BİLGİN, ARİF, ÂŞIK VE ŞAİR MEVLANA

 

Başlıkta yer alan dört sıfat, Mevlana için yeterli görülmeyebilir veya bazılarınca bunlardan biri özellikle tercih edilebilir. Bizim amacımız ise bu özelliklerin buluştuğu Mevlana'nın bu hüviyet bütünlüğüne dikkat çekmek ve bütünlükle birlikte günlük hayatın içindeki yerine işaret etmektir.

Mevlana'nın uzun süre eğitim gördüğünü ve döneminde medreselerde öğretilen ilimlerde özellik kazandığını, 24 yaşında müderris ve müftü olarak babasının yerini alabilecek dereceye ulaştığını kaynaklar belirtmektedir. Sadık oğlu Sultan Veled şöyle demektedir:

شست بر جاش شه جلال الدین رو بدو کرد خلق روی زمین

چون پدر گشت زاهد و دانا سرور و شاه جملۀ اولیا

"Padişah Celâleddin, babasının yerine geçti, oturdu; yeryüzü halkı ona yüz tuttu.

Babası gibi zahitti, bilgindi; bütün bilginlerin başı-başbuğuydu, padişahıydı." 1

Ancak onun babası Bahaeddin Veled'in vefatından, yani 1231 (628)'den sonra buna rağmen tahsilini sürdürdüğü Konya'da ve Halep'te dersler aldığı bilinmektedir. Ayrıca başta oğlu Sultan Veled olmak üzere eğiticilik ve öğreticilik görevini sürdürdüğü malumdur. Mesela Eflâkî, Hanefî fıkhının önemli eserlerinden Hidâye'yi Sultan Veled'e okuttuğunu kaydetmektedir.2 Sonraki asırlarda bilginler, Mevlana'nın bu bilgin kişiliğinden söz etmiş ve ondan yararlanmıştır. Bu duruma Osmanlı toplumundan sadece bir iki örnek vermek uygun olacaktır. Mesnevi'nin ilk 18 beytini şerh edenler arasında, Osmanlı Devleti'nin ilk resmî şeyhülislamı Molla Fenârî (ö. 834/1431) de bulunmaktadır.3 O, Şerhu Dîbâceti'l-Mesnevî adlı bu risalesinde Mevlana'yı muhakkik, arif, şeyh ve velilerin kutbu gibi sıfatlarla takdim etmektedir.

Örnekleri artırmak elbette mümkündür. Ünlü bilgin ve şeyhülislamlardan Kemal Paşazade (ö. 940/1534) birçok risalesinde, özellikle tasavvufî ve ahlakî meseleleri ele alırken Mevlana'nın şiirlerinden, yani düşüncelerinden yararlanmıştır.4 Şu ifadeler ise Miftâhü's-sa'âde'nin müellifi ünlü bilginlerden Taşköprüzâde İsâmeddîn Ahmed Efendi'ye (ö. 1561) veya eseri Mevzû'âtu'l-‘ulûm adıyla tercüme eden oğlu Kemâleddîn Efendi'ye (ö. 1621) aittir: "Ve yine ulemâ-i kibâr ve meşâyih-i celîlü'l-mikdârdandır ki mez­heb-i Hanefîye anınla müşerref ve pür-envâr olmuşdur, Haz­ret-i Mevlana Celâleddîn el-Konevîdir".5

Mevlana eserlerinde ilmin önemi ve bilginlerin toplumdaki yeri üzerinde dikkatle durmuştur. Bu konuda sadece bir iki beytini aktarmak yeterlidir:

جمله دانایان همین گفته همین هست دانا رَحْمَةً لِلْعَالَمِین

Bütün bilginler böyle demiştir böyle: Bilgin, âlemlere rahmettir.6

خاتمِ مُلکِ سلیمان است عِلم جمله عالَم صورت و جان است عِلم

İlim, Süleyman‘ın saltanat mührüdür. Bütün âlem surettir, ilim candır.7

Alim özelliği yanında arif sıfatı ise Mevlana'ya hemen bütün eserlerde diğer sıfatlarını gölgede bırakacak derecede uygun görülmüştür. Ancak onun hatıra gelenden daha ileri de bir sufî ve arif kişiliğe sahip olduğunu kabul etmek gerekir. Zira 24 yaşına kadar babasının, daha sonra 34 yaşına kadar Burhâneddin Muhakkik-i Tirmizî'nin (öl. 638/1240-1241) yanında ve rehberliğinde bu yönde birikimler kazanmıştı. O gerçekte 1244 yılında, 37 yaşında Şems-i Tebrîzî ile yüz yüze geldiğinde de arif bir kişiydi. Oğlu Sultan Veled'in diliyle Şems'in ilk buluşmadaki sözleri dikkat çekicidir:

شرح کردش ز حالت معشوق تا که سرش گذشت ازعیوق

گفت اگر چه به باطنی تو گرو باطن باطنم من این بشنو

Maşuk hâllerini anlattı ona; böylece de sırrı yücelerden de yücelere vardı.

Dedi ki: Sen batına rehin olmuşsun ama şunu bil ki ben, batının da batınıyım. 8

Bu ifadeler o andaki sufî ve arif Mevlana'ya işaret ederken, sonraki merhaleye de ışık tutmaktadır. Mevlana, kendisi için başlıkta sıfat olarak kullandığımız sıfatlara eserlerinde hep yeni içerikler kazandırmıştır. Şöyle ki ilmi ve bilgini övmüştür, ancak yararlı ve kılavuz olması gerektiğini ısrarla vurgulamıştır. Arif ve velilerin üstün özelliklerini anlatmış, ama yine aynı yol göstericilik başarısına işaret etmiştir. Yol gösteremeyen, hatta yol kesen alim veya sufî görünümündeki kişileri ise şiddetle eleştirmiştir. Mesnevi bu eleştirilerle doludur.

Mevlana arif, sufî ve veli sıfatlarını gönül sultanları için ortak olarak kullanmıştır. Bu vasıf sahibi kişiler, onun dilinde güçlerini, gıdalarını Hak'tan almaktadır, gıdasızlık gıdaları vardır, can aynasıdırlar. Ruhî hallerine işaret için Mesnevî'nin şu beyti yeterlidir:

همچنین بادِ اجل با عارفان نرم و خوش همچون نسیمِ یوسفان

Aynı şekilde ecel rüzgârı, ariflere karşı Yusufların rüzgârı gibi yumuşak ve tatlıdır.9

Mevlana bilgili olmayı ve gönül gözüyle, Hak nuruyla görebilmeyi bir amaç olarak ortaya koymuştur.

Başlıkta üçüncü olarak sıraladığımız âşık sıfatı, Mevlana'nın eserlerinde özel bir yere sahiptir. Aşkın ve âşıklığın en belirgin tarifleri ve halleri Mevlana'dan dinlenmiştir:

علّتِ عاشق ز علّتها جداست عشق اُصطرلابِ اسرارِ خداست

عاشقی گر زین سر و گر زآن سر است عاقبت ما را بدان سر رهبر است

Âşıklık hastalığı hastalıklardan ayrıdır. Aşk, Allah'ın sırlarının ustur­labıdır.

Âşıklık ister bu taraftan ister o taraftan olsun, sonuçta bizi o tarafa yöneltir.10

باغِ سبزِ عشق کو بی ‌منتهاست جز غم و شادی در او بس میوه‌هاست

عاشقی زین هر دو حالت برتر است بی‌بهار و بی‌خزان سبز و تَر است

Sonu bulunmayan aşk bahçesinde üzüntü ve mutluluktan başka çok meyveler vardır.

Âşıklık bu iki hâlden daha üstündür. Baharsız ve sonbaharsız yeşil ve tazedir.11

Özellikle Mevlana'nın bu ve benzeri ifadelerinin etkisiyle âşıklık vasfını kazanmak, Anadolu'da asırlar boyu her bilgi ve görgü sahibinin arzusu olmuştur.

Son olarak anacağımız şairlik vasfına gelince önce doğudaki şiirin Mevlana zamanına doğru kazandığı yönelişten söz etmek gerekir. Doğu şiirinin Selçuklular zamanında, XI. asırdan itibaren, şekilde ve manada kazanmaya başladığı yeni özellikler, aynı zamanda şiirin arifler ve alimler arasında yayılmasını sağlamıştır. Ancak bu gelişmeyle birlikte geçim kaynağı sadece şiir olan methiyeci şair de artık yerilmeye başlanmıştır.

Anadolu'da Mevlana ve oğlu Sultan Veled bu ayrımı açıkça yapmış, methiyeci şairi yermişlerdir. Onların şiirinde bu özellikteki şair ve şiir aleyhine ifadeler ciddî yer tutar. Onlara göre olumlu şair kimliği, arif ve âşık vasıflarını taşıyan şair kimliğidir. Denebilir ki onlardan sonra bilhassa Anadolu'da şi'r-i şu'arâ (şairlerin şiiri), şi'r-i evliyânın (velilerin şiiri) gölgesinde kalmıştır.12 Sultan Veled'in şu beyitleri bu farklılığa işaret etmektedir:

شعرعاشق بود همه تفسیر شعر شاعر بود یقین تف سیر

شعر شاعر نتیجه هستی است شعرعاشق ز حیر ومستی است

Âşığın şiiri tamâmıyla tefsirdir; sâirin şiiriyse gerçekten de sarımsağın verdiği hararetten meydana gelir.

Şâirin şiiri varlık sonucudur; âşığın şiiriyse hayretten, sarhoşluktan doğar.13

İlimle tasavvufî tecrübenin buluştuğu Mevlana, sahip olduğu şairlik kabiliyetiyle birlikte hem düşünce, hem de anlatımda benzersiz bir güce erişmiştir. Dardan genişe doğru varlık alemi, hayal alemi ve yok­luk alemi diye vasıflandırdığı alemlerin en genişine14 doğru ilerlemede ve heyecanını dile getirmede şairlik hususiyeti ona yardımcı olmuş olmalıdır. Sahip olduğu bilgi ve kabiliyetle o, Farsça şiirdeki ilk büyük mutasavvıf şair Senâî'nin (ö. 525/1131) ve ünlü Attâr'ın (ö. 618/1221) açtığı çizgide ilerleyerek bu yolun en güçlü siması olmuştur.

Mevlana'nın yaşadığı dönemlerde artık şiir Doğu'da insanî ve ilahî aşkı merkez edinmiş, Mevlana ile en güzel örneğini kazanmıştı. Şiir, Mevlana'nın ve oğlu Sultan Veled'in tercih ettiği bakış ve tercihle Anadolu'da sultan, bilgin, sufî, müderris, kadı ve benzeri bütün çevrelerce meşgul olunan bir alan hâline gelmiştir. Saraylarda Emîrü'ş-şu'ârâ unvanıyla yer alan ve maiyetinde başka şairler bulunan şair tipi, özellikle Anadolu'da bu tercihlerden sonra pek görülmez olmuştur.

Şiiriyet anlam, lafız ve ahengi güzelleştirmeyi sağlarken, şiire ait vezin, kafiye ve kalıp engel çı­karır gibi görünmektedir. Mevlana bu yönde serzenişlerde bu­lunmakla kalmayıp gerçekte şiiri küçümser ifadeler de kullanmıştır. Fîhi mâ fîh'te "... yanıma gelen şu dostların canları sıkılır korku­suyla şiir söyle­rim, onunla oyalanmalarını dilerim. Yoksa ben nerdeyim, şiir nerde? Vallahi şiirden usanmışım ben; bence şiir­den beter bir şey yok" ifadele­rine yer vermiş15 ve daha sonra "Bi­zim ilimizde, bizim toplumumuzda, şa­irlikten daha ayıp bir iş yoktu. O ilde kalsaydık onların yordamına uy­gun ömür sürerdik" diye açıklama yapmıştır.16

Bunun yanında Fîhi mâ fîh'te şiirlerinin tesirinden de emin olarak şöyle der: "Önceleri şiir söylemeye büyük bir istek duyardım, o vakit şiirle­rimde tesirler vardı. Şimdiyse zayıfladı, battı gitti. Fa­kat gene de şiirlerimde tesirler var."17

Mevlana'nın şiirle ilgili olumsuz görülebilecek ifadeleri, bir bakıma arifçe ve şairanedir. İçerik ve amaçtan yoksun bilgiyi ve sufîliği tenkit eden Mevlana'nın aynı açıdan veya başka yönlerden şiiri, şairliği yermesi anlaşılmaz değildir. Bu noktada bir örnek olarak yukarıda aktardığımız sözleri, devamıyla birlikte tekrar gözden geçirmek uygun olacaktır:

Bizim ilimizde, bizim toplumumuzda şâirlikten daha ayıp bir iş yoktu. O ilde kalsaydık onların tabiatlarına uygun bir ömür sürer, ders vermek, kitaplar meydana getirmek, öğüt vermek, va'zetmek, zâhitlikte bulunmak, ibâdetlere koyulmak gibi onların istediği şeylere sarılırdık.18

Mevlana'nın Belh'teki, Horasan bölgesindeki geleneğe işaret ederken Konya'da, Anadolu'da yapmadığı şeylermiş gibi sıraladığı hususları, her hâlde kendisinden uzak düşünmek mümkün değildir.

Günümüzde Mevlana'nın bilgin ve arif kişiliği çok yaygın olarak bilinip zikredilirken âşık ve şair yönü âdeta sadece sanatkârlar tarafından hatırlanmaktadır. Gerçekte "aşk edebiyatı" ve "aşk medeniyeti" diye nitelenen Anadolu'daki birikim ve gelişmeler, bilhassa Mevlana düşüncesine yaslanmaktadır. Malumdur ki geçmişte âşıklık sıfatı arzulanan hissiyatı, şairlik sıfatı ise aşıklığı anlatma becerisini temsil etmiştir.

Sonuç olarak Mevlana her alandaki birleştiricilik özelliğini bilgin, arif, âşık ve şair sıfatlarını bir bünyede buluşturup taşıyarak oluşturmuştur. Günümüzde de bu birleştirici kimliği ve özellikleriyle birlikte anılmalıdır.

 


 

Tebliğ olarak sunulmuştur: Uluslarası Mevlana Kongresi, T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, 8-11 Mayıs 2007, İstanbul-Konya.

Prof. Dr. , Kırıkkale Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölüm Başkanı

1 Sultan Veled, Veled-nâme, nşr. C. Humâî, Tahran, 1516hş., s. 194; Sultan Veled, İbtidâ-nâme, trc. Abdülbâki Gölpınarlı, Ankara, 1976, s. 244/ beyit 4256-57.

2 Eflâkî, Menâkibü'l-‘ârifîn, , (nşr. Tahsin Yazıcı), Ankara 1980, I, 548.

3 Mustafa Aşkar, Molla Fenari'nin (ö. 834/1431) ‘Şerhu Dîbâceti'l-Mesnevî' Adlı Risâlesi ve Tahlili, Tasavvuf (Mevlânâ Özel Sayısı), yıl 6, sayı 14, Ocak-Haziran 2005, s. 83-102.

4 Şamil Öçal, Kemal Paşazâde'nin Felsefî ve Kelâmî Görüşleri, Ankara, 2000, s. 60.

5 Kemâleddîn Kemâleddîn Efendi (ö. 1621), Mevzû‘âtu'l-‘ulûm, I-II, İstanbul, 1313 h., I, 744.

6 Mevlânâ, Mesnevî-i ma'nevî (ez-rûy-i nusha-i 677h.), I-III (6 defter), tashih Adnan Karaismailoğlu - Derya Örs, Ankara, 2007, Akçağ Yay., 1. defter/beyit 718.

7 Mevlânâ, Mesnevî-i ma'nevî, 1/1031.

8 Sultan Veled, Veled-nâme, s. 197; --, İbtidâ-nâme, s. 249/ beyit 4336-4337.

9 Mevlânâ, Mesnevî-i ma'nevî, 1/861.

10 Mevlânâ, Mesnevî-i ma'nevî, 1/110-111.

11 Mevlânâ, Mesnevî-i ma'nevî, 1/1793-1794.

12 Sultan Veled, Veled-nâme, s. 53; --, İbtidâ-nâme, 65 vd.

13 Sultan Veled, Veled-nâme, s. 53; --, İbtidâ-nâme, 65-66/1055-1056.

14 Mevlânâ, Mesnevî-i ma'nevî, 1/3092-3095.

15 Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Fîhî mâ fîh, B. Furûzânfer, Tahran, 1369 hş./1990, s. 74; --, --, çev. Abdülbâki Gölpınarlı, Konya, 2001, s. 62.

16 Mevlânâ, Fîhi mâ fîh, s. 74; çev. s. 63.

17 Mevlânâ, Fîhi mâ fîh, s. 199; çev. s. 172.

18 Mevlânâ, Fîhi mâ fîh, s. 74; çev. s. 63.

MODERN VE İDEOLOJİK YAKLAŞIMLAR KARŞISINDA

MEVLÂNÂ VE MESNEVÎ***


Sizlerle dertleşmeye geldim. Belki biraz amiyane, biraz acemice konuşacağım, mazur görünüz. Zira gönülden konuştuğumuzda herkes kabul eder ki dertliyiz. Zaten dertli olmak, dert sahibi olmak, bizim geleneğimizde yaşadığımıza, düşündüğümüze ve diri olduğumuza işaret eder. Derdi, çözecek olana söyle, çözmeyecek olana söyleme demişler. Çözecek sizler olursanız, yerinde söylenmiş olur. Çözülmeyecek şeyler söylemiş olursam, nezaketsizlik ve kabalık etmiş olacağım, affediniz. 

 

Konumuz geçmiş ile bugünü, bugünle geleceği buluşturma endişesiyle ilişkilidir. Başlıkta yer alan modern ve ideolojik nitelemeleri derdimizle, endişemizle yani aşkımızla aramıza giren yeni ve katı engellere işaret etmektedir. Burada değerlendirmeye çalışacağım bu engeller, gerçekten varsa dertleşmiş olacağız, yoksa sizlerin zamanını çalmış olacağım. Yine geleneğimize göre dostlar arasında konuşmak güvenlidir, zira dostlar ayıpları örter. 

Mevlânâ der ki:

 

گر حدیثت کژ بود معنیت راست آن کژی لفظ مقبول خداست

Sözün eğri, manan doğruysa, sözün o eğriliği Allah’ın makbulüdür.1

 

Çağdaşlık ve yenilik anlamlarına sahip modern sözcüğü, kültürel birikimimizde olumlu ve olumsuz çağrışımlara sahiptir. Kısaca olumlu yönü yenilik ve verimlilik, olumsuz yanı ise görsellik/suretçilik ve maddecilik. İdeoloji ise, hiç olmazsa şu anda bizde bıraktığı izlenime göre modern tavrın şekillendirdiği sabit fikirliliği, bir düşüncede kasıtlı oluşu temsil etmektedir.

 

Bu ifadelerle şu noktaya varmak mümkündür: Modern çağda bilinçli veya dolaylı yoldan ideolojik tavırlar, bizim ülkemizde geleneğimizde var olan olgun insan ve erdemli toplum amacını galiba gölgeledi. Bu sebeple olsa gerek ki insanın iç dünyasının ve birlikte yaşanan dış dünyanın imarı ile ilgili dikkatler ülkemizde azaldı.

 

Konuyu elbette Mevlânâ ve düşünceleri ile aramıza giren engellere getireceğim. Genel anlamda tarihî birikimimiz, ilmî ve dinî mirasımız, kanaatimce üç koldan ideolojik dindarlık, ulusçuluk ve modernlik adına yerilirken, gerekçeler farklı ama sonuç aynı olmuştur. Kısa ve basit ifadelerle söylersek, birine göre Selçuklu ve Osmanlı sahih İslâm’ı yaşamamış, saltanatı ve keyfiliği öne çıkarmıştır. Diğerine göre Selçuklu ve Osmanlı, Türk unsuru dışlamış ve başka ulusların kültürel etkisinde kalmış, yabancı unsurları devlet yönetiminde etkin hâle getirmiştir. Modernistler ise geleneği ve birikimi, yetersiz hatta utanılacak bir mazinin ürünü görmüştür. İyimser bir deyişle her üç kesimin, bazı mensupları farklı yollardan, İslam sonrasına ait Anadolu medeniyetini gerektiğince önemsememektedir.

 

Müslüman toplumda maddeci-batıcı bir anlayışla başkalaşmayı amaçlayan çevreler, geçmişle bağlantıyı koparma arzusuyla fikir ürettikleri için burada söz konusu edilmeyecektir. Dolayısıyla ideolojik dindarlık ile yeni ulusçuluk anlayışları konumuz için daha önemlidir. Çünkü özellikle bu akımlar topluma ve geçmişe masum kanallardan bağlı oldukları için gerçekte geçmişle geleceğin makul ve ürün verici şekilde bütünleşmesine daha çok yardımcı olmalıydılar.

 

Bu çevreler etkileyici yeni görüşlerle dinî değerlere ve millî özelliklere sahip çıkmaya çalışırken toplum, çözülmesi güçleşen bir yığın soru ve sorunlarla karşı karşıya kaldı. Son 40-50 yılda geleneksel din anlayışı, tasavvuf, hadislerin sıhhati, ulusçuluk, dinde çağdaş yorum, din-siyaset ilişkisi gibi konularda derdi ve ihtiyacı gözetmekten gittikçe uzaklaşan tartışmalar veya bilginin İslâmlaşması, İslâm’ın şehirleşmesi, İslamcılık, İslam devleti, Arap-İslam aklı, İslâmî sol vb. tanımlamalar bu duruma örnektir. Takdir edersiniz ki bu konularda yukarıda işaret edilen modern yaklaşımlarla oluşturulan görüşler toplumun çoğunluğu tarafından ilgi görmemiştir. İlave olarak daha bilinçli, daha huzurlu bireyler ve daha düzenli bir toplum hayatının emareleri de şu anda galiba pek gözükmüyor.

 

Konumuza dönersek Mevlânâ ve eserleri halkın çoğunluğu tarafından büyük alaka görürken, aydınların ve bilim adamlarının ilgisi çok geridedir. Hatta onlar tarafından yapılan eleştiri ve muhalefet daha güçlüdür. Örnek olarak modern araştırma üslûbuna sahip mütedeyyin bir bilim adamı yaptığı araştırma sonucunda Mevlânâ için şu hükme varmaktadır: “Dini inançları, İslâmî prensip ve teşekkülleri serbestçe eleştirmesine mukabil, sönük bir iki işareti istisna edilirse, siyasî yönetimleri ve kuruluşları, özellikle Moğol yönetim ve idare sistemini eleştirememiş, cesaretini nedense bu sahada gösterememiştir.”

 

Değerli hocamız Mevlânâ’nın bazı ifadelerini kaynak göstererek hüküm taşıyan cümle ve cümlecikler oluşturmaktadır: “Medrese ile minare yıkılmadıkça kalenderlik töreni düzene girmez; iman küfür, küfür de iman olmadıkça tanrının hiç bir kulu hakkıyla Müslüman olmaz” hükmünü veren Mevlânâ’nın ...”“Mesnevî’sini bir Tanrı vahyi olarak sunan Mevlânâ,..” Sayın hocamız, bu tespitlerinin sonucunda Mevlânâ’nın“Hayatta oldukça Kur’ân’ın kuluyum ve seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım” dediği rubaisinin, aktardığı fikirlerle tam bir çelişki teşkil ettiğini söylemekte, dolayısıyla bu düşüncelerden biri onun değildir veya Şems’ten önce bunu söylemiştir diye eklemektedir.

 

Mevlânâ’ya benzer eleştiriler getiren başka bir mütedeyyin bilim adamı bir yazısında, “Mevlânâ Fîhi Mâ Fîh’inde Cengiz Han’ın ilahî mesaj aldığını söyler” tespitini yapmaktadır.

Modern bilimsel üslupla yapıldığı düşünülen bu tespitlere başka bir çok ifadeyi eklemek mümkündür. Diğer bir örneğimiz, çoğunlukla reddedici görüşlerin sıralandığı Mevlânâ ile ilgili bir televizyon programında eğitmen olduğunu söyleyen milliyetçi çevreden aydın birinin, Mevlânâ’nın Mesnevî’sini başta sona okuduğunu ve maalesef İran kimliğinin bu esere hakim olduğunu gördüğünü söylemesidir. Bu yorumdan anlaşıldığı gibi etnik kimlik tartışması, bazıları tarafından Mevlânâ gibi bir şahsiyet üzerinde de yapılmıştır.

 

Bazılarına göre Selçuklular zamanında Anadolu’da farklı iki kültür çevresi vardı. Biri Türk kültür çevresi Amasya, diğeri İran kültür çevresi Malatya ve de Konya, yahut “Konya ekolü” ve “Kayseri-Kırşehir ekolü”. Daha ağır ifadelerle Moğolcu “Konya ekolü” ve işgal karşıtı “Kayseri-Kırşehir ekolü”.

Mevlânâ’nın ve aynı yolu benimseyenlerin aklı yerdiği, insan iradesini yok saydığı, bunun sonucunda Anadolu’da pozitif bilimlerin gerilediği gibi iddiaların yanı sıra burada yaşayan ilk Müslümanların arasındaki dinî veya siyâsî ihtilaflara geniş boyutlar eklenmesi, zannımca hep aynı yaklaşımların sonucudur. Şemsî Tebrîzî ile Mevlânâ’nın münasebeti ve Şems’in kayboluşu üzerindeki iddia ve görüşler de aynı türdendir. Bu bakışların izleri Konya’da son yıllarda canlı bir şekilde gerçekleştirilen ihtifaller sebebiyle basılan yayınlarda dahi zaman zaman görülebilmektedir.

 

Benimsemediğimiz gibi aykırı ve dayanaksız bulduğumuz bu bakış ve yorumlara doğrudan karşılık vermek gerekmiyor düşüncesindeyim. Bütün bu örnekler, sadece modern ve ideolojik tavrın ne kadar etkili olduğunu ortaya koymak için sıralandı. Şu anda ülkemizde Mevlânâ ve eserleri üzerinde uzmanlaşmış bir bilim adamının bulunmayışının, klâsik kaynaklarımıza ulaşmada aracı olan Osmanlı Türkçesi, Farsça ve Arapçanın gerektiği düzeyde öğretilememesinin arka planında zannımca bu yaklaşımların önemli bir etkisi vardır. Konya’da üniversitede bu dillerde yıllardır öğrenime ara verilmesinde, yani ilgili bölümlere öğrenci alınmamasında, kaynak açısından bu dillerle yakın bağlantısı olan bölümlerde bu dillerin öğretilmemesinde başka nedenlerden çok daha fazla bu bakışların etkili olduğu kanaatindeyim.

Mevlânâ Mesnevî’sinde zihinsel karmaşaya ve yersiz sorulara dair örnekler vermektedir:

Saçına kır düşmüş bir adam aceleyle iyi bir berbere geldi.

Ey yiğit! Sakalımdaki beyaz kılları temizle; yeni gelin aldım” dedi.

-Berber- sakalını kesti ve hepsini önüne dökerek “Sen seç, benim işim çıktı” dedi.

Bu soru, o da cevaptır; onu seç; bunların başında din derdi yok.

Biri, Zeyd’e bir sille vurdu; o da karşılık olarak ona saldırdı.

Tokat vuran dedi: “Sana soru soracağım, sonra bana cevap ver ve o zaman bana vur.

Kafana vurdum, “Şak” diye ses geldi. Burada iyi niyetle bir sorum var.

Ey padişahın övüncü! Bu şak benim elimden miydi, yoksa senin kafan­dan mıydı?”

-Zeyd- dedi: “Sillenin acısından kurtulmadım ki bu düşünce ve düşünmede bulunayım.

Sen dertsizsin, bunu düşün; dert sahibinin bu düşüncesi yoktur, ken­dine gel!”2

 

Bilginin ne olduğu, sözün ne derecede bilgi taşıdığı ve hangi ifadelerin hüküm içerdiği gibi konularda klâsik kaynaklarda bugün de dikkate alınması gereken bilgiler vardır. Bilgi aktarma amaçlı kurulan cümleler, yani ihbârî sözler, bazen mecazî anlamlar taşır. Dolayısıyla istek bildiren inşâî sözler gibi değerlendirilir. Bu durum meânî ilminin konuları arasındadır. Netice olarak doğrulanma veya yalanlanma ihtimali bulunan ihbârî söz merhamet dileme, özlem belirtme, temennî etme, övme ve övünme gibi anlamlar taşıyabilir. Ayrıca bilginin sağlıklı olabilmesi için doğru bilgi, sağlıklı metin veya kaynak ile sağlıklı algılayıcı gerekmektedir. Bütün bunlar bilgi üretme faaliyetinin klâsik temel prensiplerine işaret etmektedir.

 

Türkiye’de geleneği önemsemeyen ve çoğu defa yeren kişiler, klâsik eserleri bazı ifadeler ve söyleyiş biçimleri açısından eleştirmektedir. Mesela onlara göre inanç açısından sakıncalı görülen noktalardan biri, bu eserlerde bazı şahıslar ve eserler için kullanılan yüceltici ifadelerdir. Örnek olarak onlara göre Mesnevî’nin birinci defterinde, mukaddimedeki Mesnevî âlemlerin Rabbinden indirilmedirifadesi, bugünkü nesillerin mecazsız ve benzetmesiz açık hüküm içeren sözleri gibidir ve Mesnevî’nin kutsal bir kitap olduğu iddiasını içermektedir. Yine bu eserlerde şeyhe atfedilen özelliklerin de aynı şekilde peygamberlik, hatta ilahlık iddiası taşıdığı ileri sürülmektedir. Meselâ şu beyitler onlara göre bu durumun örneğidir:

Velilerin Allah’tan -gelen- güçleri vardır; fırlamış oku, yoldan geri çevirirler.

Veli üzülürse, sebepten doğacak kapılar Hakk’ın eliyle kapanır.

İlahî lütufla söylenmişi söylenmemiş yapar; böylece ne şiş yanar, ne kebap.3

Uyanık ol! Veliler, zamanın İsrafil’idir. Onlarda ölüler için hayat ve zindelik vardır.

Her bir ölünün canı, onların sesiyle ten mezarından kefen içinde sıçrar.4

 

Genel bir değerlendirmeyle denebilir ki yüce Allah’a duyulan kalbî bağlılık, meydana gelen her şeyi Hak’tan bilmeyi gerektirir. Bir manada ilahî gücün varlığını her şeyde görmek mümkündür. Ankaralı İsmail Efendinin (ölm. 1631) çeviri ve izahına göre bu Tenzîlün min Rabbi’l-âlemîn (Âlemlerin Rabbinden indirilmedir) ibaresi, Bu Mesnevî Âlemlerin seyyidinden veya mürebbisinden tedricen kalbe ilham olunmuş ve ilahî ilham yoluyla bırakılmıştır.5 anlamını taşımaktadır. Bu sakin ve duyarlı algılama nedeniyle asırlardır hiç kimse Mevlânâ’yı peygamber sıfatıyla anmamış ve Mesnevî’ye gerçek manada Kur’an dememiştir.

İnancımıza göre bu dünya, kim daha güzel davranacak diye yaratılmış bir imtihan sahasıdır. Emir ve nehiyler bu dünya hayatıyla ilgilidir. İman ve küfür, medrese ve minare hep bu sınır içerisindedir. İnançlı kişi bu tabloyu aşmak, dünya zindanından ve beden kafesinden kurtulmak arzusundadır. Dolayısıyla anılan imtihanın sonucunda bu buyruk ve yasaklar ile bu isimlendirmeler sona erecektir. Sözde ve şiirde bu arzuyu dillendirmeyi dünya alanına indirgemek, surete dayalı bir değerlendirmenin sonucudur ve geçmişte bu ifadelerden böyle olumsuz mana çıkarılmamıştır.

 

Diğer bir dikkat çekici husus Anadolu’daki ilk İslâmlaşma dönemiyle ilgili, zannımca makul olmayan abartılı tespit ve görüşlerin ortaya atılmasıdır. Anadolu’da İran kültür ve kimliğini temsil eden bir çevre veya ekol bulunduğunu söylemek, bilgin ve şairlerimizden bazılarını bu özellikte görmek doğru değildir. Bu iddia ilk önce batılı bazı şarkiyatçılar tarafından ileri sürülmüştür. Türkiye’de de bu görüşler bazı bilim adamlarınca savunulmuştur.6 Gerçekte Mevlânâ’nın doğduğu Belh şehrinin nüfus yapısı ve siyasî tarihi ile atalarına dair kaynaklarda bulunan bilgiler ve Mesnevî’sindeki bazı ifadeleri hiç de bu özellikte değildir.

 

Aslında bu tür etnik veya kültürel kimlik iddialarıyla bütün mazimiz kuşatılmıştır. Gerek Gazneli Mahmud’un önderliğindeki Gaznelilerin ve gerekse Büyük Selçukluların Farslaştığı ve Fars kültürünün etkisi altında kaldığı iddiaları günümüzdeki bilgi ve tespitler ışığında anlamsız ve geçersizdir. Bu konuda artık İranlı bilim adamlarından bazıları da farklı görüştedir. Yüz yılı aşkındır, Doğudaki klâsik edebî zevk ve şiir geleneğinin İran kültür ve medeniyetinin tesiri altında geliştiği iddia edilirken bugün bazı İranlı araştırmacılar özellikle Gazneli ve Selçuklu dönemi şairlerinin şiir dünyalarıyla ilgilendikten sonra bu şairlerin büyük çoğunluğunu şiddetle eleştirmektedir. Farsça yazmış bu şairlerin Türkleri, Türk devlet adamlarını övdüklerini ve İran destan kahramanlarını küçümsediklerini, sünnî sultanlara dalkavukluk yaptıklarını ispata çalışmaktadırlar.7 Mevlânâ da bir dereceye kadar bu eleştirilere maruz kalmıştır. Mesela onun Gazneli Mahmud’u övgüyle anması ve yakın adamı Ayaz’ın üstün özelliklerinden söz etmesi tenkit sebebidir.

Dolayısıyla Türkistan, Horasan ve İran bölgesinden batıya doğru ilerleyen büyük nüfusun hem kendi gelişimini, hem yeni toprağı vatan edinmeyi, hem de yerli nüfusun İslamlaşmasını sağlayan bir gücü ve kaynağı beraberinde taşıdığı açıktır. Böyle olduğunun delili ise sahip olduğumuz Selçuklu ve Osmanlı medeniyetleri ile yeni medeniyetimizdir.

 

Mevlânâ ile Anadolu insanının arasına engel koyan düşünce ve iddia sahipleri bulunduğu için bu noktalara değinme mecburiyeti duymaktayız. Gerçekte ulusların ve insanların arasına girebilecek her engel üzerinde titizlikle duran ve insan oğlunu huzura ve barışa davet eden Mevlânâ’nın bu tartışmalarda anılması üzüntü vericidir. Ancak bugün maalesef ülkemizde kimi gönülleri buruklaştıran bazı iddialar sebebiyle ve yenileşmemize yardımcı olacağına inandığımız böyle bir kaynaktan vazgeçmeyeceğimiz için bu tartışma konularına değinme ihtiyacı duymaktayız.

 

Fîhi Mâ Fîh’te Mevlânâ, günlük hayatımızda her an bizlere bir şekilde dünya değerlerine bağlılıktan uzaklaşmamıza yardımcı olacak uyarılar gelmektedir derken, bugün için önemli bir nükteye işaret etmektedir:

Bir şahıs imamlık yapıyordu.الاعراب اشدّ کفرا و نفاقا (Bedevîler küfür ve nifak bakımından daha beterdir. Tevbe, 9/97)” ayetini okudu. Meğer Arap reislerinden biri orada bulunuyordu. Ona kuvvetli bir sille vurdu. İmam ikinci rekatta “ ومن الاعراب من یؤمن بالله والیوم الآخر(Bedevîlerden Allah’a ve ahiret gününe inanan vardır. Tevbe, 9/99)” ayetini okudu. O Arap, “Sille seni islah etti” dedi.8

 

Bir ayet-i kerimeyi ayırımcılık sanıp aldanan bir Arabın hikâyesidir bu. Her an ayrılık için vesile arayan, söz ve davranışları yanlış yorumlayan kişiler sözü ve davranışı, hatta ayetleri bile yanlış düşüncelerine alet edebilir. Sorun, bu örnekte olduğu gibi cahilce art niyet aramaktır, dürüst ve samimi olmamaktadır. Anlaşmayı ve uzlaşmayı gönülden amaç edinmiş kişiler toplumda huzur ve güven sağlayıcı olmuştur. Mevlânâ der ki:

همزبانی خویشی و پیوندی است مرد با نامحرمان چون بندی است

ای بسا هندو و ترک همزبان ای بسا دو ترک چون بیگانگان

پس زبان محرمی خود دیگر است همدلی از همزبانی بهتر است

غیر نطق و غیر ایما و سجل صد هزاران ترجمان خیزد ز دل

Aynı dili kullanmak, akrabalık ve bağlılıktır. İnsan yakın olmayanlarla bir arada tutsak gibidir.

Nice aynı dili konuşan Hindu ve Türk vardır; nice yabancılar gibi iki Türk vardır.

Öyleyse yakınlık dili bizatihi başkadır. Gönüldeşlik, aynı dili konuşmaktan daha iyidir.

Gönülden konuşmasız, imasız ve kayıtsız yüz binlerce tercüman yükselir.9

 

Hulasa, gönülden konuşmanın ve anlaşmak için söyleşmenin yolları bulunmalıdır. Ayrılık için harekete geçenler, her ırktan insanı yaratan ve ona can veren Hakk’ın ayetlerini dahi ayrılık aracı yapmışlardır, yapabileceklerdir.

 

Mevlânâ Hakk’ın kudretinden bahsederken, insanın iradesi yokmuş gibi anlatır. Konu insan iradesine geldiğinde ise, insanda irade bulunduğunu ve onun tercih sahibi olduğunu güncel örneklerle anlatır, insanın çaba sahibi olması gerektiğini ısrarla vurgular. Akılların buluşmasını öğütler ve nefislerin buluşmasının yol kapatıcı olduğunu söyler.

 

عقل با عقل دگر دو تا شود نور افزون گشت و ره پیدا شود

نفس با نفس دگر خندان شود ظلمت افزون گشت ره پنهان شود


Akıl akılla iki kat olur; ışık çoğalıp yol belli olur.

Nefis başka nefisle güldüğünde karanlık artar, yol gizlenir.10

 

Gerçekte yol gösterenin ne denli kutlu olduğunu açıklarken, Hak dostu görünüp yol kesenlerin özelliklerini de anlatır.

 

خیشتن را عاشق حق ساختی عشق با دیو سیاهی باختی

Kendini Hak âşığı yaptın, -ama- kara iblisle âşıklık ediyorsun.11

Yine kendisini Hak aşığı gösteren ve dinî emirleri hatırlatan bu kişiye sesleniyor:

 

تو چه خودرا گیج و بی خود کرده ای خون رز کو خون مارا خورده ای

Sen kendini nasıl baygın ve kendinden geçmiş yaptın? Üzümün kanı nerede? Bizim kanımızı içtin.12

 

Mevlânâ samimi ve dürüst olanların her engeli aşacağını cesaret verici ifadelerle vurgular. Kılavuz olabilen dostun, rehberin ya da şeyhin büyük değere sahip olduğunu, Hak’tan himaye gördüğünü dile getirir. Netice olarak kelimeler mana ile, bedenler ruhla özellik kazanır. Gönlü ölü kişinin manen dirilişini, ölü bedenin dirilmesinden daha önemli görür ve elbette bu dirilişe rehberlik edeni yüceltir. Tebessüm eden yüz, samimi öğretmen, iş bilen ve yapan kişi, üzüntüsünü dinlediğinde kederlinin gönlünü huzura kavuşturan dost, yani dıştaki ve içteki yolları aydınlatanlar övgüye, yüceltilmeye lâyık değil midir?

 

Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü gibi önceki asırlarda kelimeler ve cümleler farklı üsluplarla kullanılmıştır. Onlara yüklenen anlamları anlamakta bugün güçlük çekebiliriz. Bu nedenle istek ve yönelişi dile getirmek, teşvik etmek ve yol göstermek için kullanılan bazı cümlelere günümüzde bazılarınca farklı ve kimi zaman olumsuz anlamlar yüklenmektedir. Gönülden ve şairce söylenmiş his ve mana yüklü nice söz, bugün bazı bilim adamlarınca maalesef yanıltıcı şekilde modernist bir anlayışla sahiplerini yıpratmak için kullanılmaktadır.

Bir sözün veya metnin taraflarca farklı algılanması ve yorumlanması her zaman için söz konusudur. Duygu ve üslup farklılığı, kişilere ve dönemlere göre anlama sorununu büyültmekte veya küçültmektedir. Bu nedenle anlaşmaya ve yakınlaşmaya istekli olmak, sorunun aşılması için en önemli adımdır. Aksi takdirde anlaşmazlık ve çatışma büyüyecektir. Mevlânâ der ki:

کرده ای تأویل حرف بکر را خویش را تأویل کن نی ذکر را

بر هوا تأویل قرآن می کنی پست و کژ شد از تو معنی سنی

Dokunulmamış sözü yorumladın. Kendini yorumla, Kur’ân’ı değil.

Arzunca Kur’ân’ı yorumluyorsun. Yüce anlam, senin yüzünden alçaldı, eğrildi. 13

 

خویش را تأویل کن نی اخباررا مغز را بد گوی نی گلزاررا

Kendini yorumla, haberleri/hadisleri değil; beynine kötü de, gül bahçesine değil.14

Yine Mevlânâ der ki:

بت پرستی چون بمانی در صور صورتش بگذار و در معنی نگر

مرد حجّی همره حاجی طلب خواه هندو وخواه ترک و یا عرب

منگر اندر نقش و اندر رنگ او بنگر اندر عزم و در آهنگ او

گر سیاه است او هم آهنگ توست تو سپیدش خوان که همرنگ توست

Suretlerde kalırsan putperestsin. Sureti bırak ve manaya bak.

Hac adamısın, bir hacı yol arkadaşı ara; ister Hintli, ister Türk veya Arap.

Onun şekline ve rengine bakma; onun azmine ve niyetine bak.

O, siyah olsa da seninle aynı niyettedir. Sen ona beyaz de, zira seninle aynı renktedir.15

 

Mevlânâ, hayata zenginlik ve dirilik kazandıran izahların sahibidir. Bunlardan biri de âcizlikte mevcut olan güç ve kuvvetten söz etmesidir. Âciz olan veya âcizliğini bilen kişi, dert ve aşk sahibidir. Dert ve aşk sahibi olan da başarılı olur. İlginçtir, bu konuyu aç ve çıplak olan ve sonuçta saltanata erişen Moğollar üzerinden de örneklendirir. Fîhi Mâ Fîh’in bir bölümünde Moğollarla ilgili birkaç soru ve cevap vardır.16 Biri Mevlânâ’ya sordu: Moğollar -bizim- malları alır ve zaman zama da onlar bize mal bağışlar. Bunun hükmü acaba nasıldır? Mevlânâ izahtan sonra der ki: “Netice olarak bizim malımız onlara haramdır ve onların malı bize helaldir.

Biri Mevlânâ’ya der ki: Moğollar bu vilayete ilk olarak geldiklerinde çırılçıplaktılar. Binekleri öküz ve silahları odundandı. Şimdi ihtişamlı ve doygundurlar. En iyi Arap atları ve güzel silahlar onların elindedir.

 

Mevlânâ cevap verir: Gönülleri kırık ve zayıf olduklarında, güçleri bulunmadığında Allah onlara yardım etti ve onların niyazını kabul etti. Böyle ihtişamlı ve güçlü oldukları bu zamanda Allah onları halkın zayıflığına rağmen helak edecek, böylece o yardımın Hak’tan olduğunu bilecekler...

 

Bu ifadelerin ardından Moğolların bu âcizlik hâllerini ve isteklerini sahneleştirir. Bu sahnede Moğol padişahı bir mağarada oruç tutar huşu ile yakarır. Hak’tan ona bir nida gelir: Yakarışını kabul ettim. Çık, nereye gidersen muzaffer olacaksın.

 

Fîhi Mâ Fîh’in bu satırlarındaki üçüncü nüktede şudur: Mevlânâ’ya biri, Moğollar da kıyamet gününe inanıyor ve yargılama olacak diyorlar dedi. Mevlânâ buyurdu: Yalan söylüyorlar. Kendilerini Müslümanlarla ortak etmek istiyorlar, yani biz de biliyoruz ve ikrar ediyoruz. Deveye, “Nereden geliyorsun?” dediler. “Hamamdan” dedi. -Soran kişi de- “Topuğundan belli” dedi. Şimdi eğer onlar haşre inanıyorsa, bunun alameti ve işareti nerede? Bu isyankârlıklar, zülum ve kötülük kat kat toplanmış buz ve karlar gibidir...

 

Bir bilim adamının daha önce işaret ettiğimiz, “Mevlânâ Fihi Mâ Fîh’inde Cengiz Han’ın ilahî mesaj aldığını söyler” tespitinin kaynağı bu üç nüktenin ikincisidir. Bu ifadelerden böyle bir anlam ve hüküm çıkarılması ne denli doğrudur? Takdir sizlere aittir.

 

Mevlânâ âcizlik hissiyatına büyük anlamlar yükler. Hak, âciz ve düşkünün yanındadır. Âciz olan yakarış ve istek sahibidir. Yakarışında samimi oluş, putperestin bile yolunu açar.

 

گفت حق گر فاسقی و اهل صنم چون مرا خوانی اجابتها کنم

تو دعا را سخت گیر و شخول عاقبت برهاندت از دست غول

 

Hak dedi: “Günahkârsan ve puta tapıyorsan da madem bana dua ediyorsun, kabuller ederim”

Sen duayı çokça yap, yalvar. Seni gulyabaninin elinden kurtarır.17


Güç ve iktidar sahibi olanlar, Hakk’ın kudreti karşısında âciz olduklarını unutmadıkları sürece gerçek iktidar sahibidir. Aksi takdirde güç kaybedip zelil olacaklardır, olmuşlardır. Mevlânâ’ya göre bu durumda isyan etmekten ve zalim olmaktan koruyan âcizlik, imrenilecek bir özelliktir. Hasta olmadan Hakk’ı anmak, iktidarda iken Hakk’a karşı âcizlik duygusunu taşımak ise büyük bir emniyet ve güç kaynağıdır.

 

Bir de Anadolu’da dehşet saçan Moğollardan söz etmeye mecburuz. Sivas ile Erzincan arasında, Kösedağ’da askerlerini bırakıp kaçan Sultan Gıyaseddin idaresindeki Selçuklu ordusunu 3 Temmuz 1243’te mağlup eden Moğolların önünde kalan halk ve bilginler çaresizdi. Sivas kadısı Kırşehirli Necmeddin, Moğollara mukavemet edilemeyeceği düşüncesiyle şehrin ileri gelenleriyle Moğol komutana hediyeler götürür. Sivaslılar hayatlarını ve mallarını kurtarır, şehir yağmalanır. Kayseri halkı kahramanca müdafaa yapar, ancak hiyanete uğrar ve şehir düşer. Kayseri tarihinin en büyük felaketine uğrar, halk katledilir. Erzincan da yağmalanır, katliam yapılır. Malatya’da idareciler kaçar, halk düzeni sağlar. Geri dönen vali halktan topladığı altınlarla Moğolları ikna eder, halk bayram sevinci yaşar. Amasya’ya çekilen vezir Mühezzibüddin Ali, Amasya kadısı Fahreddin’le oturup ağlaşır ve çare ararlar. Ülkeyi sulha kavuşturmak için geriye dönmekte olan Moğollarla görüşmek üzere arkalarından giderler. Erzurum hududunda onlara yetişirler. Sonuçta büyük malî yükümlülükler kabul ederek Anadolu’nun siyasî birliğinin Selçuklu sultanları tarafından sağlanması için izin isterler. Böylece Anadolu’daki kargaşa ve fitneyi sona erdirirler.

 

1256 yılında bazı anlaşmazlıklar sonucu Moğol ordusu tekrar Anadolu’ya yönelir. Erzurum’dan Aksaray’a kadar şehirler talan edilir. Beceriksiz Sultan İzzettin, askerinin 14 Ekim 1256 tarihinde Sultan Hanı civarında perişan olduğunu haber alınca Konya’yı sahipsiz bırakıp kaçar. Yine halk, bazı idareciler ve din adamları çareler arar ve hediyeler hazırlar. Bu arada Selçuklu sultanları ve devlet adamları kendi aralarında kavga ve savaş içerisindedir. Konya’nın bu badireyi atlatmasında Cuma hatibinin etkileyiciliğinden veya Mevlânâ’nın yardımından söz edilir.

 

Bütün bu felaketler ve katliamlara rağmen Anadolu’da her açıdan gelişmeler sağlanmıştır. Sonunda Anadolu’da hiçbir Moğol unsuru kalmadığı gibi İran ve Horasan bölgesinde dahi Moğol varlığı yok olmuştur. Dönemin kimi devlet adamları, bilginleri ve sûfîleri buldukları çözüm yollarıyla bu sonucun oluşmasında elbette etkili olmuştur. Mevlânâ da bu gelişmenin en önemli mimarlarından biridir. Bu acılı yıllara bir de bu gözle bakıp, Müslüman Anadolu’nun derin ve güçlü yapısını hissetmek mümkündür. Bu da heyecan vericidir.

 

Sözün sonunda Mevlânâ’ya kulak verelim. Mesnevî’de Mevlânâ der ki:

Yol arkadaşlarını ziyareti gerekli say, kim olursa; ister yaya, ister atlı.

Düşmanın da olsa bu ihsan, yine iyidir; çünkü güzel davranışla nice düşman dost olmuştur.

Dost olmazsa kini azalır. Çünkü güzel davranış kine merhem olur.

Ey iyi dost! Bunun dışında nice faydaları vardır; fakat uzamasından korku­yorum.

Sözün özü şudur: Topluma dost ol; putçu gibi taştan arkadaş yont.

Çünkü kervanın kalabalığı ve çokluğu, yol kesicilerin belini ve mızrağını kırar.18


***Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu'nun Yazarlar Birliği Konya şubesinde verdiği konferans'tır.


Dipnotlar

1 Mesnevî, Mevlânâ, I-II, Çev. Adnan Karaismailoğlu, Ankara, 2004 (Akçağ Yayınları), 3. Defter, 171. beyit.

2 Mesnevî, 3/1375-1384.

3 Mesnevî, 1/1670-1672.

4 Mesnevî, 1/1930-1931.

5 İsmâil-i Ankaravî, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, I-VII, İstanbul, 1289/1872, I, 11.

6 Değerlendirme ve eleştiriler için bkz. Adnan Karaismailoğlu, Klâsik Dönem Türk Şiiri İncelemeleri, Ankara, 2001 (Akçağ Yayınları)

7 Örnek olarak bk. şu eserler: Nâdir-i Vezînpûr, Medh, Dâg-ı neng ber sîmâ-yi edeb-i Fârsî, Tahran, 1374 hş. /1995, 575 sayfa; Hüseyn-i Rezmcû, Şi‘r-i kuhen-i Fârsî der-terâzû-yi nakd-i ahlâk-i İslâmî, I-II, 1366 hş. /1987, 134+390 sayfa; Bu eserleri tekidi için bkz. Adnan Karaismailoğlu, Klâsik İran Şiirine ve Şairlerine Yöneltilen İdeolojik Tenkitler: Övgü, Fars Edebiyatının Yüzünde Utanç Damgası ve İslâm Tenkit Terazisinde Eski Fars Şiiri Kitapları, Nüsha, sayı 10. Yaz 2003, s. 7-17.

8 Mevlânâ, Fîhi Mâ Fîh, nşr. B. Furûzânfer, Tahran, 1369 hş., s. 183; krş. terc. A. Avni Konuk, İstanbul, 1994, s. 166.

9 Mesnevî, 1/1206-1209.

10 Mesnevî, 2/26-27.

11 Mesnevî, 3/697

12 Mesnevî, 3/699.

13 Mesnevî, 1/1080-1081.

14 Mesnevî, 1/3743.

15 Mesnevî, 1/2892-2895.

16 Mevlânâ, Fîh-i Mâ Fîh, B. Furûzânfer, s.64-65; krş. trc. A. Avni Konuk, 60-62.

17 Mesnevî, 3/756-757.

18 Mesnevî, 2/2139-2144.

MESNEVİ'DE "İLİM" KAVRAMI

 

 

Arapça mastar olarak bilmek, isim olarak bilgi, bilim anlamlarına sahip olan ancak kullanım yerleri ve şekilleri itibariyle anlam ve tariflerinde birçok tafsilatı barındıran "ilim" kavramı, Mevlânâ tarafından Mesnevisinde, çeşitli yönleriyle ele alınmıştır. "İlim" kavramı, bu eserde bazen sadece genel, soyut bir şekilde bilgi anlamında, tazen de çeşitli bilim dallarının bilgisinden; hayatı, gerçeği kavramaya rehberlik eden ilahî bilgiye kadar uzanan bilgiler, bilimler anlamında yüzlerce beyitte görülmektedir.1 Bu konudaki malumat, bugün de bizlere yardımcı olacak bir çeşitlilik ve özellik arzetmektedir. Burada bilginin önemi, insan-bilgi münasebeti, eşya ve olayların bilgisi, ilahî bilgi gibi hususlar Hz. Mevlânâ'nın ifadeleriyle ortaya konmaya çalışılacaktır.

İlim ve bilgi ile ilgili mevzular İslâm dünyasında, gerek Kur'ân-ı Kerîm ve Hadîs-i şerîflerdeki kesin ve tafsilatlı vurgulamalarda ve gerekse Eflatun (ölm. M.Ö.348-347) ve Aristo (ölm. M.Ö. 332)'dan Farâbî (ölm. 950) ve İbn-i Sînâ (ölm. 1037)'ya; Mâverdî (ölm.1105) ve Gazzâlî (ölm.1111)'den İbn Haldun (ölm.1406)'a ve birçok alime uzanan anlayış ve değerlendirmeler sayesinde önemli bir yer tutmaktadır. İlimlerin önemi, konulan, bilim dallan, ilim öğrenme ve öğretme usulü, öğretmen ve öğrencinin âdabı, bu anılan bilginlerin ve diğer bazılarının eserlerinde özenle izah edilmiştir. Bu eserlerden hem ilimleri tanıtan hem de usul ve âdabı anlatan ve belki de bu türdeki eserlerin sonuncusu olan bilimler ansiklopedisi hüviyetindeki Mevzû'âtu'l-rulûm isimli kitap büyük öneme sahiptir. Taşköprîzâde İsâmeddin Ahmed Efendi (1495-1561)'nin Miftâhu 's-sa'âde ve Misbâhu's- siyâde isimli ve üçyüzü aşkın bilim dalını, bilginleri, eğitim usul ve âdabını konu edinen Arapça eserini, oğlu Kemâleddin Efendi (1522-1621) ilavelerle ve Mevzu'atu'l- 'ulûm adıyla Türkçe'ye tercüme etmiştir. Bu eserde fıkıh alimleri arasında yer verilen Mevlânâ hakkında "Mevlânâ Celâleddîn el-Konevî ile maruftur" denilmektedir. 2 1621 yılında vefat eden Kemâleddîn Efendi'nin Mevlânâ için Konyalı sıfatını kullanması ve onu böyle takdim etmesi önemli olsa gerektir.

Bu derece bilgiyle, ilimlerle ilgilenen bir medeniyet içerisinde ve bu medeniyetin önemli simalarından biri olan Hz. Mevlânâ, Mesnevî'sinde bazı vesilelerle çeşitli bilgi ve ilim dallarının adını zikretmiş, bazı bilim anlayışlarını adlandırmış ve bir kısmı hakkında izahlarda bulunmuştur. Bazılarına bu tebliğ içerisinde işaret edilecek olan bu bilimlerin adlarını, onun kullanış biçimiyle şu şekilde sıralayabiliriz:

İlm-i vahy, ilm-i nakl, ilm-i din, ilm-i yakın, ilm-i Hüdâ, ilm-i tahkîkî, ilm-i ledün, ilm-i levh-i kül, ilm-i nakl, ilm-i ta'lîmî, ilm-i taklîdî, ilm-i goftârî, ilm-i mekr, ilm-i sihr, ilm-i hendese, ilm-i nücûm, ilm-i tıb, ilm-i felsefe, ilm-i münâcât

Mevlânâ'nın ilim anlayışı, önem verdiği bilgiler elbette dinî ve tasavvufî bakışının etkisi altındadır. Öncelikle onun bu anlayışını doğrudan değerlendirme yoluna gitmeden uygun gördüğümüz bir sıralama ile konuyu ele alacağız, ancak bu husustaki anlayışı da tabii olarak yer yer kendini gösterecektir.

Mesnevî'de ilme verilen önemi gösteren beyitler görülür. İlim için "Beşerden amaç, ilim ve hidayettir3", "Ruh, ilim ve akılla dosttur4", "Köpek dahi ilim öğrenince sapıklıktan kurtulur, ormanlarda helal av avlanır5" ifadelerini kullanmaktadır.

Şu beyitlerde de bilginin ve bilgili olmanın önemine işaret eder:

"Bilgi Hz. Süleyman iktidarının saltanat mührüdür. Bütün âlem ceset, ilim ruhtur6"

 

"Bütün âlimler" alim âlemlere rahmettir" diye söylemişlerdir7"

 

"Ey oğul! Bütün dünyayı ağzına kadar ilim ve güzellikle dolu bir testi bil8"

 

Mesnevî'de anlatılır ki, bir padişah, dünyada meyvası âb-ı hayatın özü olan bir ağaç bulunduğunu, duyduğunda adamlarından birini bunu bulmak için görevlendirir. Sonuçta ümitsizliğe kapılan bu şahsa bir pîr-i fânî gerçeği şu şekilde izah eder:

"Şeyh güldü ve ona şöyle dedi: Ey akıllı kişi! Bu ağaç, bilgili kişideki ilim ağacıdır

O çok yüksek, çok şaşırtıcı, çok  geniş okyanustan bir âb-ı hayattır9."

 

Bu beyitlerde de Mevlânâ anlaşılır ve ikna edici bir ifadeyle ilmin gerekliliğini ve farkını vurgular:

 

"Her bir şeyin yararı ve zararı yerine göredir. Bu nedenle ilim vaciptir ve faydalıdır10."

 

"Bilginin iki kanadı, şüpheninse bir kanadı vardır, zan eksik, kusurludur.

.....

Kişi zandan kurtulunca ilme kavuşur. O bir kanatlı kuş iki kanatlı olur, uçar11."

 

Onun bilgiyle, bilginin kazandırdıklarıyla ve ilimle meşgul olanlarla ilgili güzel benzetmelerini, ince nüktelerini şu beyitlerde tespite çalışalım:

 

"Cehaletten söz edersek o Allah'ın zindanıdır. İlimden bahsedersek o, onun köşküdür.12."

 

"Ruhun arzusu, hikmete ve ilimleredir. Bedenin arzusu ise bahçeye, yeşilliğe, üzüme

Ruh yükselmeye ve sefere can atar; beden ise kazanca, ota, yiyeceğe13."

 

"Bilgiyle olan uyku uyanıklıktır, cahillerle birlikte oturan uyanık kişiye vah vah!14."

 

"Alimin uykusu ibadetten daha iyidir hele de gafletten uyandıran bilgi olursa

Yüzme bilen yüzücünün hareketsiz durması acemi kişinin el ayak sallamasından daha iyidir.15."

 

Hz. Yusuf un güzelliği onu zindana götürdü, ilmi ise zuhal yıldızına yükseltti.

İlim ve hüner sayesinde şah onun kölesi oldu; ilim saltanatı, güzellik saltanatından, daha üstündür16 ."

 


"İlim sonu, kıyısı olmayan bir denizdir. Bilgi isteyen ise denizdeki dalgıç.

Ömrü binlerce yıl olsa, o araştırmaktan usanmaz17"

Ayrıca Hz. Mevlânâ Mesnevî'sinde, melek, hayvan ve insanın özelliklerine işaret eden Peygamber efendimizin "Yüce Allan melekleri yarattı ve onlara akıl verdi. Hayvanları yarattı, onlara şehvet verdi; insanlığı yarattı, onlara akıl ve şehvet verdi. Kimin aklı şehvetine galip gelirse o meleklerden daha üstündür. Kimin şehveti aklına galip gelirse hayvanlardan daha aşağıdır" mealindeki hadisini uzunca izah eder ve burada insanın melek yönünü akıl, ilim ve cömertlik kelimeleriyle ortaya koyar18."

 

Şu ana kadar sıralanan örneklerde bilgi daima müspet yönüyle ele alındı. Artık bilgileri ulaştırdıkları ve kazandırdıkları makam, imkan ve özellik açısından bir ayırıma tabi tutmak gerekmektedir. Bilginin olumlu ve olumsuz sonuçlarını bugün bizzat tadarak öğrenen biz günümüz insanları için kanaatimizce çok önemli izahlar yapar Mevlânâ. Meselâ şu iki örnek bu hususa çok açık bir işarettir.

 

"Bilgi ve hikmet doğru yol ve eğri yol içindir. Her yer yol olsaydı hikmet boş olurdu19."

 

"Hem sual hem de cevap ilimden kaynaklanır, gül ve dikenin toprak ve sudan yetiştiği gibi

Hem sapıklık, hem de hidayet acı ve tatlının nemden meydana geldiği gibi ilimden  kaynaklanır20."

Bu noktada insana yol gösteren ilimle, onun ufkunu, görüşünü engelleyen bilgileri, bilimleri, başka bir ifadeyle bilime gerçek amacı dışında bir anlayışla bakmayı izah etmek gerekir. Özle, ruhla, anlayışla ilgili bilgi ile dünyadaki bilgi arasındaki fark şu beyitlerde görülür.

 

"Dinleyicinin hoşlanmadığı ilim, taklide ve öğretmeye dayalı bilgidir.

Zira geçim için öğrenilmiş, gönül aydınlığı için değil. Bu ilim onu isteyen kişi gibi,  aşağılık dünya ilmidir.

O, insanlar için bu ilmi ister bu dünyadan kurtulmak için değil21."

 

"Ruhu, özü olmayan sözdeki ilim, alıcıların yüzüne aşıktır.

İlim tartışmasında güçlü olsa da alıcısı olmayınca ölür, gider22."

 

İlim insana kolaylıklar sağlamalı, onu huzura, sükuna erdirmelidir.

 

"Gönül ehlinin ilimleri onları taşır, ten ehlinin ilimleri ise onların yükleridir.

İlim gönüle aksederse yardımcı  olur,  ilim  bedene yansırsa (bedende kalırsa) yük olur"

.........

"Dikkat et! Arzuların için bu ilim yükünü taşıma, ilmin rahvan atma bin.

İlmin rahvan atına bindikçe, omzundaki yük kalkar23

 

Ondan, Hak'tan habersiz olan ya da sadece adlarıyla kanaat eden, özünü, hakikatini aramayanlar içindir bu sözler. Hakkı, yaratıcıyı ve ona dönüşü bilme, her türlü bilginin önündedir.

 

"Hendese biliminin, ya da nücum, tıp ve felsefe ilminin incelikleri,

Bunlar bu dünya ile ilgilidir; yedinci kat semaya ulaşmazlar

Canlının birkaç gün yaşamasını sağladıkları için şu şaşkınlar onların adını "remizler", ince şeyler koydular24."

 

Sözü, son asırda Batı'da bilgi felsefesiyle ilgilenen ve bilginin temelini gözlem ve deneylerde veya mantıkî tespitlerde arayanlara göre çok farklı olan hususlara nakledelim.

Eşyanın hakikatini kavramadaki görüşleri şöyledir Mevlânâ'nın:

 

"Görmek ekseriyetle bilgiden daha ikna edicidir.

Bu nedenle dünya herkesi etkiler

Zira dünyayı hazır, elde görürler, ahireti ise borç bilirler.25

 

"Biri insanı nakışlarla süslü balçıktan bir suret gördü; diğeri ilim ve amelle dolu bir balçık26."

 

"Şeytanın bilgisi vardı ancak din aşkı yoktu. O, Adem'in sadece toprak suretini gördü.

Ey kendine güvenen kişi her ne kadar ilmin inceliklerini bilsen de gaybı gören gözlerin  açılmaz."27

 

"Fitneli yolda ilim, yakın (kesin) bilgiden daha düşük seviyede, zandan daha yüksektir.

Bil ki, bilgi yakîni arar, yakîn biliş de açık bir şekilde (gaybı) görmeyi28."

 

İnsanoğlu için üstün meziyet olan akıl ve ilim, kişinin hakikati görmesine de engel olabilir. Bakış ve değerlendirme noktalarında zihindeki akıl, eldeki bilgi kişiyi zaafıyete düşürebilir. "Temiz kişi akıllı olmayı nasıl ister"29 diye bunu sorgulamakta Mevlânâ ve "Zeki olanlar bir sanatla kanaat ederler, fakat aptal olanlar sanattan, yaratılandan sanatkârı bulurlar30 izahı ile dikkatleri çeker. Bu tespitler ilgilendiği, bildiği  bilgilere hayran kalan, hayatın ve âlemin hakikatini aramayı bırakan kişilere yöneliktir. Bu nedenle akla, bilgiye, fikre, mutlak doğru veya hakikate götüren bilgi diye bakılmaması gerekir onun ifadeleriyle;

 

"Nice bilgi, zekâ ve anlayışlar yolcuya öcü ve yol kesici olmuştur31."

Yine bu bakışa dayalı olarak her kişideki bilgi de olumlu yönler taşımayabilir. "Nâkıs kişide ilim cehalet olur"32 ifadesinde özetlendiği gibi her şahıstaki ilim özelliği temsil etmeyebilir.

 

"Alim kişi ilimlerden yüzbinlerce bölüm bilir de kendi ruhunu tanımaz, bu zalim.33

"Nice alim bilgiden nasipsiz. Onlar ilmin muhafızıdır, sevenleri değil.

Ancak onları dinleyen halktan olsa da bilgisinden yararlanır 34

 

" Kötü karekterli kişiye ilim ve fen öğretmek, eşkıyanın eline kılıç vermektir.

Sarhoş zencinin eline kılıç vermek, insan olmayanın ilim öğrenmesinden daha iyidir.

Bilgi, mal, mevki ve güç kötü karakterlilerin elinde fitne olur.35"

Buraya kadar verilen örnekler içerisinde yer yer zahir- batın; suret-mana; gönül-beden farklılığına dolaylı olarak değinildi. Mutasavvıf bir şahıs olan Mevlânâ"nın eserlerinde bu hususu ana konu yapması, özellikle surete, görünüşe aldananların; inançta, amelde yüzeysel kalanların öze, ruha intikal edemeyenlerin olumsuzluklarını anlatması ve çözümü boşluktan kurtulma, varlık mefhumundan sıyrılma olarak göstermesi tabiidir. Buna dayalı olarak Mesnevî"sinde yok olma bilgisinden söz eder, bu tasavvufî anlayışı, ilim, bilgi hususunda da tatbik eder ki, ayrıca ele alınması ve suret-mana mefhumları içerisinde değerlendirilmesi gerekir.

Fakat burada ilmin kaynağını gösteren iki beytine yer vererek konuyu özelleştirelim.

 

"Irmak kendisini nasıl temizleyebilir, kişinin bilgisi Allah"ın bilgisinden yararlanır36."

 

"Topraktan olan insan Hak"tan bilgi öğrendi de, ilim yedinci kat semaya kadar (her yeri) aydınlattı37."

Mevlânâ"nın kulladığı ilim kavramı özde Hak bilgisi, Hakk"ı bilme ve kavramadır, yakîn ilmidir38.

 

Son olarak Hz. Mevlânâ"nın, ilmin özünü, amacını belirten beyitleriyle söze nokta koyalım:

"Bütün ilimlerin ruhu, mahşer günü ben kimim diyebilmendir.

Sen dinin esaslarını bildin, ancak kendi aslına bak, o iyi mi?

Kendi asılını bilmen, ikiye ayrılan esasları bilmenden daha iyidir. Ey ulu kişi!39"

 


 

 

Dipnotlar

 

1 Makalede işaret edilen beyitlerin dışında meselâ şu beyitlerde: Mevlânâ, Mesnevi, nşr.trc., Şerh., Reynold A. Nicholson, I-VIII,London, 1925-1940; Krş.- Çev.: Veled İzbudak, Gözden Geçiren Abdülbaki Gölpmarlı, I-VI, İstanbul, 1988. I, 256, 1010, 1015, 1016, 1234, 1882, 1883, 2360, 3221,3763; II, 641, 1422, 2327, 2427, 2429, 2436, 3095, 3103, 3265, 3265, 3266, 3318; III, 1130, 1371, 2429, 2710, 2990, 4109, 4333, 4676; IV, 1498, 1516, 3168, 3352; V, 379, 1379, 1405, 1408, 1562, 1563, 2104, 2112,2119,2763,3692,4157; VI, 250, 823, 1932, 2063, 3173, 4013

2 Kemâleddin Mehmed Efendi, Mevzu'â-tu'l-ulûm, I-II, İstanbul, 1315/1897, II. 744-746.

3 Mevlânâ, Mesnevî, III, 1992

4 A.g.e., II, 56

5 Mevlânâ, Mesnevî, II. 1363

6 A.g.e., I, 1030

7 A.g.e., I, 717

8 A.g.e., I, 2860

9 A.g.e., II.-, 3668-3669

10 A.g.e., VI, 2599

11 Mevlânâ, Mesnevî, III, 1510,1513

12 A.g.e., I, 1510

13 A.g.e., III, 4438-39

14 A.g.e., II, 39

15 Mevlânâ, Mesnevî, VI, 3878-79

16 A.g.e., VI, 3104-3105

17 A.g.e., VI, 3881-3882

18 A.g.e., VI, 1497

19 Mevlânâ, Mesnevî, VI, 1753

20 A.g.e., IV, 3009-3010

21 A.g.e., II, 2429-2431

22 Mevlânâ, Mesnevî, II, 2436-2437

23 A.g.e., I, 3446-3453

24 Mevlânâ, Mesnevî, IV, 1516-15

25 A.g.e., III, 3858

26 A.g.e., VI, 1144

27 A.g.e., VI, 260-261

28 Mevlânâ, Mesnevî, III, 4120-4121

29 A.g.e., VI, 2373

30 A.g.e., VI, 2374

31 A.g.e., VI, 2369

32 A.g.e., I, 1612

33 A.g.e., III, 2648

34 A.g.e., III, 3038-3039

35 Mevlânâ, Mesnevî,IV, 1436-1438

36 Mevlânâ, Mesnevî, nşr. M. İstilâmi, I-VI, Tahran, 1370-1371 hş. / 1990-1991, I, 3234.

37 Mevlânâ, Mesnevî I, 1012

38 Şu beyitler bu hususta bilgi verebilir: Mevlânâ, Mesnevî, I, 2834-3841; IV, 1416- 1418; V, 1064, 3578; VI, 2656

39 Mevlânâ, Mesnevî , III, 2654-2656

 

 

MEVLÂNÂ VE FARSÇA

Adnan Karaismailoğlu*

Ülkemizde yapılan konuşmalarda zaman zaman bazı konular, kanımca yanlış anlamalar ve hisler doğuracak şekilde dile getirilmekte veya dinleyiciler tarafından böyle algılanmaktadır. Konu özellikle Türkiye'de bıraktığı olumsuz etkiler açısından önemlidir. Önceki günlerde Mevlânâ'yı anmak için düzenlenen bir panelin ardından 18 Ocak 2007 günü, ‘‘Şimdi İngilizce, Geçmişte Farsça ve Arapça'' başlığıyla yapılan bir haber bunun ilginç bir örneğidir. Haberdeki alıntıda, Mevlânâ'nın eserlerinin Farsça olduğu, o dönemde de Türkçe'nin bir kenara itildiği belirtilmekteydi. Haberin ve alıntının vardığı nokta başlıkla birlikte okunmalıdır: "Şimdi İngilizce, geçmişte Farsça ve Arapça. Sakın ecdadınıza kızmayın."

Bu ve benzeri ifadeler sonucunda Türkçe konuşanların zihninde şu algılamalar oluşabilmektedir:

a) Ecdadımız yabancı kültürlerin etkisi altında kalmıştır.

b) Farsça veya Arapça kullanmaları etki altında kalmaları sonucudur.

c) Mevlânâ da eserlerini Farsça yazarak bu yanlışı sürdürmüştür.

d) Türkçe ecdadımız tarafından ihmal edilmiştir.

e) Bugünkü İngilizce kullanımıyla geçmişte Farsça veya Arapça kullanımı aynı özelliktedir.

Bu olumsuz algılamalar belki daha da artırılabilir. Ancak her şeyden önce Hz. Mevlânâ'dan önemli bilgi ve tecrübelerin aktarıldığı bir toplantıda hemen sadece yukarıdaki alıntıların dikkat çekmesi ve habere değer görülmesi, kanaatimce çok üzüntü vericidir.

Yukarıdaki algılamaların ve oluşan yargıların yersizliğine işaret etmek gerekmektedir. Kültürel etkileşimi, bütünüyle kültürel etki altında kalma olarak açıklamak, bunu özellikle de Gazneli, Selçuklu ve Osmanlı devletleri hakkında, yani hakim Türkler için dile getirmek bilimsel açıdan mümkün değildir.

Konuyu burada ayrıntılı olarak izah etmek güçtür.[1] Öncelikle bu konuda ünlü sosyolog merhum Erol Güngör'ün tespitine yer verelim: "Gerçi içimizde Türklerin siyasî hâkimiyeti elde tutmakla beraber başkalarının kültürel hâkimiyeti altında kalmış olduklarını iddia edecek kadar tarih ve sosyoloji bilgisinden mahrum kimselere hâlâ rastlıyoruz."[2]

Bu tespit, tarihî bilgilerle birlikte daha çok anlam kazanacaktır. Gazneli ve Selçuklu devletleri gibi Türk asıllı devletlerin himayesinde söylenen Farsça şiirler, içerik itibariyle çoğunlukla Türklerle ilgilidir. İlave olarak bu şiirleri yazan şairlerin önemli kısmı Türk asıllıdır. Bu hususlar Türkiye'de maalesef pek dikkate alınmamaktadır. Türkler ve Farslar, kaderin ve tarihin cilvesiyle aynı coğrafyada birlikte yaşarken yeni bir dinin mensupları olarak büyük bir değişim geçirmişlerdir. Bu arada kullandıkları diller de büyük değişiklik geçirdi. Farsça, bu dönemde yeni özellikler kazanırken ve yeni şekliyle IX., X. asırlarda ilk Farsça edebî ürünler oluşurken, bu beraberlik nedeniyle Türkler tarafından da kullanıldı. Bu kullanış öyle tabii ve içten olmuştur ki asırlar boyu bu dile karşı herhangi bir yabancılık hissi duyulmamıştır. Bir yanda Türkçe konuşulup şiir söylenirken Farsça eserler de verilmekteydi. Bu nedenle XI. asrın başlarında şair Minûçihrî (ö. 432/1040-1041), bilgin olduğu anlaşılan bir şahsı Farsça şiirinde överken ona şöyle seslenmişti:



به راه ترکی مانا که خوبتر گوئی تو شعر ترکی برخوان مرا و شعر غزی

به هر لغت که تو گوئی سخن توانی گفت که اصل هر لغتی را تو ابجد و هوّ زی



Galiba Türkçe daha güzel söylersin. Sen bana Türkçe şiir, Oğuzca şiir oku.

Konuştuğun her dilde şiir söyleyebilirsin. Zira her dilin aslı için sen ebced ve hevvez'sin.

Ayrıca, Farsça eser veren bu kişiler farklı bir kültürden ve anlayıştan da söz etmiyorlardı. Sadece iki örnek verelim. Gazneli sarayı şairi Ferruhî (ö. 429/1038), fethinden ta dört asır önce İstanbul'u hedef göstererek ordu komutanına Farsça şöyle hitap ediyordu:



از پی آن که در از خیبر بر کند علی شیر ایزد شد و بگذاشت سر از علیین

در قسطنطین صد ره ز در خیبر مه قاضی شهر گواهی می دهد امروز براین

گر خداوند مرا شاه جهان امر کند بر شاه آرد در دست در قسطنطین



Ali, Hayber'in kapısını kopardığı için Allah'ın aslanı oldu; illiyyîne,  yücelere ulaştı.

Kostantin'in kapısı Hayber'in kapısından daha büyüktür; şehrin kadısı bugün buna şahitlik ediyor.

Efendime, Dünya Şahı Mahmut  emrederse, Kostantin'in kapısını, ona elinde getirir.[3]

Mu'izzî (ö. 1124-1127 yıllarında) de Melikşah'ı övdüğü Farsça şiirinde şöyle diyordu:

به مهر و خدمت ترکان سپرد باید دل چو کردگار به ترکان سپرد ملک جهان

بلی ز دولت ترکان بقای اسلام است بقای دولت ترکان به دولت سلطان

Sevgide ve hizmette Türklere gönül vermek gerekir, çünkü yaratıcı, cihan mülkünü Türklere vermiştir.

Evet İslâm'ın bekası, Türklerin devletiyledir, Türklerin devletinin bekası Sultanın devletiyledir.[4]

Yüzlerce örnek verilebilecek bu bakışla Farsça şiirde yer alan Türkler için, Farsça bir yabancı dil veya bir kültürel etkilenme sembolü olarak görülemez. Mevlânâ bu şairlerin yaşadığı asırlardan sonra doğal hale gelmiş bir tutumla kendi toplumuna ait değerleri Farsça ile ifade etmiştir. Anlattıklarıyla, öğretileriyle Anadolu'nun manevî mimarlarından olması, büyük çoğunlukla böyle kabul görmesi herhangi bir yabancı kültürün etkisinden söz edilemeyeceğinin de bir delilidir. Konu, sanırım yaşadığımız asrın gözüyle ve beklentileriyle maalesef yanlış değerlendirilmektedir.

Diğer bir husus olarak Türkçenin, ecdadımız tarafından ihmal edildiği iddiası da kanımca doğru değildir. Kaşgarlı Mahmud'un Dîvânu Lugâti't-Türk'teki (yazılışı 1072-1074) X. ve IX. yüzyıllara ait olduğu belirtilen şiir örneklerini[5] ve Balasagunlu Yusuf Has Hâcib'in 1069'da tamamladığı Kutadgu Bilig isimli 6645 beyitlik mesnevîsini hatırlamamak ya da dillerde taşımamak, bu düşünceye yol açmaktadır. Aksine, bir gerçek  olarak mazide Türkçenin Doğu Türkistan'dan Orta Avrupa'ya, Hindistan ve Hicaz'dan Kuzey Afrika'ya kadar konuşulduğunu ve Türkçe eserler verildiğini görmek, galiba daha heyecan vericidir.

Bugün ülkemizde İngilizce sözcüklerin yaygınlaşmasını, İngilizcenin bilimsel yayınlarda tercih edilmesini ve bazı okullarda eğitim dili olarak kullanılmasını, geçmişle benzer görmek herhâlde çok yanıltıcıdır. Bugünün Türkiye'si ile 10 asır öncesinin Horasan ve Batı Türkistan sahasının şartlarını aynı görmek mümkün müdür?

Yukarıdaki bir iki örnekte ve Mesnevî'de bulunan kendini ifade ediş hâliyle, bugün İngilizce ile isimlendirip anlattıklarımız arasındaki muhteva farklılığını göz ardı etmek hoş görülebilir mi? Bundan da öte,


روح با علم است و با عقل است یار روح را با تازی و ترکی چه کار

Ruh ilimle ve akılla dosttur. Ruhun Arapça ve Türkçe ile ne işi vardır?[6]

gibi ifadelerle yüzeysel bakışların üzerinde bir yol gösterici olan Mevlânâ'yı, bu tartışmalara konu etmek nasıl mazur görülebilir?

Bugün bu konuya duygulu yaklaşan her birey şüphesiz sözle ve yazıyla Türkçenin en güzel kullanım örneklerini oluşturarak ve böylece iddiayla değil de eylemle Türkçeye sahip çıkacaktır. Tıpkı eylem adamı olan Mevlânâ'nın dediği gibi:


یا به تازی گفت یک تازی‌زبان که همی ‌دانم زبانِ تازیان

عینِ تازی گفتنش معنی بوَد گرچه تازی گفتنش دعوی بوَد

یا نویسد کاتبی بر کاغدی کاتب و خط‌خوانم و من امجدی

این نوشته گرچه خود دعوی بوَد هم نوشته شاهدِ معنی بوَد


Veya Arapça konuşan biri Arapça olarak, "Arapların dilini biliyo­rum" de­diyse,

Arapça -biliyorum- söylemesi iddia olsa da, bizzat Arapça söylemesi gerçektir.

Veya bir kâtip kâğıda, "Yazarım ve yazı okurum; ben büyük biriyim" yazsa,

Bu yazı, bizzat iddia olsa da, yine de gerçeğe tanıktır.[7]

Gerçekte Türkçenin, bilimin, sanatın ve de Hz. Mevlânâ'nın her hâlde sahip çıkılmaya ihtiyacı yoktur. Değer kazanmak isteyenlerin meşguliyet alanları ise açık ve seçik ortadadır.


* Prof. Dr. , Kırıkkale Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölüm Başkanı

[1] Konuyla ilgili geniş bilgi için bkz. Adnan Karaismailoğlu, İslâmiyet Sonrasında İlk Farsça Şiirlerde Türkler, Türkler, Cilt 5, Ankara, 2002, s. 903-913; aynı yazar, Doğu'da Edebî Miras Üzerinde Tartışmalar, Dergâh, sayı 155, Ocak 2003, s. 10-11, 18-19.

[2] Erol Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, İstanbul, 1999, s. 71.

[3]  Ferruhî-i Sîstânî, Dîvân,  nşr. M. Debîr-i Siyâkî, Tahran, 1335ş., s. 287.

[4]  Mu‘izzî, Külliyât-i dîvân, nşr. Nâsir-i Hîrî, Tahran, 1362, s. 494.

[5] Talat Tekin, Karahanlı Dönemi Türk Şiiri, Türk Dili, sayı 409, Ocak 1986, s. 82 ; Talat Tekin, XI. Yüzyıl Türk Şiiri (Dîvânu Lugati't-Türk'teki Manzum Parçalar), Ankara, 1989, s.VIII-IX.

[6] Mevlânâ, Mesnevî-i ma'nevî (ez-rûy-i nusha-i 677h.), I-III (6 defter), tashih Adnan Karaismailoğlu - Derya Örs, Ankara, 2007, Akçağ Yay.|; Mevlânâ, Mesnevî, Çeviren Adnan Karaismailoğlu, Akçağ Yay., 2. defter, 56. beyit.

[7] Mevlânâ, Mesnevî, 2/3568-3571.

MESNEVİ'DE "İLİM" KAVRAMI

 

Arapça mastar olarak bilmek, isim olarak bilgi, bilim anlamlarına sahip olan ancak kullanım yerleri ve şekilleri itibariyle anlam ve tariflerinde birçok tafsilatı barındıran "ilim" kavramı, Mevlânâ tarafından Mesnevisinde, çeşitli yönleriyle ele alınmıştır. "İlim" kavramı, bu eserde bazen sadece genel, soyut bir şekilde bilgi anlamında, tazen de çeşitli bilim dallarının bilgisinden; hayatı, gerçeği kavramaya rehberlik eden ilahî bilgiye kadar uzanan bilgiler, bilimler anlamında yüzlerce beyitte görülmektedir.1 Bu konudaki malumat, bugün de bizlere yardımcı olacak bir çeşitlilik ve özellik arzetmektedir. Burada bilginin önemi, insan-bilgi münasebeti, eşya ve olayların bilgisi, ilahî bilgi gibi hususlar Hz. Mevlânâ'nın ifadeleriyle ortaya konmaya çalışılacaktır.

İlim ve bilgi ile ilgili mevzular İslâm dünyasında, gerek Kur'ân-ı Kerîm ve Hadîs-i şerîflerdeki kesin ve tafsilatlı vurgulamalarda ve gerekse Eflatun (ölm. M.Ö.348-347) ve Aristo (ölm. M.Ö. 332)'dan Farâbî (ölm. 950) ve İbn-i Sînâ (ölm. 1037)'ya; Mâverdî (ölm.1105) ve Gazzâlî (ölm.1111)'den İbn Haldun (ölm.1406)'a ve birçok alime uzanan anlayış ve değerlendirmeler sayesinde önemli bir yer tutmaktadır. İlimlerin önemi, konulan, bilim dallan, ilim öğrenme ve öğretme usulü, öğretmen ve öğrencinin âdabı, bu anılan bilginlerin ve diğer bazılarının eserlerinde özenle izah edilmiştir. Bu eserlerden hem ilimleri tanıtan hem de usul ve âdabı anlatan ve belki de bu türdeki eserlerin sonuncusu olan bilimler ansiklopedisi hüviyetindeki Mevzû'âtu'l-rulûm isimli kitap büyük öneme sahiptir. Taşköprîzâde İsâmeddin Ahmed Efendi (1495-1561)'nin Miftâhu 's-sa'âde ve Misbâhu's- siyâde isimli ve üçyüzü aşkın bilim dalını, bilginleri, eğitim usul ve âdabını konu edinen Arapça eserini, oğlu Kemâleddin Efendi (1522-1621) ilavelerle ve Mevzu'atu'l- 'ulûm adıyla Türkçe'ye tercüme etmiştir. Bu eserde fıkıh alimleri arasında yer verilen Mevlânâ hakkında "Mevlânâ Celâleddîn el-Konevî ile maruftur" denilmektedir. 21621 yılında vefat eden Kemâleddîn Efendi'nin Mevlânâ için Konyalı sıfatını kullanması ve onu böyle takdim etmesi önemli olsa gerektir.

Bu derece bilgiyle, ilimlerle ilgilenen bir medeniyet içerisinde ve bu medeniyetin önemli simalarından biri olan Hz. Mevlânâ, Mesnevî'sinde bazı vesilelerle çeşitli bilgi ve ilim dallarının adını zikretmiş, bazı bilim anlayışlarını adlandırmış ve bir kısmı hakkında izahlarda bulunmuştur. Bazılarına bu tebliğ içerisinde işaret edilecek olan bu bilimlerin adlarını, onun kullanış biçimiyle şu şekilde sıralayabiliriz:

İlm-i vahy, ilm-i nakl, ilm-i din, ilm-i yakın, ilm-i Hüdâ, ilm-i tahkîkî, ilm-i ledün, ilm-i levh-i kül, ilm-i nakl, ilm-i ta'lîmî, ilm-i taklîdî, ilm-i goftârî, ilm-i mekr, ilm-i sihr, ilm-i hendese, ilm-i nücûm, ilm-i tıb, ilm-i felsefe, ilm-i münâcât

Mevlânâ'nın ilim anlayışı, önem verdiği bilgiler elbette dinî ve tasavvufî bakışının etkisi altındadır. Öncelikle onun bu anlayışını doğrudan değerlendirme yoluna gitmeden uygun gördüğümüz bir sıralama ile konuyu ele alacağız, ancak bu husustaki anlayışı da tabii olarak yer yer kendini gösterecektir.

Mesnevî'de ilme verilen önemi gösteren beyitler görülür. İlim için "Beşerden amaç, ilim ve hidayettir3", "Ruh, ilim ve akılla dosttur4", "Köpek dahi ilim öğrenince sapıklıktan kurtulur, ormanlarda helal av avlanır5" ifadelerini kullanmaktadır.

Şu beyitlerde de bilginin ve bilgili olmanın önemine işaret eder:

"Bilgi Hz. Süleyman iktidarının saltanat mührüdür. Bütün âlem ceset, ilim ruhtur6"

 

"Bütün âlimler" alim âlemlere rahmettir" diye söylemişlerdir7"

 

"Ey oğul! Bütün dünyayı ağzına kadar ilim ve güzellikle dolu bir testi bil8"

 

Mesnevî'de anlatılır ki, bir padişah, dünyada meyvası âb-ı hayatın özü olan bir ağaç bulunduğunu, duyduğunda adamlarından birini bunu bulmak için görevlendirir. Sonuçta ümitsizliğe kapılan bu şahsa bir pîr-i fânî gerçeği şu şekilde izah eder:

"Şeyh güldü ve ona şöyle dedi: Ey akıllı kişi! Bu ağaç, bilgili kişideki ilim ağacıdır

O çok yüksek, çok şaşırtıcı, çok  geniş okyanustan bir âb-ı hayattır9."

 

Bu beyitlerde de Mevlânâ anlaşılır ve ikna edici bir ifadeyle ilmin gerekliliğini ve farkını vurgular:

 

"Her bir şeyin yararı ve zararı yerine göredir. Bu nedenle ilim vaciptir ve faydalıdır10."

 

"Bilginin iki kanadı, şüpheninse bir kanadı vardır, zan eksik, kusurludur.

.....

Kişi zandan kurtulunca ilme kavuşur. O bir kanatlı kuş iki kanatlı olur, uçar11."

 

Onun bilgiyle, bilginin kazandırdıklarıyla ve ilimle meşgul olanlarla ilgili güzel benzetmelerini, ince nüktelerini şu beyitlerde tespite çalışalım:

 

"Cehaletten söz edersek o Allah'ın zindanıdır. İlimden bahsedersek o, onun köşküdür.12."

 

"Ruhun arzusu, hikmete ve ilimleredir. Bedenin arzusu ise bahçeye, yeşilliğe, üzüme

Ruh yükselmeye ve sefere can atar; beden ise kazanca, ota, yiyeceğe13."

 

"Bilgiyle olan uyku uyanıklıktır, cahillerle birlikte oturan uyanık kişiye vah vah!14."

 

"Alimin uykusu ibadetten daha iyidir hele de gafletten uyandıran bilgi olursa

Yüzme bilen yüzücünün hareketsiz durması acemi kişinin el ayak sallamasından daha iyidir.15."

 

Hz. Yusuf un güzelliği onu zindana götürdü, ilmi ise zuhal yıldızına yükseltti.

İlim ve hüner sayesinde şah onun kölesi oldu; ilim saltanatı, güzellik saltanatından, daha üstündür16 ."

 


"İlim sonu, kıyısı olmayan bir denizdir. Bilgi isteyen ise denizdeki dalgıç.

Ömrü binlerce yıl olsa, o araştırmaktan usanmaz17"

Ayrıca Hz. Mevlânâ Mesnevî'sinde, melek, hayvan ve insanın özelliklerine işaret eden Peygamber efendimizin "Yüce Allan melekleri yarattı ve onlara akıl verdi. Hayvanları yarattı, onlara şehvet verdi; insanlığı yarattı, onlara akıl ve şehvet verdi. Kimin aklı şehvetine galip gelirse o meleklerden daha üstündür. Kimin şehveti aklına galip gelirse hayvanlardan daha aşağıdır" mealindeki hadisini uzunca izah eder ve burada insanın melek yönünü akıl, ilim ve cömertlik kelimeleriyle ortaya koyar18."

 

Şu ana kadar sıralanan örneklerde bilgi daima müspet yönüyle ele alındı. Artık bilgileri ulaştırdıkları ve kazandırdıkları makam, imkan ve özellik açısından bir ayırıma tabi tutmak gerekmektedir. Bilginin olumlu ve olumsuz sonuçlarını bugün bizzat tadarak öğrenen biz günümüz insanları için kanaatimizce çok önemli izahlar yapar Mevlânâ. Meselâ şu iki örnek bu hususa çok açık bir işarettir.

 

"Bilgi ve hikmet doğru yol ve eğri yol içindir. Her yer yol olsaydı hikmet boş olurdu19."

 

"Hem sual hem de cevap ilimden kaynaklanır, gül ve dikenin toprak ve sudan yetiştiği gibi

Hem sapıklık, hem de hidayet acı ve tatlının nemden meydana geldiği gibi ilimden  kaynaklanır20."

Bu noktada insana yol gösteren ilimle, onun ufkunu, görüşünü engelleyen bilgileri, bilimleri, başka bir ifadeyle bilime gerçek amacı dışında bir anlayışla bakmayı izah etmek gerekir. Özle, ruhla, anlayışla ilgili bilgi ile dünyadaki bilgi arasındaki fark şu beyitlerde görülür.

 

"Dinleyicinin hoşlanmadığı ilim, taklide ve öğretmeye dayalı bilgidir.

Zira geçim için öğrenilmiş, gönül aydınlığı için değil. Bu ilim onu isteyen kişi gibi,  aşağılık dünya ilmidir.

O, insanlar için bu ilmi ister bu dünyadan kurtulmak için değil21."

 

"Ruhu, özü olmayan sözdeki ilim, alıcıların yüzüne aşıktır.

İlim tartışmasında güçlü olsa da alıcısı olmayınca ölür, gider22."

 

İlim insana kolaylıklar sağlamalı, onu huzura, sükuna erdirmelidir.

 

"Gönül ehlinin ilimleri onları taşır, ten ehlinin ilimleri ise onların yükleridir.

İlim gönüle aksederse yardımcı  olur,  ilim  bedene yansırsa (bedende kalırsa) yük olur"

.........

"Dikkat et! Arzuların için bu ilim yükünü taşıma, ilmin rahvan atma bin.

İlmin rahvan atına bindikçe, omzundaki yük kalkar23

 

Ondan, Hak'tan habersiz olan ya da sadece adlarıyla kanaat eden, özünü, hakikatini aramayanlar içindir bu sözler. Hakkı, yaratıcıyı ve ona dönüşü bilme, her türlü bilginin önündedir.

 

"Hendese biliminin, ya da nücum, tıp ve felsefe ilminin incelikleri,

Bunlar bu dünya ile ilgilidir; yedinci kat semaya ulaşmazlar

Canlının birkaç gün yaşamasını sağladıkları için şu şaşkınlar onların adını "remizler", ince şeyler koydular24."

 

Sözü, son asırda Batı'da bilgi felsefesiyle ilgilenen ve bilginin temelini gözlem ve deneylerde veya mantıkî tespitlerde arayanlara göre çok farklı olan hususlara nakledelim.

Eşyanın hakikatini kavramadaki görüşleri şöyledir Mevlânâ'nın:

 

"Görmek ekseriyetle bilgiden daha ikna edicidir.

Bu nedenle dünya herkesi etkiler

Zira dünyayı hazır, elde görürler, ahireti ise borç bilirler.25

 

"Biri insanı nakışlarla süslü balçıktan bir suret gördü; diğeri ilim ve amelle dolu bir balçık26."

 

"Şeytanın bilgisi vardı ancak din aşkı yoktu. O, Adem'in sadece toprak suretini gördü.

Ey kendine güvenen kişi her ne kadar ilmin inceliklerini bilsen de gaybı gören gözlerin  açılmaz."27

 

"Fitneli yolda ilim, yakın (kesin) bilgiden daha düşük seviyede, zandan daha yüksektir.

Bil ki, bilgi yakîni arar, yakîn biliş de açık bir şekilde (gaybı) görmeyi28."

 

İnsanoğlu için üstün meziyet olan akıl ve ilim, kişinin hakikati görmesine de engel olabilir. Bakış ve değerlendirme noktalarında zihindeki akıl, eldeki bilgi kişiyi zaafıyete düşürebilir. "Temiz kişi akıllı olmayı nasıl ister"29 diye bunu sorgulamakta Mevlânâ ve "Zeki olanlar bir sanatla kanaat ederler, fakat aptal olanlar sanattan, yaratılandan sanatkârı bulurlar30 izahı ile dikkatleri çeker. Bu tespitler ilgilendiği, bildiği  bilgilere hayran kalan, hayatın ve âlemin hakikatini aramayı bırakan kişilere yöneliktir. Bu nedenle akla, bilgiye, fikre, mutlak doğru veya hakikate götüren bilgi diye bakılmaması gerekir onun ifadeleriyle;

 

"Nice bilgi, zekâ ve anlayışlar yolcuya öcü ve yol kesici olmuştur31."

Yine bu bakışa dayalı olarak her kişideki bilgi de olumlu yönler taşımayabilir. "Nâkıs kişide ilim cehalet olur"32 ifadesinde özetlendiği gibi her şahıstaki ilim özelliği temsil etmeyebilir.

 

"Alim kişi ilimlerden yüzbinlerce bölüm bilir de kendi ruhunu tanımaz, bu zalim.33

"Nice alim bilgiden nasipsiz. Onlar ilmin muhafızıdır, sevenleri değil.

Ancak onları dinleyen halktan olsa da bilgisinden yararlanır 34

 

" Kötü karekterli kişiye ilim ve fen öğretmek, eşkıyanın eline kılıç vermektir.

Sarhoş zencinin eline kılıç vermek, insan olmayanın ilim öğrenmesinden daha iyidir.

Bilgi, mal, mevki ve güç kötü karakterlilerin elinde fitne olur.35"

Buraya kadar verilen örnekler içerisinde yer yer zahir- batın; suret-mana; gönül-beden farklılığına dolaylı olarak değinildi. Mutasavvıf bir şahıs olan Mevlânâ"nın eserlerinde bu hususu ana konu yapması, özellikle surete, görünüşe aldananların; inançta, amelde yüzeysel kalanların öze, ruha intikal edemeyenlerin olumsuzluklarını anlatması ve çözümü boşluktan kurtulma, varlık mefhumundan sıyrılma olarak göstermesi tabiidir. Buna dayalı olarak Mesnevî"sinde yok olma bilgisinden söz eder, bu tasavvufî anlayışı, ilim, bilgi hususunda da tatbik eder ki, ayrıca ele alınması ve suret-mana mefhumları içerisinde değerlendirilmesi gerekir.

Fakat burada ilmin kaynağını gösteren iki beytine yer vererek konuyu özelleştirelim.

 

"Irmak kendisini nasıl temizleyebilir, kişinin bilgisi Allah"ın bilgisinden yararlanır36."

 

"Topraktan olan insan Hak"tan bilgi öğrendi de, ilim yedinci kat semaya kadar (her yeri) aydınlattı37."

Mevlânâ"nın kulladığı ilim kavramı özde Hak bilgisi, Hakk"ı bilme ve kavramadır, yakîn ilmidir38.

 

Son olarak Hz. Mevlânâ"nın, ilmin özünü, amacını belirten beyitleriyle söze nokta koyalım:

"Bütün ilimlerin ruhu, mahşer günü ben kimim diyebilmendir.

Sen dinin esaslarını bildin, ancak kendi aslına bak, o iyi mi?

Kendi asılını bilmen, ikiye ayrılan esasları bilmenden daha iyidir. Ey ulu kişi!39"

 


 

 

Dipnotlar

 

1 Makalede işaret edilen beyitlerin dışında meselâ şu beyitlerde: Mevlânâ, Mesnevi, nşr.trc., Şerh., Reynold A. Nicholson, I-VIII,London, 1925-1940; Krş.- Çev.: Veled İzbudak, Gözden Geçiren Abdülbaki Gölpmarlı, I-VI, İstanbul, 1988. I, 256, 1010, 1015, 1016, 1234, 1882, 1883, 2360, 3221,3763; II, 641, 1422, 2327, 2427, 2429, 2436, 3095, 3103, 3265, 3265, 3266, 3318; III, 1130, 1371, 2429, 2710, 2990, 4109, 4333, 4676; IV, 1498, 1516, 3168, 3352; V, 379, 1379, 1405, 1408, 1562, 1563, 2104, 2112,2119,2763,3692,4157; VI, 250, 823, 1932, 2063, 3173, 4013

2 Kemâleddin Mehmed Efendi, Mevzu'â-tu'l-ulûm, I-II, İstanbul, 1315/1897, II. 744-746.

3 Mevlânâ, Mesnevî, III, 1992

4 A.g.e., II, 56

5 Mevlânâ, Mesnevî, II. 1363

6 A.g.e., I, 1030

7 A.g.e., I, 717

8 A.g.e., I, 2860

9 A.g.e., II.-, 3668-3669

10 A.g.e., VI, 2599

11 Mevlânâ, Mesnevî, III, 1510,1513

12 A.g.e., I, 1510

13 A.g.e., III, 4438-39

14 A.g.e., II, 39

15 Mevlânâ, Mesnevî, VI, 3878-79

16 A.g.e., VI, 3104-3105

17 A.g.e., VI, 3881-3882

18 A.g.e., VI, 1497

19 Mevlânâ, Mesnevî, VI, 1753

20 A.g.e., IV, 3009-3010

21 A.g.e., II, 2429-2431

22 Mevlânâ, Mesnevî, II, 2436-2437

23 A.g.e., I, 3446-3453

24 Mevlânâ, Mesnevî, IV, 1516-15

25 A.g.e., III, 3858

26 A.g.e., VI, 1144

27 A.g.e., VI, 260-261

28 Mevlânâ, Mesnevî, III, 4120-4121

29 A.g.e., VI, 2373

30 A.g.e., VI, 2374

31 A.g.e., VI, 2369

32 A.g.e., I, 1612

33 A.g.e., III, 2648

34 A.g.e., III, 3038-3039

35 Mevlânâ, Mesnevî,IV, 1436-1438

36 Mevlânâ, Mesnevî, nşr. M. İstilâmi, I-VI, Tahran, 1370-1371 hş. / 1990-1991, I, 3234.

37 Mevlânâ, Mesnevî I, 1012

38 Şu beyitler bu hususta bilgi verebilir: Mevlânâ, Mesnevî, I, 2834-3841; IV, 1416- 1418; V, 1064, 3578; VI, 2656

39 Mevlânâ, Mesnevî , III, 2654-2656

 

ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009