğluna, ulvi bir gayenin şevk ve heyecanını veren dindir." derken Tamaro'ya hak verip İslam'ı tek çözüm olarak gösterir.

 

Devrin Yusuf'u olmayı bilen güzeller içinse, inançlarının bayrağını taşımak ve her halleriyle örnek olmak mecburiyettir. Yusuf olmak, yani içindeki birliği kurmak,  aklıyla nefsini nikahlayıp ruhun vücuttaki hakimiyetini sağlamak, kadına çok yaraşır. Oysa dişilik vasfı dini kitaplarda nefsi sembolize eder. (Rum 21, "Yine O'nun ayetlerindendir ki sizin için nefislerinizden kendilerine ısınırsınız diye eşler yaratmış...") Nefis ise insanı diğerlerinden ayıran enaniyettir. Erkek, aklı sembolize eder ki, her ikisi de tekamül etmediği zaman felakettir, zira yalnız "ben" der. Yüceldiklerinde ise nefaset oluştururlar, çünkü "ben" değil "sen" derler. Nefis, "ben" demekten kurtulup Allah'ından emin olduğunda eğer Allah da ondan razı olursa öyle bir dereceye ulaşır ki işte bu kadın için Peygamber Efendimiz, "Kadınlar, âkiller ve gönül sahipleri üzerine galiptirler" der. Galiba burada Peygamber, safiye makamı dediğimiz ruhun tecelli makamına ulaşan dişinin, erkek olan aklı ve Allah'ın nuruyla aydınlanan gönlü üzerine hakimiyet kurduğunu belirtmektedir. Hazreti Mevlana ise bu makamı Mesnevi'de, "Kadın Hakk'ın nurudur. Sadece sevgili değil sanki haliktir, mahluk değil" sözleriyle anlatır.

 

İslam tasavvufu kadını iki özelliğiyle inceler ve yüceltir. Biri tekamül etmiş dişiliği, diğeri ve en önemlisi analığı. Dişiliğinin hürriyeti, kadına, beşeri özelliklerine hakim olmayı, söz geçirmeyi öğretir. Aksi takdirde bu hali gerçekleştiremeyen kadın ya da erkek nasıl patlayacağı belli olmayan saatli bomba gibidir. Samiha Ayverdi'ye göre kadın, döl veren ve doğurduklarıyla beraber bütün aileyi, bir görenek ve gelenekler düzeni içerisinde toplayıp birleştiren, toplum dengesinin ipuçlarını elinde tutan ve aile kovanını petekleyip dolduran sırlı kuvvet olmuştur. Kadını aile içinde sabırlı, temkinli, vakarlı, şefkatli ve özellikle de gayretli kılan daha birçok özellikleri ile de silahlandırmış olan kuvvet, ona annesinden ondan da çocuklarına geçecek olan terbiye sistemidir, EDEPTİR.

 

İşte maddesinde ve manasında hayat felsefesini böylece kurup bünyeleştiren bu edep ile kadın, toplumun irfan ve uygarlık abidesinin ta kendisi olmuştur. Böylece kadındaki bu üstünlük yolunu çizer, doğruyu eğriden, huzuru tehlikeden, zararı faydadan ayırt ettirir. Ana-kadın çekirdeği etrafında örgütleşen aile kurumu toplumun en sağlam iç yapısını oluşturur.

 

Kadın ya da erkek edep ehli değilse, her yaradılmışta Allah'ın tecellisini idrakten acizse ne mutlu olur, ne de mutlu eder. Kadının şansı ana olmaktır ki, annelik tıpkı öğretmenlik gibi yavrusunu eğitirken asıl kendisini eğitme şansına sahip olur.

 

Tekamül etmiş bir nefsi olan kişi, ister erkek ister kadın olsun cinsiyetin özelliklerinden arınıp er olma derecesine ulaşır. Analar bu konuda daha şanslıdır. Muhyiddin-i Arabi, erlik kelimesini tarif ederken "İnsanın yaradılışı ve hevalarının karanlığından kurtulup, aklın ve manevi terbiyenin ışığı ile temizlenmesi ve tamamlanmasıdır" diyor.

 

Analık cennetleri oluşturma kabiliyetidir ki, dünya, analık vasfıyla cenneti bulmak için tek fırsattır. Peygamber "Cennet anaların ayakları altındadır" derken anneliğin değerini bu yüce hadisiyle vurgulamıştır. Rumi Mesnevi'de (6. cilt, 3257) "Anaya karşı minnet tabiidir çünkü o Allah'ın şefkatiyle ilhamlanmıştır" der.  Analık, Allah'ın Peygamberdeki tecellisi olan rahim sıfatıyla da anlatılır. Bu bakış açısından Bursevi Hazretleri Peygamber'in ümmi oluşunu açıklarken üm (ana)'den geldiğini ve bütün yaratılmışların anasının o Sultan olduğunu söyler. Divan-ı Kebir'de (2237) "Peygamberlerin gazabı anaların kızgınlığı gibidir. Öyle bir kızgınlıktır ki o sevimli çocuk için hilim ile doludur" der. Mevlana'ya göre mürşitte tecelli eden de analıktır. Mürşitler farklı  değildir. Her öğretmenin sütü aynıdır ama çocuk sütü, kendi annesinden emmeyi sever ve ister. Süt, o mürşidin ilminden akseden Allah'ın manasıdır (Kevser şarabıdır). Emzirme, manevi yakınlığı anlatır. Mesnevi, Musa'nın annesini mürşit olarak tarif ederken annelik vasfını, evladını irşad eden insan-ı kamil olarak tasvir eder. Gene Mesnevi, "Aşkın ızdırabına hamile olmayan, dişi nefistir, er olan nefis değildir" der.

 

Annelik kadına böylesine yüce değerler katarken kadın kendi manasına ulaşabilmeyi becerir ve nefsini kinlerin, hırsların, aşırı düşkünlüklerin esaretinden kurtarır, zarafet, vericilik, merhamet, bağdaştırıcılık, önce ben değil sen diyebilmek hasletlerini açığa çıkarabilirse şaheser bir eser ortaya çıkar. Kadın, Altın bir tenceredir. Yeter ki içinde pislikli bez kaynatmasın.

 

Bunun olabilmesi için şu güzelliklere sahip olması gerekir: Dostuna küçücük bir ikazdan dolayı küsüp darılmaz, yani ona göre yanlış olan, ancak Allah'ın indinde doğru olan bir hareketten dolayı dostunu yüz üstü bırakıp geri çekilmez. Dostu hata yaptığı zaman o yapmış gibi olur çünkü bilir ki, insanlar bu dünyada birbirinin tamamlayıcısıdır. Kulun rızası için Allah'ın gazabını aramaz. Kulu hoşnut etmek için Allah'ın rızasını çiğnemez. Gönlünün sefası mümin kardeşleri için kalbinde fenalık, öfke ya da kin diye bir şey kalmaması demektir. Bu hal hasıl olursa vahşi hayvanlar bile onunla ünsiyet ederler. Kendi ayıp ve kusurunu bilmezse her vakti ve zamanı noksandır. Bilir ki az edep çok ilimden hayırlıdır ve yine bilir ki lüzumsuz sözler ve dedikodular baş uçurur. Onun dostu onu günahlardan geri çeken, haldaşı da ayıplardan kurtaran ve ona Hakk yolunu gösterendir. İdrak eder ki dünyada başkalarına fayda vermeyen ahirette de kendisi fayda görmez. Çok iyi bilir ki ibadet  inzivaya çekilip kuru ekmek yemek, eski elbiseler giymek değildir. Belki dünya lezzetlerinin cümlesinden zevk almaya iktidarı varken bunlara kapılmamaktır. Gene çok iyi bilir ki gönüller üstündeki perdelerin en kalını Allah'ın mahluku ile meşgul olmaktır. İkram eder, ikram beklemez. Kulluğunu, yokluğunu ve aczini bilir. Pişman olacağı işlerden çekinir.

 

Hocam Samiha Ayverdi, aczinin içindeki vakarıyla ve anlattığımız, kadına ait bütün güzel vasıfları açığa çıkarıp örnek olan haliyle bize hiç görmediğimizi sandığımız Hz Hatice'yi Hz. Fatma'yı, Rabiatül Adviye'yi, Muhyiddin-i Arabi'nin mürşidi Fatma binti el-Müsenna'yı , burada adını anmadığım yüzlerce mutasavvıf Müslüman kadını, dolayısıyla Hz Meryem'i gösterdi ve öğretti. Ne mutlu bizlere ki, Peygamber sahabesini hocalarımızda gördük ve izledik. "Ben bu maddi alemde tasavvufla yaşantımı birleştiremem", diyen gafillere, tasavvufun herkes tarafından yaşanabilir hayat tarzı olduğunu gösteren ve öğreten, "İnsanları seveceksin. Senin içinde tükenmez af ve merhamet hazineleri var. Onun için yalnız insanları değil, bütün mahlukatı aynı yorulmaz hız ve aynı tükenmez iştiyakla seveceksin. Sende mevcut cevheri cömertçe harcamalısın hatalarında ve sevaplarında onlarla bir olarak seveceksin. Doğumları ile çoğalıp, ölümleri ile eksilecek kadar onlarla olacaksın." diyen Hatice Cenan Hanımefendi'nin, Samiha Ayverdi'nin, Nazlı Sultan'ın, Türkiye'nin ilk kadın felsefecilerinden olan Semiha Cemal Hanımefendi'nin, mutasavvıf yazar Safiye Erol'un, annem Meşkure Sargut'un önünde eğiliyor  ve kendilerine onlar gibi olmaya çalışma gayretiyle teşekkür ediyorum.

Yaratılış Sırrı

Meryem suresinden ayetlerin yer aldığı kitabınız ‘Yaratılış Sırrı'nı anlatır mısınız?

İnsan oğlunun bu dünyaya geldiği günden beri araştırdığı bir konu olan yaratılış hakîkatini anlama çabası Meryem Sûresi'nde açıklanmıştır. Buna göre Hz. Meryem sâfiye makamını temsil ettiğinden, sâfiyeden zuhura gelen evlatla diriliğin yani rûhun temsilcisi anlatılıyor. Asıl dirilişin yani bir anlamda yaratılış sırrındaki hakîkatin Hz. Meryem'deki gibi Allah'ın ruhtaki tecellîyi yani diriliği ortaya koyarak yokluk ve hiçlik mertebesine ulaşan, varlığından soyunan kişiye, ebedî ve ezelî canlılığın zuhur edeceği müjdesi verilmektedir.

Bu kitapta, yaratılış hakîkatini, Allah'ın Rahman ve Rab isimlerinin tecellîlerini ve duânın hakîkati anlatılırken; her şeyin Allah'ın ezelî nasibi olduğunu, bu nasibin ortaya çıkması için de gayretin gerekliliğini öğretmektedir. Yine kitapta, yaratılış sırrının bir parçasını anlamak demek olan Allah'ın isim ve sıfatlarını idrak için her an hareket halinde olmanın bir zorunluluk olduğu belirtiliyor. Allah'ın istediğinin olması, vücudun susması yani asıl nefsin susması, kitapla hikmet ayrımı, kitapla şerîat ve hikmetle tasavvufun kastedilmesi, Allah'a takvâ sahiplerinin merhamete en yakın topluluklar olduğunu, anne babaya hürmetin önemi, kıyâmet kavramı ve ölmeden önce ölmek gibi konular kitapta yer almaktadır.

Ken'an er-Rifâî: "Bulunduğun yerde kalma ileri geç, geç ne kadar geçersen geç yoksa ömrünün geçmesi mezara yaklaşman olmasın. Yürü, dâima yürü. Eğer ölüm seni yolda iken yakalarsa, onu Allah bilir. Yeter ki dururken olmasın" buyuruyor.

Resûlullah ise: "Bir gününü diğer günüyle müsâvî geçiren kişiye yazıktır" diyor.

İlerlemeyi sağlayan yine şüphesiz mürşittir diyen yazar Cemâlnur Sargut;" Meryem Sûresi; çalıştığımız âyetler içinde kâmil insanı, ondaki tecellîyi, onda âşikâr olan Hayy ismini öğretir", diyor. Hz. Meryem babasız çocuk doğuran yegâne hanım ve Kuran-ı  O'nun yüceliğini, büyüklüğünü anlata anlata bitiremez, zaten kendisi de safiye makamını yani nefsin en yüksek makamını temsil eder. Safiye makamını yani nefsin en yüksek makamını temsil eder. Onu anlatan dolayısıyla da yaradılışın sırrını veren bir sure. Yaratılış Sırrı kitabımızda bu sûreye ait 15 ayeti çalıştık. Bu kitapla birçok peygamberin kıssaları ve Allah'a edilen duanın karşılığının verilişi gibi konular anlatılıyor.  Kitapta halkımızın duayla ilgili merak ettiği birçok sorunun cevaplarını bulabileceksiniz. İlgili ayetlerden başlayıp tasavvuftaki ana kavramların bütün manalarını toplayarak genel bir inceleme yaptık. Kitap üzerinde çalışırken edindiğim zevk dolayısıyla hayatımın en güzel anlarıydı diyebilirim.


Kitapta, "Bela ve sıkıntılar bazı veliler için kalplerinin cilası ve istidatlarının tamamlayıcısı gibidir" deniyor. Allah bazı kullarına acı vererek şereflendirmiş mi oluyor?

Mesela evlat kadar büyük bela var mıdır? Bir anneye "Gecelerce uykusuz kalacaksın" deseler, "Allah korusun, bir gece bile uykusuz kalamam" der. Oysa doğururken çok büyük bir zevkle doğuruyoruz. Ve anne olduktan sonra o bela  bal gibi geliyor. Çünkü evladı ne kadar az uyursa o kadar çok anne sütüyle beslenecektir. Anne de "Çocuğum yesin de, büyüsün" diye bakar. Sevgiliden gelen acı ve sıkıntı insana acı ve sıkıntı gibi gelmez. İnsan bunu gördüğü zaman artık hadiselerin kendini etkilemediğini görür. Böyle olunca da özgüveni son derece artar. Ve "Çok şükür artık hadiseler beni etkilemiyor. Hadiselerin üzerine çıktım" der. Bu hâlin verdiği cennet hissini ve zevki size anlatamam.  Aslında burada bir sıkıntı ve bela yok. Muazzam bir zevk ve inanılmaz bir hoşluk var. İnsan-ı Kamil de bunu yaşıyor. O yüzden de "Çevreden ne derler acaba?" gibi bir kaygının kölesi olmuyor. Hz. Yusuf'un "Ar'ı, namusu terk ettim, ar'ı, namusu terk edemezsen Allah'a ulaşmazsın" diye bir sözü var. Hz. Yusuf namuslu, değil mi diye bu hep tartışılır. Oysa burada başkalarının söylediklerine, namus anlayışına göre değil, Allah'ın namus anlayışına göre hareket etmekten söz etmiştir.


Başkalarının söylediklerine göre hareket etmesek de dedikodumuzu yapan  birine nasıl davranalım?

Ben çok iyi davranırım ve hep  "Bana kötülük edene iyilik etme fırsatını nasip et" diye dua ederim. Böyle durumlarda karşınızdakini günaha sokmamak için üç kereye kadar itiraz hakkınız var. O size kötülük yapmaya devam ederse daha fazla günaha girmesin diye "Canım artık dedikodu yapmasan" deyip son derece zarif bir şekilde itiraz edersiniz. Ama bazı insanlar kalıp şeklinde kendi söylediklerine öyle inanmış oluyor ki o zaman aldırmamayı tercih ediyorsunuz.  Ayet-i Kerime'de "Cahille münakaşa etme, ona yüz çevir. Onunla çok görüşme" diyor.

 

Bir İran atasözünde "Kötülük yapana iyilik yapmak,  iyilik yapana kötülük yapmakla aynıdır" diyor. Siz ne dersiniz?

Kötülük yapana iyilik yaptığınız zaman onu daha çok azdırırsınız, o anlamda söylenmiştir diye düşünüyorum. Hz. Peygambere biri çok kötülük yapınca O' da "Hayret ben ona hiç iyilik yapmamıştım, niye bu kadar azdı?" demiş. Adamın niyeti kötülük ise siz iyilik yapınca o iyice çıldırır. Daha da kötüleşir. Ayrıca bizi herkes alkışlarsa nasıl temizleneceğiz? Bakın, hepimiz Allah'ın isimleri ve sıfatlarıyız. Allah bütün o isim ve sıfatların tamamı. Şimdi isim ve sıfatın hatasından dolayı üzüntü çekersek zat alınır ve "Ben hepsiyim, sen bir parçam için niye üzülüyorsun?" der. Bir gün bir mübarek kovaya aksi yansıyan ay'a bakmış ve Hz. Şems'e, "Şu leğendeki ay ne güzel görünüyor" deyince o da ensesine tokadı patlatıp "Ay'ın hakikati orada, sen niye leğendekiyle meşgul oluyorsun?" demiş. Kulla meşgul olmak işte ay'ın hakikati yerine leğendekiyle meşgul olmak gibidir.


Kötülük yapanlara göre daha iyi insan olanlar daha çok zorluk yaşıyor. Ortada bir pasta varsa, biz, iyilerin o pastadan pay almasını beklerken kötüler kremayı yiyor. Neden?

Hz. Mevlana, "Padişah, güzel sesli bir dilenciyi saatlerce yalvartır ki o sesin güzelliğini dinleyebilsin. Çirkin sesli dilenciye de hemen parayı verip gönderir bir an önce defolsun diye" demiş. Bu tip insanlar dünya zevklerini aldıkça maneviyattan uzak kalırlar. Onun için kaymak yemeleri çok iyi. Halbuki insanı mutlu eden tek şey maneviyattır, geriye kalan ne varsa geçici heveslerdir. Çünkü dünyada her şeye sahip olsak daha güzeli var. Liz Taylor'a Richard Burton en büyük elması aldığında Liz Taylor, "En büyüğü İngiltere Kraliçe'sinde var" demişti. Tatminsiziz. Bazıları kendilerine ne verilirse verilsin doyumsuz şekilde davranır, bazıları da kendilerine bir lokma geldiğinde "çok şükür" der.  Oysa huzur, mutluluk, şu vicdan rahatlığı var ya ondan daha büyük bir zevk yok bu âlemde.

Allah bir insanı bu dünyada imtihan etmiyorsa çok fena. Öbür âleme bırakmış demektir. Zaten bir kişi işlediği kötülük ile kendisine en büyük zararı verir, yani O'nun cezası kendi üzerindedir.


Diyelim ki birinin söylediği yalan sizi suçlu duruma sokuyor. O zaman ne yapacağız, yüzüne mi vuracağız?

Hayır. Çok zarif ve kibar şekilde yalanın çok çirkin olduğunu ifade eden bir şey anlatabilirsiniz. Mesela benim mürşidim öyle yapardı. Yalan söyleyen birine kendi yalan söylemiş gibi konuyu ima ederek o hareketin ne kadar yakışıksız olduğunu anlatırdı. Hz. Peygamber'in Yalan söyleyen Müslüman değildir" hadisinden bahsederdi. Karşımızdakini kırmadan, kişiyi kışkırtmadan yapmak lazım. Peygamber efendimiz zamanında tam namaz kılınacağı zaman biri gaz çıkarmış. Herkes bir anda "Kim yaptı?" diye dedikoduya başlamış. Hz. Peygamber de, "Dün gece kim deve eti yediyse çıksın yeniden abdest alsın" demiş. Oradaki ahaliden "Yedik" cevabı çıkınca herkes gidip abdest almış. Bu şekilde kimseyi kırmazsınız ve iç temizliğine davet etmiş olursunuz.


Çok sevdiğimiz birine kızdığımızda sadece düşüncede bile olsa aklımızdan kötü dileklerin geçmesi günah sayılıyor mu?

Hayır. Hz. Mevlana, "Kafanın içerisinde göl gibi çer çöp biriktirme. Deniz gibi deryaya sal ki senden uzaklaşsın. Eğer biriktirirsen o zaman aşikar olup günaha girersin" der. Allah insanı kusur görmek üzere ve çeşitli huylarla yaratmış. Önemli olan hiç kıskanç olmamak değil, kıskanç isek bu huyu aşmaktır.


Birine kızıp da onun dedikodusunu yapan günaha girer mi?

Konuşmamak lazım. Kul hakkına girer. Her türlü günah affolur, kul hakkı affolmaz. İçinizden geçirebilirsiniz ama hâle, harekete dökmeyin. Çünkü karşınızdaki kişi ilgili konuyu başkasına anlatmanızdan hoşlanmayacaktır, anlatırsanız günah olur. Bunun günah olduğunu yeni öğrenen biri bundan sonra söylediklerinden sorumlu olur. Eğer yine yaparsa tövbe eder, bir fakire para verirsiniz, affolunursunuz.  Allah o kadar affedici ki. Hz. Mevlana "Benim bulunduğum yerde günahtan başka bir şey yok, senin bulunduğun yerde de aftan başka bir şey yok güzel Allah'ım" diyor. Allah bilir, kişinin sürekli hata yapıp af dilediğini. Bu biraz Allah'la dalga geçmek gibi olur, haşa. Bilmeden yapmışsınızdır, o zaman özür dilersiniz, bir yere yardım edersiniz hemen affolunursunuz. İbn-i Arabi hazretleri; "hatayı yaptığınızı fark ettiğiniz anda "ben hata yaptım" diye içinizden bile geçirseniz af başlar" diyor.


Hasetlik, kıskançlık yapan birine karşı kendimizi nasıl koruyacağız?

En kötüsü fitnedir ve anlamı da bakırı altından ayıran ateş demektir. Öyleyse fitne içinizdeki bakırları yok ediyor, altınlığınızı ortaya çıkarıyor. Haset de fitnedir. Sizdeki kötülükleri yok edip güzellikleri ortaya çıkarır.


Haset eden birinin nazarı değmiyor mu?

Nazar haktır. Mesela çocuğunuz çok güzel okuyor, karşınızdakinin çocuğu da hiç okuyamıyor. Siz onun yanında kendi çocuğunuzu methederseniz diye Allah da  "O garibe yaptığın kötülükten dolayı sana negatif enerji göndereyim" diyor. Nazar bu. Bunun için "Ziynetlerinizi örtün" der Allah tesettürü açıkladığı ayetinde. Kendinizi çok iyi, çok mükemmel hissettiğiniz zaman da kendi nazarınız değer. Her zaman iyi, mutedil görüneceğim diye bir şey yok, şimdi güzel görünüyorum ama yarın ne olacağım belli değil, bu Allah'tan gelen bir iyilik demek lazım. Üzerinizde negatif bir enerji varsa hemen bir fakire yardım edersiniz, Ayet el Kürsi okursunuz, sizi nazara da, şeytana karşı da bütün gün korur.


Güzel bir çiçek gördüğümüzde, mutlu olduğumuzda"Allah'ım şükürler olsun, hamdolsun" demek de büyük bir dua yerine geçer mi?

Çok doğru.  Aslına bakarsanız sadece güzel bir şey gördüğünüzde değil. Sabah kalktığınızda "Gözüm görüyor, kulağım işitiyor, ellerim işliyor. Yaşasın şimdi yemek yiyip zevk alacağım" diye şükretmeli insan. Halbuki hiç yiyemeyenler, hiçbir şeyden zevk alamayanlar var bu âlemde. Parası olup da hastalıktan kalkamayan insanlar var. Çok şükür yiyorum, yediğimden zevk alıyorum diye kaçımız şükrediyoruz.  ‘Şükür, Hamd' gibi şeyler pozitif enerji yaratır, pozitif enerji de hastalıklara karşı kalkan oluşturur. Şükürsüzlük, negatiflik, kötü görmek negatif enerji yaratır ve onlar da hastalıklara kapı açar.


İnsanoğlu iyi bir şey olduğunda şükretmeye, kötü bir şey olduğunda da küfretmeye meyilli... Siz kötü şeyler başınıza geldiğinde de şükredin diyorsunuz. İnsanın başına felaket geldiğinde nasıl olur da içten şükredebilir?

Neden başaramıyoruz biliyor musunuz? Çünkü Allah'la ilişki içerisinde değiliz, kulla ilişkideyiz. Onun için başaramıyoruz. Gelen her hadisenin Allah'tan olduğunu bilirseniz böyle düşünmezsiniz. Okulu bitirmek için imtihana girdiğinizde "Niye giriyorum ki?" diye sormuyorsunuz, "Buna mecburum, mezun olacağım" diyorsunuz. Bunları da böyle düşünün. Allah'la bir irtibat olunca ve başımıza gelen kötü şeyle imtihan olmanın bizi mezun etmeye götüreceğini bilince son derece rahatlıkla giriyoruz o imtihana. İlişkiyi Allah'la kurmak lazım. O zaman hayat çok zevkli.


Bazı insanların başına da ardı ardına felaketler gelebiliyor. Depremler oluyor, ailesini kaybediyor, tek başına kalıyor. Onlar ne yapsın?

Çok doğru söylüyorsunuz. Art arda felaket geliyorsa özellikle de aynı sebeple geliyorsa henüz oradaki problemini halledememiştir. O dersler geçene kadar o konuda imtihan eder Allah. Geçtikten sonra öyle feraha öyle bir huzura eriyor ki insan.  Allah böyle sıkıntıları bizi rahata kavuşturmak için yapıyor.


İnsan iradesiyle, yaptığı eylemlerle kaderini etkileyebilir mi?

Hayır. Yaptığımız eylemlerle sadece kaderimizi yaşama biçimimizi etkiliyoruz. Hadise değişmez, hadiseye bakışımız değişir. Çok sevdiğiniz biri ölecekse ölür. Ama siz Allah aşkıyla doluysanız onun ebedi olarak ölmediğine inanırsınız ve üzülmezsiniz. Ama hiçbir imanınız yoksa ve bu konuda hiçbir çaba göstermemişseniz bu konuda yakınınız öldü diye depresyona ya da tımarhaneye girersiniz. Aynı hadise sizi cehenneme de sokar cennete de.


Kaderimizi değiştirmek için dua etmenin faydası yok mu?

Dua önceden Allah'ın içinize verdiği bir şeydir, duayı da kaderinize göre verir Allah. Siz onu istemeyi akıl bile edemezsiniz. Allah onu istetir size. Allah'ın içinize verdiği dua zaten kaderinize göre bir duadır. Kaderinizde olacak olanı istiyorsunuzdur ya da kaderiniz olmayıp sizi imtihan etmek için verir.


Her ettiğimiz dua gerçekleşir mi?

Hayır, gerçekleşmez. Allah merhamet ettiği için bazı duaları ya vakti gelmediği için gerçekleştirmez ya da vaktini bekletir. Mesela  çocuklarının üniversiteyi kazanması için "lütfen dua eder misiniz" diye rica ediyorlar. Onlara "Allah nereyi istiyorsa orayı kazansın" diye dua edin diyorum.  Hakikaten çocuk o okulu kazanıyor, bir sene sonra uyuşturucu müptelası oluyor. Hani o dualarla yeri göğü inletmiştiniz. Onun için sonuçları Allah'ın takdirine bırakmak lazım.


Ne demeliyiz dua ederken?

"Hakkımda hayırlıysa" cümlesini mutlaka demeliyiz. Allah'ın verdiği karar benimkinden daha hayırlı. İçinizden "Şunu istiyorum ve hakkımda hayırlıysa yerine getir" demek hakiki duadır.


Kendi yarattığımız bir dille dua etmenin önemi var mı? İlla bilinen duaları mı etmek gerekli?

Bunların hiç önemi yok. Ne samimiyse o doğrudur. Bakın; Adamın biri "Allah'ın rızasına kavuşmayı ve benden memnun olmasını istiyorum" demiş. Uzun arayışlardan sonra bir Arif bulmuş, "Ben Allah'ın rızasına nasıl kavuşacağım?" diye sormuş. Arif de "Rıza adlı şahsı bul" demiş. O da gitmiş Rıza isminde birini bulmuş. "Ben Allah'ın rızasını istiyordum, seni gösterdiler" demiş. Rıza da "Namaz kıl" demiş, adam, "Bilmem" demiş. "Oruç tut" demiş, adam  "Bilmem demiş. Peki, "Şu duayı oku" demiş, adam yine "Bilmem" deyince Rıza da "Ne biliyorsun?" diye sormuş o da "Köy oyunu bilirim" diye cevap verince Rıza da "O zaman Allah için oyna" demiş. Allah için oynarken gökten taç inmiş başına. Başka bir adam da onu görünce  "Senelerdir ibadet ederim ne taç gördüm ne böyle bir şey" demiş. Bizimki "Rıza'yı buldum da ondan oldu" demiş. Allah kulunun samimiyetini seviyor. Birine âşık olduğunuz zamana ona karşı samimi olmanız onu memnun etmez mi? Ona yalan söyleseniz o aşk devam eder mi? Mümkün değil. Mesela her sene Kabe'ye gitmek nasip oluyor. Yazılı olan duaları okumaktansa dilime dökülen duaları okuyarak Kâbe'yi tavaf ederim. O anda içimden ne geçiyorsa onu söylerim. Bazen Allah'ın bir ismini tekrarlarım. Bazen "Seni çok seviyorum" derim.  Allah'la kul arasında herkesin kendine özel bir tarzı vardır. Kimsenin tarzı bir başkasına uymaz. Biri bir şey diler Allah onun dediğini kabul edebilir, ben aynı şeyi dilerim Allah benimkini kabul etmeyebilir.  Hiçbir ailenin ilişkisi diğer aileninkine benzemez. Onun için de kural koymak çok yanlıştır. Herkesin Allah idraki farklıdır. Mesela ben çok merhametli bir Allah'a inanıyorum, başkası da ceza veren bir Allah'a inanıyor olabilir. Demek onun Allah'ı ceza verecektir ona.


İslamiyet Kelime-i Şahadet'le camide cennet aramaktan ibaret değildir" diyorsunuz. Peki, nedir İslamiyet?

Allah'ın verdiği her şeyden memnun olmaktır İslamiyet. Buna göre her an şikayet içinde olan kişi Müslüman olamaz. Allah'la olan ilişkilerimizde ödevimizi aşkla yaparsak Allah'a yakınlaşırız. Öfke, kin, nefret, kıskançlık duyguları sizi hastalığa götürür. Bunları aşıp kurtulursanız o zaman bütün hastalıklara karşı vücut son derece yüksek bir direnç gösterir. Kendiniz de şaşıp kalırsınız.


Dil tohum eker sözünden yola çıkarsak her olumsuz düşünce gerçekleşir mi?

İnsan olumsuz düşünebilir. Biriktirmemek lazım. Gece gündüz bir şeyi tutturursa o da negatif enerji getirir.


Hasedin, kibrin panzehiri nedir?

Aşk. Allah'a olan aşkı artırmak lazım.


Sayın Cemalnur Sargut Hanımefendi

 

 

Uluslararası Rumi Mevlevi

Mukabele-i Şerif(Mevlevi Sema Ritüeli- Töreni) Günleri Linki

http://www.rumimevlevi.com/tr/haberler/2610

 

 

Tasavvufta Kadın


Hocam İslam tasavvufu kadını iki özelliğiyle inceler ve yüceltir. Biri tekâmül etmiş dişiliği, diğeri ve en önemlisi analığı... Bu iki yönüyle tasavvufta kadını bize anlatabilir misiniz?


Aslında bütün dini kitaplarda kadın nefs ile sembolize edilmiştir, erkek de akılla sembolize edilmiştir. Kadının erkeğe nazaran daha aşağı gibi gözükmesine aldanmamak lazım. Nefs insan vücudunda enaniyeti, yani kendi varlığını temsil eden tek kısımdır. Dolayısıyla o tekâmül ettiği zaman Hz. Meryem seviyesine kadar yükselebilir ki bu safiye makamıdır. Dolayısıyla kadın eğer Allah'ın verdiği bu gücü kullanmazsa yani nefsini tekâmül ettirmezse nefsine zulmetmiş olur ve kadınlıktan analık makamına yükselemez. Analık makamına yükselmediği zaman (ama burada analıktan kastettiğim şeklen anne olmak değil manen çocuk sahibi olmak, tekâmül etmek yükselmek, yücelmektir) kadınlığı hiçbir işe yaramaz. Bilakis dişilik Allah tarafından daima reddedilmiş, Peygamber tarafından da aşa-ğılanmıştır. Bunun kadın oluşuyla alakası yoktur; mesela dişi erkekler de vardır.. Nefsi hakim olan her insan dişi makâmındadır. Analık da manevî olarak tohum ekilen yerden o tohumun tomurcuk vermesidir. İbn-i Arabî' ye göre, mânevîyat ekilen yerde bir mâna zuhur ediyorsa, o mânayı zuhur ettiren her varlık kadındır. Dolayısıyla bundan anlaşılıyor ki kadınlık makamı çok yüce bir makamdır. İnsan-ı Kâmiller, bu tohum verişi, doğurması hasebi ile kadını yere göğe koyamamışlardır. Tabiî ki Kuran'a dayanarak. Ve Hz. Mevlana'nın dediği gibi "kadın adeta yaratıcıdır yaratılan değil, hâliktir mahluk değil" diye değerlendirmişlerdir. Kadınına iyi muamele eden ona aşık olan, hatta ona mağlup olan erkek de kâmil erkek, yani kâmil akıldır.


Rabiyat'ul Adeviye Hazretlerinin " Eğer bir kadın hak yolunda yürüyüp mutmain mertebesine ulaşmış ise o artık kadın değildir erdir, reculdür, merttir" demesi de bunu mu ifade ediyor acaba?


Evet. Dişi, nefs-i emmâre halinde iken koruk üzüm, mutmain (Allah'ından emin) olunca üzüm, Raziye ve Merdiyede aşk şarabı, Sâfiyede (Meryem gibi olduğunda) sirke gibi temizleyici olur. Nefsânî makamlardan mutmain mertebesi; egonun bittiği, benliğin bittiği, insanın yaratanın ve yaratılanın Allah'ın tecellisi olduğunu, yaratanın Allah olduğunu idrak ettiği devredir. O zaman kendi hiçliğini de idrak eder, dolayısıyla emin makamına yükselir. Dünyada hiçbir korkusu olmaz, ne geçmiş ne gelecek korkusu. Çünkü Allah'ından emindir, her şeyin ondan geleceğinden emindir. Sevgilinin de onu üzmeyeceğinden emindir. O bakımdan bu makamda olan insana "Er" denir; ister erkek olsun ister kadın olsun. Rabiyat'ul Adeviye 'nin "Aslan üzerine gelirken dişi mi erkek mi olduğuna bakılmaz" demesinin mânâsı da bu seviyeye gelmiş olan insanın cinsiyeti olmaz demektir.


Peki hocam bize, Peygamber Efendimizin, içeriye girdiğinde tek ayağa kalktığı insan ve tüm müslüman kadınların şefaatçisi Hz. Fatma' nın mânâsını biraz açabilir misiniz?


Tabii, Peygamber Efendimizin hakîkati ,Hakîkat-i Muhammedi'dir. Hakîkat-i Muhammedî , Nûr-u Muhammedi'dir. Dolayısıyla ilk yaratılmış olan nur, ilk yaratılmış olan hakîkat, ilk yaratılmış olan Küllî Akıl, hepsi aynı mânâyı ifade eder. Öyleyse Peygamberin hakîkati, daha hiç kimse yokken, hattâ Âdem bile dünyada yokken vardı. Çünkü bu hakîkat Allah'ın varlığı içinde, ahâdiyeti içinde vardı. Dolayısıyla da o hakîkat daima vardı. İşte bu hakîkatten hangimize bir zerre gelirse o zerre bizi var haline geçirir. Yokluktan, ölülükten var haline geçirir. Sur'un üflenmesi gibi. Hz. Fatma, Peygamber Efendimizin Nur-u Muhammedî'sini içinde taşıyan, bunu aşîkar eden, gösteren bir sultandır. Peygamber bu hakîkati gördüğü için onun önünde ayağa kalkar. Yani ona selam vermesi, kızının gelmesi ya da bir kadının gelmesi değildir. Peygamberin selam verme sebebi kendi taşıdığı bu hakîkati, aynadaki aksi gibi Hz. Fatma'da görmesinden dolayıdır. Hz. Fatma'nın çok kısa olan ömrü ve çok edepli oluşu kendinin bu mânâyı hem taşıdığının hem de setrettiğinin göstergesidir. O bu mânâyı, vefat ederek kendi hakîkati olan, ruhu olan, kendisinin içi olan, kendi mânâsını taşıyan ve taşıyacak olan kocasına devretmiştir. Dolayısıyla aynı nur Hz. Ali'nin mânâsında parlayarak bütün İslam âlemine Rabbiyet tecellîsinde, mürebbilik vazifesinde zuhur etmiştir.


Peygamber Efendimiz " Kadın ve erkek birbirlerinin iki yarısıdır" derken neyi anlatmak istemiştir?


İlk yaradılan erkektir. İlk yaradılan erkekte Allah'ın ismi, sıfatları olması hasebiyle Allanın sembolü Allah'ın mânâsını taşıyan bir aynadır. Fakat erkek kendindeki bu muazzam güzelliği, hakîkati görmez. Bu hakîkati görebilmek için mutlaka bir aynaya bakmak zorundadır. O halde ona ayna olacak, yani onun diğer yarısı olacak, ona Allah'a ait olan hakîkati öğretecek bir varlığa ihtiyaç duyar. İşte bu varlık onun bütünleştiği, eş olduğu karısı ya da kadınıdır. Bu kadında kendine ait hakikatleri görür ve o zaman Allah'ı tanır. Yani bir erkeğin Allah'ı tanıması için mutlaka bir kadına aşık olması ve ondaki Allah tecellisini görmeğe ihtiyacı vardır.Yani aklın nefse, nefsin akla ihtiyacı vardır.Yüce Allah Kur'an'da "Siz kadınlarınız için bir elbisesiniz, kadınlarınız da sizin için elbisedir" diye bildirir. Ayrıca "Kadın insanı Allah'a yaklaştırır ve erdirir" yorumuyla İbn-i Arabi Peygamberin bakışına açıklık getirir.


Peygamber Efendimizin Hz. Hatice ile birlikteliğinde de bu bütünlüğü görüyoruz değil mi efendim?


Peygamber Efendimiz de Hz. Hatice'deki aşk tecellisinde kendi aşkının şiddetini gördü. Peygamber kendisinin Allah'a olan aşkını, kendisi olduğu için bilemez. Ama karısının kendisine olan aşkına baktığı zaman aşkın ne kadar yüce ve şiddetli olduğunu ve kendinden karısına aksettiğini ve karısının da kendisinden akseden aşkla kendisini sevdiğini gördü. Dolayısıyla " Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi. Kadın, koku, gözümün nuru namaz" derken bu mânâda 'kadın olmasaydı erkek bu hakîkati tam idrak edemezdi' bilgisini bize öğretmek için kadını en başa yazmıştır. Koku da hakîkat demektir. Gözümün nuru namaz da; eğer kadında kendi hakikatini görür, onun iç mânâsını, yani hakikatini öğrenirsen namazda mîrâca gidebilirsin ve gözün nurlanır demektir. Bununla ilgili meşhur Delhili Nizamettin Hz.'leri der ki " Burada kastedilen Hz. Ayşe' dir. Kadınlık makamıdır demiştir. Koku için bir şey dememiştir ama âcizane benim fikrim, o Hz. Hatice' dir. Ve gözümün nuru namaz da Hz. Fatma'dır" demiştir.


Teşekkürler Efendim.


 

ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009