..:: 1 ::..
IRAKIYYE : Muhammed b. Irakî el-Musavî tarafindan kurulmus bir tasavvuf okuludur.
ISTIFA: Bir seyin güzidesini seçmek, tercih etmek manasina Arapça bir kelime. Tasavvufta seçilmis kul, bastan beri Ilâhî tutusun altinda rehindir. Hakim Tirmizî, müctebânin da seçilmis (Mustafâ) oldugunu söyler. Isin basinda kendisi için hazirlanan mertebe dolayisiyla, bu kisinin nefsi gitmemistir. Durum böyle olmasa bu nefis, ikram edilmis aziz bir makama helal olurdu. Bu sebeble o, nefsi ve seçilmislik makami arasinda tam bir engel ile perdelidir. Hatta bu, Allah'in ata (bagis) lan konusunda kalbe istirak etmez, ancak Allah, inayeti (manevî yardimi) ile bu nefsi kendisine dost edinir. Bu nefse Allah, dayanacagi miktarda ilhâmî bagis nurlarini, azar azar döker. Sonunda o kulda, arzular ve dünya sehvetleri kaybolur. Böylece Allah, onu yakinlik ve bagis tatliligi ile sarhos eder. O vakit, büyük yakinlik makamina ulasir. Kalbten alman sey, bu makamda alinir. Burada kalp ile onun arasinda bir engel bulunmaz. Zira bu durumda o, nefsin sehvetlerle kirletemeyecegi derecede, Allah'a boyun egmistir. Nefsinde istek ve sehvet kalmamistir. Artik her sey, Allah'in dilemesi ve takdiri ile olmaktadir. Bu nefis, kendi istegi ile Allah'a teslim olmustur. O sirada kalple beraber nefis, mülkten mülke, mertebeden mertebeye intikal etmektedir. Bu gidisin sonunda o, büyük siddikiyet makamina kavusur. Bu büyük makami, Allah kendi huzurunda bu nefis için hazirlamistir. Bu makama ulasir, kendisine açilir, sonra döner ve Allah'in kabzasi (kontrolü) 'nda olur. Nitekim Allah En'am Sûresinin 87. âyetinde söyle buyurmustur: "Onlari seçtik ve dogru yola erdirdik", istifa, Allah tarafindan seçilmedir, hidayet de yine Allah tarafindandir. Yine Hac Sûresi 75. âyetinde söyle buyrulur: "Allah, insan ve meleklerden bazilarini resul olarak seçti". Baslangicin nefsin ile, seçilmen ise, nefsinden dolayidir, istifa konusu, bazi sûfilerce su sekilde yorumlanir: istifa; Allah'in kulun kalbini, kendisini tanimak üzere bosaltmasi, neticede bu, marifetin, kalpte safâyi yaymasi demektir. Bu dereceye ulasma konusunda, mü'minlerin havassi, avammi, âsi veya mutî olani, velî veya peygamber olani esittirler. Kur'an'da Allah söyle buyurur: "Kullarimizdan dilediklerimizi Kitab'a mirasçi kildik, onlarin bir kismi zalim, bir kismi muktesid (orta), bir kismi da hayirda ileri gitmistir" (Fatir/32).
ISTILÂM: Arapça, kesmek, kökünden sökmek mânâsina gelen bir kelimedir. Tasavvuf istilahinda, kalpteki asiri sevgiye denir, istilâm; Hakk'in, kulu kendisine maglub eden galebeleridir. Bu da, kulun iradesini kaldirmasi konusunda lütuf imtihani ile olur. Serrâc'a göre istilâm sudur: Sufiyye yoluna giren sadik mürid, o yolda, içini ve disini hâlis kilar. Kalbine Hakk'in nuru deger, orada ilhâmî bilgi zuhur eder, kendini kaplayan vecd halinde lahzalar devam eder. Bu vecd hali arttikça, sevgisi de artar, iste bu duruma, sûfiyye istilahinda istilâm denir. Zira bu durumda kalp, sultan-i veled ile mesgul olur ve onda sükûnet bulur.
ISTINA': iyi yapmak, birisini seçm.ek, dostlar, için davet ve ziyaret tertip etmek vs. gibi manalari ifade eden Arapça bir kelime. Allah'in kulunu güzel ahlâkla süslemesi, onu nefsanî özelliklerden siyirip, iyi özelliklerle muttasif kilmasi. Allah, bu dereceyi enbiyâ ve siddîklara tahsis etmistir. Nitekim Tâhâ sûresinin 41. âyetinde, "seni kendim için ayirdim" ifadesi ile Hz. Musa'nin, Ilâhî bir terbiyeye maruz kaldigini görürüz. Buradaki istina', ifade ettigi mana ile, Allah'in siddîklara oldugu gibi, nebîlere de tahsîs ettigi yüksek bir makamdir. Harraz bu konuyu açiklarken, "Allah'tan gelen ilk sey, bu gibi kullari kendi için ayirmasi (seçmesi) dir. Bu da, sürekli tevhid halinin ortaya çikisi bakimindan, tevhide ilk giristir." der. Bu mânâda sâlikin, Allah'a dogru (yani mükemmellesmeye dogru) yol alirken, tüm kötü özelliklerinden, nefsinin arzularindan ve sehvetlerinden siyrilmasi ve Allah'da, Allah'tan, Allah için ve Allah'la varligini sürdürmesi, söz konusudur. Böylece kul, itaatkâr, Allah'a bagli ve Rabbânî hale gelir. Tam anlamiyla sâdik ve siddîk olur. Ancak, Allah için nazar eder, ancak Allah'in gözü ile bakar ve Allah'in nuru ile görür, velayeti tamamlayarak siddîklik makamina hak kazanir. Ancak istinâ'da veli ve nebinin sinanmamasi diye bir sey söz konusu degildir. Allah, ezelî ilmiyle onun ne olacagini bilmekle birlikte, onu minnet ve nimetleriyle denemeye maruz birakir. Hattâ veli ve nebiler, insanlar içinde en çok mihnete ve belâya ugrayan kisilerdir. Allah'in bir veli veya nebiyi, kendisi için seçmesi (istina'), onu nimetleri ile denemesinden baskasi degildir.
ISIK : Dervisler için kullanilan bir tabir olup, âsik kelimesinden bozmadir. Bursa'da Isiklar denilen yerin adi; orada bazi velilerin bulunmasi veya ölünce mezarlarinin orada bulunmasindan kaynaklanmaktadir.
Ben erenler sancagiyim o isiklar teberi
Ben savas günü çeriyim o hemen çerde çeri.
Yahya Bey
TASAVVUFÎ TERIMLER (I)
..:: 2 ::..
IBADET : Boyun egmek, kulluk etmek ve itaat etmek anlaminda Arapça bir kelime. Kasanî'ye göre, âmme için Allah'a tezellülün son noktasidir.

IBADIYYE: Aleviyye'nin kollarindan, Abdullah b. Muhammed el-Yemenî tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu.

IBAHIYYE: Sapik mezheblerden biridir. Bu mezhebe göre, günahlardan kaçinmaya ve farzlari yapmaya gücümüz yetmez. Bu âlemde kimsenin rütbesi, gücü yoktur. Herkes mal ve hanim konusunda ortaktir.

IBLIS: Seytanin diger adi, çogulu ebâlis veya ebâlise'dir. Cinlerdendir.

IBNÜ ABBADIYYE: Zerrûkiyye'nin kollarindan biri. Ibn Abbâd (ö. 792/1390) tarafindan kurulmustur.

IBNÜ BARRACANIYYE: Abdüsselam b. Abdurrahman el-Ifrikî (ö. 536/1141) tarafindan kurulmus bir sûfiyye okulu.

IBNÜ HAREZMIYYE: Abdü'l-Hasan Ali b. ismail b. Muhammed b. Abdullah b. Hirizmî el-Osmânî (ö. XIX. y.y.)'nin kurdugu bir tasavvuf okulu. Sühreverdiyye'nin kollarindan biridir.

IBNU'L-ÂRIFIYYE: Abdulabbas Ahmed b. Muhammed b. Musa b. el-Ârif et-Tancî (ö. 586/1190) tarafindan kurulmustur. Cüneydiyye'nin kollarindan biridir.

IBNÜ'L-VAKT: Arapça, vaktin oglu demektir. Tasavvufta geçmis ve gelecek endisesinden kurtulmus, simdiki âni yasayan sufi'ye ibnu'l-vakt denir. Sufî tabirlerinin disinda olmak üzere, bu ifâde, zamanin uyarina giden, vaktin icablarina göre hareket eden, mizaç ve tabiata göre söz söyleyen, müsamahakâr kisiler için kullanilir. Ibnû'l-vakt, halin kullandigi kisidir.

Harabat ehline düzâh azabin anma ey zâhid
Ki bunlar ibn-i vakt olmus gam-i ferdayi bilmezler.
Hayalî

IBNÜ'Z-ZEYYATIYYE: Ebû Yakub Yusuf b. Yahya b. isa b. Abdurrahman el-Merâkesî tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu.

IBRAHIMIYYE: Ünlü Halvetî Seyhi Kusadali ibrahim Efendi (ö. 1264/1849) tarafindan tesis edilen bir tasavvuf okulu. Halvetîligin Çerkesiyye'sinden dogmustur.

IBRET: ibret, hâllere bakip ibret alma, ders alma vs. gibi manalari ihtiva eden Arapça bir kelime. Hayir ve ser konusunda, insanlarin hallerinin disa vuran durumlarindan ders almak, dünyada (orada insanlarin basina gelenler, sonra âhirete göçmeleri, âhirette basa gelecekler vs. gibi) gizli hususlardan ibret almak, bu gibi durumlara bakarak, geregi gibi davranislarda bulunmak seklinde açiklanan bir tâbirdir. Hz. Peygamber (s) bir hadislerinde söyle buyurmustur: "Dilimin zikir, himmetimin fikr, bakisimin ibret olmasiyla emrolundum". (Sahih-i Müslim, c. V.) Esyanin disina ait hikmetleri görmek, hakîmlerin isidir. Varligin disa ait formlarindan, içyüzüne yönelme sonucu kul, her seyde Hakk'i ve O'nun sifatlarini görür.

IBRIK : Arapça. Özel madenî testiye benzer, genellikle abdest almada kullanilan su kabi. Özellikle tasavvufun erken dönemlerinde sikça görüldügü gibi, sufîler, yolculuk sirasinda, yanlarinda ibrik tasirlar, buna, rekve, mathara ve râviye derlerdi. Bu, yolculuk âdabindandi. Ayni zamanda sünnettir.

ISTILÂ: Arapça'da deneme, sinama manasina gelir. Bu sinama ya hayirla olur, ya da ser ile veya nimet, ya da hikmetle... Tasavvuf istilahinda ibtilâ; Allah'in, sidkini ögrenmek üzere, kulunu bir takim denemelere tâbi tutmasidir. Kur'an-i Kerim'de açiklandigi üzere, Allah ehl-i cenneti dünyada iken bir takim sinavlardan geçirmistir: "Biz cennet ehlini sinadigimiz gibi, onlari (da) sinadik". (Kalem/17)", Allah kalblerinizdekini sinamak için..." (Al-i Imran/104) Allah, katindan zafer bagislamak tarzinda belâ-i hasen ve savasta siddetle sarsmak seklinde farkli bir bela ile kulunu imtihandan geçirir. Bu olaylardan sonra kulunun durumuna bakar, halinde, sidkinda, imaninda, yasayisinda sapmalar var mi, yok mu, kontrol eder. Böylece kulun ihlasi (samimiyeti), Allah'a dayanmasi ve dogrulugu ortaya çikar. Bu iki kutuplu denemeye Fecr suresinin su âyetlerinde açik bir isaret vardir: "Rabbi, kulunu deneyip ona ikram edip, nimet verince, o kul, Rabbim bana ikram etti' der iken, bu nimetin kisilma durumunda "Rabbim bana ihanet etti, der" (Fecr/15-16). Ibtilâ; müridin Allah'a kavusma (yani O'nun ahlakiyla ahlâklanma) sürecinde basindan geçen bir çesit tecrübedir. Bu hayir veya ser suretinde olur. Insanlarin arasinda en büyük denemeyi geçirenler, nebilerdir. Peygamberler arasinda belâya en fazla mâruz kalani, Hz. Peygamber (s) Efendimizdir. Ser seklindeki belâ, malin elden gitmesi, çocugun ölmesi, açlik, korku, mahrumiyet seklinde görülür. Bu husus Enbiyâ Sûresinin 35. âyet-i kerimesinde söyle belirtilir: "Sizi fitne olmak üzere hayir ve ser ile deneriz, ondan sonra bize dönersiniz". Insan sabirli, cihad ehli ve Allah'tan razi olmayinca, gelen belâya isyan eder; böylece, Allah'a itaat yolundan çikar, ihlasi terkeder, derecesi azalir, noksanlasir ve hüsrana ugrayanlardan olur. Aksi durumda, gelene sabreder de razi olursa, manevî olgunlugun zirvesine ulasir. Allah, kulunu mal ile de imtihan ederek, ihlâsinin, rizasinin derecesini ögrenir. Bilindigi gibi; bir kimsenin yaninda mal, mülk olacak, ancak ona en ufak bir meyli bulunmayacak, ona ragbet etmeyecek, iste bu kisiye zâhid denir. Yaninda mal, mülk olmayip da, mala mülke ragbet etmeyene zâhid denmez. Bu sekilde zengin olmakla birlikte zühd sahibi olmak bir ibtilâdir. Zâhid yanindaki malin azalmasi veya çogalmasina en ufak bir önem atfetmez.

I'CÂB: Arapça, kendini begenmeyi ifade eden if'al babindan bir masdar. Kendini, ibâdetini begenme, önemli bir nefis hastaligidir; bu, ayni zamanda baskasini küçük görmek demektir. Bkz.: Ucub.

ICABET: Arapça, çagriya olumlu karsilik vermeyi ifade eden bir kelime. Kulun, Allah ile olan sözlesmesi. Hak ile sohbet, iki kelime ile özetlenir: 1. Icabet, 2. Istikamet, Icabet, söz vermedir. Istikâmet de, verilen sözü yerine getirme, sadâkat göstermedir, icabet seriat, istikâmet hakikattir.

ICAZET-NAME: Arapça-Farsça bir terkib. Izin mektubu, bir nevi diploma mânâsina gelir. Seyhlerin, olgunluk makamlarini asan ve irsad mertebesine yükselip gelenlere, gördükleri terbiye ve irsad sinirlari içinde, talihlerin (isteklilerin) terbiye ve irsad edilmesi konusunda verdikleri izin. Bunu belgeleyen, mezuniyet kagidina da icâzet-nâme denir. Icâzet-nâme alanlara, seyh tarafindan merasimle taç giydirilirdi. Bazi tasavvuf okullarinda, taç yerine "hirka giydirmek" tabiri kullanilir.

ICTIBÂ: Arapça, seçmek, kendine ayirmak mânâsina bir kelime. Sufilerin halini iki sey toplar, bir araya getirir. "Diledigini kendine seçer. Kendine yönelene de, Kendine giden dogru yolu (hidayeti nasib eder) gösterir". (Sura/13) âyeti bu hususu açiklar. Bir grup sufiyye, ictibâyi sirf ictibâya hasrederken, bir kismi da, yönelme denen baslangiç sartiyla, hidâyete tahsis eder. Harrâz söyle der: Muhlisler mürid degil muraddirlar. Mevlâlari bunlari seçmis, onlar üzerindeki nimeti tamamlamis, onlar için keramet hazirlamis, onlardan istek (taleb)'i kaldirmistir. Sirf ictibâ, kulun kazanmasina bagli degildir. Bu, murad (istenen), mahbûb (sevgili)'un hâlidir. Kulun çalismasi olmadan, Allah nimetini kendiliginden, hibe olarak da verir.

ICTIHAD : Arapça. Bütün gücünü harcama manasina gelir. Tasavvuf deyimi olarak, sûfinin, mesakkat ve külfeti gerektiren islere yönelmesi, onlari yapmaya çalismasidir.

ÎD: Arapça, bayram demektir. Amelleri tekrarlama sonucu, tecellîlerin kalp üzerinde tekrar bulmasi manasina gelir. Cem makami.

IDLÂL: Arapça, naz ve isve yapmak anlaminda bir kelime. Allah katinda naz sahibi olmak, ve O'nun katinda nâzi geçmek.
TASAVVUFÎ TERIMLER (I)
..:: 3 ::..
IDRÂK:Arapça, kavramak demektir. Tehânevî'ye göre idrâk iki çesittir: 1. Basît idrak: Hakk'in vücûdunu (varligini) idrak etmekle beraber, bu idrakin ve idrak edilen Hakk'in suurunda olmamak. 2. Mürekkeb (Bilesik) Idrak: Hakk'in varligini idrak etmekle beraber, bu idrakin ve idrâk edilen Hakk'in suurunda olmak.

IDRISIYYE: Hizriyye'nin kollarindan biridir. Kurucusu; Seydî Ahmed b. Idris el-Fâsî'dir. 1253 /1837 senesinde Zübeyde'de vefat etmistir. Bu tasavvuf yolunun temeli; Hz. Muhammed (s)'in ahlâkini gerçeklestirmek, ve "La ilahe illallah Muhammedün Rasûlullâh" zikrine bütün gücü ile, dil ve düsünce ortakligi sartina bagli olarak devam etmekten ibarettir. Seydî Ahmed, tasavvuf olgunlugunu, Hüseyn el-Misrî'nin yaninda elde etmistir.

IGTISÂSIYYE: Kübreviyye'nin Horasan kolu olan bir tasavvuf okulu. Kurucusu, Ishak el-Huttalanî (ö. VIII/XV. y.y.)dir. Kübreviyye'nin Horasan koludur.

IHÂNE: Bir seyi hakir görmek, küçük görmek anlaminda Arapça bir kelime. Kâfir ve fâcirlerden zuhur eden harikulade seylere ihâne denir.

IHBAT: Alçak gönüllü, husu sahibi olmak manasina Arapça bir kelimedir. Tasavvuf istilahinda ihbât'a ulasan kimse, gönül huzurunu elde eden ve sükûnete ermis, sehvet açisindan günaha girmekten uzaklasmis, istekleri gafletten siyrilmis, talebi gönül rahatliginda kavusmustur. Aksi durumda, irâdeye bir nedenle noksanlik ariz olur, bir fitne olarak yol alamaz. Övme ve yermenin esit olmasi ve nefsi kinamanin sürmesi, insanlarin eksikliklerini görmemek, ihbâtin özelliklerindendir.

IHLÂS: Gösterisi birakmak, taatta, ibadette samimi olmak manalarini ihtiva eden Arapça bir ifade. Kalbi, safasina keder veren seyden kurtarmak. Tam bir dogrulukla kullukta bulunmak. Amellerinde, Allah'tan baskasindan karsilik beklememek. Istilâhât-i Masâyih'ta, Ihlasin nasil gerçeklestigi hususu söyle anlatilir: "Mutasavvif olununca anlasilir ki, bir seyi, gayri bir sey mesub eder, yani karistirir, bozar. Pes, karisikliktan safi ve hâlis olunca, ana hâlis tesmiye olunur. Ve ihlâs; amel için, Allahü Teâlâ'dan gayri sahit taleb etmemeye dahi denilir. Ve denildi ki, ihlâs, abd ile Allahü Tealâ'nin beyninde bir sirdir. Melek âni bilmez ki ani taciz ede. Sidk ile ihlâs beyninde fark sudur ki, sidk; asil ve evveldir. Ihlâs fer'dir. Ve bir farz dahi Ihlasin amele duhûlden sonra olmasidir".

Kaside bir bahane, hem gazel efsanedir ancak
Garaz ihlasimi sidk ile hâk-i paye inhadir.
Nef'î

Bu suretle ortaya çikiyor ki, ihlâs, bir isi sirf Allah için, O'nun rizasi için yapmaktir. Bazi sûfiler ihlâsi; hareket, sakinlik, ayakta durus, oturus, her türlü isin ve sözlerin sirf Allah için olmasidir, diye tarif ederler. Muhlis (ihlasa erdiren) Allah, muhlas (ihlâsa erdirilen) ise kuldur. Kisinin, isinde Allah'tan gayriyi görmez hale gelmesi, Ihlasin en son noktasidir.

IHRAM: Haram kilmak, ihrama girmek manasina Arapça bir kelime. Tasavvuf terminolojisinde, mahlukata ait sehveti terketmektir. Ihramdan çikmak ise, mak'ad-i sidk katindan insanlara inip, onlara hos görülü davranmaktir.

IHSÂ: Arapça, saymak, ama teker teker saymak demektir, ilâhî isimlerin sayilmasi, yaratilisa ait sekillerden fani olunca, hazret-i vahidiyyette onlari gerçeklestirmekle olur. Beka, Hazret-i ehadiyyette beka iledir. Esma-i Ilâhînin sayilmasi, o isimlerle ahlâklanmakla olur. Bu da sahih bir tâbi olus ile, verase cennetine girisi gerektirir. Burada "Onlar Firdevs cennetine mirasçi olanlardir. Onlar orada ebedî kalicidirlar", (Mü'minûn/11) âyeti söz konusudur. Esma-i iâhînin sayilmasi onlari yakinen anlayip, ihtiva ettigi manayi uygulamakla olur. Çünkü bu, ef'al cennetine girmeyi gerektirir. Bu da, mücazât makaminda Allah'a saglikli bir tevekkül ile mümkündür.

IHSAN: Iffetli olmak, korumak anlaminda Arapça bir kelime, ihsan; basîret nuru ile, hazret-i rububiyyetli müsahede ederek kullugu gerçeklestirmektir.

IHSAN: Bir seyi iyi ve güzel etmek, güzel bilmek, mânâsina Arapça bir kelime. Tasavvufta terim olarak; her ne kadar görmese de, sanki Allah'i görüyormus gibi kulluk etmendir, anlamindadir. Ihsan bir makamdir. Bu makamda kul, Hakk'in isim ve sifatlarinin izlerini düsünme durumundadir, ibadet yaparken Allah'i hemen önünde imis gibi düsünür ve sürekli O'na bakis halindedir. Bunun en düsük derecesi, Allah'in kendisine baktigini düsünmektir. Bu, murakabenin ilk derecesidir. Bunun tahakkuku için yedi seye ihtiyaç vardir: Tevbe, Allah'a yönelme (inâbe), zühd, tevekkül, isleri Allah'a havale etmek (tefviz), riza ve ihlâs. Ihsan sebebiyle sükretmek, sûfiyyenin edeblerindendir. Bu da, onlarin Allah'a tam tevekkül etmelerinden, tevhidlerindeki safliktan, Allah'tan baskasina asla bakmamaktan ve nimet vasitasiyla nimet vereni görmekten kaynaklanan bir husustur, ihsandaki rü'yet yakinen olup, hakikaten degildir.

IHTIBÂR : Arapça, imtihan etmek, denemek manasina bir kelimedir. Allah'in, sâdik mü'minlerin sidkini sinamasina ihtibâr denir.

IHTIYAR : Arapçada, seçme manasina gelir. Kulun kendi istegiyle Allah'i seçmesi veya Allah'in kulu seçmesine ihtiyar denir. Kul, bu seçimi, Allah'in kendisine olan inayeti ile yapar. Böylece, neticede Allah'in seçmesiyle seçmis, istemis olur. Kendi nefsinin istegiyle degil.

IHVAN: Arapçada, kardes manasina gelen "ah" kelimesinin çoguludur. Ayni tasavvuf okuluna mensub olanlarin birbirleri hakkinda kullandiklari bir ifadedir.

Yusuf gibi enva-i mihan çekmege muhtaç.
Asan degil ihvâne veliyyü'n-niam olmak.

IHVAN-I BÂ SAFA: Arapça, safali kardesler demektir. Bâ; aslen Farsça beraberlik, li, li gibi sahiplik ifade eden bir takidir. Bu tâbir Mevlevîlere aittir. Saf yani kalbinde süphe ve karisiklik bulunmayan kardesler demektir.

IHYA: Arapça, diriltme ve canlandirma mânâsina bir kelime. Tecellînin nefse dogusu ve Ilâhî nurlarla onu aydinlatisina ihya denir.

IHYA GECESI : Cuma ve pazartesi gecelerine denir. Gece gündüzden evvel geldigi için, persembe günü aksamina cum'a gecesi, pazar günü aksamina da pazartesi gecesi denir. Bu islâm âleminde böyle iken, Bati'da persembe günü aksamina persembe gecesi, pazar günü aksamina da pazartesi gecesi denir. Mübarek geceleri müslümanlar ibadetle degerlendirirler ve buna ihyâ-i leyi derler, yani geceyi bosa geçirmemek, o gecenin canli tutulmasi, degerlendirilmesidir. Bu da Kur'an okumak, namaz kilmak, Allah'i zikretmek, tevbe etmek, tefekkür ve muhasebe yapmakla olur.

IKÂB: Arapça, cezalandirmak manasinda bir kelime. Akl-i evvel olan kalem, sebebsiz olmak üzere ilk önce bulunmustur. Zira ilk mevcud, ilk zuhur eden zatî feyz için icabettirici olmaz. Kudsî âlemde ikabdan daha yücesi bulunmaz.

ÎKÂN: Kesin bilgiye ulasmayi ifade eden bir kelime. Arapça, if'al babinda olup yakîn ile ayni kökten türemistir. Tehanevî Kessafinda "istidlal ve akil yolu ile elde edilen dogru ve kesin bilgi" diye tarif eder. Yakinî, kesin ve apaçiktir, tatmin edici özellige sahiptir.

IKANIYYE: Yeseviyye'nin kollarindan biri olan bu tasavvuf okulu, Kemal el-Ikânî tarafindan kurulmustur.

IKILIK : Tevhidi bozan seye ikilik denir. Sirktir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (I)
..:: 4 ::..
IKINCI DOGUM : Hz. isa "bir kimse iki kez dogmadikça melekûtun sirlarina eremez" der. Burada ilk dogum, ana karnindan dünyaya gelmedir ki, bu, maddî dogumdur, maddî planda bir anne ve babaya ihtiyaç vardir. Ikinci dogum ise, kisinin maneviyat dünyasina dogusudur. Ancak bunu saglayan manevî babadir, yani mürsiddir. ilk dogus manâ'dan maddeye gelisi ifade ettigi gibi, ikinci dogus; kisinin ölmeden önce ölme sirrina ererek, maddeden yine ilk geldigi mânâ dünyasina dönüsü, asla ve öze dönmeyi ifade eder. Ayni mürsidden, mânâ âlemine dogan kisilerin birbirlerine ihvan (kardesler) demelerinin altinda yatan espri, buradan kaynaklanmaktadir. Yani bu kardeslik maneviyat kardesligidir. Çogu zaman, maneviyat kardesliginin, maddî kardeslikten önce geldigi, Allah'in Hz. Nuh'a "oglun senin ehlinden degildir" (Hûd/46) Kur'an ifadesine dayanilarak savunulur.

IKINDI MEYDANI: Mevlevi tâbiridir. Sabah namazi kilindiktan günes dogana kadar, ikindiden de günes batana kadar, tefekkür ile mesgul olan bir müslümanin, Allah katinda sevap kazanacagina ait bir hadis-i serife dayanarak konulmus bir usûl.

IKRAR ALMAK : Tasavvufa girdigine dair verilen söze denir. Tasavvufa giris sirasinda, Seyhe, gerekli sartlara uyacagina dair söz vermek sebebiyle, bu tabir kullanilir olmustur. Bu tâbiri daha çok Bektâsîler kullanir.

IKRAR POSTU: Konya Mevlevîhanesi'nin "Meydan-i Serif" denilen, büyük meydan odasi kapisinin sag tarafindaki postun adidir. Kapinin karsisindaki sag kösede seyh postunun rengi kirmizi, dedelerinki de beyaz idi. Ancak ikrar postunun siyah oldugunu, bu yönden farklilik arzettigini görüyoruz.

IKRAR VERMEK : Tasavvuf yoluna girenin, Allah'a yaklasmak niyetiyle boynunu seyhe teslim etmesi, bir seyhe, dervis oldugunu ve verdigi sözden dönmeyecegini ifade etmek demektir. Mevlevi seyhi Remzi Efendi "Ta'birât-i Mevleviyye" adli eserinde, Mevlevî ikrarini su sekilde açiklar: "Terk ve tecrid ile çile-i merdâne râgib ve tahsil-i saadet-i sermediyyeye tâlib olan âkil ve balig mükellef, evvelemirde, silsile ve evradi ve tarz ve etvâri tahkik olunup sahib-i evlad ü iyâl olmadigi ve kâffe-i ilel-i sâriyeden salim oldugu bilmuâyene zahir olduktan sonra, o kimseye keyfiyet-i çile ve ahvâl-i mücâhede kemâliyle ifâde ve tefhîm edilir.Cümlesine inkiyâd-i tam ile eyvallah gû surette, hey'et-i asliyyesiyle yani lâbis bulundugu elbise ve kiyafetle üç gün saka yerine ik'âd olunur. Bu üç gün zarfinda, gerek ihvanindan, gerek sâireden hiç kimse ile musâhebe ve mükâlemede bulunmaz. Hasbelicâb, yalniz içeri meydancisina ifade-i hâl ve bir haceti var ise, ondan sual eder. Evkat-i sâirede sükût üzere bulunur. Bu üslûb üzere üç gün tamam olduktan sonra, ol sâlik sehzade olsun, gedâzâde olsun seyyan ve yeksan muamele edileceginden, ibtidâ ayakçilik hizmeti verilir. Onsekiz gün sonra, kisve-i asliyyesi alinip hifzedilerek sikke-i serife ve tennure ilbâs olunur. Icâbinda liyâkat ve istidadina göre hizmeti degistirilir. O sâlike artik "can", "nevniyaz", "matbah cani" tâbir olunur. Her ne hizmet teklif edilirse, cümlesini eyvallahgûyî ve serfürûyî ile kabul ve hüsn-i riza ve teslim-i can ile eda ve ifâya sâî olup, hiçbir veçhile red güne muamelede bulunmaz. Kendinden ileride bulunan zâbitâne (mürebbisine) itaat ve riâyet üzere olub, rizasina muhalif hareket etmez. Ondan destur ve izin almadikça çarsi ve pazara dahi gitmez. Bes vakti ihvaniyla eda ve her sabah namazi akabindeki "ism-i Celâl" i ve meydan sünnet-i seniyyesini beraberce îfâ eder. Hâlî vakitlerde Kur'an okur. Büyüklerin menâkibini dinler. Ehlullah'in sohbetiyle mesgul olur. Ancak memur oldugu hizmeti varken ibadat-i nevâfile mesâg-i ser'î yoktur. Rakabesini mürside teslim eden sâlikin hâli de böyledir. Fersiz bittabi müstesnadir". Sözünden cayanlara ve dervislikten çikanlara "peyman siken" (söz bozan) denirdi."

IKSÎR: Farsça olan bu kelime bakiri altina çevirdigi zannedilen bir madde için kullanilir. Hakk'in esyadaki tecellîsi hakkindaki bilgi, veya her varlik için bahis konusu olan, özel Ilâhî tecellî hakkindaki bilgi.
Tasavvufî iksir, bakir gibi degersiz insan nefsinin degisip altin gibi olmasini saglar.

IKTISÂB: Arapça, gayret etmek, kazanmak ve yüklenmek gibi manalari ihtiva eder. "Kazandigi iyilik lehine, ettigi kötülük de aleyhinedir..." (Bakara/286) âyetinde formüle edildigi gibi iktisab bir kulun, zararli seylerden uzaklasmasi, menfaat vereni de, elde etmesidir. Kul iyiligi ve kötülügü seçmekte serbesttir. Bu yüzden yaptigindan sorumludur. Yaptiklarinda mecbur degildir. Bu yüzden de yaptiklarindan hesaba çekilecek, ikaba veya mükâfata nail olacaktir.

ILÂHÎ: Genellikle sûfî sairler tarafindan dîni ve ilâhî fikirleri tasimak üzere yazilmis olan siirlere, ilâhî denir. Ilâhî Arapça bir kelime olarak, Allah'a ait manasina gelir. Baslica Ilâhî çesitleri sunlardir: Ayin, durak, cumhur, tâbug, nefes. Ayinler, mevlevî tekkelerinde; tabuglar ise Gülsenî tekkelerinde; nefesler, Bektasî tekkelerinde; duraklar, Halveti tekkelerinde okunurdu.

ILÂHIYYE: Herseyin Allah'in birliginde mündemiç (içkin) olarak bulundugunu ifade eden bir tabir. Bu tabir su sekilde açiklanir: "Hâkayik-i mevcûdiyyenin kâffesinin birligidir. Hz. Adem, suver-i beseriyyenin kâffesinin birligi oldugu gibi. Çünkü, cismiyyet-i kemâliyye ehadiyyetinin iki mertebesi olup, birisi tafsilden mukaddemdir. Zira her kesret, kendisini bilkuvve cami olan vahdetle mesbuktur. Baksana Rabbin ezelde, henüz daha, ârâ-yi tekevvün olmayan benî beserin eslâb-i müstakbellerindeki zerrât-i vücûdiyyelerini alarak ve onlara hitab ederek, onlari kendilerine sahid yapti da "Sizin Rabbiniz degil miyim?" ('A'raf/172) manasinda olan âyet-i kerime, mücmelde mufassali, mufassaldan suhûd ifâdelerinden bir ifâdedir. Âlem-i hakkanînin hurma çekirdeginde, bilkuvve mündemiç olan secereyi, çekirdekte görmesi böyle degildir. Buradaki görme, mufassali mücmelde mufassalan görmek, Hakk'a, yahut inayet-i mahsusa-i Hakk'a nail olan kâmile mahsustur. O kâmil de, hatemü'l-enbiyâ ve hâtemü'l-evliyâdir.

ILBÂS-I HIRKA: Arapça, hirka giydirmek demektir. Bir tasavvuf okuluna girmek ile mûtad olan menzilleri geçerek, olgunluk mertebelerine yükselenlere, seyhlerinden gördükleri sekilde, baskalarini irsada izin verme selâhiyetini ihtiva eden "icazet-name, hilâfetname" verme yerinde kullanilan bir tâbirdir. Son zamanlarda buna "taç giydirmek" denilirdi. Taç merasimle giydirilirdi. Eskiden hirka da giydirildigi için, bu tâbir ortaya çikmistir. Her tarikatin hirkasi farklidir.

ILHAM: Allah tarafindan feyz yolu ile kalbe dogan seye, Arapça'da ilham denir. Ilham, delil olamaz. Sûfiyye, bunu ferdî planda delil olarak kabul eder. ilham ve ilâm arasinda umûm ve husûs-i mutlak farki vardir. Ilâm, ilhamdan daha hususîdir. Zira ilâm, kesb ile, çaba ile elde edilir.

ILHAMIYYE: Sapik bir tasavvuf okulu.

ILIM: Bilmek manasina gelen Arapça bir kelime. Peygamberimizden rivayet olunduguna göre, kendisine üç çesit ilim vahyedilmistir: 1. Ilm-i ahkâm : Açiklamak zorunda oldugu ilim. 2. ilm-i sirr-i kader : Bazi havassindan baskasina açiklamasi yasaklanmis olan ilim. 3. Ilm-i esrar : Açiklamakta muhayyer kaldigi ilim. Sufilere göre ilim, ikidir: Birincisi; kazanmakla elde edilen ilim. Buna kesbî ilim denir. Bu tahsil etmekle ve telkin ile elde edilir, ikincisi de, vehbî ilimdir. Allah bunu kulunun kalbine atar. Buna marifet denir. Kesbî ilim, akil yolu ile Seriat-i Garrâ'yi bilmeyi hedef alan bir usûlün mahsûlüdür. Bununla helal, haram, iyiligi emir, kötülügü nehy gibi hususlarin arasini ayirmak esas alinir. Vehbî ilme, ledünnî ilim de denir. Vahy olursa nebilere mahsus olur, sayet ilham olursa hem enbiya, hem de evliyaya mahsus olur. Bu ilim, Kur'an-i Kerim'de su âyetle dile getirilir: "Onlara biz ögretiriz" (Tevbe/101). Yine bir âyet: "Onu ancak âlimler anlarlar" (Ankebut/43). "Allah Âdem'e isimleri ögretti" (Bakara/31). Yine Hz. Yusuf (a)'un su ifadesi de bu ilme delâlet eder "Bana Rabbim ögretti" (Yusuf/37). "Allah hadiselerin te'vilini sana ögretti" (Yusuf/6). Yine bir âyet: "Onlarin bilmedigi sey, size ögretildi" (En'am/91).
TASAVVUFÎ TERIMLER (I)
..:: 5 ::..
ILIM POSTU : Bektasî tâbiridir. Meydan'da bulunan bir makamdir. Burada da, diger makamlarda oldugu gibi niyaz olunur. Nasib alan yeni talib (dervis), rehberinin kilavuzlugu ile buraya gelir, rehberi ona sunlari söyler: "Buna ilim postu derler. Cümle müskil, bunda hallolur. Seriatin, hakikatin, marifetin, tarikatin babi budur. Dünyada ve âhirette necat bundan olur".

ILKÂ: Arapça, atmak demektir. Kalbe inen vârid ve hitâb. Bunlarin bazisi sahih, bazisi fasiddir. Sahih olana ilkâ-i Rabbanî, fasid olana da ilkâ-i Seytanî veya ilkâ-i nefsâni denir. Ilkine, ilkâ-i Ilâhî, ilkâ-i melekî veya ilkâ-i ruhanî de denir.

ILLET: Arapça, sebeb, hastalik vs. gibi manalari ihtiva eder. Allah'in, sebepli veya sebepsiz olarak kulunu uyarmasidir. Zünnun söyle der: "Herseyin illeti, Allah'in yaratmasidir; O'nun yaratmasinin bir illeti yoktur."

ILLIYYÎN : Gögün ve cennetin en yüksek yeri. Iyi amelli kisilerin ruhu bu yerde bulunacaktir.

ILM-I HAL: Arapça, içinde bulunulan halin bilgisi demektir. Tasavvuf terminolojisinde, tekkede ögretilen bilgiye denir.

ILM-I ILÂHÎ: Allah'in bilgisi. Maddeye ihtiyaci olmayan, varliklarin hallerinden bahseden ilim.

ILM-I KAL: Arapça, söz bilgisi, Medresede ögretilen bilgi.

ILM-I LEDÜN: Allah tarafindan ögretilen ilim. Ser'î ve zahirî ilimler, melek ve Resul araciligi ile gelir, ilham ise direkt Hakk'tan gelir. Bu sebeple, ilhama, ilm-i ledün denmistir. Hz. Musa'nin Hz. Hizir'dan bu ilmi ögrenmek istemesi, Kehf Suresi'nin 60-82. âyetlerinde ayrintili olarak anlatilir. Zahirî ilim konusarak, kitap, kalem, defterle tahsil edilmesine ragmen bu âyetlere göre ilm-i ledün, susarak ve yasamakla (kal ile degil hâl ile) ögrenilir.

ILM-I RUBUBÎ: Arapça, Rablige ait bilgi demektir, ilham yoluyla verilen bilgi.

ILM-I YAKÎN: Arapça, seksiz, süphesiz bilgi anlammadir. Gerçek bilgi.

ILMIYYE: Sazilî kollarindan biri. Ebu Muhammad Mevlâ-yi Abdullahü's-Serif b. Ibrahim el-Ilmî tarafindan kurulmustur. Buna Ilyasiyye de denir.

ÎMÂ: Arapça, isaret, hissettirme demektir. Ibare ve isaret olmadan hitap etme.

IMAM: Türkçe'de de ayni anlamdadir. Kur'an, Levh-i Mahfuz, tüm ümmetin uymasi vacib, Islam'i ayakta tutacak halifesi, Muhaddis, Seyh.

IMAMAN: Arapça, iki imam demektir. Veliler hiyerarsisinde, kutbun sag ve solunda yer alan ik velî. Sagdaki melekût, soldaki mülk âlemine bakar. Bunlardan sagdaki, maneviyat âleminin imdadlarinin merkezî kutbuna aynalik görevi yaparken, digeri hissedilir maddî âleme yönelik bir ayna olmakla vazifelidir. Soldaki sagdakinden üstün oldugu için, kutub ölünce yerine bu geçer.

IMAME: Fes, arakiyye veya taç üzerine sarilan sariga imame denir. Seyhlerin sarigi; kirmizi, beyaz, yesil veya siyah olurdu.
;
ÎMÂN: Arapça if'al babinda, inanmak anlaminda bir masdar. Kalp ile tasdik, dil ile ikrara îman denir. Yeis (ümitsizlik halinde, yani ölürken) halinde inanmak merdud, taklîdî durumdaki îman ise makbuldür. Tasavvufî açidan îman, bir kaç çesit olarak degerlendiriliri. Ilmî istidlal (ilmî deliller getirerek) ile meydana gelen iman ki buna "iman-i istidlâlî" denir. 2. Inanan kiside yakîn (güçlü inanç) bulunursa buna "iman-i yakînî" denir. 3. Kalb zevkiyle suhuda erilirse bu îmana, "iman-i suhûdî" adi verilir. 4. Sonuncusu Hakk ile mütehakkik olursa (Hakk vasitasiyla Hakk'a ulasir, onu gerçeklestirirse), buna "iman-i huzûrî" denir. Son üç iman çesidi sülük ile elde edilir. Ilki satir (kitap okayarak) dan, diger üç inanç bizzat yasanarak kalben (yani sadirdan) ögrenilir.
Son üç imanin olusumu amele baglidir. Zira sirf inandim lafini etmek yetmez: "insanlar, sadece inandik deyip de imtihandan geçirilmeden kurtulacaklarini mi saniyorlar. Muhakkak ki sizden öncekileri, hangilerinin inancinda dogru, hangilerinin yalanci olduklarini kesin olarak ögrenmek üzere imtihandan geçirdik". (Ankebut/2-3).
Sûfiler, velîlerin imanini, "vuslata ermek", "ulûhiyyeti seyretmek", "sadece bir olani görmek" seklinde degerlendirirlerken, imanin çok yüksek ileri derecelerini ask ve hakikat olarak görürler.
Tasavvufî açidan iman; kisaca dil ile söyleme, islâm'i yasama, kalble marifete ulasmanin bir terkibi olarak degerlendirilebilir. Allah'in isimlerinden biri de el-Mü'min'dir.

Din ü imanina hayr eylemiyen
Hayr eder mi vatan ü milletine
Kâzim Pasa

IMTIHAN: Arapça, sinamak, denemek anlaminadir. Allah kendine ulasan yolda giderken; sâliki çesitli sekillerde sinar. Bu nihayet bir imtihandir; ya kazanilacak, ya da kaybedilecektir. Imtihan, sâlike, çektigi çile ve sikintilarla bir seyler kazandirir. Sikinti karsisinda sâlikin davranisi sükür, hamd, sükûnet ve riza olursa, Allah da ona dereceler, makamlar, hakikatler ihsan eder. Imtihan bir terbiye oldugu kadar, sâlikin kalbini Allah'a yöneltmek içindir. Bazi sûfîler, lüks, rahat ve konforlu hayati, en büyük imtihan olarak görürler.

INÂBE: Arapça, tevbe edip dönmeyi ifade eder. Manevî egitim almak isteyen kisinin, bir mürside basvurup, tevbe ederek ona baglanmasina inâbe denir. Türkçe'mizde, kisaca el, almak tabiri kullanilir. Inâbe, ayni zamanda Kur'anî bir ifadedir. (Msl. bkz. Ra'd/27, Lokman/15, Sâd/24,34, Zümer/17, Mümtahine/4, Hûd/88, Sûra/10, Gafir/13, Sura/13, Zümer/54). Allah'a yönelene "münîb" denir. Bu bir çesit tören ile; seyhin huzurunda günahlarina tövbe etmek, yalan söylemeyecegine, hirsizlik yapmayacagina, zina vs. gibi kötülükleri islemeyecegine söz vermek seklinde olurdu. Buna bey'at da denir.
Naksibendîlerde bu merasim eskiden söyle yapilirdi. Hak yoluna gidecek kisi, önce mürsidini arar, bulur ve ondan tarikat alir. Ondan sonra, bu yoldaki rehberinin esliginde manevî egitime koyulur. Hak yolunda çok tehlikeli geçitler, geçilmez derin sular vardir. Sâlik bu yüzden sefkatli bir arkadasa, tarikat kurallarini taniyan, bilen bir arife yakin olmadikça vuslata (ihsana, Allah'la sürekli birliktelik bilincine) eremez. Iste bu yüzden "er-refik sümme't-tarik" (önce arkadas sonra yol), "rical (arif velî) den tarik almayan, muhalden muhale yuvarlanir". "Seyh'in irsad etmedigini seytan yönlendirir" gibi sözler söylenmistir. Kamil bir seyh'in zikir telkini (zikrin nasil yapilacagini ögrenmek) su sekilde olur:
Seyh önce sâlike istihare emreder, kendi de istihare eder. Bu istihareler muvafik (uygun) olursa, seyh sâlike gusül abdesti almasini rica eder. Zira Hz. Peygamber Efendimiz (s) böyle yaptirirdi. Seyh ve sâlik, beraberce iki rekat namaz kilar, ardindan yetmis defa "estagfirullah el-azîm" yüz kere "sübhanallahi ve bihamdih" derler. Sâlik Allah rizasi için bir fakire sadaka verir. Sonra seyhin huzuruna gider. Seyh onu diz üstü karsisina otutturur, sonra sâlike bütün küçük ve büyük günahlardan, kötü ahlâktan, gafletlerden tevbe ettirir. Bu nasuh (kesin) tevbesidir. Sonra seyh, sâlikten ödenmesi gerekli kul haklarini ödemesi için söz (ahd) alir. Ondan sonra sâlikin sag elini alir, musafaha eder gibi tutar. Sâlik farz, vacib, sünnet, âdâb, azimetle amel etmek için söz verir. Ardindan seyh, su âyeti okur: "Sana bey'at edenler, muhakak Allah'a bey'at etmistir" (Feth/10). Âyet bitince seyh ve sâlik birlikte üç defa su istigfari okur: "Estagfirullah el-azîm ellezî lâilâhe illâ hu, el-Hayya'l-kayyûm Gaffaru'z-zünûb ve etûbu ileyh ve es'elühü-tevbete ve'l-magfirate ve'l-hidayete lenâ innehü hüve't-Tevvâbûr-Rahim, tevbete abdin zâlimin li-nefsihi darran ve la nef'an ve la mevten ve la hayaten ve la nüsûrâ. Sonra seyh ve sâlik, ellerini dizlerinin üzerine koyup, gözlerini yumarlar. Ardindan seyh, "Allah" ism-i celâlini kalbiyle sâlikin kalbine telkîn usulüyle üç kere zikreder. (Sanki sâlikin ruh topragina, Allah tohumunu diker). Bu is de bitince, birlikte Allah'a el açarlar, seyh dua eder, sâlik âmin der. Dua biter, eller yüze sürülür. Artik sâlik, yola ilk adimini atmistir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (I)
..:: 6 ::..
INABE ALMAK: Bir seyhe intisab ile, onun müridi olmak anlaminda kullanilan bir tâbir. Buna "el almak", "filan seyhten inâbe almak" "filan tarikata inabe etmek" denir. Inâbe kelimesi Osmanlica'da "inâbet" seklinde kullanilmistir.

INABE VERMEK : Bir mürsidin bagli oldugu maneviyat yolunu, isteyen kisiye telkin etmesine inâbe vermek denir.

Dikkatle bak, üstadin olan hâne haraba
Ehlinden al, ister isen eger almak inâbe
Ihsan Hamâmîzâde

INÂS ÇELEBI: Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Hazretlerinin neslinden gelen erkek çelebilerin kizlarina, "inâs çelebi" denirdi, inâs, hanim demektir. Erkek çelebilere de "zükûr çelebi" unvani kullanilirdi, "inâs, çelebi" tâbiri, kizlardan dogan erkek evlatlar ile, yine bu erkek evlatlardan dogan erkek çocuklar için de, kullanilirdi, "inâs çelebi" sonradan dogan kizlara geçmezdi.

INAYET: Arapça, lütuf demektir. Cenab-i Hakk'in kulunu yardim ederek korumasi.
INBISAT: Bkz. Bast.

INCIL: Hz. Isa'ya indirilen kutsal kitap. Tasavvuf? olarak Incil zatî isimlerin ortaya çikisi (tecellî)'ndan ibarettir. Yani zât'in isimlerde ortaya çikisma incil denir.

INFISAL: Arapça, ayrilma demektir. Kulun isteklerini terketmesi, dünya ve âhireti birakip sadece Allah'a bakmasi. Infisalin ziddi ittisal (bitismek)'dir.

INHINA: Arapça, boyun egmek demektir. Müridler maneviyat ögretmenlerini hafifçe egilerek selamlarlar. Mevlevîlerde buna "bas kesmek", "niyaz etmek" veya "niyaz vaziyeti" derler.

INNIYYE: Arapça benlik anlamina gelir. Zat mertebesi açisindan aynî varligin gerçeklesmesi. Hakk'i müsahade için, kulun Hakk ile arasindaki varlik perdesini (inniyeti) kaldirmasi lazimdir.

INSAN: Arapça, gözbebegi demektir. Unutmaktan türedigi de kaydedilir. Toplayici (cami') varliktir, insan, cismanî olmayan mevcuddur.

INSAN-I KAMIL: Arapça olgun insan demektir. Gerçek insan-i kâmil, vücûb ile imkan arasinda berzahtir; hadis sifatlarla, kidem sifatlarini ve hükümlerin arasini toplayan aynadir. O Hakk ile halk arasinda vasitadir. Hakk'in feyzi, imdadi onun vasitasiyla yayilir. Hakk'tan gayri hersey, ulvî veya süflîdir. Her ikisi arasinda, ikisinden de ayri olmayan bir berzahiyyet olmasaydi, irtibatsizlik sebebiyle Ilâhî yardim âleminden hiçbirsey ulasmazdi. Cürcanî'ye göre o; kevnî, küllî, cüz'î, Ilâhî âlemlerin tümünü toplar. O, Ilâhî, kevnî kitaplarin tümünü toplayan bir kitaptir. O, ruhu ve akli bakimindan "Ümmü'l-Kitâb" adi verilen aklî bir kitaptir. O, kalbi bakimindan Levh-i Mahfuz kitabidir. Yine o, nefsi açisindan mahv (yok olma) ve isbat (var olma) kitabidir. O, temizlerden baskasinca idrak edilemeyen temiz, yüce, serefli bir suhuftur. Akl-i evvel'in âleme nisbeti, insanî ruhun bedene nisbeti gibidir, insan-i Kâmil, Hakk'm tam olarak zuhur ettigi yerdir. Insan-i Kâmil'e ulasan Hakk'a vâsil olmustur, insan-i Kâmili gören Hakk'i görmüs gibidir. Insan-i Kâmili seven Hakk'i sever. "Eger Allah'i seviyorsaniz, Bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin" (Ali Imran/31) âyetinin de gösterdigi gibi, ona itaat, Hakk'a itaat, ona isyan Hakk'a isyan gibidir. O'nun makbulü, Hakk'm makbulüdür. Insan-i Kâmilden murad, Hz. Muhammed Mustafa (s) ve O'nun manevî mirasina sahip olanlardir. Insan-i Kâmil, Allah'a gerçek manada halife olmustur, insan-i Kâmil'e günes, bulut, simurg (otuz kus), bahr-i muhit gibi çesitli isimler verilmistir.

INSIDA'U'L-CEM: Arapça, cem (toplanman)'in yarilip çatlamasi anlaminda bir isim tamlamasi. Vahdette (birlik'te) kesret (çokluk)'in ortaya çikmasiyla olusan, cem'den sonraki fark hâli; bu halde, çokluk birlikte itibar edilir.

INTIBAH: Arapça, uyanma demektir. Manevî, yardimla, Allah'in kulunu harekete geçirmesi, zorlamsi.

INZI'ÂC: Arapça, rahatsiz ve endiseli olmak anlaminda bir masdar. Allah hakkinda isittigi veya aldigi nasihatin etkisiyle, kulun kalbinin Rabbisine yönelmesi.

IRADE: Arapça, istemeyi ifade eder. Kasanî, bu terime su tanimi getirir: Hakikat çagrisina icabet etmeyi gerekli kilan, kalpteki muhabbet atesinden bir kor parçasi. Irade hakkindaki diger açiklamalar söyledir: Insanin birseye inanmasi, sonra ona azmetmesi, daha sonra da onu istemesi; tam anlamiyla Hakk'a yönelmek, halktan yüz çevirmek ki bu, muhabbetin baslangicidir. Iradenin ortaya çikisi dokuz kademelidir: 1. Meyi : Kalbin istenen seye çekilmesi 2. Bu kuvvetlenir de sürekli olursa vela' adini alir. 3. Ikincisinin siddetinin artmasi durumunda, buna sabbâhe denir. 4. istenene kendini verme ve bu verisin tam olarak kalpte yer etmesine segaf adi verilir. 5. Bu da, fuadda hükmünü yürütecek durumda olursa, ona heva denir. 6. Onun hükmü cesedi kaplarsa garâm adini alir. 7. Bu da gelisir, meyli gerektiren sebepler kaybolursa ortaya hubb çikar, 8. Muhib nefsinden fani olursa buna vüdd denir. 9. Muhibbin mahbubda fani oldugu dereceye de ask adi verilir.

IRADE-I ILÂHIYYE: Allah'in iradesi demektir.

IRFAN: Arapça, bilmek demektir. Sezgi tecrübe ve manevî yolla elde edilen bilgi.

IRHAS: Arapça, sikistirmak, israr etmek anlamlarina gelen bir kelime. Bir peygamberde nübüvvetten önce ortaya çikan harikulade haller. Nübüvvetten sonraki harikulade olaylara mucize denir.

IRSAD: Arapça, irsad etme, rehberlik etme anlamindadir. Manen aydinlatma, gafletten uyandirma. Hak yolu gösteren kisiye, mürsid denir. Mürside, sahib-i irsad da denir. Bu manasiyla irsad, dogru yolu göstermek olarak degerlendirilir.

Gör zahidi kim sahib-i irsad olayim der.
Dün mektebe gitti bugün üstad olayim der.
Bagdadli Ruhî

IRTIDÂ': Arapça, süt emzirmek demektir. Mürid, seyhinden bir vakit süt emer. Yani, ondan feyiz alir, manen büyür. Kendi kendisine gidasini alacak olgunluga erisince, artik sütten kesilir. (Fitâm). Irtida' sohbetle olur.

ÎSÂR: Arapça, seçmek, üstün saymak demektir. Fayda ve zararda baskasinin kârini, iyiligini kendi önünde tutmak. Bu, asiri sefkat ve merhamet eseridir. Buna digerkâmlik da denir.

ISBAT: Arapça, sabit kilmak demektir. Mahv'in ziddidir. Kulluk hükümlerini yerine getirmeyi ifade eder.

ISEVIYYE: Seyh isa (ö. VII y.y.) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu olup, Kadiriyye'nin kollarindandir.

ISEVIYYE: Himmetiyye'den Saruhanli Ilyas tarafindan kurulmus, Semsiyye-i Bayramiyye'nin kollarindan tasavvuf okulu.

ISEVIYYE: XV. yüzyilda Muhammed b. isa tarafindan Afrika'da kurulmus bir tasavvuf okulu.

ISHAKIYYE: Ebu ishak Ibrahim b. Sehriyarü'l-Mürsidü'l-Kazirûnî tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu. Hafifiyye'nin kollarindandir. Bu yol, "Kazerûniyye" veya "Mürsidiyye" olarak da anilir.

ISIM: Arapça, herhangi bir kimseyi veya seyi gösteren kelime, ad, söhret manalarinada gelir. Selâm, Kuddus gibi ademî yahut Alîm, Basîr gibi vücûdî sifatlarla isimlenmis Zat'a isim denir.

ISKAT: Arapça, düsürmek anlaminda bir masdar. Itibar ve izafet (baginti) larini düsürmek, herseyin zâtinda, zât-i ehadiyyeti görmek, iste buna, Tevhîd denir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (I)
..:: 7 ::..
ISKAT-I IZAFAT: Arapça, iki sey arasindaki baglantilari kaldirmak demektir. Kainatta yapma, etme isinin uygulayicisi olarak sadece Allah'i görmek. "Attiginda, sen degil, Allah atti" (Enfal/17). "Allah sizi de, yapip etmekte olduklarinizi da yaratti" (Saff at/96).

ISKAT-I VESAIL: Arapça, vesileleri düsürmek, kaldirmak demektir. Kulun vuslata erdikten sonra, aradaki vesileleri terketmesi.

ISKATU'T-TEDBIR: Arapça, tedbiri terketmek anlamindadir. Kulun nefsine degil, Allah'in güzel tedbirine dayanmasi. Kim Allah'a tevekkül ederse, bu ona yeter. Zira Allah, yarattiklarinin tedbirini üzerine almistir. Tedbir; kulun tembel olmasini, bir kenara çekilip, oturup sessiz kalmasini ifâde etmez. Üzerinde cerayan eden kaderin hükümlerine, yine kaderin ince bir sirrini bildigi için teslim olmasidir.

ISLÂM: Teslim olmak demektir. Egilme, boyun bükme, itaat, Kur'an'a ve Hz. Rasulullah (s)'a uymak. Islam beden, iman da onun ruhu olarak degerlendirilir.

ISM: Arapça, günah demektir. Allah'in Kur'an'da yasak kildigi her sey.

ISM-I A'ZAM: Arapça, en büyük isim demektir. ism-i Azam, "Allah" lafzi olup, bütün Ilâhî isimleri içinde bulundurdugu için "ism-i azam" denmistir.
Kulun içinde bulundugu halde kendisine hakim olan, kendisini etkisi altinda tutan isme de, ism-i Azam denir. Acima, rahmet ve sefkatin etkisi altinda olanda Ism-i Azam; er-Rahim, veya er-Rahmân olur. Ism-i Azam'in "Zât" ismi oldugu kaydedilir. Allah'in bir kisim isimleri sifat-isimdir; Hayy, Semî, Basir vs. gibi. Yine bir kisim isimleri de fiil isimlerindendir; el-Mu'tî, el-Mugnî, er-Rezzâk gibi. ism-i Azam'i bilmek, Allah'in ahlâkini olusturan, Allah'in, Hz. Adem'e talîm ettigi 99 güzel ismin geregini yerine getirmek demektir. Herkes ism-i Azam'i kitaptan veya ezberden okur geçer. Okumak degil o isimleri yasamak marifettir. Dilin er-Rahîm'i okur da, merhametsiz olursan,
Ism-i Azam'i daha tanimamis, bilememissin demektir. "Emanet", "Hilâfet" gibi özellikleri tasidigi için, Allah'in 99 güzel isminin tümünü birden tahakkuk ettirip ortaya çikaracak yegane varlik, "insan"dir. Diger varliklar, kendilerinde bu 99 ismin tümünü birden yansitacak kabiliyette degildirler. Bu istidad ve kabiliyet, sadece halife olan insanda bulunur. Allah'in ahlakiyla ahlâklanmaya muvaffak olmus, yani kendinde potansiyel olarak bulunan 99 esmayi gerçeklestiren insana, olgun insan denir. Ism-i Azam'i bilenin yaptigi dualarin, çabucak kabul görecegi kaydedilir. Ism-i Azam'in Allah lafzi degil de "Hû" ifadesi oldugunu söyleyenler de vardir.

Hûda var eyleyüb yoktan keramet verdi insana
Bilürsen, ilmü'l-esmâ okursan ism-i âzamdi
Lâ-edrî
Seyhine eylemis müridi sual,
Ism-i azamdan ala tâ ki haber.
Seyh-i kâmil demis ki Mevtanin
Bilmem hangi ismidir asgar (küçük).
Izzet Molla.

ISM-I CELAL: Arapça, celal ismi demektir. Celâl; fevkalade yücelik.ululuk vs. gibi anlamlara sahiptir. Allah'in lütuf olarak tecellisine cemal dendigi gibi, kahr olarak tecellisine de celâl adi verilir. "Allah" ismine ism-i celâl denir.

ISMÂILIYYE: Ismail Rumî (ö. 1041/1631) tarafindan Anadolu'da kurulmus. Kadiriyye'nin kollarindan biri. "Rumiyye" de denir.

ISRAF: Arapça, haddi asmak, yanilmak, hata etmek, gafil ve cahil olmak anlamina gelir. Harcamalarda orta yoldan sapmak. Israf; ifrat olarak görülürken, cimrilik; tefrit olarak degerlendirilir, itidal dedigimiz orta yol ise cömertliktir.

ISTI'ÂNE: Arapça, yardim istemek demektir. Istimdad manasinda da kullanilir.
Her türlü yardim Allah'dan gelir. Himmet sahibi, kurbet ehli, muhlis, mü'min kullarin duasi, ilâhî yardimin daha çabuk gelmesine sebep olur. "Günahsiz agizdan dua, isteyiniz" hadisinde bu incelige isaret vardir. Velî, Allah degildir, her ne gelirse Allah'dan gelir, ancak himmet denilen dua yani, yüksek seviyede seyreden isteme gücü ile Allah'tan ister, o da kabul eder ve verir: "Allah muttaki kullarindan daha çok kabul eder." (Maide/27).

ISTICABET: Arapça, olumlu bir karsilik verme anlamindadir, ilâhî daveti kalben kabul edis. Iki türlü isticâbet vardir: 1. Tevhid isticâbeti: Allah'in birligini dil ile kabul edis, 2. Tahkik isticâbeti: Tevhidi hal olarak yasama. Tevhid sâliklerin, tahkik meczûblarin halidir. Ilkine halil, ikincisine habib derler.

ISTIDRAC: Arapça, adim adim ilerleme, basamak basamak yükselme anlamindadir, inançsiz kisilerden meydana gelen olaganüstü olaylar.

ISTIGASE: Arapça, yardim istemek demektir. Sikintili durumda, müridin seyhinden ve zamanin kutbundan himmet yoluyla yardim etmesini dileme. Yardim Allah'tandir, mürsidden degildir. Yardim mürsidin duasiyla gelir.

ISTIGNA: Zenginlik, ihtiyaçsizlik anlaminda Arapça bir kelime. Allah'a vasil olanin O'nunla yetinmesi hali. Bu durumda baska seye ihtiyaç duyulmaz. Allah ile istigna güzel, fakat Allah'tan istigna çirkindir, küfürdür. "Allah'a tevekkül et! Zira O vekil olarak kuluna yeter!.." (Ahzab/48).

ISTIGRAK: Bir seyi bastan basa kaplamak anlaminda Arapça bir kelime. Zâkirin kalbinin, zikir esnasinda, zikre ve kalbe iltifat etmemesi. Ariflerin bundan kasti, fenâ'dir. Bu halde iken, dis âlemden uyarilar alinmaz, zira sâlik, bir tür kendinden geçmis durumda, Rabbisiyle basbasaligin derin bilincini yasamaktadir.

ISTIHARE: Arapça, hayirli olani istemeyi ifade eder. Hakkinda tereddüt duyulan, kararsizlik bulunan bazi islerin hayirli olup olmadigini anlamak üzere rüyaya yatmak, islamî
literatürde istihare seklinde degerlendirilir. Ancak hayirli oldugu bilinen konularda istihareye gerek yoktur. Peygamber Efendimiz (s) istihare yapmayi tavsiye eder, istihare duasini ashabina ögretirdi.
Bunun için müstehab olan iki rekat istihare namazi kilinir, ardindan duasi yapilir, sonra hiç konusmadan yatilir. Görülen rüyalarda sayet yesil, beyaz gibi renk unsurlari hakim ise, girisilecek iste bir hayir bulundugu anlamina, kirmizi ve siyah olumsuzluga isaret eder. Hayizli olup da istihare namazini kilamayacak durumda bulunan hanimlar, sadece duayi okur, uykuya öylece varirlar.

ISTIHDÂM-I ISMU'LLÂH: Arapça, Allah'in adini herhangi bir hususta istihdam etmeyi, kullanmayi ifade eder. Esyada tasarruf konusunda ruhî güç olusturmak için, Allah'in, isminin kullanilmasina istihdam-i Ismu'llâh denir.
Bu yolla, madenlerin özelliklerini degistirmek, kursunun altin haline getirilmesi gibi konular gündeme gelir. Burada müessir-i hakikî, Allah'tir. Allah "ol" der, o sey oluverir. Fena makamina ulasmayan kisinin, kâmil manada Allah'in ismini kulanabilmesi pek mümkün degildir. Allah'a çesitli isimleriyle yalvarmak da, tavsiye edilen islerdendir. "Ya Kahhar, Sirplari kahret" gibi, konuyla yakin alâkasi olan esmanin duada anilisi, duanin kabul edilmesini kolaylastirir.

ISTIHLAF: Arapça, yerine geçmek, halef olmak demektir. Seyhin, olgunluk derecesini elde etmis müridini, irsâd etmek üzere mezun kilmasi.
TASAVVUFÎ TERIMLER (I)
..:: 8 ::..
ISTIHSAN: Arapça, güzel saymak, güzel görmek demektir. Seyhlerin müridlerini olgunluga erdirme yolunda hirka giydirmek, çile çikarmak, sema yapmak gibi, hakkinda âyet ve hadis olmayan konularda istihsan yolu ile yaptiklari özel ictihadlar. Fikihçilarin istihsani da tasavvuf yolunun istihsanina benzer.

ISTIKAMET: Arapça, düzeltmek, bir seyi dogrultmak demektir. Taate yapismakla birlikte günahtan kaçinmak, istikametin hakikatini nebiler ve velilerin büyükleri bilir. Üç çesit istikamet vardir: 1. Kelime-i Sehadet üzerine olan dil ile istikamet, 2. Irade dogrulugu üzere olan canlarin istikameti, 3. ibadette cehd üzere olan erkan istikameti.
Istikametin dereceleri üçtür: 1. Nefsi edebe getirmek. 2. Istikamet: Kalbin süslenmesi, 3. istikamet: Sirlarin yaklastirilmasi. Istikamete getirilen bir tanim da özetle söyledir: "Ahidlerin tümünde, özellikle ilâhî ve Muhammedi ahidlerde, yemek içmek, giyinmek gibi dînî ve dünyevî islerde tavassuta riayetle, sirat-i Müstakîm'e özen göstererek yapismaktir.
Halinde istikamet olmayan sâlikin çabasi, bosa gider, o yoldaki harcadigi himmet de fayda vermez. Istikamet, en büyük keramet olarak görülmüstür.

ISTIMDÂD: Arapça, yardim istemek demektir. "Meded yâ seyh!" "Meded yâ Gavs!" diye maneviyat üstadlarindan yardim isteme olayina istimdâd denir. Müridin basi dardadir "Meded" diye samimi bir sekilde yardim ister. Allah sayet dilerse bu yardim istegini maneviyat üstadina duyurur. Özü, rahmetten ibaret olan bu muhterem zât, yardim göndermesi için elini açar, Allah'a dua eder. Eger Allah, o duayi kabul ederse, yardim darda kalan kisiye ulasir. Yani, darda kalmaktan kurtaran Allah'tir. Seyh degildir. Seyh kurtardi, diyen sirke düser. Seyh, sadece dua ile darda kalana yardima kosan bir kuldur. Yardim Allah'tandir. Dua yolu ile yardim talebinde bulunmak mesrudur. Peygamber Efendimiz'in (s) "Günahsiz agizdan dua isteyiniz" hadis-i serifi ile "sabir ve dua ile istiane (yardim istegin) de bulununuz..." (Bakara/163) âyeti isiginda, birinin mü'min kardesinden "yarin fizik sinavimin basarili geçmesi için dua eder misiniz?" isteginde bulunmasi iste bu kabildendir.
Istimdadin ser'î kökleri "dua" ile ilgili naslara dayanir.

ISTINA': Arapça, siparis vermek, dost seçmek demektir. Allah'in kulunu nefsî yerilen özelliklerden arindirip terbiye etmesi. Allah'in bu tür terbiyesinin Hz. Musa (a)'ya mahsus oldugunu kabul edenlerin yanisira, bunun bütün peygamberler için de geçerliligini savunanlar vardir."(Ey Musa) Seni Kendim için ayirdim" (Tana/41).

ISTISFA': Bkz. Sefaat.

ISTITAR: Arapça, gizlenme demektir. Kul ile gaybin suhudu arasinda, beseriligin engel olmasina istitâr denir.
Pesinden tecellî gelen istitâr, seninle esya arasinda perde olur, böylece esyayi (nesneleri) göremezsin.

ISTIVA: Arapça, kurulma, kaplama, hâkim olma, esit olma vs. gibi anlamlan olan bir kelime, istiva edilen sey üzerinde zuhur etmek, istiva eden Hakk; istiva edilen ise Ars'tir. Mevlevîlik tâbiri. Giyildiginde tam orta yerinden, önce tepeden asmak ve arkadan ense çukuruna dikey olarak uzamak üzere sikke (baslik)'ye dikilen yesil deriye verilen isim.

ISTIVASINI SÖKMEK : Mevlevî deyimidir. Bir Mevlevi dervisi (can) büyük bir kusur isleyince serpa denilen yakasindaki seritler sokulurdu. Bu, askerde suçlu bir subayin apoletlerinin sökülmesi gibiydi.

ISARET: Arapça olan bu kelime Türkçe'de de ayni mânâda kullanilir, ifadeyi, dilin yardimciligi olmadan bir baskasina haber vermek. Ince manalar içerdigi için konusanin ibareyle açiklayamadigi sey. Manevî olgunlukta, zirve (cem) de iken isaret söz konusu olur, zira o zirve, ifadelerle sinirlandirilmayan, sonsuza açilan bir kapidir. Sinirli akil (ibareleri) ile o sinirsizi kusatmak mümkün degildir. Özellikle tahkîk ehli sufîler, tevhîd konusunda üçüncü sahsin anlatimi imis gibi konusmayi tercih ederler. Isaret ehli, anlatilmak isteneni anlar, olmayan anlamaz. Aslinda anlatilan, seriatin özüne aykiri da degildir. O sekilde isarete gerek duyulmasi, sübjektif olmasindan kaynaklanir, herkes için tecrübe edilmesi mümkün degildir. Kul yasaya yasaya (dikkat ediniz kitaptan okuya okuya degil) tahkik yolu ile isaretleri anlar hâle gelir. Seyh Abdülhakim Arvasî, imam-i Rabbanî'nin "Mektûbât" mi okurken "içinde anlamakta zorlandigimiz ifadeler olmakla birlikte, manevî bereketten mahrum kalmamak için okuyoruz" seklinde tevazu gösterirdi. Isaret, hal ile alâkalidir, özeldir. Herkese göre degil, erbabina göredir.

Arif isen bir gül yeter kokmaga
Câhil isen gir bahçeye yikmaga.
Lâedrî

ISKIYYE: Hoca Ebû Yezîd el-lskî tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu olup Kadiriyye'nin kollarindandir.

ISLEMELI TÂC : Kadiriler tarafindan giyilen bir tâc çesidi. Çesitli renkte çuha üzerine ve birbirine eklenip dikilmis dört terk (dilim) olarak yapilir, üzeri ibrisim ile islenirdi. Tacin tepesine Bagdat Gülü denen bir alamet konurdu.

ISRAF: Arapça, bir seyin yüce olmasi, yüksek yere çikmak, bir seye yüksekten bakip muttali olmak vs. gibi anlamlari bulunan bir kelime. Insanlarin ruh hallerini ve kalplerinden geçirdigi seyleri bilmek, firâset geçici, israf kalicidir.

ISRÂK: Arapça, aydinlatmak demektir. Bu kelime aydinlanma (illümination) yönünde Suhreverdî Mabtûl tarafindan gelistirilmis ve onun kurdugu sistem "Mezhebü'l-Isrâk" veya "Isrâkiyye" olarak adlandirilmistir. Ruhun arindirilmasi sonucu dogan iç isik ile aydinlanma, insani hakikate götürür. Bu yüzden Suhreverdî, Heyâkilü'n-Nur'da Allah'a su duayi yapar: "Ey Kayyûm! Bizi nur ile destekle, bizi nur üzerinde sabit eyle, bizi nurda hasreyle, taleblerimizdeki hedefi senin rizan eyle". Onun Eflatun'daki sudur nazariyesinden etkilenmis oldugu ortada olmakla birlikte, Muhammedî Seriati inkar etmedigi de muhakkaktir.

ISRAK NAMAZI : Sûfiyyenin dikkatle kildigi nafilelerden biri de Israk Namazi'dir. Günes dogduktan 40 dakika sonra kilinir. Sabah namazi ile bu nafile namaz arasinda yatilmaz, Kur'an okunur, ilimle mesgul olunur, murakaba yapilir, istigfar edilir.

ISRET: içki âlemi anlaminda kullanilmakla birlikte, Arapça muaseret, arkadaslik dostluk manasindadir. Hak ile birlikte olmanin verdigi zevk halinde kalbin terennümü.

ISTIBAH: Arapça, birseyin karisik olmasi. Sâlikteki halin, Hak ile batil arasinda, iki tarafa olmak üzere müskil veya karisik olmasi.

ISTIYAK: Bir seyi arzulayip ona meyletmek anlaminda Arapça bir kelime. Muhib (seven)'in içinin lezzete ve onun devamina visalden dolayi vuslat halinde (kavusma) mahbûba (sevilene) dogru çekilmesi.

ISVE: Farsça. Naz, cilve. Güzellik (cemal) tecellisi.

ITAB : Arapça, azarlamak anlamindadir. Kulun noksanlik sebebiyle kendini kinamasi, Allah'in kulunu bazi hallerinden dolayi uyarmasi.

ITIBAR: Arapça, ibret almak, deger vermek anlamlarina gelir. Dünyanin fani, orada çaba sarfedenlerin ölümlü, ümranini harap olarak görmek.
TASAVVUFÎ TERIMLER (I)
..:: 9 ::..
ITIKÂF: Ibadet için kulun kendini bir yere hapsetmesi anlaminda Arapça bir kelime. Bakara Suresi 187. âyeti basta olmak üzere bu kelimenin türevleri, Kur'an'da dokuz yerde geçer. Muhyiddin ibn Arabi, itikafi sehvetin kontrol altina alinmasi için, nefse yaptirilan ekstra bir uygulama olarak degerlendirir. Bunu da, itikafta yeme içme serbestliginin bulunmasina, buna karsilik cinsel perhizin devam etmesine baglar. Hz. Peygamber (s) her Ramazanin son on günü, mescid-i serifde itikafa çekilirdi. Bir keresinde Ramazan itikafina girmemisti. Bunu telafi için, ertesi senenin Ramazaninda 20 gün itikaf yapmisti, itikatlar ise müstehabdir. Haci Zihni Efendi, fakihlik yönüyle söhret bulmus olmasina ragmen, itikafi degerlendirirken su açiklamayi yapar: "Mu'tekif (itikafa giren kisi) kalbini dünyadan ayirmak ve nefsini Mevlâ'ya teslim etmekle, Kerîm (cömert) olan Allah'in kapisina mülazim (yapismis), hâl diliyle, Rabbim beni magfiret etmedikçe ben bu kapidan ayrilmam, demis olur." Tasavvuftaki halvet (çile) uygulamasinin ser'î dayanagi, iste bu itikaf olayidir.

ITISAM: Arapça, bir seye el ile yapisip tutmak, siginmak, korunmak gibi anlamlari olan bir kelime. Taati korumak, emri gözlemek, ittisale yapismak, Hakk'i tefrid halinde müsahede etmektir ki buna, Allah'a yapismak da denir.

ITIRAZ: Yolda giderken öne engel çikmasi anlaminda kullanilan Arapça bir kelime. Seyhe dil ve kalp ile teslim olmama haline itiraz denir. Sayin Dr. Hulusi Baybal Efendi'nin çalisma masasinin ardindaki Osmanlica yazilmis "Ah teslimiyet!" levhasi, saniyoruz ki, tasavvufun özünü ve hakikatini açiklamaya yeter.

ITTIHADIYYE: Hadisin Kadîm ile birlesebilecegini iddia eden sapik bir görüs.

ITTIHAD: iki ayri seyin tek ve bir olmasi anlaminda, Arapça bir kelime. Vahdet-i vücud. Hak olan vücud-i mutlaki müsahede etmek. Sûfilere göre, her mevcûd, Hak ile mevcuttur. Yoksa kendi özü itibariyle ma'dum (yok) dur. Onun için ittihad, suhudda olur. Yoksa ittihad, her mevcudun vücud-i hâssi (özel varligi) olup, Hak mevcûd ile ittihad etmis degildir, bu mahaldir.

ITTISAL: Arapça, bir seye bitisik olmak, eklenip baglanmak anlaminadir. Kulun kendi zatini, tek olan mevcutla bitisik görmesi. Aksi halde kendi zatiyla sinirlanmis olur. Sâlik bu durumda medet ve vücudun kesintisiz olarak geldigini görür. Sonunda mevcut öyle olur ki Beka Billlah'da bekaya erer. Bazi sufiyye, ittisali; sirrin zühul makamina ulasmasi olarak tanimlamis. Bir kismi da ittisali; kulun yaraticisindan baskasini görmemesi, sirrini yaraticisindan seklinde baskasina baglamamasi, açiklamistir.

Nuri söyle der: "ittisal; kalblerin kesfedilmesi, sirlarin müsahede edilmesidir."

IVAZ: Arapça, karsilik, bedel demektir. Ibadeti kölelik duygusuyla yapmali, karsiliginda bir takim seyler bekleyerek degil. Buna can cömertligiyle ibadet (kulluk) denir. "Allah cennet mukabili, onlarin can ve mallarini satin aldi." (Tevbe/111).

IYS: Arapça, yasamak demektir. Hak ile beraber bulunmanin verdigi zevk.

IZIN: Türkçe'de de ayni anlamda kullanilan Arapça bir kelime. Müridin her yapip ettigi seyde seyhi ile istisarede bulunmasidir ki, bu, Kur'anî bir olaydir: "Onlarin isleri kendi aralarinda danisma iledir..." (Sura/38).
Tarikat adabini ögretmekle görevlendirilen kisilere me'zun (izinli) denir.
 
 

ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009