TASAVVUFÎ TERIMLER (R)
..:: 1 ::..
RAB: Arapça, terbiye eden, doyuran, yetistiren vs. gibi anlamlari olan bir kelime. Zâtin, ruhî veya cismânî gayb varliklarina olan nisbeti bakimindan, Hakk'in bir ismidir. Allah'in Rab isminin, fonksiyon olarak islerlik kazandigi her sey, merbûb dairesinde mütalaa edilir. Allah'in zatî, rubûbî isimlerin menseidir. er-Razzâk ve el-Hafîz gibi isimler böyledir. Rab ismi de, merbûbun varligini gerektiren ve gerçeklestiren bir isimdir.

RABBANI: Rabba mensub, Allah adami anlamina Arapça bir kelime. Velilere, Rabbânî de denir. Yani, bu manada Rabbânî, Allah dostu, Allah'i bilen, taniyan ve ona amelen, fikren yakin olan kimse demektir. Ilim ve dinde derinlesmis, ilmini hayatina geçirmeye muvaffak olmus kimselere de, Rabbânî adi verilir.

RABBU'L-ERBAB: Arapça, Rablerin Rabbi yani, terbiye edenlerin terbiye edicisi demektir. Rabbü'l-Erbâb, gayelerin gayesi ve bütün isimlerin mensei olan ilk belirlenme (ta'ayyun-i evvel) ve ism-i a'zam itibariyle, Hak'dir. Bütün istekler O'na yönelir. O, her hususu hâvîdir. Necm süresindeki (âyet: 42)
"Ve süphesiz en son varis, Rabbinedir" ifadesiyle, bu hususa isaret vardir. Zira, Hz. Peygamber (s), ilk belirisin ortaya çikis yeridir. O'na mahsus olan rubûbiyyet, en büyük rûbûbiyyettir.

Sedd-i reh olmadi sidre-i bezm-i melekût
Kildi azm-i harem-i halvet-i Rabbü'l-erbâb
Fâzil

RABITA : Arapça, baglayan, rapteden demektir. Tasavvuf? olarak, müridin zihnî planda, tefekkür ve muhayyile gücünü kullanarak mürsidiyle "beraberlik" halinde olmasini ifade eder. Ruhî terbiye için, bu mânâ beraberligine ihtiyaç oldugu kaydedilir. Naksibendîlikte rabita önem arzetmekle birlikte, asil degildir. Diger tasavvuf okullarinda da, ismen olmasa bile, mânâ olarak rabita vardir. Râbita'ya, sevgi anlami da yüklenmistir. Meselâ, sevgi rabitasi için su tarif verilir: "Mürsidin seyhini severek, yâd etmesi ve suretini zihninde canlandirmasidir". Kalbî rabita diye verilen bir tarif de söyledir: "Müridin, kalben seyhi ile beraber olmasidir". Bu mânâ birliginin, müridi seyhinde fânî olmaya yani, onun hâli ile hallenmeye götürdügü söylenir. Rabita için sufiler "Sâdiklarla beraber olunuz" (Tevbe/119) âyetini baz olarak alirlar. Kisinin sevdigiyle beraber oldugunu bildiren hadis-i serifler, rabitadaki muhabbet keyfiyetini açiklayici olarak düsünülmektedir. Seyh Abdülhakim Arvasî (k), namaz esnasinda rabitanin sakincali oldugunu ve bu sebeple, namazda sadece Allah'a rabita yapilmasi gerektigini söyler. Rabita, her seyden önce, psikolojik muhtevasiyla insanî bir olaydir. Kundaktaki çocuguna duydugu asiri sevginin, o çocugun annesinin süt ve gida ihtiyacini hafif bir gögüs sizisi ile hissettirmesi ve bu gibi örnekler çogaltilarak, rabitanin insanî, fitrî ve tabiî bir olay oldugu hususu kolayca anlasilabilir. Bir insanin ögretmenine, annesine, babasina, kardesine, esine, dinine, Kur'ân-i Kerim'e ve âlemlerin Rabbi olan Allah'a duydugu sevgi, bir rabitadir. Bu, insanin etrafini kusatan âfâk (obje) ile derunî temasini ve yakinlasmasini saglayan önemli bir araçtir. Bu sevgi olmasa, varligin devami mümkün olmazdi. Rabita, tasavvuf! planda, hiç bir mutasavvif tarafindan, insanin insani tanri edinmesi seklinde açiklanmamis, ancak müridin seyhine olan asiri sevgisi, tasavvuf psikolojisi tatmamis kisiler tarafindan, farkli biçimde yorumlanmistir. Müridin seyhine olan rabitasi, (özellikle Naksî sülukunda) murakabe'ye kadardir. Ondan sonra, müridin sadece Allah'a rabita yapmasi gerekir, o durumuyla yine seyhine rabitaya devam eden kisi, manevî açidan gerilemeye duçar olur. Zira seyhe rabita yapma, nihai rabita olan Allah'a rabitanin bir ön hazirlayicisi hüviyetindedir, ilki, yüzme egitimini alan; ikincisi de, egitimini tamamlamis, denizde bilfiil yüzen kisinin durumu ile mukayese edilir. Bu örnekte görüldügü üzere, ikinci durum, birinciden daha ileridir, daha olgundur.

RACÜL-I HASSA: Arapça, özel adam demektir. Manevî güç sahibi, özel kisiler için kullanilan bir ifâdedir. Hz. Adem'e ait bazi özellikleri tasiyan kimselere denir ve sayilarinin üçyüz kisi oldugu kaydedilir.

RACÜL-I KAMIL: Arapça, olgun insan demektir. Manevî güç sahibi bir grup veli. Hz. Nuh'un kalbi üzerine, her asirda kirk kisi yetisir. Ümmet-i Muhammed (s) 'den olmakla birlikte, diger peygamberlerin manevî mirasina sahip bu kisiler hakkinda, "Ümmetimden, Hz. Nuh'un kalbi üzere kirk kisi vardir" hadis-i serifi kaydedilir.

RACÜL-RICÂL: Arapça, erkek anlaminda bir kelime. Allah'in veliligine layik olmus kisiler ki, bu mânâda kadinlardan da recül olur. Bunlara "ticaret ve alisverisin, Allah'i zikirden alikoymadigi erkekler..." âyetiyle isaret edilmistir (Nur/37).
Iki türlü rical vardir :
1 Ricâl-i aded : Bunlarin sayilari bellidir.
1 tane kutub, 2 tane imamân, 4 tane veted, 7 tane bedel, büdelâ veya ebdâl, 12 tane nakib, nükebâ, 40 tane recebî, recebiyyun, 300 tane müctebâ.
2. Ricâlü'l-Merâtib : Sayilari belli degildir; bunlar, melâmiyyun, fukara, sufiler, âbidler, zâhidler, efrâd, ümenâ, kurrâ, ahbâb (verese, evliya)vb'dir. Otuzüç çesit evliyanin varligindan bahsedilir.

RAGBET: Arapça, isteme, arzulama demektir. Nefsin sevaba, kalbin hakikate, sirrin Hakk'a ragbet etmesine denir. Dünyaya veya âhirete duyulan meyle de ragbet denir.

RAHAT: Arapça, dinlenme manasinadir. Tasavvuf erbabina göre, bu dünya bir rahat yeri degildir: "La râhate lenâ fi'd-dünya". Ancak "dünya hayatina razi olup, rahat buldular" (Yunus/7) âyetindeki tipler için, burasi, huzur yeridir. Ayni âyetin basinda "Allah'a kavusacaklarini ummayanlar..." ifadesiyle, bunlarin maddeci bir karaktere sahip oldugu belirtilmektedir.

RAH-I HAK: Hak yolu manasina Farsça-Arapça bir ifâde. Allah yolu, sirat-i müstakim.

RAHMANIYYE: Halvetiligin Kabil kolu. RAHMANIYYE: Isim ve sifatlarin, hakikatlariyla ortaya çikisi. Rahmaniyye mertebesinde zuhur eden isim, er-Rahmân'dir.

RAHIB: Arapça, korkan demektir. Halktan ayrilan ve mâsivâdan siyrilip, kendisini sadece Allah'a adayan, çileci Hiristiyan din adami. Bu hayati yasayanlar, evlenmezlerdi. Islam'da bu tür ruhbanlik hayati yoktur.

RAHMANIYYUN: Rahman'a mensup olanlar anlaminda, Arapça bir kelime. Veliler hiyerarsisindeki tabakalardan biri. Tasavvufa dair eserlerde, "her asirda, üç kisiden ibaret olan Rahmâniyyun, tasa sürtülen demirin çikardigi ses gibi, gizliden sesler duyarlar. Bu sesten, Allah'in muradini anlayarak, ona göre vazife yaparlar". Rahmâniyyun tabakasi ebdâl-i seb'a'ya benzetilirse de, bu dogru degildir.

RAHMAN-RAHIM: Arapça, çok aciyan demektir. Kemalâtin, mü'minlere mâ'rifet, tevhid vs. seklinde feyz halinde gelip yerlesmesine, rahim denir. Ilâhî hazrette kendisinden, varligi ve mümkünlere ait kemalâti doyuran seyi indiren, toplu isimler bakimindan, Hakk'a Rahman adi verilir.

RAHMET: Arapça, acimak demektir. Hz. Peygamber (s)'in, Delâil'de kaydedilen ikiyüz bir isminden biri, Allah'in iki türlü acimasi söz konusudur: 1. Rahman : Umumi acima ki mü'min, kâfir herkesi içine alir, bu dünyada tecelli eder: 2 - Rahim : Ahirette ve sadece mü'minlere olan acima. Özel rahmet.
TASAVVUFÎ TERIMLER (R)
..:: 2 ::..
RAHMET OKUMAK: Vefat eden mü'minlerin ardindan, yapilan bir dua. Bu, övgü yerinde de kullanilir.

Edenler hâlimi idrâk, okurlar rifk ile rahmet,
Olanlar zâir-i kabrim, dönerler müsfik u mahzun.
Abdülhak Hâmid

RAHMET OKUTMAK : Birinin zulüm veya kötülük yapma açisindan digerinden daha agir olup, onu arattirmasi durumunda kullanilan bir tâbir.

Kâfir ol mertebe kiydi cana,
Rahmet okuttu Hülâgu Hân'a.
Enderunlu Fâzil

er-RAHMETÜL'L-IMTINANIYYE: Arapça, kiymetli bir seyler ilgili olarak, ihsâni açidan acimayi ifâde eden bir tamlama. Kasânî bunu, "kulun kullugunu yapmadan, Allah tarafindan ihsana nail olmasidir ki, bu genel bir rahmettir" diye tanimlar. Bu, Allah'in Rahman ismiyle, tam anlamini bulur ve her seyi kusatmistir.

er-RAHMETÜ'L-VÜCUDIYYE: Arapça, varlikla ilgili, vücuda ait acimak anlamini ihtiva eder. Kasânî bunu söyle tarif eder : "A'raf suresinin 6 ve 56. âyetlerinde belirtildigi gibi, Allah'in muhsin ve muttakilere (gerçek inananlara) vâdettigi rahmettir. Bu, imtinâni rahmete dahildir. Zira bu konudaki Allah'in va'di, çalismaya baglidir ve bu tam bir ihsandir."

RAI: Arapça, çoban, riâyet eden, idare eden demektir. Kâs'ânî'ye göre rai, "âlemin düzenini korumayi gerektiren nizamin idare edilmesi konusunda saglam siyâsî ilimleri tam olarak ögrenmis kisidir."

RAK : Arapça, ince demektir. Insan ruhu. Zira esyanin biraktigi aslî ve fitrî iz orada bulunur.

RAKIB: Birbiriyle yarisma durumundaki kisilerin her birine, rakîb denir. Faîl vezninde Arapça bir kelime. Sûfinin rakîbi dünya ve seytândir.

RAKIKA: Arapça, incelik ve seffafligi ifade eden bir kelime. Ruhanî bir latife olup, Hak'tan kula ulasan yardim gibi, iki sey arasindaki irtibati saglayan araci bir latifedir. Allah'tan kula olan bu duruma nüzul (inis) rakikasi denir. Meselâ kulun, ilim, amel, güzel ahlâk ve yüce makamlarla, Allah'a yaklasmasi, hep birer vesiledir. Kuldan Allah'a olan bu duruma, uruc (yükselme) veya yükselme rakikasi veyahut da dönüs rakikasi denir. Kalbleri yumusatan eserlere, er-Rakâik veya Kitâbu'r-Rakâik adi verilir. Manevî egitimle ilgili bilgiler de, ayni durumdadir. Abdullah Ibn Mübarek'in Kitâbu'z-Zühd ve'r-Rakâik'i bu cümledendir.

RAMAZANIYYE: Ahmediyye-i Halvetiyye'nin kollarindan biri. Kurucusu, Seyh Ramazan el-Mahfî'dir.

RAN-REYN : Arapça, pas demektir. Cismanî karanlik pislikler ve nefsâni sekillerin istilâsi sonucu, kalp ve kudsî âlem arasina giren perdeye, rân veya reyn denir. Maddeden kaynaklanan karanligin kiri ile kul, rububiyyet nurlarindan perdelenir. Mutaffifin suresinin ondördüncü âyet-i kerimesinde, yaptiklari amellerin kötülügü sebebiyle kullarin kalplerinin paslandigi belirtilir. Bu perdeler üç tanedir: 1. Kafirlere mahsus perde: Tab' veya hatm, 2. Münafiklar için perde: Reyn veya kesve, 3. Mü'minler için perde: Sade ve gisâve. Allah ile kul arasinda, yetmis bin nuranî ve zulmanî perde oldugu söylenir.

RASIH: Yerinde, saglam ve sabit olarak duran anlaminda Arapça bir kelime. Al-i Imrân suresinin bas taraflarinda geçen, ilimde rüsuha erenlerden kasit; ruhlariyla gaybin gaybinda, sirrin sirrinda derinlesenlerdir. Bunlar, ilimde yükselenler ve daha da fazlasini bulmak üzere, ilim denizine dalanlardir. Böylece her kelime ve harfin altinda yatan cevherler, onlara açilir. Kisaca, her ilimde olgunlasan kisilere, râsihun denir.

RASIDIYYE: Ahmed b. Yusuf er-Rasidî (ö. 927/1521) tarafindan kurulan ve Zerrûkiyye'nin kolu olan bir tasavvuf okulu.

RÂTIB: Arapça, maas, aylik, güç bir yerde sabit durmayi ifâde eden bir kelime, ism-i fail. Ayderusiyye tarikatinda bir vird ve zikir sekli. Ebced hesabiyla, kahve ve esma-i hüsnadan olan el-Kavî'nin edeb hesabiyla degeri 116 ettigi için, el-Kavî ismini 116 kere çekerler ve bu arada kahve de içerler. Râtib, kahve içilerek, yapilan bir tarikat âyinidir.

RAUFIYYE: Seyyid Ahmed Raûfî (ö. 1170/1756-7) tarafindan kurulmus, Ramazaniyye-i Halvetiyye'nin kollarindan bir tasavvuf okulu.

RAVZA-I MUTAHHARA: Temizlenmis bahçe anlaminda Arapça bir tamlama. Peygamberimizin kabrine denir. Buna Ravza-i Nebi de denir. Ravza, cennet anlamina da gelir.

REBÛBÎ: Arapça üvey evlat anlamina gelen bir kelime. Istilah olarak, Allah'a mensub, Allah'a ait demektir.

RECA: Arapça ummayi, ümit etmeyi ifade eden bir kelime. Allah'tan ümit kesmeme. "Allah'in rahmetinden ümit kesmeyiniz" (Zümer/53) âyetine göre, Allah'tan ümit kesmek büyük günahlardandir. Bu, kalbin hoslandigi bir seyi beklemesinden, rahatlik ve ferahlik duyma halidir. Insanin geçmisle ilgili düsüncelerine zikir ; hâlle ilgili olanlara vecd, zevk, idrâk ; gelecekle ilgililere intizâr, tevekkül ; hosa gitmeyen türden ise havf ve isrâk; hosa giden türden ise recâ ve irtiyâh denir. Allah'in lütfuna nail olma düsüncesi, recâ duygusunun dogmasina sebep oldugu gibi, tersi de havf duygusuna neden olur. Kul, ideal olarak bu iki duygu arasinda bulunmalidir. Recâ'nin, gelecekle ilgili olmasi, temenni ile ayni anlama gelmesini çagristiriyorsa da, ikisi arasinda fark vardir: Temenni, oyalayicidir, sahibini çalismaktan alikoyar, recâ ise; bunun aksinedir. Bu yüzden temenni makbul degildir. "Seytan, insani ümniyye yani temennilerle oyalar." seklindeki âyet (Hacc/2) bu hususu te'yid eder. Recâ, dünyalik istemekle yorumlandigi gibi, Allah'in cemâlini müsahede etmeyi isteme, seklinde de, düsünülmüstür. Tâatta güzellik, recâ'nin belirtisidir, denmistir.

RECEBIYYUN: Recebe mensub olanlar anlaminda Arapça bir kelime. Bir kisim Allah adamlarina recebîler denir. Bu zevatta, Receb ayinda fevkalâde hâller zuhur eder ve sayilari kirktir. Bu zâtlar Receb ayinin girmesiyle, vücutlarina bir agirlik gelir, daha sonra bu yavas yavas kalkar, normal hale gelirler. Bu durum, Receb boyunda devam eder ve bu sikinti ile birlikte, bir takim tecellilere ve kesiflere mazhar olurlar.

REDA: Helak, fazlalik mânâsina Arapça bir kelime. Kâsânî bu tâbiri söyle açiklar : Kulun, haksiz yere Hakk'in sifatlarini izhâr etmesine, redâ denir. Bir kudsî hadiste Allah söyle buyurur : "Kibriya benim ridâm, azamet ise izârimdir. Bu konularda, benimle çekisenlerin belini kirarim" (Ibn Mâce, Zühd, II, 1397). Kibir sifati Allah'a layik iken, onu sahiplenen yani kibirlenen kisileri, Allah sevmez.

REFREF: Kusun kanatlarini yayarak hareket ettirmesine Arapça'da refref denilmekle birlikte, ayni kelime efsanevî bir kusun özel ismidir. Hz. Peygamber (s)'i Miraç gecesi sidre-i müntehâ'ya götüren varlik. Refref-i A'lâ : Varliklardan ve zatî emirlerden olan Ilâhî makamdan ibarettir. Refref, ask sembolüdür. Zira insani Allah'a ulastiran asktir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (R)
..:: 3 ::..
REHBER: Farsça, kilavuz, yol gösterici demektir. Mevlevîlerde rehber, tarikatçi (ser-tarik) iken, diger tarikatlarda asçibasidir. El alacak kisiyi, seyhin huzuruna götüren kisiye, rehber denir.
Rehbersiz yol alinmaz: Maneviyatta yol almak için, bir yol göstericinin gerekliligini anlatir.

Sidk ile bel bagladim ikrar verip erenlere,
Mürsidim oldu Muhammed, rehberimdir Murtaza.
Bektasî Ikrar tercemâni

REHBET: Arapça, korkma, kaygi anlamlarina gelir. Allah'tan korkma, kalpde Allah korkusu bulunmasi. Rehbet ile hasyet arasindaki fark; sudur: Rehbet sahibi çareyi kaçmakta bulur, hasyet sahibi çareyi Allah'a siginmakta bulur. Zahirin rehbeti vaîd (tehdid)in gerçeklesmesi, bâtinin rehbeti ilmin tersine dönmesidir. Rehbet, ma'rifetin sartidir. Ve bu ehassü'l-havassa mahsustur.

REHHALIYYE: XVI. yüzyil Fas tarikatlarindan-dir.

REIS: Arapça, lider demektir. Naksbendîlerin açiktan zikir yapan kollarinin tekkelerinde ve ayakta zikir çeken diger tarikatlarda, töreni idare edenlere reis denir. Zikir töreninin ahengi, sesin tiz veya bas tonda çikmasi ve diger seklî unsurlarin armonik olusu önemlidir. Bunu saglayan reis, tipki bir orkestra sefi gibi töreni incelikle yönetir. Hareketlerin seslerle senkronik olmasi, zikirdeki manevî etkiyi artirici nitelikte görülür.

REMIL: Arapça, kum anlamina gelir. Bir takim nokta ve çizgilerle gaybi kesfetmekle ugrasan ilim dali. Bu isi yapanlara remmâl denir. Remil denmesinin sebebi, eskiden bu iste kagit yerine kum kullanilmis olmasidir.

REMS-DEMS: Bu iki kelime Arapça'da gömmek anlamini tasir. Maddî seylerin izinin, kalpten hiç bir belirti birakmayacak sekilde silinmesine dems, iz birakacak sekilde silinmesine de rems denir. Cüneyd-i Bagdadî, yaratiklari, yaratilmadan önceki halleriye görmeye, rems der. Cüneyd, bu sekilde remsin tevhide isaret ettigini kaydeder.

REMZ-RUMUZ: Arapça, isaret etmek anlamina gelir. Edebiyatta, bir kelimenin yakin ve uzak olmak üzere farkli anlamlari vardir. Bir kelimenin uzak anlamina remz denir.
Mutasavviflar, kendi aralarinda bir dil gelistirmis ve bu dil ile birbirlerine hitâbetmislerdir. Tasavvuftaki sirlarin yanlis anlasilmasi, veya sirlarin fas edilmemesi için bunu gerekli görmüslerdir. Özellikle siirlerinde rumuzlu ifadeler kullanan sufiler, bu sekilde tasavvufî sirlari ehli olmayanlardan uzak tutmuslardir.

RENC: Farsça, sikinti mesakkat demektir. Gönlün istemedigi bir hususun ortaya çikmasina, renc denir.

RESLANIYYE: Seyh Reslân b. Yakub b. Abdurrahmân b. Abdullah el-Câberî (ö. 695/1296) tarafindan kurulmus, Ukayliyye'nin kolu bir tasavvuf okulu.

RESM: Arapça bir seyin izi, örf ve alâmet gibi manalara gelir. Ezelde nasil cereyan etmisse ebedde de ayni sekilde cereyan eden nitelik. Zira mahlukat ve sifatlari, tamamen Allah'in takdiriyledir.

RESM HIRKASI: Resm Arapça, iz, demektir. Mevlevîlerin giydigi bedeni genis hirkaya, resm hirkasi denir.

RESUL SÂHIYYE: Ondokuzuncu asirda, Gücerat (Hind)'ta kurumus bir tasavvuf okulu.

RESIDIYYE: Ondokuzuncu asirda Cezayir'de kurulmus bir tasavvuf okulu.

RETK: Arapça, bitisik olmak demektir. Zuhur bulmamis Hazret-i Vahidiyye nisbetlerine itlak olunur. Bu, agacin çekirdekte özet olarak bulundugu gibi, zât-i ehadiyyette tafsillerin gizlenmis hakikatlar halinde özet olarak bulunusudur.

RIFK: Arapça, lutufla davranmak, birine yardim etmek vs. gibi anlamlari olan bir kelime. Müridin hali rifkdir. Sufiyye yoluna girenlerin yolu budur. Son dönem büyük sufilerinden Mahmud Sami Efendinin (k) dedigi gibi, insanlara yumusak muamele etmek, onlardan incinmemek, onlari incitmemek, kalb-i selim alâmetidir.

RIZA: Arapça, razi olmak, memnun olmak demektir. Kalbin, hükmün akisi altinda sükunet halinde bulunmasi. Dekkâk; riza, belayi hissetmemektir, der. Genelde riza, hüküm ve kazaya itirazda bulunmamayi ifade eder. Rizanin sarti, kaza (olay vuku bulduk) dan sonra olmasidir. Eger önce olursa, ona riza'ya azmetmek denir. Muhsinlerin Allah'tan razi olmasi, kaza iledir. Ancak bazi durumlarda, kazaya riza gerekmez. Mesela ortaya sekavet gibi bir kaza çikarsa, buna razi olmak icabetmez, aksine razi olmamak boyun egmemek gerekir. Sühedânin rizasi, onlarin vusul istegi olmadan Allah'a olan sevgisidir. Siddiklarin rizasi : Bunlar, sürekli terakki halinde olduklari için, onlarin ki, menzillerde, hazir olana riza göstermekten ibarettir. Mukarrabinin rizasi da, Hak'tan halka dönüs seklindedir. Tasavvuf yoluna, riza kapisi denmistir. Mevlevîlerde, çile günleri ebced hesabina göre, "riza" kelimesinin nümerik degerine uygun olarak binbir gündür. Kulun Allah'tan, Allanin kulundan razi olmasi "râziye" ve "merziyye" gibi tekâmülî iki nefs basamagini gösterir. Sufiyye yolu çok mesakkatlidir, demir leblebi çignemeye benzer, yenmesi zor bir lokma oldugu için, bu yola riza lokmasi denmistir. Riza pazari, tasavvufî yolda, herseyin Allah'in rizaligina bagli oldugunu bildiren bir sözdür. Hersey rizaya baglidir; rizasiz lokma yenmez. Irak tasavvuf okulu, rizayi hâl olarak görürken, Horasan tasavvuf çevresi makam seklinde degerlendirmistir.

Güzel asik cevrimizi çekemezsin demedim mi?
Bu bir riza lokmasidir yiyemezsin demedim mi?
Pir Sultan Abdal

RIZAIYYE: Ebul-Hasan Ali b. Musa er-Riza'ya dayandirilan bir tasavvuf okulu.

RIBAT: Arapça, bag, bend, birseyi baglayacak ip vs. gibi anlamlari ihtiva eden bir kelime. Eskiden hudut boylarinda, devletin sinirlarini korumak, ölü araziyi diriltmek, emniyet saglamak gibi görevleri ifa etmek üzere kurulan tekke ve zaviyelere ribât adi verilirdi. Bu tekkelerde oturan dervislere de, murâbit denirdi. Savasçi nitelige sahip bu dervisler, bir zamanlar Afrika'nin Kuzey'inde "Murabitun" devleti kurmuslardi. Tasavvuf tarihi içerisinde, sufilerin kirk dolaylarinda devlet tesis ettigi görülür. Ulemadan tasavvuf erbabi oldugu gibi, sanatkardan, tüccardan, devlet adamindan olmak üzere, her kesimden çok miktarda gönül insanlari dikkat çekmektedir. Murabitlar, asker-sûfilerdendir.

RICÂL-I AYNIT-TAHAKKUM VE'Z-ZEVAID: Evliya hiyerarsisinde bir yeri olan bu grub, ömürlerini dua, zili u zaruret, tevazu, meskenet ve recâ ile geçirirler. Yani dua erleridirler.

RICÂL-I ILÂHIYYE: Arapça, ilâhî erler, Rabbani erler, Allah adamlari anlamlarina gelen bir tamlama. Manevî kuvvet sahibi veliler için kullanilir. Güçlü dualariyla, ümmet-i Muhammed (s)'in yardimina kosarlar. Bunlar, Muhyiddin Ibn Arabi Hazretlerinin de ifâde ettigi gibi kalpleri semavî, halleri ruhanî oldugu için, yeryüzünde bunlarin durumlarini bilip anlayacak, çok az insan vardir. Bunlar, sayisi dört olan "Evtad" a yardimci olurlar, Bunlar kalb-i Muhammed (s), Kalb-i Suayb (s), Kadem-i Salih (s) ve Mesreb-i Hud (s) üzere zuhur ederler. Bunlara âlem-i âlâda nezaret eden melekler sirasiyla sunlardir : Hz. Azrail (a), Hz. Cebrail (a), Hz. Mikâil (a) Hz. Israfil (a).

RICÂL-I TAHTE'L-ESFEL: Arapça, esfel alti erler, demektir. Her asirda levh, kalem, ars, kürsi, yedi gök sayisinca toplam onbir kamil er. Bunlarin gidalari nefes-i Rahmanî yani manevî hayat sebebi olan Rabbanî nefha (soluk) dir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (R)
..:: 4 ::..
RICÂLU'LLAH: Arapça, Allah adamlari demektir. Bunlara gayb erleri veya gayb erenleri denir. Bu muhterem zevat, Rabbanî bir agirbaslilik ve husu ile temayüz etmis, Rahmanî tecelliler altinda yenik düsmüs olduklari için, yüksek sesle konusmazlar. Hakk'in gayri, bunlari; bunlar da, Hakk'in gayrisini bilmezler. Allah'in fayda saglayan kelimelerini ve isimlerini kendilerinde topladiklari için, bunlardan ser'an istimdat caiz ve bu kelime ve isimlerle istiâze ise, nas ile sabittir. Aslinda yardim ve koruma Allah'tandir; ancak Allah'in yardimini celbetmek için vesilelere tesebbüs etmek, tevhide engel degildir. Bu tipki, dista dis islerde zamanin padisahlari ve onlara yakin olan vekillerinin halkin ihtiyaçlarini gidermesine benzer.

Fazl u Hakk u himmet-i cünd-i Ricâlullah ile,
Ehl-i küfrü serteser kahr eylemektir niyyetim.
Fatih Sultan Mehmet

RICÂLÜ'L-FETH: Arapça, feth erleri demektir. Günün her saati için tayin edilmis, yirmi dört salih kul vardir. Ehlullahin kalplerine Ilâhî sirlar, bunlar vasitasiyla gönderilir. Her biri, bir yerde görevli oldugu için, bir araya gelip halka olusturamazlar.

RICÂLÜ'L-GAYB: Arapça, gayb erenleri demektir. Bkz. Ricâlullah ve Ricâl-i Ilâhiyye.

RICALÜ'L-MENNAN: Arapça kuvvet erleri demektir. Bunlar meczuplari, veya deliler olarak taninir. Her asirda sekiz meczuba bu ad verilir. Bunlar tasarruf gücüne sahiptirler, biiznillah. Büyükler, bu gibilere saygi göstermek gerektigini, ancak ihtilattan, yakin münâsebetten kaçinilmasi icabettigini söylerler.

RICÂLÜ'L-KUVVE: Arapça, Mennan'in erleri demektir. Veliler hiyerarsisi içinde onbes kisilik erenler grubudur. Kendilerine yüz çevirenlere, yakinlik göstermek gibi, özgünlük arzeden sahsiyet yapisina sahiptirler.

RIDÂ: Arapça, örtü demektir. Hakk'in sifatlarinin kulda ortaya çikmasidir.

RIFAIYYE: Seyyid Ahmed Rifaî (ö. 578/1182) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu.

RIH: Arapça, rüzgar, soluk demektir. Rahmanî soluk. Bu saba rüzgari olarak bilinir.

RIND: Farsça, kayitsiz, laubali, akilli, münkir vs. gibi özellikleri olan kisi anlamina gelir. Disi melam, içi selim olan kisiye rind denir. Bati'da dünyaya önem vermeyen, Bohem tarzi hayat sürdürenlerle, rindler, arasinda en önemli fark, rindlerin iç estetige önem vermeleri, kalblerini her türlü pislikten temizlemeyi hedef edinmeleridir. Batida, Bohem, hayvan gibi yasar, hayvan gibi ölür. Rind ise ölünce

"Ve serin serviler altinda kalan kabrinde,
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter"
Y. Kemal Beyatli

Hafiz Sirazî, bütün sark âleminde, rindlerin timsali olarak görülür. Bu tipler, kalendermesreb, ehl-i dil seklinde taninir. Ali Seydî'nin, Resimli Kamus-i Osmani'sinde, rindler su sekilde anlatilir!: "Evet rindlik, birçok kiymetleri bir araya toplayan bir mefhumlar manzumesi (toplulugu) halinde mürekkeb (bilesik) bir mâhiyet (özellik) tasir. Onda neler yok ki... Meyhanenin kadehiyle, tasavvufun kadehi, askin mecazisiyle hakikisi ; gönül adamligi, iç dolulugu, dis aldirmayis, parayi istihkar (küçük ve degersiz görme), kiyafetinde gelisigüzellik, zühdün disindaki suretiyle zahide çatip, sadece güzel olana ve güzel seye gönül baglayarak, faniligi, ezelin "elesf'i ile, ebedin sonsuzlugunda avuttuklari için, hayattan kâm almayi, akil kâri bilmek ve rinde hepsinden daha yaklasani, ikbâle yukaridan baktiklari için ikballeriyle böbürlenenlere kafa tutmanin zevkine ermeleri"... Rindler, sekilden kurtulmus, öze ermis kisilerdir.
Vaiz düserdi meygedeye kordu mescidi,
Görse safa-yi meclis-i rindânemiz bizim
Nef'i
Kadr-i rindi anlasa zâhid reh-i meyhanede,
Hirka-i tecrid-i zühdü ona payendâr eder.
Nailî

RIYA: Arapça, gösteris yapmak demektir. Amel islerken Allah'tan baskasi düsünülerek, ihlâsi terketmek. Kur'ân-i Kerim'de, "Malini insanlara gösteris yaparak infak eden gibi" (Bakara/264) âyeti ile bu hususa isaret olunur. Benzeri bir âyet de sudur: "Insanlara gösteris yaparlar ve Allah'i az zikrederler" (Nisa/142).

RISALE: Arapça, mektup demektir. Sûfiye taçlarina eklenen parçaya denir Siyah bezden yapilan ve eni bes santim olan risale, tacin ön kismina sarilirdi.

RIYAZET: Arapça, terbiye ve islah etme, idman yapma, egitme vs. gibi anlamlan olan bir kelime. Nefsi egitmek üzere onu aç, susuz ve sevdigi seylerden mahrum birakmaya riyazet denir. Nefsi ibâdete alistirmak üzere egitmek de, riyazettir. Nefis cihadi bir ömür boyu sürer. Bu yüzden sufiler, tasavvufu "barisi olmayan savas" olarak nitelemislerdir. Üç türlü riyazet vardir.
1- Avam tabakasinin riyazeti: ilimle ahlaki ihlasla ameli süsleyip, Hak ve halk ile olan muamelede hukuk, riayet etmek seklindedir.
2- Havas tabakasinin riyazeti :lçteki tefrikayi (ayriliklari) kesmek, Hakk'a huzur-i kalple ibâdet etmek, geçtigi makamlara iltifat etmeyi birakip yüksek makamlara çikmak olarak ortaya çikar.
3- Havassu'l-Havass'in riyazeti : Sâhid ve meshud ikiligini birakip suhudda fani olmak, yani cem'ul-cem mertebesine yükselmek. Edebin Riyazeti, nefsin tabi'atindan kurtulmaktir. Talebin riyazeti, muradin sihhatli olmasi, insanlarla sohbetten uzak olmak. Namaz ve oruca devam ve günahlardan korunmak, uyku kapisini kapamak da riyazetten sayilmistir.
Abdülaziz Debbag'a, Ebul-Hasan es-Sazilî'nin Allah'a sükr, nimetlerle üns, kendiliginden gelen ata (bagis, ihsan) larla, ferahlik seklin de tanimlanan yolu ile, Imam-i Gazâli'nin nefse, zorluklara katlanarak muhalefetle birlikte, riyazeti tercih yolu, arasindaki fark soruldugunda, su cevabi verdi : "Aslolan sükür yoludur. Zira enbiya ve asfiyanin kalpleri, bu hal üzereydi. Sükür Allah'in kullarinin, ubudiyette ihlasinin her türlü hazlardan kurtulmasina, acizligini tanima ve Allah huzurunda kusurunu bilmenin üzerine kurulmus olup, zamanla, insanin kalbini yüceliklere ulastirir". Konuyla ilgili olarak Bkz. Erbain ve çile maddeleri.

Kocalikta silinüp arpaligi nâçârdir.
Kaldi istabl-i riyazette ne arpa ne saman.
Sabit

RUBUBIYYET: Arapça, terbiye edicilik, büyütücülük, Rablik, yaraticilik vs. gibi anlamlari olan bir kelime. Mevcudati taleb eden isimler için gerekli mertebenin adidir. Bu mertebenin altinda, el-Alim, es-Semi, el-Basir, el-Kayyum, el-Mürid, el-Melik vb. gibi isimler bulunur. Rububiyyet ars'ti. Yani Rahman'in, mevcudata dogru, kendinde ve kendisiyle ortaya çiktigi zuhur yeriydi. Rububiyyete mahsus iki tecelli vardir : Manevî, Sûrî. Manevî tecelli: Kemalat türlerinden olan tenzihi kanunlarin gerektirdigi sekilde, isim ve sifatlarda zuhur tarzinda cereyan eder. Sûrî tecellî de içerdigi noksanliklarla birlikte, tesbihi yaratilis kanunlarinin gerektirdigi tarzda mahlukati üzerinde zuhur etmek seklinde olur.
iÜüTASAVVUFÎ TERIMLER (R)
..:: 5 ::..
RUH: Arapça, ruh, nefs, Cebrail vs. gibi anlamlari olan bir kelime. Kasanî, bunu mücerred (soyut) insan latifesi olarak tanimlar, el-Bennacî ise ruhu, "histen daha latif bir cisim olup ona dokunulmaz, insanlarin büyük çogunlugu onu anlamaz" diye tarif eder. Ibn Ata, Allah'in, ruhu cesedlerden önce yarattigi kanaatindedir. Baska bir grup da, ruhu, yogun bir alandan ortaya çikmis bir latife olarak degerlendirir. el-Kahtabî ruh, Kün zilleti altina girmemistir, zira diridir, diyerek, onun halk degil de emr âlemine ait olduguna isaret etmek ister.
Ruh genelde üç noktada ele alinmistir:
1- Hareketin temeli (ma bihi'l-hareke) : Maddenin mukabili, yani kuvvet. Madde veya kuvvet, madde veya ruh denildigi zaman bu anlasilir. Bu, ruhun en genel manasidir. Bu bakimdan ele alinirsa, elektrik basta olmak, üzere, harekete geçirici her kuvvet, bir tür ruh olarak degerlendirilebilir.
2- Hayatin temeli (Ma bihi'l-hayat) : Hayat gücü, genis manasiyla bu hayat, bitkisel hayati içine alir. Bu bakimdan, bütün bitkiler için, ruh tabiri kullanilmasi vakidir.
3- Idrak'in temeli (Ma bihi'l-idrak) : Bu da, insanî hayatla sonuçlanan hayvanî hayattir. Bu ruh, bitkisel ruhtan da özeldir. Ruh bu tavriyla en yüksek zirvesine ulasmistir. Bu ruha, ruh-i insanî denmistir, ilim irade, kelam, ta'akkul (akletmek), marifet, basit vicdan vs. gibi bütün suur olaylari, iste bu, ruh-i insanîde ortaya çikar. Ruh hakkinda çok seyler söylenmis olmakla birlikte, o, az bir grub hâriç, küçük veya büyük kiyamete kadar bir varolus sirri seklinde hayatiyetini sürdürecektir. Allah'tan üfürülen ruh, ölümle maddî bedenden ayrilir. Mevlanâ'nin dedigi gibi, ruh, maddî bedene bir iple, boyun ve enseden baglanmistir. Azrail bu ipi kesince bedenin hayatiyeti sona erecek, ruh kendi aslina (Rabba), beden de kendi aslina (topraga) dönecektir. Ruh ile ilgili bir dua, atasözü seklinde söylenir : "Ruh-i revani sad ü handan olan": Yani ruhu ahirette mutlu sevinçli olsun. Kötü kisilerin ardindan da, "ruh-i revani baldiran (zehir) ola" denir.

RUH-I A'ZAM: Arapça, en büyük ruh demektir. Rububiyyeti bakimindan, ilâhî zat'in zuhur yeri (mazhari) olan ruh-i insanîden ibarettir. Onun künhünü, Allah'tan baskasi bilemez. Ruh-i Azam'a, akl-i evvel, hakikat-i Muhammediyye, nefs-i vahide, hakikat-i esmaiyye gibi isimler de verilir. Allah'in, kendi sureti üzere halkettigi ilk varlik (mevcut) budur. Bu, en büyük halifedir.

RUH-I EMIN: Arapça, güvenilir ruh demektir. Cebrail (a)

RUH-I INSANÎ: Arapça, insana ait ruh demektir, insandaki ruh için kullanilir. Ruh-i hayvanîye binmis olarak insanda mevcut olan latifedir, müdrik bir bilicidir, insanî ruh, emir âleminden inmistir. Akillar bunun mahiyetini bilmez.

RUHSAR: Farsça, yüz, Ilâhî isim ve cemalin zuhuruna neden olan tecelli. Zuhuru-butunu kapsayan vahdet noktasi.

RUHU'L-ILKA: Arapça, ilka eden, kavusturan, getiren ruh anlaminadir. Terim olarak gönüllere gaybî bilgileri getiren ruhu, yani Cebrail'i ifade eder.

RUHU'LLAH: Arapça, Allah'in ruhu demektir. Hz. Isa

RUKNIYY: Rukneddin Firdevsî tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu olup, Kübreviyye'nin kollarindandir.

RÜKÛ: Arapça, egilmek demektir. Ilâhî tecellilerin varligi altinda, kevnî mevcudatin yok olusunu görmeye isaret eder.

RUKYE-HAN: Arapça-Farsça. Rukye okuyan demektir. Efsuncu, üfürükçü, nefes eden, muskaci.

RUMIYYE: Seyh Ismail Rumî (ö. 1041/1631) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okuludur. Ismailiyye olarak bilinir. Kadiriligin kollarindandir.

RUM ERENLERI : Bkz. Abdalân-i Rum

RUSUMU'L-ULUM ve RUKUMU'L-ULUM: Arapça, ilimlerin resimleri demektir. Bu, insan suurudur. Alîm, Semî, Basîr gibi, insanda ve Hak'da ortak olarak zuhur eden sifatlari sebebiyle, kendini bilen, Rabbini bilir.

RUSENIYYE-I HALVETIYYE: Seyh Dede Ömer Rusenî (ö. 892/1487) tarafindan kurulmus tasavvuf okulu olup Halvetiyye'nin kollarindandir.

RÜTBE-I ESMA: Arapça, isimlerin rütbesi demektir. Esma-i Ilâhiyye'nin mertebeleri.

RÜYA: Arapça, görmek demektir. Tasavvufta rüya üç türlüdür. Ilâhî, melekî, seytanî. Rüya tabiri, basli basina bir maharettir. Görülen her rüya, görenin için: yansitan bir aynadir. Meselâ.rüyada görülen her hayvan, görenin nefsinin hangi hayvanin sifatini tasidigini gösterir. Ancak rüya, sadece seyhe veya tabir edene anlatilir. Uzman olmayana anlatilmaz. Asl olan rüyaya deger vermemektir. Ancak müridler, çoluk, çocuk hükmündedir, rüya vs. gibi fizik ötesi olaylara fazla önem verirler. Onlarin bu yönünü rötus etmek veya islah etmek için "Rüyayi birak, rü'yete bak" diye. tavsiyede bulunulur. Salih rüya, son derece az görülür. Ancak, ruhunu arindiran nefislerin, seytani rüya görmesi nâdirdir. Seytanî rüyalar, genellikle korkutucu sekilde zuhur eder, bazan tekrar ederek gözükür. Bu rüyalar tabir olunmaz, serrinden Allah'a siginilir.

RÜ'YET: Arapça, görmek demektir. Allah'i görmeyi ifade eder. Hz. Ali (r) "görmedigim Allah'a ibâdet etmem"der. Bu, her yerde çesitli sekillerde tecelli eden Allah'i görmek demektir. Bu görüs, hayvanî gözle degil, kalp gözüyle olur.
 

ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009