TASAVVUFÎ TERIMLER (E)
..:: 1 ::..
EBCED:Bir hesaplama çesidi olup, Arap alfabesindeki her harfin bir rakam degeri oldugu kabul edilerek yapilir. Hadiselerin vuku zamanini tesbit, cifr veya önemli olaylara tarih düsürme isleminde kullanilir. Kamus'un verdigi bilgiye göre, Ebced, Hevvez, Huttî, Kelemen, Sa'fas ve Karaset Medyen ülkesini yöneten alti kralin adidir. Bunlar Suayb (a)'in kavmindendiler. Bu alti kralin basinda yönetici olan ve ilk sirayi isgal eden kisi, Kelemen idi. Suayb (a) kavminin helakinde, bunlar da ayni akibete ugramislardir. Arapça yazim harflerinin ilk olarak bu alti kisinin isimlerinin harflerince tesbit edildigi kaydedilir. Ebced'in esas adinin Ebûcad oldugu, harf tekrarlanmasi sebebiyle, kisaltilarak Ebced'e dönüstürüldügü rivayet edilir. Bu alti isme sonradan Sehaz ve Dazigilen eklenmistir. Bu alti ismin, seytan yahut haftanin günlerinin adi oldugu da söylenir.
Ebced'in nümerik olarak degerlendirilmesi su sekildedir:
Elif : 1,
Be: 2,
Cîm: 3,
Dal:4 = EBCED
He: 5,
Vâv: 6,
Ze: 7 = HEVVEZ
Ha: 8, Ti ): 9, Yâ : 10 = HUTTÎ
Kef : 20, Lam : 30, Mim : 40, Nün : 50 = KELEMEN
Sin : 60, Ayin : 70, Fe : 80, Sad : 90 = SA'FAS
Kaf : 100, Râ : 200, Sin : 300, Te : 400 = KARASET
Se : 500, Ha : 600, Zel : 700, = SEHAZ
Dat : 800, Zi : 900, Gayin : 1000, = DAZIGILEN
Hemze : ve A (l) da bir (1) sayilir. Farsçadaki çe, je, Arapçadaki cim ve ze gibi, farisî kefi ile sagir kef, Arapçadaki kef gibi rakamlandirilir.

EBED : Arapça, sonsuzluk daimîlik manasinda bir kelimedir. Sufiyyeye göre ebed, Allah'in isimlerinden biridir. Ezel ve ebed arasindaki fark sudur: Ebed, sonu olmayan; ezel, basi olmayan demektir. Abdülkerim Cîlî'nin "el-Insanu'l-Kâmil" adli eserinde söyle bilgi verilir: "Allah'in ezeliligi, ebediliginin aynidir. Çünkü geçmis ve gelecek denen iki göreli taraf, Zât-i akdes-i ilâhîsinden münkati ve kendisi li-zatihî bekada münferiddir. Evveliyet denilen izafetin, Zât-i Sübhanisinden inkita ile tahakkuk-i evveliyetten evvel mevcut olmasina ezel, âhiriyyet denilen izafetin inkitaiyla âhiriyetten sonra gelen ebedin mevcud olmasina ebed denildi".

EBHERIYYE : Erdebiliyye'nin kollarindan biridir. Kurucusu Ebû Resid Kutbüddin Ebû Bekr b. Ahmed b. Muhammed el-Ebherî (ö. 573/1 177)'dir. Ebher'de dogan Kutbüddin, Meraga'da yetisti. Azerbaycan ve Semerkand'a seyahat etti. Seyhi; Bagdad'da yasayan, Seyyid Ebu'n-Necib Seyh Ziyâüddin Abdülkâdir'dir.

EBNÂ : Arapça ogullar demektir. Dünya için çalisanlara, ebnaü'd-dünya; âhiret için çalisanlara ebnaü'l-âhire denilir. Her ikisi için çalisanlara ebnâü'l-mecmû denir. Ebnâü'l-Ahvâl: Hallerin etkisi altinda kalan ve ona göre hareket edenler. Âbâü'l-Ahval: Hallerin etkisi altinda kalmayan, onlari kullananlar.

EBR : Farsça, bulut anlamindadir. Çalisma ve çabalama ile müsahedeye ulasmaya sebep olan perde. Mecazî olarak rahmet, ihsan, lütuf.

EBRAR: Arapça, iyiler demektir. Allah'in sevgili, iyi kullan için kullanilan bir tabirdir. Ahyâr kelimesi ile ayni mânâya gelir, abdal kelimesi ile de mürâdif oldugu söylenir. Mukarrabûn derecesinin altindadir. Bu gruba mensub olanlar ikiye ayrilir: Allah bir kismini, kullarina iade etmistir, onlar arasinda yasar, onlari irsad eder. ikinci grubu ise, Allah kullara iade etmemis, kendisiyle mesgul etmistir. Hiyerarsik rical siralamasinda bunlara, "yediler" denir. Bu ikinci grubun akil gemisi, vahdet denizinde, gayb vâridatlariyla bogulmustur: "Bunlara uyulmaz, ancak inkâr da olunmaz". Birinci grup, hizmet ehlidir. Halk ile mesgul edilmistir. Bu nedenle, vücutlarini sâir halkin istirâhatine sebep kilmislardir.

Firak-i hüsnüne takat getirmeyüb Yahya
Yolunda bas verüb oldu güzide-i ebrâr.
Seyhü'l-Islâm Yahya
EBRU: Farsça, kas anlaminda bir kelime. Sâlikte vuku bulan kusur nedeniyle, derecesinin düsmesi ve ihmâle ugramasi. Zât-i Kibriya'yi örtmesi ve varlik âlemini süslemesi nedeniyle, sifatlara da ebru (kas) adi verilir.

EBSAT-I MEVCUDAT: Arapça, varliklarin en basiti. Akl-i evvel.

EBÛ HARRAZIYYE: Fas'ta, Ebû Harrâz tarafindan kurulan bir tasavvuf okulu.

EBU'S-SUUD EFENDI'NIN TORUNU : Çok dindar, dünyaya ragbet etmeyen salih insanlar için kullanilan bir tabirdir. Osmanlilar devrinde seyhü'l-islam olan Ebu's-Suud Efendi, bu özellikle tanindigi için, dindarlikta ileri gidenler hakkinda kullanilan bir tâbir olmustur.

EBU'L-VAKT: Arapça, vakte sahip, vaktin babasi demektir. Vakit ve halin etkisi altinda kalmayan sufîler hakkinda kullanilir. Bu gruba mensub olanlar, telvîn ehli degildir. Telvîn ehline yani halin etkisi altinda kalanlara, "ibnu'l-vakt" denir. Ebu'l-vakt bunun aksine "temkin" ehlidir. Bkz. Ebnâ

EBÛ'-VEFÂIYYE: Rifâiyye'den Sa'diyye'nin bir kolu.

EBU YAKUBIYYE: Ebu Yâkub el-Baveysî tarafindan kurulan bir tasavvuf okulu.

ECSÂM: Arapça, cisimler demektir. Çesitli kisimlara ayrilir:
1. Ecsam-i Tâbîiyye (tabii cisimler) : Kesf erbabina göre, ars ve kürsî
2. Ecsam-i Unsuriyye (aslî cisimler) : Gökler ve ondaki inceliklerden gayri herseydir.
3. Çesitli Tabu Cisimler : Unsurlar ve ondan olan Mevâlîd-i Selâse'den birlesip meydana gelen seyler, dogru hareket yapan basit cisimler.

EDEB: Arapça, iyi ahlak, güzel terbiye, utanma, zarafet, usluluk, insanlara kavlen, fi'len güzel davranista bulunmaktan ibarettir. Cürcanî'ye göre, hatanin her çesidinden sakinmayi bilmektir. Edeb'den, seriat, hizmet ve Hakk'in edebi anlasilir, ilki, dinin zahirine, sekli unsurlarina tam anlamiyla riayet etmek, ikincisi hizmette ileri gitmekle birlikte yaptiklarini görmemek (yani kendine mal edip ucube düsmemek), üçüncüsü Allah'a ve kendine ait olani bilmekdir. Mutasavviflar, genelde iki türlü edeb kabul ederler: Birincisi seklî, zahirî edeb ki; ameli riyadan, münafikliktan, yagciliktan korumaktir. Ikincisi de batinî edebtir ki; kalpteki sehvet, itiraz, irâdede zayiflik vs. gibi olumsuz seyleri temizlemekten ibarettir. Edebler sünnetleri güçlendirmek içindir. Sünnetler vacibleri, vacibler de farzlari güçlendirir. Farzlar ise imani korumak içindir.

EDEB ERENLERE : Topluluk içinde söylenmesi ayip bir konu gündeme gelince, bu ifade kullanilir. "Hâsâ huzurdan disari, hâsâ huzurunuzdan, sözüm meclisten disari " mânâsina gelir.

EDEB-ERKÂN: Erkân Arapça'da temeller, esaslar, direkler anlamlarina gelir. Manevî egitim gören sâlikin, her yerde ve her an, daima kendisini gören, her hareketini bilen Allah'i düsünerek ve buna bagli olarak agzindan çikan sözlere, yaptigi hareketlere dikkat ederek, edeb üzere bulunmasidir. Direkler manasina gelen "erkân" sözü de, tasavvuf okulunun usûlü ile ilgili bir terimdir. Her sûfinin, bu konuda da bilgili olmasi ve ona göre hareket etmesi, kendisinden beklenir. Edeb ve erkân konusunda hatali davrananlara "edeb, erkân bilmez" ifadesi kullanilir. Halk arasinda da lafini sözünü bilmez, patavatsiz, laubali davranisli kimseler için yine bu tabirin kullanildigini görmekteyiz.
TASAVVUFÎ TERIMLER (E)
..:: 2 ::..
EDEB YA HÛ: Edeb, tasavvuf okulunda önemli bir husustur. Edeble davranma, canliya, cansiza, insana, hayvana, her seye, herkese yapilmalidir. Mutasavviflar cansiz varliklara, bir tür dirilik atfederler (pan-bioism). Bu sebeble, cansiz varliklara da edeb üzere davranirlar. Mesela kapi çarpilarak gürültü ile örtülmez, yavasça örtmek gerek. "Kapiyi kapat veya kapattim" denmez, Allah kimsenin kapisini kapatmasin, "kapiyi ört" yahut "sirla" demek gerekir. Lamba, mum, elektrik söndürmek yerine "lambayi, elektrigi dinlendirmek" veya "sirlamak" gibi tabirleri kullanmak, edebe daha uygundur. Sûfinin tabiata karsi olan bu tavri, ona canli bir insan varligi gibi muamele etmesi, çagimizda ekolojik felaketlerin önlenmesi yolunda, bir anahtar rol, yahut kilavuzluk görevi üstlenemez mi? Uzayin bile kirlendigi böyle bir dönemde, tabiat varligini korumakta, tasavvufun ekolojik açidan olumlu tavir alisi, en azindan üzerinde düsünülmesi gereken bir alternatiftir. Mesela, ses kirlenmesi ve bunun insan fizyonomosinde sebep oldugu rahatsizliklar, ilim-teknik ve tip dergilerinde sik sik gündeme gelir.Tasavvuf yolunda, bir sûfinin baskasina hafif sesle hitab etmesi; yerin de cani vardir düsüncesiyle, yerde gürültü yapmadan yürümesi; sessiz hayatin tefekkürü arttirmadaki olumlu rolüne bagli olmak üzere, az konusmak gibi pratik ögeler; günümüzde, hafif bir hizla seyreden trafikte araçlarin klakson ve motor gürültüsünün azalmasi; sadece duyabilecek kadar az bir sesle radyonun, televizyonun dinlenmesi; homurtu yüklü fabrikalarin, insanlarin yogun olarak yasadigi yerlerden uzaklara kurulmasi seklinde, yeniden yorumlanabilir. Tasavvufî edebler cümlesinden olmak üzere su uygulamalar zikrolunur: Kapidan içeri girer çikarken sirt çevrilmez, bunun için ayakkabilar hep içeri yönelik, hatta mümkünse burun kismi Kabe'yi gösterecek sekilde yerlestirilir; uyuyan kimsenin uyarilmasi icab ederse, yastigina hafifçe vurularak hafif bir sesle "agâh ol erenler" denilir ve bu sekilde heyecanlandirmadan uyandirilir, yemek yerken agiz sapirdatilmaz, esyalar canli imis gibi saygili ifadeler kullanilir; çay, kahve, içerken höpürdeterek içilmez; bardak, tabak bir yere konulurken sert hareketlerle degil, yavasça ve sessizce, bir nevi nezaket üslubu içerisinde konulur; gülmeler yine kahkaha seklinde degildir. Tasavvuf yolunun yolcusu nazik ve kibar insandir. Onu bu sekilde davranmaya iten motiv, "Allah'in her an her yerde beraberinde oldugu ve kendisini kesintisiz olarak gözetledigi (ihsan)" bilincidir. Bu husus, süphesiz Kur'an'daki çesitli âyetlere dayanmaktadir: "Her nerede olursaniz olunuz, O, sizinle beraberdir" (Hadid-4) . iste bu âyet, bilinç olarak bir mü'minde yerlesirse, artik o hareketini, yüce bir Sultan'in, bir Cumhurbaskaninin huzurunda imis gibi düzeltmeye çalisir. Bunun tahakkuku için, bir insanda "Allah ile beraber olma"nin bilinci, mutlaka bulunmalidir. Tasavvuf; baglilarina, Allah'a vuslat dedigimiz "Allah ile beraber olma" bilincini verme iddiasinda olan ve tatbikî yönü agir basan, laf üretmekten hoslanmayan bir disiplindir. Hedefi de, cennet veya cehennemin motive ettigi Islâmî bir hayattan ziyade, Allah'i sevmek ve O'nun rizasini kazanmaktan kaynaklanan derûnî bir takva yasantisidir. Iste sözünü ettigimiz bu bilinç, tekkelerde her yerde göze ilisecek sekilde, müridlere levhalar halinde yazili olarak hatirlatilirdi: "Edeb yâ Hû".

Edebdir tâc-i Rabbani
Komazlar her basa âni
Olagör Gaybî ruhanî
Edeb gözle, edeb gözle.
Gaybî Sun'ullah

EDEN BULUR, INLEYEN ÖLÜR : Herkes ne yaparsa, onun karsiligini mutlaka görür, herkes ektigini mutlaka biçer, kimsenin yaptigi kötülük yanina kalmaz, manasinda kullanilan bir atasözüdür.

EDHEMIYYE: ibrahim Edhem tarafindan kuruldugu söylenen bir tasavvuf okulu. Ibrahim Edhem'in tam adi su sekildedir: Seyh Ishak Ibrahim b. Edhem b. Süleyman b. Mansur el-Belhî (öl. 166/783-4).

EDHEMÎ TÂC: Dört terkli bir tacdir. Istignâ'nm (yani Allah'dan baska hiçbir seye ihtiyaç duymamanin) sembolüdür. Bilindigi gibi ibrahim Edhem, önceleri Belh sultani idi. Sultanlik tacini terk edip dervis olmasindan kinaye olarak, bu isim verilmistir. Sarigin her dilimine, terk adi verilir.

ED'IYYE-I ME'SÛRE: Arapça. Hadislerle sabit olan dualar için bu ifade kullanilir. Evrâd. Tasavvuf yolunun yolculari, Hz. Peygamber (s)'den naklen intikal etmis dualara ragbet ederler ve bu dualari, her gün evrad olarak okurlar. Bu, Rasulullah (s)'a ittibâdan kaynaklanan bir husustur. Buna bir örnek olarak su duayi gösterebiliriz: "Allah'im faydasi olmayan ilimden, husu duymayan kalbten, doymak bilmeyen nefisten, kabul olmayan duadan ve bu dört seyden Sana siginirim". Amin.

EDVÂR-I VÜCÛD: Arapça. Varlik devirleri. Varligin, kendisi için mümkün olan kemal çizgisinde yükselmesi ve sonuçta ilkelerin ilkesine geri dönmesi. Varlik yukaridan asagiya iner (kavs-i nüzul). Bu inis, bir yarim daire seklinde düsünülür. Sonra varlik, asagidan yukariya dogru çikar. Bu çikis da, bir yarim daire olarak tasavvur olunur (kavs-i urûc). Bu iki yarim daire, bir tam daire meydana getirir. Böylece bir varlik, daireyi dolastiktan sonra çikis noktasina döner. Hersey aslina döner. O'ndan gelen O'na döner (innâ lillah ve innâ ileyhi râciûn) "biz O'nunuz, yine O'na döneriz" âyetinde (Bakara/156) bu hususa isaret vardir.

EDVIYE: Arapça deva kelimesinin çogulu olup, ilaçlar anlamindadir. Edviye makamlari sunlardir: Ihsan, ilim, hikmet, basiret, firaset, ta'zim, ilham, sekînet, tuma'nînet, himmet.

EF'ÂL-I KULÛB: Arapça, kalb amelleri anlaminda bir tamlama. Bunlar.olumlu ve olumsuz iki yönde cereyan eder. Olumsuz olanlar: Hased, ucb, kibr, sûi niyet vs. gibi. Olumlu olanlar: Sükür, riza, ihlas, mahabbet vs. gibi.

EFENDILER EFENDISI, EFENDIMIZ ALLAH : Efen- di kelimesi Rumca olup, sahip ve malik gibi manalara gelir. Mevtana Celâladdin Rûmî bu kelimeyi siirlerinde kullanmistir. Yani onüçüncü yüzyilda bu kelime, Anadolu Türk muhitinde bilinmekte ve kullanilmaktadir. Sufîlige mensub bir kisi, çagirildigi zaman "efendim" yerine "eyvallah" derdi. Yanilip da "efendim" derse, çagiran "senin efendin ben degilim" manasinda olmak üzere, "efendimiz Allah" diye karsilik verip onu ikaz ederdi. "Efendiler efendisi" ifadesi de, herseyin terbiye edicisi ve yegâne sahibi, maliki olan Allahu Teâlâ hakkinda kullanilirdi. Efendi kelimesi üzerinde tesekkül etmis bazi deyimler, sunlardir: "Efendi adam" : Nazik ve kibar kisiler için kullanilir. "Efendi'ye gel" : Bu ifade, kendisinden beklenmedik ince bir hareket görülen kisiler hakkinda söylenir.

EFRÂD: Arapça, fertler demektir. Rical olanlar için kullanilir, kutbun nazarinin disinda olanlara efrad denilir. Bu gruba dahil olan ricalin sayisi iki, üç veya daha fazladir. Efrad, Allah tarafindan memur olduklari hizmetleri yerine getirir. Hz. Hizir, Hz. Ali ve Abdullah b. Abbas'in efraddan olduklari, ancak Hz. Ali'nin, hilafeti sirasinda Kutbiyyet-i Kübrâya ulastigi rivayet edilir.

EGILEN BAS KESILEMEZ, EGILEN BOYUN VURULMAZ : Yaptigi kusuru anlayip özür dileyen, affini taleb eden kisinin bagislanmasinin, mürüvvetten oldugunu bildiren iki atasözüdür. Tipki Allah'a yapilan tövbelerde kulun, Allah'a, yaptigi kusurlari dili ile ifade ve itiraf edisi ve ondan vazgeçtigini bildirmesi karsisinda, affa mazhar oldugu gibi, bir insan, hatasini beyan edip özür dilerse, onun da affedilmesi gerekir.

EGILEN BASIN AYAGI ÖPÜLÜR : Islam'in disinda kalan hiçbir seye boyun egmeyen, gerçek özgürlügü elde etmis, racul (adam) mertebesine ulasmis merdler hakkinda, kadrü kiymet ifade eden bir sözdür. "Batila eyvallah demem" sözü de, buna yakin bir manayi ifade eder.

EGRI OTUR, DOGRU SÖYLE : Dogru konusmayi, her halükârda yalan söylememeyi ifade eden bir atasözüdür.
TASAVVUFÎ TERIMLER (E)
..:: 3 ::..
EHAD: Arapça. Bir'i ifade eder. Sifat ve isimlerin çok olmasina karsilik, Allah'in zâtindaki Birlik, bu kelime ile ifade edilir. Cürcânî'nin ifadesi ile Bir'in taayyünlerindeki itibar, iskât ve isbat gözönüne alinmaksizin, zât'in "O, odur" diye söylenebilecek durumu, "ehad"i açiklar.

EHADIYYET: Arapça, birlik demektir. Bir seye nisbeti olmayan, bir seyin de kendisine nisbeti bulunmadigi seye denir. Ehadiyyet makami, Ilâhî sifattan bir makamdir. Bu makam, akil ve anlatmakla vasfa gelmez. "Onu ilmen hiçbir sey ihata edemez" (Nemi/84) âyeti ile, O'nun bu gayb-i hüviyyet-i mutlakligina isaret vardir.

EHADIYYETÜ'L-AYN: Arapça, ayn'in tekligi demektir. Bize ve isimlere muhtaç olmamasi bakimindan, Zat-i Hakk'in mertebesi.

EHADIYYETÜ'L-CEM': Arapça, toplanmanin tekligi demektir. Kendisinde çoklugun münafî olmadigi sey, yani bir yer anildiginda, o yerde bir takim seylerin de bulunmasi. Bu, Allah hakkinda söyle ifade edilir: Allah birdir, fakat bütün isimler kendisindedir.

EHADIYYETÜ'L-KESRET: Arapça, çoklugun birligi demektir. Kendisinde nisbî çokluk düsünülen bir (vâhid), demektir. Buna "makam-i cem'" ve "ehadiyyetü'l-cem"' de denir.

EHADÜ'L-EHADÎN: Arapça, teklerin teki. Benzersiz, essiz, ehadü'l-ehad.

EHDALIYYE: Kadirîligin bir kolu olup, Ebu'l-Hasan Ali b. Ömer el-Ehdâl el-Hüseynî (ö. 1164/1750-51) tarafindan kurulmustur.

EHL-I ÂHIRET: Arapça, âhiret adami demektir. Dünyayi terk ile, âhirete fazla önem veren kisiler için kullanilan bir tabirdir.

EHL-I BEYT: Arapça, evin ferdleri anlaminadir. Hz. Peygamberin neslinden ve yakinlarindan olanlara denir. Bunlar, Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'dirler.

EHL-I DIL: Dil, Farsça'da gönül demektir. Gönül ehli kimseler için bu tabir kullanilir. Neseli, zevkli, hâl ehli, ask ve sevk sahibi kimseye denir.

Ehl-i dildir diyemem sînesi saf olmayana,
Ehl-i dil birbirini bilmemek insaf degil.
Nef'î

(Manasi: Gönlü temiz olmayana gönül ehli diyemem, gönül ehli olanlarin birbirilerini tanimamalari insafa uymaz).

EHL-I HAK: Arapça, Allah adamlari için kullanilir. Cürcânî, Ehl-i Hakk'i söyle tarif eder: Kendilerini Rablerinin katindaki Hakk'a verenler ki, bunu da hüccetler, burhanlarla yaparlar. Bunlar, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'tir.

EHL-I HÂL: Arapça. Hakikat ehli, bildigini, inandigini tatbik eden, kendinden geçme sirrina eren kimseler. Bunlarjlâhî tecellîlere mazhariyet serefine ermislerdir.

Emrâhî cehd eyle kâli hâl eyle
Kal ehli olandan infisâl eyle
Emrah

EHL-I DÜNYA: Arapça, dünya adami demektir. Ahiret islerinde duyarsiz, dünyanin mesgalesinde bogulmus kisi. Tekâsür Süresindeki "çokluk" (tekâsür) vasfini tasiyan dünyalik islerin kendilerini oyaladigi kisiler.

EHL-I EHVÂ: Arapça, nefsinin arzusuna uyanlar. Cürcânî, ehl-i ehvâ'yi söyle tarif eder: Bunlar ehl-i kibledendir. Lâkin inançlari, Ehl-i Sünnet'in inanci gibi degildir. Cebriyye, Kaderiyye, Ravâfiz, Havâric, Muattila ve Müsebbihe bu gruba girer.

EHL-I KAL: Arapça, lafçilar, demektir, isin özünden ve esprisinden uzak, kiyisinda, kenarinda dolasan kisiler. Bunlar söylediklerini yasamayan, hakikata ulasmamis kisilerdir.

EHL-I TARÎK: Arapça, yola mensub olanlar demektir. Tarikat ehli.

EHL-I TASFIYE-EHL-I NAZAR: Düsünce ehli, arinma ehli anlamlarinda iki Arapça tabir. Ikincisi gerçege akil ve istidlaller ile ulasan, ehl-i nazar; birincisi ruhî arinma yolu ile ulasanlar ki bunlar da ehl-i tasfiyedir.

EHL-I ZEVK: Arapça, zevk sahipleri demektir. Tecellîlerin hükmünün ruhdan, kalbden, nefse ve hislere geçmesiyle, bundan zevk alan kimselere, ehl-i zevk denir. Cürcânî'nin bu tarifinden anlasildigi gibi, ilâhî ilhama mazhar olma kabiliyetini kazananlar, mânâ zevkine ermis ve bu zevki, ruhunun derinliklerinde duyabilen kimselerdir.

EIMMETÜ'L-ESMA: Arapça, isimlerin imamlari demektir. Yedi esmaya verilen isimdir. Bu isimler sunlardir: Hayy, Alîm, Kadîr, Semî', Basîr, Mürîd ve Mütekellim. Bütün isimlerin asli bu yedi isimdir. Semî' ve Basîr yerine Cevâd ve Muksit isimlerini koyanlar da olmustur.

EKBERIYYE: Seyhu'l-Ekber Muhyiddin b. Arabî (ö. 638/1 240)'nin kurdugu tasavvuf okulu. Bu tasavvuf okulu, alevî silsileye sahiptir. Muhyiddin b. Arabi'nin seyhi de, Ebû Medyen Suayb b. Hüseyin el-Magribî'dir.

EKMEK EVI : Haci Bektas Tekkesi makamlarindan birinin adi. Her evin bir babasi oldugu gibi, bu evin de bir babasi vardir. Ekmek evinin son babasi, Haci Kerim Baba adinda bir zâtti.

EKMEL : Arapça, en olgun, en mükemmel anlaminda bir kelime. Kendisinde Ilâhî ilim ve sifatlarin daha fazla toplandigi, Ilâhî isim ve sifatlara en fazla mazhar olan kisi ekmel'dir. En olgun insan Hz. Muhammed (s)'dir.

EKTIGINI BIÇERSIN : Bu atasözüyle, bir insanin yaptigi iyi veya kötü her isin, birgün mutlaka karsiligini görecegi anlatilir. "Dünya, âhiretin tarlasidir" hadisine telmihen söylenen bu söz ile, insanlar iyi sonuçlar almak için, iyi isler yapmaya yönlendirilmek istenir.

EL ALMAK, EL VERMEK: Bu sözle dervis olmak, bir tasavvuf okuluna kaydolmak kastedilir. Bektasîler el almaga "nasib olmak" der. Tarikata ait bir seyi, bir töreyi yapmak, yahut bir hastaliga okumak için izin alma ve izin vermeye de el verme, el alma tabiri kullanilir." Okumaya el almis, eli var."

Sakînin elin öptüm olup seyh-i harabat,
Eller ayagin öptügü âdemden el aldim.
Nesâtî-i Mevlevî

EL BENIM ELIM DEGIL: Tasavvuf okuluna giren bir dervise el veren seyh; kendisinin de, ayni sekilde bir önceki seyhten el aldigini ve bu islemin zincirleme olarak tâ Hz. Peygamber (s)'e kadar uzandigini ve O'na bey'at edenlerin Allah'a bey'at etmis olduklarini (Muhakkak sana bey'at edenler de, Allah'a bey'at etmislerdir. Fetih/10) bildirmek üzere bu sözü kullanir.

EL BENIM, ETEK SENIN : Tasavvufa giren dervisin, siki sikiya bagliligini ve seyhin eteginden tutundugunu belirten bir söz.

EL ELDEN ÜSTÜNDÜR, TÂ ARSA VARINCA : Bu atasözü "Biz, diledigimizi dereceler (vererek) yükseltiriz, böylece her ilim sahibinin üzerinde bir bilen vardir", (Yusuf/76) âyetinin bir baska sekilde ifade edilisidir. Ayni sekilde, her güç ve kuvvet sahibinin üzerinde, bir güç ve kudret sahibi mevcuttur. Dolayisiyla, gurura kapilmak, kibirlenmek, baskasini küçümsemek dogru olmayan hareketler cümlesindendir. Bu sebeple kisiye, tevazu, mahviyet, kadir bilirlik daha çok yarasir.

EL ELE, EL HAKK'A : Yukarida, "el benim elim degil" sözünü açiklarken degindigimiz gibi, bu da, tasavvuftaki seyhler silsilesini bildiren bir ifadedir.

EL ETEK TUTMAK : Tasavvuf yoluna girmeyi ifade eden bir söz.
TASAVVUFÎ TERIMLER (E)
..:: 4 ::..
ELIF: Arapça lisaninda ilk harf. Yunanca'da "alfa" nin karsiligidir. Tasavvuf istilahi olarak, Zât-i Ehadiyyet'e isaret eder. Zira O, ezellerin ezelinde esyanin ilkidir.
ELIFTE BIRSEY YOK : Arap alfabesinde, elif harfi, yukaridan asagiya basitçe düz bir çizgiden ibarettir. Diger harflerin, egrisi, çikintisi, girintisi, noktasi, sekil kargasasi bu harfte yoktur. Osmanli Devleti'nin son dönemlerinde kurulan mahalle mekteplerinde, harflerin biçimi çocuklarin hatirinda kalsin diye, hep bir agizdan, basit fakat güzel bir beste ile "elifte birsey yok, be altinda bir nokta, ta ona benzer, se ona benzer cim karninda bir nokta, ha ona benzer, hi ona benzer, dal beli bükük, zel ona benzer, ri orak gibi, ze ona benzer, sin üç disli, sin ona benzer" tekerlemesi söyletilirdi. Tasavvufta da fena makamina ermis, ölmeden önce ölmenin sirrina vakif olmus, temkin ehli, artik kendisinde lezzet ve zevklerin kalmadigi mahv ehli kisilerin durumu, elif harfine benzetilir. Naksibendî manevî tekamülünün sonunda, baslangiçtaki, lezzet ve zevklerin artik yok oldugu, tabir yerindeyse insanin kupkuru, tatsiz ve lezzetsiz hale geldigi ifade edilir. Sifat ve esma tecellilerinden geçmis, zat tecellilerine muhatab olmus, zâta bagli mutlak gayba dalarak, orada bogulan ve her makamda, çesitli renk tecellilerini müsahede eden sufî, bu makamda "bilâ levn" denilen renksizlige, yani renklerin kayboldugu bir alana ulasmistir. Bu durumda olan sufinin bütün renklerin anasi kabul edilen beyaz rengi müsahede ettigi veya beyaz nura garkoldugu da söylenir.

Çün elif çîzî nedâreddir semain arifi,
Saye-i hatt-i istivâ-yi Sems'in oldur vâkifi
Esrar Dede

ELIFÎ SUMAT: Mevlevî tekkelerinde, dervislerin topluca yemek yemeleri için kullanilan, deriden yapilmis sofraya denir. Deri sofralar üç türlü olur: Bir kismi daire seklinde, etrafinda halkalara sahiptir. Bu halkalara bir zincir geçirilip çekilince, sofra büyük bir torba halini alirdi. Gezgin sufîler, bu tür sofrayi kullanirlardi. Yine bir kismi, daire seklinde olur, dergâhlarda, özellikle Konya Merkezî Mevlevî dergahinda kullanilirdi. Üçüncü bir tür sofra da, elifî sumat adiyla anilan, bir arsin genisliginde uzun bir deriden ibaretti. Açilinca, elif harfini andirdigi için, elifî sumat denilmistir. Bu sumatin bir ucu sumathanede, sumathanesi bulunmayan tekkelerde, meydan-i serifteki seyh postunun altina ilistirilir ve asagi dogru yayilirdi. Sofranin iki yanina ekmek, kasik ve biraz da tuz konduktan sonra, üstleri uzun havlularla örtülürdü. Sonra her kisi, için bir sahan kavurma, bir sahan lokma pilavi, bir kâse de pelte konurdu. Dervisler bayram namazini kildiktan sonra, meydanci tarafindan yemekhaneye davet olunurlardi. Sol el, sol dizin üzerinde olarak yemek yenir; kidemliler, sagda seyhe yakin durumda otururken, kidemsiz olanlar, onlarin sol tarafina otururdu. Yemek bitince, seyh, sumatin kendi önündeki ucunu büker, yanindaki dervise verir, bu sofra bükme isi, tâ öteki uca kadar devam eder, bu sekilde sofra toplanmis olurdu. Bu sekilde dürülü hale gelen sofra, yine meydanci tarafindan, dervislerin topluca çektikleri eyvallah ile kaldirilirdi. Ardindan seyh, gülbank okur, sonunda da dervisler hû çeker, önlerindeki havluyu tutarak ayaga kalkar, geri geri giderek sumathanenin iki tarafindaki minderlere otururlardi. Üç dervisin, seyhten baslayan el yikamak üzere ibrik-legen dolastirmasi ve ellerin havlulara silinmesi ile, yemek isi sona ererdi. Bu kisa istirahat sirasinda kahve içilir, disaridan gelenlerle topluca bayramlasma yapilirdi.

ELIFÎ NEMED: Nemed Farsça, yün kemer manasinadir. Mevlevîlerin, tennure denilen etek üzerine sardiklari kemere denir. Tarikata girilirken, seyh tarafindan üç veya yedi dolama ile sarilir. Ayin sirasinda bu kemeri takmak mecburîdir. Bu kemer, sagdan sola dogru sarilir.

ELIFÎ SALVAR: Pantolon seklindeki salvarlara bu isim verilir. Sadece "elifî" de denilir. Genç ilim adamlari, ilmiye sinifinin çocuklari ve mesâyih, bu salvari giyerlerdi.

ELIFÎ TÂC: Bektasîlerin giydigi yassi basliga verilen addir. Mevleviler, buna "Külah-i Seyfî" adini verirlerdi.

EL ÖPME : Seyhin elini öpmek. Istigfardan sonra seyhin eli öpülür ki bu, tarikat edebidir.

EMAN: Arapça siginmayi ifade eden bir kelime. Manen, himmet yani dua yolu ile yardim talebinde bulunmak isteyen kisi, "Aman ya Rasûlallah!" diye nidada bulunur. Ebced hesabiyla "Muhammed" (s) kelimesiyle "Eman" kelimesi, her biri ayri ayri 92'yi verir.

EMR ÂLEMI: Zaman ve mekan üstü olarak, emirle birlikte yaratilan âlem. Ruhlar ve akillar bu âlemdendir. Bir anda yaratilmistir. "Vemâ emruna illa vâhidetün ke-lemhin bi'l-basar" Kamer/50.

ENDUH: Farsça, üzüntü demektir. Bilinmeyen bir hususta duyulan saskinlik ve hayret.

ENE ENTE-ENTE ENE: Arapça, ben senim-sen bensin" anlaminda bir ifade. Âsik masuk birligini ifade eder. Bu, iki bedende bir can gibi olmayi gösterir. Bu, sevginin tamligi için varilmasi gereken bir noktadir.

ENE'L-HAKK: "Ben Hakk'im" anlaminda bir ifade olup Hallâc-i Mansur tarafindan söylenmistir. Erzurumlu I. Hakki'nin ifade ettigi gibi;
"Söyleyen Nasir (yani Allah) idi. Mansur Andan tercüman olur"
seklinde anlasilmalidir. O'nun, bu sözü Hakk'tan rivâyeten söyledigi kaydedilmekle birlikte, fena halinde iken söyledigi veya kendisinin bâtil olmadigini ifade etmek için serdettigi de nakledilir. Kasas süresindeki agaç kökünün "muhakkak, Ben alemlerin Rabbi olan Allah'im" sözünü anlayan, Hallac'in "ene'l-Hakk" sözünü anlar.

ENGÜST: Farsça, parmak. Kusatma (ihata) sifati, Allah'in herseyi kusatma sifati.

ELSIZ AYAKSIZ : Iradesini Allah'in iradesinde fani kilmis (eritmis) kisiler için kullanilan bir ifade. Buna benzer olarak kullanilan "elsiz, dilsiz, belsiz" deyimi, hakiki Allah erinin eline, diline, ve beline hâkim oldugunu gösterir.
Mir'âtî sözlerin canli muamma Arif olanlara olur huveyda Elsiziz belsiziz dilsiziz amma Gezeriz âlemde erkekçesine. Mir'âtî

EMÂNÂT-I MÜBARAKE: Hz. Peygamber (s) ve diger Islam büyüklerine ait esya ve levazima, mübarek emanetler (emânât-i mübareke) denir. Yavuz Sultan Selim Misir'i fethettikten sonra Mekke Emiri Seyyid Berekat, emirlik hazinesinde bulunan "emânât-i mübareke"nin önemli bir kismini, oglu, Serif Ebu Nemi vasitasiyla Yavuz'a göndermistir. Yavuz, bu emanetlerin korunmasi için Topkapi sarayinda özel bir daire hazirlatmis olup bu emanetlerin içinde en önemlisi, Hz. Peygamber (s)'in hirkasi oldugu için bu daireye" Hirka-i Saadet Dâiresi" denilmistir. Hz. Rasûlullah (s) bu hirkayi, sair Ka'b Ibn Züheyr'e hediye etmisti. Bu hirkadan baska diger emanetler de sunlardir: Hz Peygamber (s)'in bir disi, bir yayi, iki ayakkabisi, bir ayak izi, seccadesi, sancagi, bir kiliç kabzasi, bir kolu, Hz. Ebû Bekr'in seccadesi, Hz. Nuh (a)'in tenceresi, Hz. Davud'un kilici, Hz. Yusuf'un gömlegi, Mekke'nin anahtari, dört halifenin sancaklari, imameleri, kiliçlari, Asere-i Mübessere'den bazilarinin kiliç kabzalari, Hz Osman (r. a)'in Kur'an-i Kerim'i, Altinoluk, Hz. Ibrahim (a)'in kazani.
TASAVVUFÎ TERIMLER (E)
..:: 5 ::..
EMIN-I VAHY: Vahyin emini anlaminda Arapça bir ifade. Hz. Peygamber (s), risalet ve nübüvvet görevini yüklenmezden evvel, "Muhammed el-Emîn (s)" yani "Güvenilir Muhammed (s)" namiyla aniliyordu. Toplumun dogruluguna güvenmesine Cenab-i Hakk'in nübüvvet görevi vererek te'yid etmesi eklenince, ortaya "Eminü'l-Vahy" olan Peygamberimiz (s) çikti. Kendisine gelen vahyi, ayniyle topluma bütün insanliga, en ufak bir degisiklik yapmadan aktardi. Bu yüzden vahyin emini oldu.

Emîn-i Vahy-i ilâhî Muhammed Arabi
Sâmî

EMIRGANIYYE: Idrisiyye'nin Nûbe kolu. Kurucusu 1853'te vefat etmistir.

el-EMRU BI'L-MA'RUF ve'n-NEHYU ani'l-MÜNKER: Arapça iyiligi emretme, kötülükten sakindirma anlamindadir, insanlari kurtulmalarina vesile olacak olgunluklara yönlendirmeye, el-Emru bî'l-Ma'ruf denir. Seriatta kinanan konulara engel olmaya da, en-Nehyu ani'l-Münker denir. el-Emru bi'l-Ma'ruf için hayra kilavuzluk etmek; kitap ve sünnete uygun olani emretmek; Allah'in söz-amel açisindan kulundan razi oldugu seyi göstermek gibi tanimlar yapilirken, en-Nehyu ani'l-Münker için de; kötülüge engel olmak; nefs ve sehvetin meylettigi seyleri yasaklamak, seriat ve iffetin hoslanmadigi, Allahü Teala'nin dininde caiz olmayan seyi kötülemek, seklinde tarifler yapilmistir.

EMR-I HAKK: Arapça, Hakk'in emri demektir. Ölüm anlaminda kullanilir.

ENÂNIYYE: Arapça, benlik anlaminda bir kelime. Kuldan ortaya çikan her seyin, kendisine dayandirildigi gerçege "enâniyye" veya "enîniyye" denir. Bu izafete su örnekler verilebilir: Nefsim, elim, ruhum vs. senin hakikatin ve bâtinin, Hakk'in gayridir. Enâniyye'nin nefyi, "La ilahe" nin manasinin aynidir. Bundan sonra ikinci olarak, senin bâtininda Hakk'in isbati söz konusudur ki, bu da "illallah"in manasinin aynidir.

ENE: Arapça "ben" zamiridir. Ben (ene) demese de konusanin sözü ben (ene) dir. Nahnü (biz) zamiri için de, ayni durum geçerlidir. Bununla, konusanin fiillerden soyulmus olma durumu kastedilir.

ENESIYYE: Çok sonralari zuhur etmesine ragmen Sahabe-i Kiram'dan Enes Ibn Mâlik (r.a)'e izafe edilen bir tasavvuf okulu.

ENSÂRIYYE: Abdullah el-Ensârî (Ö.481/ 1048)'ye dayandirilan bir tasavvuf okulu. Hereviyye adiyla da anilir.

ENE TAHTINA OTURANI IRSAD MÜMKÜN DEGILDIR : "Ene" Arapça'da "ben" demektir. Bu, ben Allah (c)'dan üfürülen (ruh-i menfûh) degil, hayvani ben'dir. Insan'in bu yönünü terbiye etmesi gerekir. Bu yönünü terbiye edememis kisi, hayvanî nefsin istekleri dogrultusunda hareket ettigi için, onu irsâd, yani dogru yola sevketmek çok zordur. Böyle kimseler, nefsini veya daha açik bir deyisle, nefsinin istekleri (heva)ni ilahlastirmis kisilerdir. "Ey Muhammed (s)! Nefsinin istegini ilahlastirani görmedin mi?" (Casiye 723 ve Furkan/43) "Ben"lik, Allah karsisinda ilah tavri alistir. Yani, Allah karsisinda varlik isbat etmektir. Bu durumdaki kisi, Allah (c) önündeki durumunu anlayamaz, hiçliginin, faniliginin bilincinde (dikkat ediniz, bilgisinde degil) olmazsa artik o, Allah'a ihtiyaci olmayan bir kisidir. Bir kimse, ihtiyaç duydugu seye yönelir, duymadigi sey yönelmez. iste bu yüzden, esiri olanlari dogru yola yönlendirmek mümkün olmaz.

ER : Bkz. Rical.

ERÂIK-I TEVHID: Arapça tevhid koltuklari demektir. Zatin zuhur ettigi yerler olmasi bakimindan vahidiyyet hazretindeki zâti isimlere "erâik-i Tevhid" denir.

ERBAIN: Bkz. Çile.

ERBAB-I YAKIN: Maddî, manevî, zahirî, bâtinî bilgilerle yetkinlesmis kisilere, erbab-i yakîn denir. Bu durumdakilerin bilgilerinin güvenilir oldugu kaydedilir.

ERDEBILIYYE: Safiyüddin Erdebilî'nin kurdugu, Ebheriyye'nin kollarindan bir tasavvuf okulu.

EREN-ERENLER : Allah'a ulasan kisi (vâsil)ye denir. Velî. Yildizim düskündü tali'im küskün Muzlimdi eyyam-i hayatim bütün Erenler elimden tuttular bir gün Sanli demler sürdüm, devranlar gördüm. Tokadizâde Sekib

ER DOGRUYA HAK DOGRUYA : Konusurken sözün dogru oldugunu açiklamak için veya dogrulugunu ögütlemek için kullanilan bir deyim.

ER ERE KIYMAZ : Erler arasinda mesreb açisindan bir ayrilik olsa da, hosgörüyle bunun düzeltilebilecegi bu sözle anlatilir.

ER ÇIÇEGI : Bektasî istilahi. Babanin sevgisine mazhar olmus can (dervis).

ER ERIN AYNASI : "Mü'min mü'minin aynasidir", (Cami l, 170) hadis-i serifinin mealidir. Mü'min, kendi olgunluk ve çigligini baskasinda görür, bu sekilde sükreder veya ibret alir.

ERENLER HÂZIRA ETMIS DUAYI : Misafir için söylenir. "Misafir umdugunu degil, buldugunu yer" atasözünün açiklamasidir.

ER IKRARINDAN HAYVAN YULARINDAN : Bu deyim, erin veya insanin ikrariyla, yola gidecegini, hayvanin da yillariyla yönetilecegini anlatir.

ERKEK ARSLAN, ARSLAN DA, DISI ARSLAN,ARSLAN DEGIL MI? : Kadinlardan da erkek olur. Bu, manevî olgunluk açisindandir. Ve çogu erkekler himmet ve olgunluktaki zayifliklari ile kadindirlar.

ERENLER CELLADI : Hacim Sultan'in lakabi. Bektasî istilahi.

ERZADE : Bir mürsidin babasi da mürsid olursa, ona erzâde denir. Bu, Bektasî istilahidir.

ERVAH-I HABISE : Arapça, pis ruhlar demektir. Cinler ve seytanlar.

ESEDIYYE: Seyyid Abdullah el-Esedî (ö. VIII. y.y.) tarafindan kurulmus, Kadiriyye'nin kollarindan bir tasavvuf okulu.

ESARET: Esirlik. Hakikate ulasmaya engel, dis görünüsler.

ESER: Kaybolan bir seyin, ardinda biraktigi iz, anlaminda Arapça bir kelime. Seyin varligini gösterene denir. Nazardan men olunanin, eserle Cinsiyet bulacagi, eseri yok edenin de zikirle Jiletlenecegi söylenir. Bu, aklî cedel mantigina yönelmeyen, Allah'la beraberken tedbiri terkeden kisinin kesf ve fetihle ünsiyet bulacagini ifade eder. Bir kimsenin eser (takib edecegi iz)e, yani terbiye edici bir seyhe, veya uyacagi iyi bir âlim (büyük)e baglantisi yoksa, kendisine fetih gelene kadar virdler, riyazetler, mücahedeler ve çokça zikirle mesgul olmasi gerekir. Eserlerin sirlari, renklerin bâtinlarini teskil eden ilâhî isimleridir. Cürcânî, eserin üç anlama gelecegini kaydeder: 1. Netice, belli bir seyden husule gelendir. 2. Alâmet, 3. Cüz. Eski hükümdarlardan kalma bir sarayin üzerinde, su beyt bulunmustur:
Eserlerimiz bizim (ne oldugumuzu) gösterir
Öyleyse ardimizdan biraktigimiz eserlere bakiniz!. .
Aliyyü'l-Havvas, eser'i söyle tanimlar: Herseyde Allah'i tefrid etmek (bir oldugunu anlamak) tir. Bu da, esyanin nefislere yapismis eser (iz)lerinden yüz çevirmekle olur, yani nefsin hevasindan kaçinan sadik müridin yoluna, tefrid ve tevhidine eser denir. Mürid, bunu, nefsin dünyevî nazlarindan uzaklasmak ve sehvetlerini terbiye etmekle, elde eder.
TASAVVUFÎ TERIMLER (E)
..:: 6 ::..
ESBAB: Arapça, sebepler anlamina çogul bir kelime olup, tekili "sebeb" dir. Vesileler, vasitalar, araçlar. Tasavvufta hersey Allah'a götüren bir sebep, O'nu gösteren bir âyettir. Araçlar, yani sebepler amaç haline getirilmedigi sürece problem yoktur. Araçlar amaç haline getirilirse, buna putlastirma veya sirk denir.
Sebeplerde takilmamak gerekir. Çünkü sebeplerin (sirk-i esbâb) tesiri âdi, müsebbibin (sebebi yaratan Allah'in) etkisi ise hakikidir. Ki bu inanci tasimak tevhidin temelini olusturur.

el-ESMAU'L-HÜSNA: Arapça sifat tamlamasi olup, güzel isimler demektir. Tasavvufta Allah'in güzel isimlerine el-Esmaü'l-Hüsna denir. (Bkz. ALLAH).

ESMA-I SEB'A: Arapça, yedi isim demektir. Allah'in yedi güzel ismi. Esma zikri çeken tarikat mensuplarinin virdleri, su sekildeydi: 1. La ilahe illallah 2. Allah, 3. Hû, 4. Hakk, 5. Hayy, 6. Kayyûm, 7. Kahhâr. Bu zikir usûlü, Halvetî büyüklerinden Ibrahim Zâhid-i Geylânî'den kalmistir. Bu yedi isim, usûl, fürû', tebdîlat ve tasarrufât adi verilen sekillerle 28'e kadar çikar.

ESMAR: Arapça, meyveler demektir. Ana isimler (aslî isimler)in toplanip bir araya gelmelerinden birtakim baska isim ve mânâlar ortaya çikar ki buna, esmar (meyveler) denir. Nikah da denilen, küllî esmâr bestir:
1. Ilâhî isimlerin içtimâi : Bunun semere (meyve)'si, ilimde belirginlesen gerçeklerin suretleridir.
2. Manalarin içtimâi : Bunun semere (meyve)'si, nefsde belirgin hâle gelen ruhlarin suretleridir.
3. Ictimâ-i ervah (ruhlarin bir araya gelmesi) : Bunun semeresi, basit madde ve misal âleminin suretleridir. Arz ve kürsî gibi.
4. Basit maddenin ictima'i : Bunun semeresi, cansiz varliklar, bitkiler ve hayvanlardir.
5. Cinslerin, fasillarin ve insanî hakikatlerin ictima'i ve terkibinden meydana gelen insana mahsus içtima.

ESBAH: Arapça, karaltilar, cisimler, cesedler demektir. Soyut (mücerred) varliklarla, somut (müsahhas) varliklar arasindaki âleme; âlem-i esbâh veya cihan-i esbah denir.

ESIK : Eve disaridan içeri girmek, kapinin esiginden atlamakla mümkündür. Disaridan içeriye girmekle, zahirden bâtina, distan içe ulasildigi dergâhtaki, evdeki olgun erlere, olgun seyhlere ulasildigi, bu ulasmaya da esigin sebep oldugu kaydedilir. Ulastirdigi hedefin ulvîligi yüzünden, esikte de bir ulvîlik görülür. Esik; yokluk ve tevazu gibi anlamlari ifade eder. Tevazu ehli için "esik gibi ayaklar altinda" denir. Tasidigi yücelik itibariyle esigin üzerine oturulmaz, basilmaz. Bir dergâh veya türbeye girilirken esigi öpülüp öyle girilir. Buna "esige bas koymak" denir. Bektasîler seyhin huzuruna veya türbeye ziyaret için girerken su tercemani okurlar:

Esigine koymusam can ü ser,
Tâ vücûdum ola safi hemçü zer.
Esiginde hacetim hem budurur:
Tâ fakir'e eyle bir hüsn-i nazar.

"Besikten esige kadar" ifadesinde, besik dogumu, madde âlemine gelisi, esik ise mânâ âlemine gidisi yani ölümü ifade eder.

ESREFIYYE : Esref oglu Abdullah b. Esref b. Muhammed Rûmi (ö. 874/1469) tarafindan kurulmus, Kadiriyye kollarindan birinin adi. Kurucusu Esrefoglu Rumî, Haci Bayram-i Veli'nin kizi Hayru'n-Nisa Hatun'la evlenmis ve ona damat olmustur.

ESREFÎ TÂC: Esrefiyye-i Kâdiriyye tacina (Esrefî Tâc) denir. Bu tâc, yedi dilim (terek) li olur, beyaz çuhadan, içi pamuklu olarak dikilirdi.

ETME BULMA DÜNYASI : Herkes, iyi, kötü yaptiginin karsiligini mutlaka bulacaktir.

ETVAR-I SEB'A: Arapça, yedi tavir demektir. Yedi tavir sunlardir: Tab', nefs, kalb, ruh, sir, hafi, ahfâ. Nefsin yedi derecesine göre degisen hallere de, Etvar-i Seb'a denilmistir.

ETYEMEZLER: Tasavvuf tarihinde vejeteryan diyet uygulayan sufiler vardi. Yine bunun gibi, yaz mevsimi nefsini körletmek üzere soguk su içmeyenler de görülürdü. Bir küçük parça et yemenin, kalbi belli bir süre katilastirdigi kanaatini tasiyan bazi sufiler, et yeme konusunda perhizkâr davranirlardi. Yani eti haram telakki etmezler, ancak nefsi güçlendireceginden hareketle, yememeyi tercih ederlerdi. Tabiatta saldirgan, yirtici hayvanlarin et, pasif, yumusak basli hayvanlarin da ot yedigi göz önünde tutulursa, bu hususun bir parça tutarli oldugu görülür. Ancak, Allah, ser'î açidan belirttigi ölçüleri haiz bulunan etlerin yenmesini helal kilmis, Hz. Peygamber (s) de yemistir. O halde yenmesi gerekir. Bu son fikirle birlikte, et yemez sufilerin, Allah'in helal kildigini haram kildik lan söylenemez. Zira onlar mubahlarda da azimet yolunu seçmis ve o yolda gitmislerdir. Onlarin halleri, kendi yasadiklari iç âleme paralel olarak gerçeklestigi için, davranislari sadece kendilerine mahsustur, genel avam için asla ölçü olamaz. Ölçü, Kur'an-i Kerim'e endeksli, saglam zemindir. Kisi, takvasina göre "gücümüz yettigi ölçüde takvali olunuz" (Tegâbûn/1 6) yolunda duyarlilikla yücelir, yükselir. Bu da ayri bir incelik. Iste bu incelik, Kur'anî-Nebevî Islam zemininde gerçeklesir. Etyemez bir grup sufinin, bu zemini inkarla, et yemeyi terk etmeleri ve ete haram gözüyle bakmalari gibi bir husus, tasavvuf tarihinde asla varid degildir.

EVBASÎ : Evbaslik terbiyesizlik, yaramazlik ve haydutluk anlaminda bir kelime. Allah sevgisinin güçlü etkisi sonucu, salihin isledigi salih ameller ve terk ettigi haramlar için, Allah'dan karsilik beklemesi.

EVBE: Arapça, dönme demektir. Sevab beklemeden, ceza korkusunun etkisinde kalmadan, Allah'in emrine uymak için tevbe etmektir. Bu, nebi ve mürsellerin özelligidir.

EVCU'L-IMKAN: Arapça, imkanin zirvesi demektir. Dünyaya en uzak olan yildiza eve denir. Tasavvufta, ilâhî âlem için, "evcu'l-imkan" ifadesi kullanilir.

EVLIYA : Arapça velî kelimesinin çogulu olup dostlar anlamini ifade eder. Hayatini nefis mücadelesi ile geçirerek, seriati takva boyutundaki inceligiyle yasayan, Hz Peygamber (s)'e tam anlamiyla uyan kaya gibi sert olmaktan kaçip, toprak gibi davranmayi hedef edinerek, diken yerine gül yetistiren bahçivan seklinde aktiflik gösteren kisiye, evliya denir. Allah'a dost olabilmis kisinin yatagi, ümmetin problemlerine "ümmetî" dua ve psikolojisiyle yaklasmasi sebebiyle dikenlidir. Gece, ya çok az uyur veya hiç uyumaz. Velî, Allah'in heryerde olusunun bilgisine ve bilincine ulastigi için, insanlar arasindaki davranisi, yalniz iken olan davranisina uyar. O, oldugu gibi görünür, göründügü gibi olur; böylece iç-dis birligine (tevhidine) ulasir. Velinin bir ilahi vardir. O, bir ilah ugruna makam, mevki, kadin, altin, gümüs, söhret arzusu, çocuk, es, ev, kösk gibi ilahlari terk etmistir.

Evliya mala tenezzül mü eder?
Siklet-i nâsa tahammül mü eder?
Nâbi

Veliler takvaya endeksli bir hayat yasadiklari için, dualarinin kabul sür'ati ve sansi fazladir "Allah müttakilerden daha çok kabul eder" (Maide/27). Evliya, Kur'an insanidir, Rasûlullah (s) gibi...

EVDIYE-I SÜLÜK: Arapça, sülük vadileri demektir, sufi için her derece, bir sülük vadisidir.

EVLIYÂIYYE : Batil tasavvuf firkalarindan biridir. Velilerin hayat ve mematinda kudretinin azametine, taharetine ve ismet sahibi olduguna inanir. Bunlar, velayetin nübüvvetten üstün oldugu kanaatindedir. Yine Evliyâiyye'ye göre; kul, belli bir mertebeye ulasinca ondan ser'î yükümlülükler ve ibadetler düser. Halbuki Hz. Peygamber (s)'imizden düsmemisti.
TASAVVUFÎ TERIMLER (E)
..:: 7 ::..
EVLIYALIK SATMAK : Kendini dindar, âbid, zâhid gösteren riyakar kisiler için kullanilan bir deyis.

EVRAD: Arapça, virdler demektir. Her vakit dil ve agizda dolasan söz. Tarikatlarin pirleri veya onlardan sonra gelen seyhler tarafindan düzenlenen virdler, müridler tarafindan belli bir zamanda belli bir sayida, bireysel veya toplu olarak çekilir.
Ummasin levh-i icabette makâm-i ragbet Etmiyen namini dibâce-i zikr ü evrâd. Nâbî

EVSAT : Arapça, orta demektir. Ilâhî takdirin hükmüne bakan, sülûkun ortasindaki sâlikler. Manevî egitimin basindakilere "mübtedi", sonundakilere "müntehi", ortadakilere ise evsat (veya evâsit) denir.

EVTÂD: Arapça, direkler demektir. Hiyerarsik veliler silsilesi içerisinde yer alan bir zümre. Tekili veted'dir. Dört veliden olusan evladin her biri, merkezinde bulunduklari dört yönden birine nezaret ettikleri için, bu ismi alirlar. Her devirde Hz. idris, Hz. ilyas, Hz. isa, Hz. Hizir (a)'a naib olan, yani Hakk tarafindan âlemin dört yönünü korumak üzere, tayin edilen zâtlara evtad-i erbaa (dört direk) denir. Bu dört direk, kadinlardan da tesekkül edebilir. Evtad'in Ilâhî isimleri: Abdülhay, Abdülhalîm, Abdülmürid, Abdülkadir'dir. Bunlarin biri, Hz. Adem'in kalbi, biri Hz. Ibrahim'in kalbi, biri Hz. Isa'nin kalbi, biri de Hz. Muhammed (s)'in kalbi üzerine zuhur eder. Yani ruhanî özellikleri bakimindan herbiri, bu peygamberlerden birinin etkisi altinda olmak üzere, bir çesit (veya bir yönden) benzesim arzederler. Yine ruhaniyetlerinden istimdâd ederler. Bunlardan herbiri, Kabe'nin köse (rükn) lerinden birine sahiptir. Samî kösesi (Rükn-i Samî) Hz. Adem (a)'in kalbi üzere olanin, Irakî kösesi (Rükn-i Irakî) Hz. Ibrahim (a)'in kalbi üzere olanin, Yemanî kösesi (Rükn-i Yemanî) Hz. isa (a)'in kalbi üzere olanin, ve Hacer-i Esved kösesi (Rükn-i Hacer-i Esved) de Hz. Muhammed (s)'in kalbi üzere olanidir. Muhyidin Ibn Arabi'ye göre, Evtad-i Erbaa (dört direk), Ebdal-i Seb'a (Yedi Ebdal) dan, Imameyn (iki imam) da Evtad-i Erbaa'dan, Kutbu'l Aktâb ise bunlarin tümünden daha mükemmel ve daha has (özel) tir.

Zahirde binasi birinin kârger olmaz
Bâtinda kimi kutb-i cihan kimisi evtâd
Âlî

EVVEL: Arapça, ilk demektir. Allah. EYYÂM-I GAM: Üzüntü günleri demektir. Allah
(c)'a dogru yolculuk (seyr i ilallah) tan geri kalma zamani

EYYÜB SABRI: Hz. Eyyub (a) birçok belalara maruz kalmis ve bunlara sabretmis bir peygamberdir. Iste bu yüzden sabir, Hz. Eyyûb ile adeta özdeslesmistir. Anadolu Islam muhitinde buna isaret etmek üzere, bazi aileler dogan çocuklarina "Eyyüb Sabri" adini vermislerdir.

EZ DE SUYUNU IÇ : Muskalarin bir kismi, yazilanin üstünde, bir kismi evin bir kösesinde muhafaza edilirken bir kisminin da ezilip suyu içilir. Bu atasözü, yapilan tavsiyenin, söylenen tedbirin hiçbir seye yaramadigini belirtir.

Nüshan (muskan) maraz-i aska eylemedi hiç,
Ey seyh-i keramet-fürûs ez de suyunu iç.

EZEL: Ezel öncesizligi ifade eder. Kadim, ayni anlami karsilamakla birlikte, Allah'tan baskasi için de kullanilir. Ezel ise sadece Allah için kullanilir.

EZKÂR: Arapça, zikir kelimesinin çogulu olup "zikirler" anlamina gelir. Çesitli ilâhî isimlerin anilmasi, zikir olarak tanimlanir. Kehf sûresinde (âyet 24) ifade edildigi gibi "Unuttugun zaman Rabbini zikretl(an)" zikrin ziddi unutmaktir. Bu durumda, unutmanin mukabili hatirlama; zikri ifade eden bir tanim olarak ortaya çikar.

EZHERIYYE: Halvetiyye'nin kollarindan biri olup, Seyh Ebî Abdullah Muhammed b. Abdurrahmânü'z-Züvâvî el-Ezherî tarafindan kurulmustur.
 

ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009