TASAVVUFÎ TERIMLER (T)
..:: 1 ::..
TA'ÂM: Arapça, yemek demektir. Tasavvuf! edepler arasinda az yemek önem tasir. Cüneyd-i Bagdadî, Allah'in rahmetinin, sûfîlerin üzerine üç yerde indigini söyler ki bunlar: Yemek yedikleri zaman; onlar yemegi ancak yeterince yerler. Aralarinda ilim müzakeresi yaparken; sûfîler sadece evliyanin hallerini anlatirlar. Sema yaptiklarinda; onlar, ancak hakkan isitirler. Sûfiler çok acikmadikça yemezler, yediklerinde de ölçüye dikkat ederler. Yine sûfîler, sofrayi ganimet bilmez, yemek yerken asiriya kaçmaz ve baskalarina da yük olmazlar.

Az yemekten evliya olur kisi,
Az yiyenlerin hakdir tesvisi,
Çok yiyenlerdir ibâdet etmeyen,
Çok yiyendir dogru yola gitmeyen.
Esrefzâde

TA'N ETMEK: Arapça, ta'n dürtmek demektir. Kinamak ve aleyhde bulunmayi da ifade eder. Ta'n eden bizden, ettiren ise bizden degil: Bu, tas atan bizden, attiran bizden degil anlaminda da kullanilir. Bu söz, tasavvuf yoluna giren kisinin, bagli bulundugu yola tenkit getirecek davranislarda bulunmaktan sakinmasi, ölçülü olmasi ve dikkatli konusmasi gerektigini bildirir. Bu konuda Kur'an'da da su mealde bir uyari vardir: "Onlarin Allah'tan gayrî taptik (ilah) larina sövmeyin, sonra onlar da bilmeyerek Allah'a söverler..." (En'âm/108).

Zâhid bize ta'n eyleme
Hak ismin okur dilimiz
Sakin efsane söyleme,
Hazrete varir yolumuz.
Bezcizade Muhyiddin

TÂ'AT: Arapça, itaat, muvafakat, emre boyun egme gibi anlamlari ihtiva eden bir kelime. Seyyid Serif tâati, bir emre isteyerek muvafakat etme, seklinde tanimlar. Tâat ona ve Mu'tezile'ye göre, Allah'tan baskasi için caiz olup, bu, irâdenin muvafakatidir (Emrin degil). Sülemî, tâatin nedenini, cehennem korkusu, cennet ümidi ve Allah'in rizasina baglar. Ibadete verilen mânâlardan biri de tâattir. Allah'in emirlerine uyana muti veya ehl-i tâ'at denir.

TA'AYYÜN: Arapça belirme, anlaminda bir kelime. Vahdet-i vücuddaki zattan ilk ortaya çikan, beliren varlik mertebesine, ta'ayyün-i evvel (ilk belirme); ikinci varlik mertebesine de ta'ayyün-i sânî (ikinci belirme) denir. Ta'ayyünler cüz'î ve küllî olmak üzere iki türlüdür.

TAB: Tabiat, mizaç anlamlarinda Arapça bir kelime. Her sahsin hakkinda, kendisiyle ilmin öne geçtigi seye tab' denir.

TABAKA: Mertebe, menzile hal anlamlarini içeren Arapça bir kelime. Seyhlerle bulusma, onlardan tasavvuf egitimi alma ve ayni yasta olanlarin olusturdugu cemaate tabaka denir.

TABAKAT: Arapça, tabakalar, mertebeler anlaminda çogul bir kelime. Biyografileri, toplu olarak ihtiva eden kitaplar.

TABI'AT: Tabiat, seciye, karakter anlamlarinda Arapça bir kelime. Cürcanî bunu, "cisimlere sirayet eden bir kuvvet olup, cisim onunla tabiî olgunluguna ulasir" diye tanimlamistir.

TABIB-I RUHANÎ: Arapça, maneviyat
doktoru demektir. Seyyid Serife göre, maneviyat doktoru arif bir kisi olan seyhtir. O, bu tib ile kemâle erdirir, dogruya iletir. Eger islâm'da bir psikolojiden bahsedilecek ise, en mükemmel psikologlar, sûfîlerdir. Zira onlar insanin iç âlemini kesfe çikmis, durmak bilmeyen gezgin-kâsiflerdir.

TABIRNAME: Arapça ve Farsça iki kelime-den meydana gelen bir sözcük, yorum mektubu anlaminda. Uykuda görülen rüyalari yorumlamak üzere yazilan kitaplara, tabirname denir.

TÂC: Farsça, süslü baslik anlaminda bir kelime. Hükümdarlarin resmî günlerde, baslarina giydikleri murassa baslik. Bazi seyh ve dervislerin baslarina giydikleri çesitli sekillerdeki külah, tâc olarak adlandirilir. Bu taca bakarak, giyen kisinin hangi tarikat-ten oldugu anlasilirdi. Bu tâc, dövme yünden yapilirdi. Mevlevîlerin giydigi taca, sikke adi verilir. Tacin üst kismina kubbe, basa geçen kismina lenger denir. Tâcname : Taç gelenegini rivayetleriyle bildiren, her tarikatin taçlarini, sekillerini, destârlarini tesbit eden kitaplara denir.

TAÇ GIYDIRILMEK: Seyhler tarafindan müridlere törenle taç giydirilme töreni. Tasavvuf yolunda ilerleyip, olgunlasan ve bu sekilde irsâd seviyesine gelenlere, seyh tarafindan taç giydirilir, ellerine de mühürlü bir "icazetname" veya "hilâfetnâme" verilir ki, bu bir tür diplomadir. Hirka da ayni durumda olanlara, törenle giydirilirdi. Meselâ Kâdiriyye tarikatinda Seyh, Fatiha suresini okur, Allah ve Peygamberimiz (s) den vekâlet kastederek, kendi eliyle hirkayi giydirir. Ondan sonra tarikat silsilesini okur ve sunlari söyler: "Benim seyhim Ahmed Efendi, bana mübarek eliyle giydirdi ve ona da seyhi Hüseyin Efendi giydirdi. Ona da seyhi Es'ad Efendi giydirdi..." bu isim silsilesini sonuna kadar okuyarak "ben dahi seyhimin giydirdigi minval üzere sana giydiriyorum" der, veyahut icazetnameyi okur, tören bu sekilde sona ererdi.

TAHAKKUK: Arapça, gerçeklesme demektir. Kâsânî, "Hakk'i isimlerinin sekilleri olan âlemlerde görmektir. Bu durumda mütehakkik, ne Hak ile halktan, ne de halk ile Hak'tan perdelidir" seklinde tanimlar. Hafnî de bu terimi söyle tarif eder: "Inandigi kisi (Allah'in) huzurunda sürekli durdugunu kalben anlamak". Bu, bir tür ihsan manasinadir. Yine, sûfînin Allah'in verdigi ilimle, Ilâhî hakikate erip, o hakikatle mütahakkik olursa, bu duruma tahakkuk denir. Serrâc, kulun hakikati bulmak ve Hakk'a ermek üzere bütün gücünü sarfetmesine tahakkuk, der. Bu durumdakilere ehl-i tahkîk veya ehl-i tahakkuk adi verilir.

TAHALLÎ: Bir seyin tatli ve hos olmasi, süslenmek gibi manalari ihtiva eden Arapça bir kelime. Kötü huylari terkedip, güzel huylarla bezenmeye tahallî denir. Söz ve davranislarda sadiklara benzemeye tahallî denmekle birlikte, sirf dis benzeme yeterli degildir. Zira, Hz. Peygamber (s), imanin temenni ve tahallî ile olmayacagini, kalpte duyulup, amellerin de onu dogrulamasi seklinde ortaya çikmasi gerektigini söyler. Kur'an ahlâki, bir müslümanin süsüdür. Hz. Peygamber'in bu ahlâkla tam anlamiyla mütehallî oldugunu görüyoruz.

TAHALLÎ: Arapça, terketmek, boslamak, yalniz basina kalmak gibi mânâlari olan bir kelime. Tasavvufta ise, kisinin kendisini Hak'tan alikoyan seylerden yüz çevirerek halveti tercih etmesidir, seklinde açiklanir. Bu mânâda tahallî, uzlet, yani insanlardan ayrilmadir. Nefsinden ayrilip Allah'a yönelmek de tahallî olarak degerlendirilmistir.

TAHARET: Arapça temizlik demektir. Seriatta, belirli azalari, özel sekilde yikamaya taharet denir. Bir sûfî için, en sevimli sey, taharet ve nezâfettir: Elbiseyi temiz tutmak, misvak kullanmaya devam etmek, yaz-kis her Cum'a günü yikanmak, güzel koku sürünmek, akar sulardan hoslanmak, gusle devam, abdest üzerine abdest almak. Kalp temizligi; onu süpheden, çekememezlikten, sirkten ve töhmetten kurtarmakla olur.

TÂHATTUM: Yüzük takmak, bilmez görünüp susmak, bir seyi saklamak mânâlarini ihtiva eden Arapça bir kelime. Ariflerin kalbi üzerinde bulunan Hakk'in alâmeti.

TÂHAYYÜR: Arapça, hayrete düsmegi ifade eder. Matlûbuna ulastigi sirada arif kisilerin kalplerine inen sey. Bazi sûfîler tahayyürü söyle tanimlar: Tahayyür; önce vuslat, sonra fakr sonra da saskinliga düsmek seklinde ortaya çikar.
TASAVVUFÎ TERIMLER (T)
..:: 2 ::..
TÂHIR: Arapça, temiz olan demektir. Allah'in, kendisine karsi gelmekten korudugu kisiye denir. Içe ait tâhir, Allah'in vesvese, hevâcis ve agyardan korudugu kisidir.

TÂHIRÜ'L-BÂTIN: Bâtini temiz olan anlaminda Arapça bir tamlama. Allah'in vesvese ve seytanî fikirlerden korudugu kisiye denir.

TÂHIRÜ'S-SIR: Sirri temiz olan mânâsinda, Arapça bir tamlama. Allah'tan bir an bile gafil bulunmayan kimseye denir.

TÂHIRÜ'S-SIR VE'L-ALANIYYE: Içi ve disi temiz olan demektir. Arapça tamlama. Allah'in ve kullarinin haklarina uyan kisi için kullanilan bir tâbirdir.

TÂHIRÜ'Z-ZÂHIR: Disi temiz olan anlamina Arapça bir tamlama. Allah'in günah islemekten korudugu kisiye denir.

TAHKÎK: Arapça, gerçeklestirmek anlaminda bir kelime. Ilâhî isimlerin sekillerinde Hakk'in zuhur etmesine denir. Kulun gerçegi elde etmek üzere, bütün gücünü zorlamasi. Cürcanî, tahkiki, bir seyi delil ile ispatlamak olarak tanimlar.

TAHLIYE-I BÂTIN: Içi bosaltmak anlaminda Arapça bir ifâde. Gönül dünyasinda, Allah'tan baska herseyi silip süpürmek.

TAHT: Farsça, hükümdar koltugu anlaminda bir kelime. Bektasî tâbiri olarak, Meydan'daki makamlarin en büyügüdür.
Diger makamlarda oldugu gibi, burada da niyaz olunurdu. Tarikata yeni giren kisi, rehberinin delâleti ile buraya geldiginde, ona burasi söyle tanitilirdi: "Buna taht derler. Emr-i Sübhanî ile ve Selmân-i Pak marifetiyle Hazret-i Peygamber-i Alisan için kurulan minber-i Resûlullah'tir". Seyhlerin, alem, taç, taht gibi maddî dünyanin sultanlarinin kullandigi esyalari kabul etmeleri, zaman zaman, sûfîlerdeki siyasî egilime isaret sayilmistir.

TAKDIS: Temizlemek, birini mukaddes kilmak anlaminda Arapça bir kelime. Allah'i, Hanligina yakismayacak seylerden temiz kilmak, yüce tutmak; sirk, ayip ve noksanlardan kesin olarak ve tamamen berî saymak, takdîs seklinde tanimlanir.

TÂK-I EBRU: Keman kasli anlaminda Farsça bir tamlama. Sâlikin, ihmalkâr davranista bulunarak, bulundugu dereceden düsmesi.

TAKINIYYE: Rafizî bir tasavvuf okulu.

TAKIYYE: Arapça, korkmak, sakinmak anlaminda bir kelime, inancini, yer ve zamana göre saklayarak, tasidiginin aksine bir inanci sergilemek.

TAKÜD: Gerdanlik takmak, taklid etmek anlaminda Arapça bir kelime, insanin yapmasinda, etmesinde ve konusmasinda baskasina uymasi. Baskasinin sözünü delilsiz, hüccetsiz kabulden ibarettir. Baskasini taklid edene "mukallid" (taklidçi) denir. Bunun mukabili, tahkiktir. Tasavvuf istilahinda taklîd; hâl ve makam ehlinin sözlerini söylemek, ancak ahlâklariyla ahlâklanmamak, olgun olmadigi halde onlar gibi olgun gözükmeye çalismaktir. Tahkîk ise bunun tam tersidir ve önemlidir. "Allah taklidimizi tahkîk etsin" duasi, erbab-i tasavvuf için tekâmüle ulasma arzusunu belirtir.

TAKVA: Arapça, korkma, sakinma, kaygilanma anlaminda bir kelime. Cürcanî bu terimi, icabettiren fiillerden kendini uzak tutarak korunmak seklinde tanimlar. Takvanin disi Allah'in hududunu muhafaza, içi de ihlâs ve niyettir. Takva; dini daha derin bir anlayisla yasama olayidir, dinde hassasliktir. Takvada, ruhsattan kaçis, azimetle amel edis söz konusudur. Bu yüzden, her ne kadar müftüler bir konuda fetva verseler de, sen, yine kalbine danis, derler. Takvayi üçe ayirirlar: 1. Avamin takvasi: Bu sahibini ebedî cehennemden korur, 2. Havassin takvasi: Sahibini cehenneme girmekten korur. 3. Ehassin takvasi: Sahibinin cennette derecesini yükseltir ve Allah'i müsahedeye lâyik kilar.

TALIB: Arapça, taleb eden, isteyen demektir. Tasavvuf okuluna kaydini yaptirma durumundakilere tâlib denir. Tasavvufta, hedefe ulasana kadar dört dereceden söz edilir: Tâlib, mürid, sâlik, vâsil. Tâlib ilk derecedir. Tâlib eskiden hemen tasavvuf okuluna alinmaz, önce, bir süre durumu incelenirdi. Bazen isin altindan kalkip kalkamayacagini denemek üzere, hazirlik dersi yaptirilir bu asamada basarili olanlara, esâs ders verilirdi. Günümüzde görüldügü gibi, bir kisinin paçasindan, kolundan tutup zorla, gönüllü gönülsüz tasavvuf yoluna sokulmazdi. Sülûka kabul edilis, çok ciddî bir konu idi. Bu sebeple, "men talebe ve cedde vecede" (isteyen ve bu isteginde ciddî olan hedefe ulasir) denmistir. Yine bir isteklinin, tasavvufa girmeyi arzu etmesi durumunda, ona sünnet üzere bir istihare yapmasi tavsiye edilir, istiharedeki manevî isarete göre, tarikata kabul edilir veya edilmezdi.

Tâlib olan tutar mürsid elini,
Hakka verir ol dem can ü dilini,
Tigbend ile baglar mürid belini,
Mürsidin pendini tutmak sezadir.
Mehmed Ali Hilmi Dede Baba

TALIBIYYE: Sale'de küçük bir Fas tarikati.

TAMME: Arapça, su taskini, kiyamet ve âfet gibi mânâlari olan, Arapça bir kelime. Nâzi'ât suresinin 34. âyetinde "Tamme-i Kübrâ geldigi zaman..." ifadesiyle geçen bu kelime, kiyamet günü anlaminda kullanilmistir. Maslari rastgele te'vil etmek.
Kendini gösterme, kendini satma. Sülukun baslangicinda sâlikin dilinden dökülen marifetler. Satah ifadeler.

TAMS: Bir seyin izini silme, belirsiz yapma anlaminda Arapça bir kelime. Beserî sifatlarin gizliliklerinin, Rubûbî nurlara ait sifatlarda kaybolmasi, yani kulun sifatlarinin Hakk'in sifatlarinda yok olmasidir. Kasanî de yakin manada olmak üzere, seyr ü sülük yapanin sifatlarinin, tam olarak nurlarin nuru (Hakk) nün sifatlarinda yok olmasidir, der. Bunu kisaca kulun, beserî özelliklerinin Ilâhî hüviyete bürünmesi seklinde tanimlamak mümkündür.

TAMTAM KAPU: Mevlevi tâbiri, Konya'da Mevlânâ türbesinin kuzey tarafinda, mescidin saglamlastirilmasi için yapilan dayanak duvari altinda, kadinlar kafesine çikilacak kapinin açilip kapanmasindan meydana gelen sesten kinaye olarak kullanilirdi. Bu kapi simdi mevcut degildir.

TAMU: Cehennem demektir. Türkçe bir kelime. Gice gündüz isleri kamu Korkarim yerleri ola tamu. Süleyman Çelebi

TARAB: Arapça, çirpinmak, sevinçten ziplamak anlamlarini ihtiva eden bir kelime. Cürcanî, tarab'i sevinç veya hüzünden dolayi, insana gelen hafiflik diye tanimlar.

TAREK: Farsça, basin tepe kismina denir. Tacin dilimlerine târek adi verilir (bkz. Terk)

TARÎK: Arapça, yol demektir. Alevîlerce kutsal sayilan ve kayin agacindan kesilerek hazirlanan 70-75 cm. uzunlugundaki sopaya denir. Tarîk'a ayni zamanda, "Evliya", "Erkân", "Dest-çub", "Serdeste" adlari verilir. Iki musâhib, törende ölü taklidi yapar, dede de yesil kilifindan çikardigi tarik'i,

Hâl erenler halidir
Yol erenler yoludur
Gafil olman gaziler,
Gelen üstâd elidir

Bismi Sah, destur-i halife, Allah, Muhammed, yâ Ali diyerek, o musahiplerin sirtlarina üç kere degdirir. "Diyelim kalkmasina bir Allah" deyince, her ikisi de ölümden sonra dirilmis gibi kalkar, dedenin ayaklarini öperler.
TASAVVUFÎ TERIMLER (T)
..:: 3 ::..
TARIF-HAN: Arapça-Farsça, açiklama yapan demektir. Eskiden tekke ve camilerde, namazdan önce, Peygamberimizin (s) ve Islâm büyüklerinin özelliklerine dâir yüksek sesle cemâate açiklamalarda bulunan görevlilere denirdi. Bu tâbir, vakfiyelerde geçmektedir.

TARIKAT: Arapça, yol demektir. Bu kelime bir bakima metot, usûl anlamina gelir. Seyh denilen bir ögretmen nezâretinde, istekli (mürid veya tâlib) nin, Allah'a ulasma, yani sürekli Allah tefekkür ve bilincini (ihsan) kazanma konusunda takip ettigi usule veya metoda, tarikat adi verilir. Tarikat, bunu gerçeklestirmek maksadiyla, farz ve vacibin ötesinde bir takim nafilelere, özellikle sünnetlere agirlik verir. Ilk devirde sûfîler, kendilerinden daha deneyimli durumda olanlardan yararlanmakla birlikte, bugün bildigimiz sekliyle teknik mânâda tarikat kurmamislardi. Tari-katlasma (veya organize tasavvuf) hareketi, yaklasik XII. yüzyildan itibaren baslamistir. Tarikatlar, seriata bagli olan ve olmayan diye, ikiye ayrilir. Tarikatlari, 1) Tarîk-i Ahyâr: ibâdet ve takva yoluna agirlik veren tarikat, 2) Tarîk-i Ebrâr: Nefse çile çektirme yönü özellik kazanan tarikat, 3) Tarîk-i Suttâr: Ask ve vecd ile hedefe ulasmayi amaçlayan tarikat olmak üzere, üçe ayrimak da mümkündür. Tarikatlar, zamanla kollara ayrilarak iyice çogalmislardir. Zikri, tefekkürî (sessiz) çeken tarikatlar oldugu gibi, dil ile açiktan çekenler de vardir. Kimi tarikatlar, zikri oturarak, kimi de ayakta yapar. Seriat, tarikat, hakikat üçlemini kisaca söyle anlatmak mümkündür: "Seriatta su senin bu benim; tarikatta, su senin, bu da senin: hakikatta, su ve bu, ne senin ne de benim, her ikisi de Allah'in". Tarikatlar, kurucusu olan Seyhlerin adlariyla anilir: Meselâ, Haci Bayram Veli'nin kurdugu tarikata, Bayramiyye; Haci Saban Velî'ninkine Sa'bâniyye; Haci Bektas Veli'ninkine de Bektasîyye denir. Cürcanî, tarikati, makamlarda yükselip menzilleri kat ederek Allah'a ulasan sâliklere mahsûs gidis, seklinde tanimlar.

Seriattir tarikatin kapisi
Tarikattir hakikatin yapisi
Hakikattir marifetin tapisi
Marifet gevheri hazinetullah.
Mehmet Ali Hilmi Dede Baba

TARIKAT CIHAZI: Tarikat mensup-larinin sirtlarina giydikleri elbise, baslarina giydikleri külah, ayaklarina giydikleri papuç, ellerinde tasidiklari asa (baston), bellerine takindiklari kemer, sirtlarindaki hirka vs. gibi seyler hakkinda kullanilan tâbirdir.

TARIKATÇI: Mevlevi tâbiridir. Tarikata yeni girenlere, tarikat usûl ve erkânini ögretmekle görevli bulunan dede-ye, tarikatçi denir. Buna pîs-kadem veya ser-tarîk de denir. Çelebi Efen-di'nin yardimcisi makamindadir.

TARIKATÇI KÖÇEGI: Köçek, Farsça küçik'den bozmadir, küçük manasinadir. Bu, bir Mevlevî tâbiridir. Tarikatçinin hizmetinde bulunan cân'a verilen addir.

TARIKATÇI MEZARI: Mevlevî tâbiridir. Mevlânâ'nin türbesinin Babü's-Selâm'dan girilince, sol tarafinda bulunan mezarliga verilen isim.

TARÎK-I AHMED-I MUHTAR: Arapça, seçilmis Ahmed (Hz. Muhammed-s-)'in yolu anlamina, Os-manlica-Farsça usûl üzere yazilmis bir tamlama. Hz. Muhammed (s)'in yolu. Bütün sûfiyye tarikatlarinin hepsi, Tarikat-i Muhammediy-ye(s) dir.

TÂRIK-I DÜNYA: Arapça, dünyayi terke-den kisi demektir. Dünya ile alâkasini kesen, uzlete çekilen (misantrop) kisi için kullanilan bir tâbirdir.

Târik-i dünyâ geçünür derbeder,
Der tama itme bana, kendi eder.
Vâhid

TASARRUF: Arapça, bir iste hareket etmek, bir isin içine girip idare etmek, gibi anlamlan olan bir kelime. Insanlara, esyaya, çesitli sekillerde etki etmek, onlari idare etmek, Allah'in çok yakin dostlarina bahsettigi bir lütuf ve keramet olarak tanimlanan tasarruf olayinda, "attigin zaman sen atmadin fakat Allah atti" (Enfâl/ 17) âyetinde ifade edildigi gibi, gerçek fail Allah'tir. Sûfiler bu durumu, masayla sobadan ates alan adamin haline benzetirler. Sobadan atesi alan masa midir, yoksa adam mi? Bu misalde, Allah dostunun yeri masa'dir. Abdülkâdir Geylânî gibi bazi büyük velîlerin, öldükten sonra da tasarruf ettigi, sik sik nakledilir. Tasarruf için ism-i azam basta olmak üzere, bazi Esmâ-yi Ilâhî ve bazi me'sûr ibareler kullanilir. Ancak bu gibi esmanin etki edebilmesi, kisiye baglidir. Yani tesir için, Hz. Isa agzi gereklidir. Tasarrufta gerçek fâillin kul olduguna inanmak, sirktir, zira gerçek fail Allah'tir. Tasarrufta etkili olanlara el-Bâzü'l-Eshel (tuttugunu koparan dogan kusu) adi verilir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (T)
..:: 4 ::..
TASAVVUF: Arapça, yün giymek anlaminda bir kelime. Kul ile Allah arasinda ihsan olayinin gerçeklesmesi, veya kulun ihsan vasfini kazanmasinin yollarini gösteren bir ilim. Batinî fikih. Tasavvufun binden fazla tarifi yapilmistir. Her sûfî, içinde bulundugu hale göre, tasavvufu tarif etmistir. Halvetî seyhi, Ömer Rusenî Dede'nin manzumesi, çesitli tasavvuf tanimlarini 'içermesi açisindan önem arzeder:

Tasavvuf, terk-i da'vâdir, demisler
Dahi, ketmân-i mânâdir demisler
Tasavvuf, terk-i kîl ü kale derler.
Hemen vecd ü sema u hâle derler.
Tasavvuf, hifz-i evkât demisler
Tasavvuf terk-i tâmâte demisler.
Tasavvuf, babidir bezi ü atanin.
Tasavvuf, beytidir mihr ü vefanin
Tasavvuf, bir hidayettir Hûda'dan
Bunu söylemedim bil hevadan
Tasavvuf, terk-i evtândir demisler.
Tasavvuf, hicr-i ihvandir demisler.
Tasavvuf dâim olmakdir murâkib
Olub irte gice hâlin muhasib
Tasavvuf etmemekliktir tasarruf.
Hakk'in emrine itmeyüb tasallut
Tasavvuf, kalbi Hakk'a baglamaktir
Yüregin ask odiyle daglamakdir.
Tasavvuf, hüsn ü hulk ile edebdir.
Velî, hüsn ü edeb itâ-yi Hak'dir.
Tasavvuf, bilmedir atvar-i kalbi
Eridüb koymiya kalbinde kal(i)bi.
Tasavvuf, yâr olub bâr olmamakdir.
Gül-i gülzâr olub har olmamaktir.
Cihanin sahi Abdullah Ensâr(î)
Demis yâr ol velf bâr olma zinhar
Düsüben ask odina bî tekellüf
Yanip gülü kül olmakdir tasavvuf
Yanar bir sem'idir Hakk'in tasavvuf
Dememektir iyiye yavuza tüf.
Iradettir demis ba'zi, tasavvuf, i
Demeyüb seyhine üstadina yuf.
Demis bir ugrayan feth ü fütuha
Tasavvuf bezi-i nefse, bezl-i ruha
Keramet satmamaktir tasavvuf.
Hakk'in isinde itmeyüb tasarruf,

Vefa göstermedir mânend-i Yusuf
Ganimet bilmedir vakti tasavvuf
Geçen ömür için edüb teessüf.
Cefa eden kesân içün telattuf,
Demis Zünnun-i Misrî kim tasavvuf
Kabul-i ser'dir, terk-i tekellüf
Demis Maruf-i Kerhî kim tasavvuf
Temellüktür, tehalluktur, telattuf.

Ebû Bekr ü Ömer der kim tasavvuf
Ta'arruftur, ta'aarruftur, ta'arruf
Denilmisdir tasavvuf masebakdan..
Sükûn-i kalbdir maduna Hak'dan.
Demisdir bu sözü Hamdûn Kassâr
Mürid-i bu Türab seyh-i ebrâr
Tasavvuf oldur olub çesm-i tayyar.
Ola ahval-i kalbi ayn-i seyyar.
Demisler bu sözü sahib icabet
Nedir dense tasavvuf? De: Inâbet
Olar kim seyhlik temkine derler.
Tasavvuf tevbe vü telkine derler.
Ebû Osman Mekkî'nin sözüdür
Tasavvuf zühd ü takvanin özüdür
Demistir kim tasavvuf, Bisr Hâfî.
Eridüb etmedir gönlünü safî
Tasavvuf dur diyen Ibrahim Edhem
Tarikatta Hakk'in durmagi muhkem
Tasavvuf dur denilmis üns ü kurbet.
Arayerden sürünüb havf ü heybet
Tasavvuf bugz-i dünya-yi demdir.
Bu sözü söyleyen bil Rusenîdir
Kitabinda demis sâhib-i tasavvuf
Cemil on (10)dur erkân-i tasavvuf
Tasavvuftur denilmis safvet-i kalb
Hûda'dan gayriden kalbin idüb kalb
Tasavvuf halkdan kaçmaga derler.
Öziyçün Hakk'a yol açmaga derler
Keramet satmamakliktir keramet
Keramettir denilmis terk-i âdet
Muhib mahbubla ey sahib-i saadet.
Görüb söylesmedir kesf ü keramet.
Tasavvufu yine ayni sekilde manzum biçimde anlatma çabasi, Olanlar Seyhi Ibrahim Efendi'de de görülür:

Bidayette tasavvuf, sûfî bî-cân olmaya derler
Nihayette, gönül tahtinda sultân olmaya derler.
Tarikatde, ibâretdir tasavvuf mahv-i sûretden
Hakikatde, sarâ-yi sirda mihmân olmaya derler.
Bu âb u kil libâsindan tasavvuf, ân olmakdir
Tasavvuf cism-i safî nûr-i Yezdan olmaya derler.
Tasavvuf, lem'ayi envâr-i Mutlak'dan uyarmakdir
Tasavvuf, âtes-i ask ile sûzân olmaya derler.
Tasavvufda serait nâme-i hestîyi dürmekdir
Tasavvuf, ehl-i ser'u ehl-i iman olmaya derler.
Tasavvuf ârî olmaktir hakîmen âdetullaha
Tasavvuf, cümle ehl-i derde derman olmaya derler.
Tasavvuf ten tilsimin ism miftahiyla açmaktir
Tasavvuf, bu imaret küllî viran olmaya derler.
Tasavvuf, kâli hâle tebdil eylemekdir bil
Dahi her söz ki söyler âb-i hayvan olmaya derler.
Tasavvuf ilm-i ta'bîrât u te'vîlâti bilmekdir
Tasavvuf can evinde sirr-i Sübhân olmaya derler.
Tasavvuf hayret-i kübrâda mest ü vâleh olmakdir
Tasavvuf Hakk'in esrarinda hayran olmaya derler.
Tasavvuf kalb evinden mâsivallahi gidermektir
Tasavvuf kalb-i mü'min ars-i Rahman olmaya derler.
Tasavvuf her nefesde sarka vü garba erismekdir
Tasavvuf bu kamu halka nigehbân olmaya derler.
Tasavvuf cümle zerrât-i cihanda Hakk'i görmekdir
Tasavvuf gün gibi kevne nümâyân olmaya derler.
Tasavvuf anlamakdir yetmis iki milletin dilin
Tasavvuf âlem-i akla Süleyman olmaya derler.
Tasavvuf urvetü'l-vüskâ yükün can ile çekmekdir
Tasavvuf mazhar-i âyât-i gufran olmaya derler.
Tasavvuf ism-i a'zamla tasarrufdur bugün kevne
Tasavvuf cam-i ahkâm-i Kur'ân olmaya derler.
Tasavvuf her nazarda zât-i Hakk'a nazir olmaktir
Tasavvuf sûfî'ye her müskil asan olmaya derler.
Tasavvuf ilm-i Hakk'a sînesini mahzen etmekdir
Tasavvuf sûfî bir katreyken umman olmaya derler
Tasavvuf küllî yakmakdir vücûdun nâr-i la ile
Tasavvuf nûr-i illâ ile insan olmaya derler.
Tasavvuf onsekiz bin âleme dopdolu olmaktir
Tasavvuf nuh felek emrine ferman olmaya derler.

Tasavvuf "Kul kefâ billâh" ile da'vet durur halki
Tasavvuf "irciT lafziyle mestân olmaya derler.
Tasavvuf günde bin kerre ölüp yine dirilmektir
Tasavvuf cümle âlem cismine can olmaya derler.
Tasavvuf zât-i insan zât-i Hak'da fânî olmakdir
Tasavvuf "kurb-i ev ednâ" da pinhân olmaya derler;
Tasavvuf cani canana verip azade olmakdir
Tasavvuf can-i canan cân-i canan olmaya derler.
Tasavvuf bende olmakdir hakikat hak ey Ibrahim
Tasavvuf ser'-i Ahmed dilde burhan olmaya derler.
Biz tasavvufu söyle tanimlariz: "Kur'an-i Kerim'i Hz. Resûlullah (s) gibi yasamaya çalismak"
TASAVVUFÎ TERIMLER (T)
..:: 5 ::..
TASFIYE: Arapça, arindirma, saflastirma demektir. Tasavvuf erbabina göre insan, Allah'in katinda iken, tertemizdi, oradan bu âleme gelip nefs hirkasini giyince, o temizligi gitti, kirlendi. iste insanin bu dünyada, tekrar melekût alemindeki temizligi kazanmasi, nefs kirinden arinmasiyla mümkün olur ki, bu arinma isine tasfiye denir. Tasfiye-i nefs tâbiri de, ayni anlamdadir. Diger bir anlamda, kisinin, Kur'ân-i Kerim'de çizilen programa göre bir hayat sürdürmesi ve hayat boyu ondan zerre kadar sasmamasidir. Hareketleri, kafasindan geçirdigi düsünceleri islâm'a aykiri olmama halindeki kisi saflasmis, olgunlasmistir.

TASI OKUMAK: Tas, Türkçe su içmeye yarayan kaba denir. Cinleri toplamak amaciyla, tasa doldurulan suya, efsun okumak manasinda bir tâbir. Cinciler, hastalarin el ve yüzlerini bu suyla yikadiklari takdirde iyileseceklerini söylerler.

Olup bir zaman ol dahi münkati'
Hemen tas okurlardi lâ yankati'
Izzet Molla

TASLIYE: Arapça, birinin ardindan gelmek, dua etmek gibi anlamlari olan bir kelime. Bu, zikreden hakkinda kullanilan bir tâbir olup, ehl-i zahir, ehl-i bâtin, evliya, enbiyâ ve ehl-i huzur kisiler için rahmetin var olusunu ifade eder.

TASRA MEYDANCISI: Mevlevî tâbiri. Konya'daki ana dergahta, büyük Mevlevî tekkelerinde iki meydanci dede bulunurdu. Birine "içeri meydancisi", digerine de "disari meydancisi", yani "tasra maydancisi" denirdi. Küçük dergâhlarda tasra meydanciligini, kazanci dedeler yaparlardi. Meydanci dedeler direkt olarak seyh'in emri altindaydilar. Bu dedelerin görevi; yaptigi gezilerde seyhe arkadaslik etmek, dergâhin iç ve dis hizmetlerini görmekti.

TATAVVU: Arapça, yumusamak, kendini itaate getirmek, nafile ibâdet yapmak anlamlarini ihtiva eden bir kelime. Cürcanî, farz ve vacipten ayri yapilan ibâdetleri, nafile olarak tanimlar. Bu, ser'î mükellefiyetin disindadir; tasavvufta önemi büyüktür. Farzlar ve vacipler, sûfîlerce fevkalade titizligi gerektiren tekliflerdir. Nafile denilen ve farzin, vacibin disindaki ibadetler de , takva ve vera geregi olarak büyük önem arzederler. Bu husus söyle zincirleme bir sira arzeder: Edeblere önem vermek gerek. Edebi kaybeden sünnete baglilikta za'fa ugrar; sünneti yasamakta za'fa ugrayan vaciplerde gevsek davranir. Vacibde ihmal gösteren, farzi uygulamakta za'fa ugrar. Farzlarda titiz olmayanin da imani zayiflar. Bu formül çerçevesinde, edeb ve sünnetlere önem vermek, farzlara verilen önemi güçlendirici olarak görülür. Farzlari tam yapan, kullugu tam yapmis demektir. Bir kimse tam anlamiyla kul olursa, artik o tevhid ehlidir. Iste bu yüzden Hallâc-i Mansûr, ruhsatlari terkettigini, dört mezhebin zor (azimet) yanlarindan kendine yeni bir mezhep olusturdugunu ve onunla amel ettigini söyler. Mesela Hallaç, vera geregi olarak, her vakit namazini gusül abdesti ile kilardi. (K. Ahbâri'l-Hallâc) Azimetle amel, tasavvufta vazgeçilmez bir unsurdur.

TAVUSIYYE veya TAUSIYYE: Taûsu'l-Haremeyn (Tâvûsu'l-Harameyn) lakabiyla taninmis Ebu'l-Hayr Ikbal'e dayandirilan bir tasavvuf okulu. Cüneydiyye'nin kollarindan biridir.

TAVAF: Arapça, dönmeyi ifâde eden bir kelime. Kisinin kendi mahiyetini, sinirini, menseini ve bulundugu yeri anlamasindan ibarettir. Kisinin ilminin, gücünün, hayatinin, iradesinin, konusmasinin, görmesinin ve duymasinin (ki hepsi ser'î tavaftaki gibi yedi özelliktir) Allah'a râci oldugunu anlamasi, bu bilince ulasmasina tavaf denir. "Onun duyan kulagi, gören gözü, tutan eli olurum..." hadisi, bu hususa delâlet eder. Tavâfu'l-Ifâda: Ilâhî feyzin devam etmesini saglamak üzere, manevî yükselisi sürdürmek. Tavâfu'l-Vedâ': Hal yolu ile Allah'a ulasan hidayete, denir.

TAVALI' : Arapça tâli' kelimesinin çoguludur, piriltilar ve doguslar anlamini ifade eder. Kasanî bunu söyle tanimlar: Kulun iç alemine dogan ilk tecelliye denir ki bu, onun ahlâkini, özelliklerini, içini aydinlatmak suretiyle güzellestirir. Tavâli, levâih ve levâmi'den daha güçlü ve kalicidir.

TAVÂRIK: Arapça, kapi çalanlar, gece gelenler ve doganlar gibi anlamlari olan çogul bir kelime, tekili târik'tir. Gece münacât sirasinda, kulun kalbine dogan müjdeci bir ilham.

TAVASSUT: Arapça, orta yolu tutmak, bir seyin ortasinda bulunmak anlaminda bir kelime. Insana ait berzahtan ikincisi. Bu, Rahman? hakikatlar vasitasiyla insanlik köleliginden kurtulmaktir.

TAVASIYYE: Nureddin Ali b. Abdillahi't-Tavâsî'ye dayandirilan bir tasavvuf okulu. Kadiriyye'nin kollarindan biri.

TAYBIYYE: Cezûliyye'nin Quezzen'deki Fas kolu.

TAYFURIYYE: Ebâ Yezid Tayfur el-Bistâmî (ö. 261/874)'nin baglilari bu isimle anilmaktadir. Buna Bâyezidiyye de denilir.

TAYLASAN: Arapça, sarigin yukaridan birakilan sarilmayan kismina denir. Bu, ya saga ya da sola sarkitilir. Bazen iki taylasan olur, biri saga digeri sola sarkitilir. Taylasan, bazan asagi sarkitilmadan çene altindan dolandirilir ki, buna "çene alti" anlaminda olmak üzere "Tahte'l-Hanek" denir.

TAYY-I ZAMAN ve TAYY-I MEKAN: Tayy, Arapça dürülmek anlamini ifade eder. Allah'in, dostlarina bahsettigi kerametlerden biri de, Miraç gecesinde Hz. Peygamber (s)'in yasadigi türden olmak üzere, onlara bir anda, uzun mesafeler kat' ettirmesidir. Zaman ve mekanla kayitli insan bedeninde, zaman ve mekan sinirlamasindan kurtulmus "ruh" denen varligimiza (veya özümüz) dayandirilmak ile anlatilmasi basitlesen bu olay, evliya biyografilerinde sik sik rastlanir.

TAZIYYE: Seyh Ebû Salim Ibrahim et-Tâzî'ye dayandirilan ve Medyeniyye'nin kolu olan bir tasavvuf okulu.

TE'AVVUZ: Arapça, siginmak, korunmak anlaminda bir kelime. Sûfî.cismanî veya ruhanî hayatinda seytanin hücumuna maruz kalirsa veyahut Allah'tan baska genel olarak neyle mübtelâ olursa, Allah'a siginir.

TEBER: Farsça, balta demektir. Bir sapa geçirilmis, keskin yüzü kavisli, sapinin iki ucuyla, keskin yerinin ters tarafindan birer sivri ve süngü tarzinda çelik bulunan sapindan baska her yeri yekpare yapilmis bulunan keskin balta. Gezgin dervisler, yolculukta yirtici hayvan ve düsmandan korunmak için, ellerine teber alirlardi. Bu teberin "bir yüzlü teber", "iki yüzlü teber" diye iki türü vardir. Teber, Osmanli ordusunda savas âleti olarak kullanilmistir. Bazi teberler üzerinde su ibareler yazilirdi:

Destime aldim teberi
Kimseden itmem hazeri.
"Tîg-i Teber, Sâh-i Levend" deyimi çirilçiplak, hiç bir seyi kalmamis iflas etmis kisiye denir.
Yine seyyah oluban destime aldim teberi
Yine ben azm-i diyar itmeye kildim seferi.
Seher Abdal
Teberdir sureta gerçi velî bir berk-i sûzândir
Hararetten agiz açmis sehid intikamiyçün.
Lâ-edrî
Ben erenler nacagiyim, o isiklar teberi,
Ben savas günü çeriyim, o hemen çerde çeri.
Taslicali Yahya Bey
iÜüTASAVVUFÎ TERIMLER (T)
..:: 6 ::..
TEBETTÜL: Tebettül, Arapça inkitâ1 yani kesilmek demektir. Bu ifâde Kur'ân-i Kerim'de geçer: "Kendini tam olarak Allah'a ver" (Müzzemmil/7). Bir kisinin kendini dünyadan çekip tamamen Allah'a vermesine, tebettül denir. Hakikati müsahede etmek üzere, isteklerden ve hazlardan tam anlamiyla siyrilmak. Hz. Fatima'nin lâkabi, Betûl idi ki, dindar, iffetli anlaminadir. Ayrica hiç evlenmemis kadinlar için, Betûl tâbiri kullanilir.

TECELLÎ: Arapça, açik ve zahir olmak demektir. Kasanî ve Cürcanî'ye göre; gaybden gelen ve kalbde ortaya çikan nurlara tecellî denir. Her ilâhî ismin tecellî ettigi yere ve yöne göre, tecellînin kendisinden çiktigi gaybler yedidir: 1. Gaybu't-Hak, 2. Gay-bu'l-Hafâ, 3. Gaybu's-Sir, 4. Gaybu'r-Rûh, 5. Gaybu'l-Kalb, 6. Gay-bu'n-Nefs, 7. Gaybu'l-Letâifi'l-Bedeniyye. Bu gayblerin açiklamasi su sekildedir:
1. Gaybu'l-Hak : Hakk'in gaybî ve ona ait hakikatlardir.
2. Gaybü'l-Hafâ : Ev Ednâ mertebesinde en hafi temyiz ile mutlak gaybdan etki alan gaybü'l-hafâdir.
3. Gaybü's-Sir : Kabe Kavseyn mertebesinde, hafî temyiz ile gaybet-i ilâhîden ayrilan gaybu's-sirdir.
4. Gaybü'r-Rûh : O da tâbi-i emri de temyiz-i ahfâ ve hafî ile ayrilan sirr-i vücudî mertebesidir.
5. Gaybü'l-Kalb : Bu da, ruh ile nefsin kucaklastigi yer olup, sirr-i vücûdîyi istilâ mevkiidir ve cemî-i kemalin ehadiyyeti kisvesinde sirr-i vücudînin ortaya çiktigi süslü gelin sandalyesidir.
6. Gaybü'n-Nefs : Bu da manevî manzaralara isinma (yakinlasma) derecesidir.
7. Letâif-i Bedeniyye Gaybi : Bu da toptan ve tafsilâtli olarak latifelerin hak kazandigi seyi kesfetmek üzere, fikrî nazarlarin atildigi yerdir.

Sen tecellî eylemezsin perdede ben var iken,
Sart-i izhâr-i vücudundur adîm olmak bana.
Avnî

Yine tecellînin ikiye ayrildigini görürüz: 1. Ruhanî tecellî, 2. Rabbani tecellî.
Rabbanî tecellî de, ikidir: a) Ulûhiyyet tecellîsi: Bu, Hz. Mu-hammed (s)'e mahsustur, b) Rubûbiyyet tecellîsi: Hz. Musa'ya mahsus olan tecellî (A'râf/143).

TECELLÎ-I ASAR: Arapça, eserlerin tecellî etmesi (ortaya çikmasi) demektir. Cismanî sekilde, gözle gördügümüz, su sehâdet âlemi.

TECELLÎ-I EF'ÂL: Arapça fiillerin (eylemlerin) tecellî etmesi (ortaya çikisi) demektir. Allah'in fiilerinden birinin, kulun kalbine açilmasi. Yolun basinda olanlar (mübtedî) için burasi korkulu ve ayak kayacak tehlikeli bir yerdir. Burada sapitmamak ve yanilmamak gerek. Bu mertebeyi atlatan tecellî-i esmâ'ya geçer. Mahiyetini erbabi bilir.

TECELLÎ-I ESMA: Arapça, isimlerin tecellîsi (ortaya çikisi), demektir. Allah'in güzel isimlerinden birinin, kulun kalbine açilmasi. Bu tecellî meydana gelince kul, o ismin nurlari altinda öylesine maglub olur ve sasirir ki, Allah'a o isimle seslense, Allah ona karsilik verir. Sülük mertebelerinin dördüncüsünde, tecellî-i esma olayi zuhur eder.

TECELLÎ-I RAHÎMÎ: Arapça, Rahîm olan (Allah) a ait tecellîyi (ortaya çikisi) belirten bir ifade. Allah tarafindan, inananlara, siddiklara verilen kemalâta Tecellî-i Rahîmî adi verilir. Buna, tecellî-i hâs da denir. Marifet, tevhid, rizâ, teslim, tevekkül, yasaklardan siddetle kaçinmak seklinde ortaya çikan bu tecellîler sayesinde, mü'min, kafirden; mutî, âsîden; olgun, noksandan ayrilir.

TECELLÎ-I RAHMANI: Arapça, Rahman olan (Allah) a ait tecellîyi (ortaya çikisi) ifâde eden bir sözcük. Allah tarafindan mevcudata bahsedilen varlik, ki bu tecellîye, tecellî-yi âm denir.

TECELÜ-I SIFAT: Sifatlara, ait tecellîyi (ortaya çikisi) ifade eden Arapça bir sözcük. Allah'in sifatlarindan bir sifatin, kulun kalbinde ortaya çikmasi. Allah'in sifatlarindan biriyle, mesela isitme sifatiyla tecellîye maruz kalan bir kimse, cansiz varliklarin zikrini isitir hâle gelir. Buna, "Hakka'l-Yakîn" makami denir.

TECELÜ-I SIFÂTÎ: Sifatlara ait tecellîyi ifade Arapça bir sözlük. Mebdei, zatdan ayrilip, ortaya çikacak (belirecek) sekilde, ilâhî sifatlardan biriyle meydana gelen tecellîye denir.

TECELÜ-I SUHÛDÎ: Arapça, suhûdî (gözle görülür sekilde) ortaya çikisi ifade eden bir sözcük. Nur adini almis olan varligin, ortaya çikisi, için kullanilan bir tâbirdir.Yani tecellî-i suhûdî, Hakk'in yaratmis oldugu kâinatta, isimlerin ortaya çikisidir ki buna, nefs-i Rahman da denir.

TECELLÎ-I ZATÎ: Arapça, zâta (öze) ait tecellî (ortaya çikis) demektir. Sifat söz konusu olmaksizin, zâtin baslangici olan tecellî için kullanilan bir tâbirdir. Zat tecellîsi; esma ve sifat tecellîsi vasitasiyla olur. Onlarsiz olmaz. Hakk'in zatinin, mevcudata, perdeler ardindan (isim ve sifat perdeleri) tecellî etmesi zarurîdir.

TECERRÜD: Arapça, soyunmak anlaminda bir kelime. Allah'tan gayri her seyden siyrilip, Allah'a yönelmek. Bu durumda olanlara ehl-i tecrîd denir.

TECESSUD: Arapça, cisimlenme demektir. Ruhun cesedlesmesi. Batidaki parapsikoloji çalismalarinda bu olaya, reflek-siyon veya materyalizasyon denir. Veli'nin ruhunun baska bir yerde bedenî olarak gözükmesi. Bazen, ölen velî için de ayni durum söz konusu olmaktadir. Mânâ varliklarinin maddelesmesine, Kur'ân-i Ke-rim'deki Hz. Cibril'in, Hz. Meryem'e tam bir insan gibi temessül etmesi (Meryem/17), Hz. ibrahim'e insan seklinde 3 melegin gelmesi (Zâriyat/24-29), Cibril'in Dihye seklinde vahiy getirmesi, sehid olduktan sonra Mus'ab b. Umeyr'in kiligina giren bir melegin, savas alaninda sancak elinde savasa devam etmesi vb. gibi olaylar, te-cessüdün varligina delil kabul edilir. Muhyiddin Arabi'nin seyhlerinden 110 yasindaki Fatima'nin tefekkür ederek okudugu Fatiha suresinin manasinin tecessüdle insan haline gelip, kendisine hizmet etmesi de, bu kabil olaylardan sayilabilir. Cinler de maddîlesebilir.

TECRÎD-TEFRÎD: Arapça, yalniz basina kalmak, tek tek yapmak, soyutlanmak vs. gibi anlamlari olan iki kelime. Sâlikin disini mal ve mülkten, içini de karsilik bekleme anlayisindan arindirmasi. Tecrîd, malik olmamak; tefrîd, memlûk olmamaktir. Tecrîd, kalbi Allah'tan baska seylerden uzak tutmak; tefrîd, Hakk'i sânina layik olmayan sifatlardan yüce tutmak, O'nu ferd (essiz, benzersiz) olarak görmek.

Meslek-i tecrîddir feragat evi,
Terk-i mal eyle hanümandan geç. Fuzulî

TEDANI: Arapça, yaklasma demektir. Mukarreblerin miraci. Mukarrabinin miraci verasetsiz (bi'l-esâle) olursa, "kâbe kav-seyn" mertebesine ulasir. Verâset-i Muhammediyye ile olursa, "ev ednâ" mertebesine varir. Bu mertebe "rakikatü"t-tedânî"nin baslangicidir.

TEDBÎR: Isi idare, etmek, sonunu düsünerek bir is yapmak gibi anlamlari bulunan, Arapça bir kelime. Hayirli oldugunu bilmekle bir seyin sonu üzerinde düsünmek. Isleri, sonlarini bilmek suretiyle yapmaya çalismak . Allah hakiki tedbîr sahibi, kul ise mecazen tedbîr sahibidir. Takdire yapismanin, tedbiri terkten ziyâde, en yüksek tedbire sirti dayamak seklinde yorumlanmasi gerekir. Avamimin maddî tedbiri ile, havassin mânâdaki tedbiri arasinda, önemli nitelik farki vardir. Sûfîyyenin tedbiri terkeylemek sözünden, avammin anladigi manadaki tedbiri terketmek anlasilmalidir. Zira sûfî, Hz. Peygamber (s) in yolundan giden ve O'na simsiki bagli kalan kisidir. O'nun tavsiye ve ögretisine ragmen, tedbir'den uzak kalmasi düsünülemez. "Kim Allah için olursa (yani Onun rizasini kazanmak üzere çabalarsa), Allah da onun lehinde (yani umurunu üzerine alir) olur" hadisi, kanaatimizce bir tür tedbiri içermektedir. Biz sûfiyyenin tedbiri terkden, neyi anladiklari üzerinde biraz daha düsünmek ve yorum yapmak gerektigine inaniyoruz ki, tedbîr her halükârda esastir, terkedilmez.
TASAVVUFÎ TERIMLER (T)
..:: 7 ::..
TEDEBBÜR: Arapça, düsünmek demektir. Iki tür te-debbür vardir: a) Mev'iza tedebbürü: Insanin kendisi ve durumu hakkinda düsünmesi, b) Hakikat ve mükâsefe tedebbürü: Kur'ân okurken manasi üzerinde tefekkür etmek. Bu tefekkür ariflere mahsus bir tefekkürdür.

TEDELLÎ : Arapça, sarkmak demektir. Mukarrabîn'in son mertebeye yükseldikten sonra, ayiklik veren bir alana inisini ifade eder. Hakk'in kutsal olan zâttan inisi. Burada kastedilen kudsî zat, öyle kudsî bir zâttir ki, Allah'tan gayri hiç bir istidad, ister genis, ister dar olsun, oraya ayak basamaz.

TEEMMÜL: Arapça, derin tefekkürü ifade eden bir kelime. Sûfîlerin, uzlet halinde enfüs ve âfâktaki hikmetler üzerinde derin düsüncelere dalmasina, teemmül denir. Sonunda bu teemmül, Allah üzerinde süreklilik kazanir. Derin tefekküre, Bati'da meditasyon adi verilir.

TEFEKKÜR: Arapça, düsünmek demektir. Sûfîlere göre iki türlü tefekkür vardir: Biri iman ve tasdikten dogup istidlal sahiplerine, digeri ashab-i suhûda mahsustur. Her iki halde de sûfî Allah'in zâtini degil, nimet ve kudretlerini düsünür. Cürcanî tefekkürü, kalbin iyi ve kötüyü ayirdeden lambasi olarak görür.Ona göre, tefekkür sahibi olmayan kalp, karanliklar içinde bogulur, kaybolur. Tefekkür, hikmeti yakalayan bir ag olarak da tanimlanir.

TEFEKKÜR-I MEVT: Arapça, ölümü düsünme demektir. Naksî istilahidir. Gizli zikre baslamadan, önce, bes veya on dakika kadar, kul, zihinsel planda ölümü yasar, tadar, ve onu kaçinilmaz biçimde suurun derinliklerine yerlestirir. Azrail'in gelisi,
canini teslim edisi, musalla tasina yatisi, tabuta konusu, sevdigi kisilerin ve malinin kendisini yapayalniz birakarak, tek basina kabre girisi, kabrin zifiri karanligi. Münker Nekir meleklerinin sual sormasi, sirat hesap, Cennet, Cehennem, vs. gibi halleri gözü yumuk vaziyette, düsünce planinda yasar. "Vaiz olarak ölüm yeter, ey Ömer!" sözünde anlatilan hedefe ulasmak üzere yapilan bu uygulama, kisiyi ölmeden önce ölmeye ve ölümü sevmeye, psikolojik olarak ona hazirlanmaya sevkeder. Zira ölümle sevgili Mevlâ'ya kavusulacaktir.

TEFERRÜC: Arapça, açilmak, genislemek anlaminda bir kelime. Manen yükselen sâlikin, ruhî bir miraç yapmasi, ulvî-süflî bütün âlemlerde yolculuk etmesi, her seye yukaridan bakmasi.

Ne orda yânem tagilam, ne dara çikam bogulam,
Isim bitince yürüyem, teferrüce geldim anî.
Yunus Emre

TEFE'ÜL: Arapça, fal açmak, fala bakmak anlamindadir. Bakla, kahve telvesi, kum gibi seylerle fala bakmayi uygun görmeyenler, Hafiz'in Divan'indan fal bakarlardi. Rastgele açilan sayfanin ilk, orta ve son beyti esas alinarak yapilirdi.

TEFRÎD: Arapça, teklemek, tek basina yapmak vs. gibi anlamlari olan bir kelime. Sekillerden, karisikliktan uzaklasmak, hallerde infirad etmek, vecdde vecde ulasmak. Tefrîd, yapilan islerin sirf Allah için olmasidir ki, bu durumda salik nefsini görmez, halki dikkate almaz, bedel beklemez. Böylece hallerin derinliklerinde te-ferrüd edilir, halleri verende gaybete erilir, ondan korkulmaz.

TEFRIKA : Arapça, ayrilik demektir. Dünyaya, masi-vaya dalmak, cem'den uzak kalmak. Mesguliyet sebebiyle, hatirin gayb âleminden uzak kalmasi, Tefrika, cem'in akabindedir. Hal ve bazlarinin arasini ayirmaya tefrika denir.
Cem asil, tefrika ferdir. Fer' olmadan asi olmaz, tefrikasiz cem zindikliktir. Cem'siz tefrika inkarciliktir. Cem'i gözönünde tutmadan tefrikaya isaret eden kisi. yaraticiyi reddetmis, tefrikayi dikkate almadan cem'e isaret eden de, Hakk'in kudretini inkar etmis olur.

TEFVÎZ: Arapça, bir isi, bir kimseye havale etmek anlaminda bir kelime. Herseyi Allah'a havale etmek, herseyi Allah'tan beklemek. Tevekkül ise, "Tefvîz"in bir dali gibidir. Tefvîz'in teslimle arasindaki fark çok azdir.
Teslim ehli, isini teslim ettiginden, kendisine gelene bazi kere razi olmaz. Teslim ve tefviz, vekâle açisindan birbirlerine yakinlik arzederler. Muhsinlerin ve digerlerinin tefvizi, her islerini Allah'a baglamalari seklinde ortaya çikar. Sühedânin tefvizi, kendisine çekildikleri Hakk'a karsi sükûn üzere olmalaridir. Siddiklerin tefvizi, tecelli çesitlenmeleri açisindan, ilâhî güzelligi düsünmeleri seklindedir. Bu grup, tek tecelli kaydindan kurtulmustur. Mukarreble-rin tefvizi, mahluklar hakkinda kalemin cereyanini gördüklerinde, sizlanip yakinmazlar, varlikta hiçbir seyi tasarrufa kalkismazlar, isi mülkü tasarrufta serbest olan Allah'a havale ederler. Bunlar Allah'in sirlarini yaymaya eminler ve edipler (umenâ ve udebâ)dir. Bu yüzden baskalarindan üstün olmayi istemezler.

TEHECCÜD: Arapça, gece namazi için uyanmak veya uyanik kalmak demektir.
"Gece senin için nafile (ziyade) olarak gece namazina kalk...." (isrâ/79)
Teheccüd, ümmet-i Muhammed (s)'in günahlarina kefarettir. Peygamber efendimize (s) vâcib, ümmetine sünnet olan bu namaz en az 4, en fazla 10 rek'at olarak kilinir.

Eyledi teheccüd sebân gah
Kalbinde dururdu hasyetullah.
Lâ-edrî

TEHLÎL: Lailaheillallah demek, anlaminda Arapça bir kelime.
Kelime-i Tevhid zikri, sûfiyye arasinda, sulukta çok önemli bir uygulama olarak görülür. Hadis: "Zikrin en faziletlisi, Lailaheillallah, duanin ise, Elhamdülillah'tir" (Ibn Mâce. Edeb, 55).

TEHZÎB: Arapça, fazlaliklari kesip islah etmek, acele etmek, terbiye etmek, özetini çikarmak vs. gibi anlamlari bulunan bir kelime. Hâl ve kal bakimindan, seriata uygun düsmeyen her seyden arinmak. Ahlaki güzellestirmek.

TEKBÎR: Arapça, yüceltmeyi ifade eden bir kelime. Mevlevî tabiridir.
Mevlevîlige yeni giren (nevniyaz) in basina sikke giydirilmesi münasebetiyle kullanilan bir tabir. Mevlevîlige yeni kabul edilen nevniyaz, deneme safhasinda, on sekiz gün geçirdikten sonra, Kazanci Dede tarafindan, basina sikke, sirtina da bir hirka giydirilirdi.
Sikke, bir merasimle giydirilirdi. Kazanci Dede önce Sikkeye bir dua okur, sonra da onu yeni kabul edilen canin basina geçirir, bu yapilan ise de "Tekbîr" adi verilir.

TEKELLÜF: Mesakkatli bir isi üzerine almak anlaminda Arapça bir kelime. Tekellüfü (zorlama, yük olmayi) terket-mek, sûfilerin ahlâkindandir. Bu, insanlari gözönünde tutarak nefse yüklenmek seklinde olur ki, sûfiyye ahlakina aykiridir.

TEKKE: Tekke, Farsça'da dayanacak yer demektir. Tasavvuf erbabinin, oturup kalkmalarina, sülük çikarmalarina, âyin yapmalarina mahsus yere, tekke denir. Tasradan gelecek dervislerin kalabilecegi özel odalari ve mutfagi bulunur. Osmanli Devletinin kurulus döneminde, tekkeler sosyal, ekonomik, moral, ilmî, hatta siyasî fonksiyonlar icra ediyorlardi. Küçük tekkelere "zaviye", büyüklerine "hânkâh", "dergah", merkezi pozisyonda olanlara da "âsitâne" denir. Ilk tekke, Remle'de Ebu Hâsim el-Kufî (ö. 150/765) tarafindan kurulmustur. Erken dönem tekkelerine "Savma'a" adi da verilmistir. Mecazi olarak tekkeye "harabat", "humhâne", "âtes-gede", "meyhane" denir.

Olali müntesib-i askin ey mâh
Tekkeden tekkeye kosmaktan usandim billah.
Muallim Naci

TEKKELI : Naksibendî tasavvuf okulu mensuplar, için kullanilan bir tabirdir.

TEKKE-NISÎN: Farsça, tekkede oturan demektir. Tekkede yatip kalkan orada ikamet eden dervislere tekkenisîn denir.
iÜüTASAVVUFÎ TERIMLER (T)
..:: 8 ::..
TEKKE ORTASI : Yeniçeri Ocagi'nin kirkinci ortasi hakkinda kullanilan bir deyimdir.

TEKKEYE HIZMET EDEN TEKKEDEN GEÇINIR : Tekkede manevî tekamül egitiminden geçen dervisler, tekkenin çesitli hizmetlerini görürler, bu arada, yeme içme, barinma gibi ihtiyaçlarini da orada giderirlerdi. Atasözünün ortaya çikisinin ardinda yatan espri budur. Yine ayni espiri dogrultusunda olmak üzere, "Tekkeyi bekleyen çorbayi içer" seklindeki atasözü kullanilir.

TEKKEYE KURBAN GELMEK : Sâlik tekkeye, hayvani yönünü Allah rizasi için terbiye etmek üzere gelir. Orada nefs hayvani kurban edilir. Onun için, tekkeye gelen kiside, "kurban" olma amaci ön plandadir.

TELBÎS: Arapça, birbirine karistirmak manasina bir kelime. Bir seyin, ziddi olan sifatiyla ortaya çikmasina, telbîs denir. Tecellî edilenin, elbisesini giymesi, onun sifatiyla ortaya çikmasi.

TELEF: Arapça, helak olmak, heder olmak demektir. Telef, ölümden ibarettir. Ölüm ve helak olma (telef), vakti gelince helak olmasi beklenen seye denir.

TELKIN; Arapça, birine bir söz anlatmak, ögretmek, dikte etmek anlamlarinda kullanilan bir kelime. Tarikata yeni giren kisiye seyhin zikir ögretmesi. Cenaze defnedildikten sonra, hocanin, kabir suali ile alakali olarak yaptigi konusma veya seslenise, telkîn denir. Özellikle Mevlevîlikte, seyh, müride telkinde bulundugu için, o müride, ölünce telkîn verilmez. Onun yerine, mezarin etrafinda halka olup zikir çekerler ve su gülbanki okurlar:
"Vakitler hayrola, hayirlar fethola, serler defola. Garka-i garik-i Rahman dervis Ahmed Efendi'nin ruhu Sadû handan, hâcesi hosnud ola. Dem-i Hazret-i Mevlânâ, Sirr-i Sems-i Tebrizi Kerem-i Imam Ali, Hû diyelim Hû."
Halka verdigi ögütleri kendisi tutmayan kisilere: "Halka verir talkini (telkini), kendi yutar salkimi." denir.

TELVÎN-TEMKÎN: Renkten renge girme, ve mekan tutma anlamlarinda Arapça iki kelime. Telvîn, bir halden diger hâle geçmeyi, veya bir makamdan diger bir makama atlamayi ifade eder. Temkîn ise, istikamette derinlesmek ve sabitlesmek anlamina gelir.ikisi birbirinin mukabili gibidir.
Telvîn hal ehlinde, temkîn ise makam sahiplerinde olur. Hal ve makam arasinda bir takim farklar vardir:
1. Hal, simsek gibi degiskendir, makam sabittir.
2. Hal, çift çift gelir, mesela hüzn-sürûr, kabz-bast gibi. Makamda, bu çift çift gelme durumu söz konusu degildir.
3. Hal, vakte baglidir, vekil gibidir, sahibinin elinde degildir. Makam, kesb sonucu ortaya çikar.
4. Bulunulan makamin tam hakki verilmeden bir üste çikilmaz, halde ise bu durum yoktur.
5. Her makamin baslangiç ve bitisi, ayrica bu ikisi arasinda çok sayida halleri vardir. Yani makam, kaplam; hal, içlem durumundadir.

Hak bir gönül verdi bana,
Ha demeden hayran olur.
Bir dem gelûr sâdf olur,
Bir dem gelûr giryân olur.
Bir dem sanasin kis gibi,
Sol zemheri olmus gibi,
Bir dem cehalette kalur,
Hos bag ile bostan olur.
Bir dem gelûr söylemez,
Bir sözü serh eylemez.
Bir dem cehalette kalur,
Hiç nesneyi bilmez olur.
Yunus Emre

TEMASA: Farsça, seyretmek anlamindadir. Hâkk'in isim, fiil ve sifatlarinin tecellisini görmeye, temasa denmistir. Bkz. Müsahede.

TEMCÎD: Birini büyüklemek, ululamak anlaminda Arapça bir kelime. Ögmeyi içeren ve sahur vakti minarelerde makamla okunan duaya, temcîd adi verilir. Sahurda okundugu için bu vakte temcîd vakti de, denir.

TEMENNI: Bir seyi istemek, ummak anlaminda Arapça bir kelime. Ezelî takdiri görme. Müridin temennisi yok, emeli vardir. Çünkü temenni nefsi, emel de takdir edileni görür. Temenni nefsin, teemmül kalbin sifatidir.

TENASÜH: Arapça, biri digerini takip edip yok etmek anlamindadir. Özellikle Hind kültüründe, bedenden ayrilan ruhun bir baska bedene tekâmül etmek üzere girmesi. Tekamül saglanana kadar olan ruhun bu gidis gelisine, samsara adi verilir. Az da olsa, bazi Ehl-i Sünnet disi tasavvuf okullarinda tenasühü andirir görüsler vardir.

TE'NÎS: Cana yakin gelmek, isindirmak anlaminda Arapça bir kelime. Vahseti giderip, insana sokulmaya alistirmak. Yeni müridi, tasfiye ve tezkiyeye isindirmak üzere, hissi zuhur yerlerindeki tecelliye te'nîs denir. Buna, sebepler suretinde ortaya çiktigi için, fiilî tecelli de denir.
Tasavvuf yoluna yeni girenlerde bu hal çok görülür. Bir Be-devî seyhinin dedigi gibi, bu durum, ilkokulun bahçesinde yeni kaydolmus çocuklara, sinifa girmelerine kolaylik saglasin, isindirsin diye verilen elma sekerine benzer. Hedef elma sekeri degil, sinifa girip "Elif" okumaktir. Yolun basi tatli, sonu tatsiz-tuzsuzdur. Bu yüzden tasavvufî terbiyeyi demir leblebiyi çignemeye benzetmislerdir.

TENNURE: Arapça, tandir, mutfak, ocak anlamlarina gelen bir kelime. Mevlevi tabiridir. Mevlevîlerin giydikleri kolsuz, yakasi yirtmaçli, bel tarafi kirmali, genis ve uzun entariye tennure denir. Tennure, "elifi nemed" ve "destegül" adli iki parçadan meydana gelir. Tennure giyilince, bele, elifî nemed sarilir, üzerine de salta seklinde destegül giyilirdi. Günlük ve sema törenine mahsus olmak üzere iki tür tennure vardi. Günlük olani, diz kapaginin altina, sema tennuresi de ayak bileklerine kadar uzanirdi.

TENNURE AÇMAK : Mevlevî tabiridir. Sema etmek anlaminda kullanilir. Malûm oldugu üzere, mevlevîler sema ederken tennureleri yerden biraz yukari kalkar. Bu yüzden sema etmeye, tennure açmak tabiri kullanilir.

TENNURE ÇARPMAK : Mevlevî tâbiridir. Semazenlerin, sema ederken eteklerinin birbirine dokunmasi. Törenden sonra tennuresini baskasinin tennuresine çarpan can, "huzuruna mani oldum, affet" diyerek özür diler. Kalabalik gruplarin semamda, bu tür dokunmalara engel olmak üzere agir sema yapilirdi.

TENNUREYE SALA : Mevlevî tabiridir. Zikr (daha dogrusu sema) töreninin yapilacagi gün, dismeydancinin, canlarin bulundugu hücreleri dolasarak tennure giymelerini bildirmesine "tennureye sala" denirdi. Bu bildirimin ardindan, canlar tennurelerini giyip semahaneye çikarlardi.
iÜüTASAVVUFÎ TERIMLER (T)
..:: 9 ::..
TENNURE SÖNDÜRMEK : Mevlevî tâbiridir. Tennurenin eteklerinin fazla açilmamasi için, düsük sür'atle dönmeye tennure döndürmek denir. Bu, kalabalik semazen grubunda, tennurelerin birbirine çarpmalarini önlemek üzere basvurulan bir uygulama idi.

TENZIH: Birini kötü bir seyden, uzaklastirmak, beri kilmak anlaminda Arapça bir kelime. Rabbi, beserî vasiflardan uzaklastirma. Buna, kadim olan (Allah) m zati, sifatlari ve isimleriyle birlenmesi denmistir. Bu, (kendine bir yönden benzesim gösteren) sonradan yaratilma yönüyle olmamak üzere, kendi nefsinden yine kendi nefsi sebebiyle, kendine müstehak asalet ve yüceltme yoluyla olur.
Allah, bu yönüyle teklesmistir. Gerçek tenzihi, Hakk'in kendisi yapar. Onun cinsinden olanlarin tenzih yapmasi beklenir. Ancak Hakk'in kendisi gibi bir varlik yoktur, bu sebeple, mutlak manada Hakk'i Hak'tan baskasinin tenzîh etmesi mümkün degildir.

TERAKKI: Yüksek yere çikmak, bir seyde yükselmeyi ifade eden Arapça bir kelime. Bir halden bir baska hâle, bir makamdan digerine, bir marifetten digerine geçme.

TERCEMAN: Arapça, çevirmen demektir. Bir is yapilirken okunan övgü ve duaya denir. Bu, ya siir seklinde, yada mensur olur. Terceman, Mevlevî, Bektasî tabiridir. Günlük islerde okunur. Mevlevîlerde terceman daha azdir. Gülbang ile tercemân arasindaki fark, gülbangin seyh tarafindan topluluk huzurunda sadece dua seklinde olmasina karsilik; tercemanin, topluluk sarti bulunmadan, övme ve dua tarzinda herkesçe uygulanabilmesi söz konusudur.
Fatiha istendiginde, Mevlevîlerde okunan tercemana bir örnek: "Feth-i fütûh-i kâinat, feyz-i füyûz-i mümkinât, masdar ü mev-rid-i sifat Ahmed ü âlrâ salevât."
Bektasî tercemanina örnek olarak sunu verebiliriz. "Allah, Allah yüzüm yerde, özüm darda, erenler huzurunda, Hak, Mu-hammed, Ali divaninda canim kurban, tenim terceman, bu hakirden incinmis, gücenmis can kardesler var ise dile gelsün, yol ile yoldayiz. Allah eyvallah, erenler kimsenin hakki kalmasin. Hakki olan gelsin hakkini alsin. Zira bu meydan Muhammed (s), Ali (r) divanidir. Erenler hû dost."
Yine mürsidin huzuruna veya bir türbeye girildiginde okunacak terceman su sekildedir:

"Cemalindir senin nûr-i ilâhî
Ayagin bastigi ey mazhar-i Hak.
Bu kemter basimin tâc ü külahi
Selam olsun sana dünya vü ukbâ
Ki sensin din ü dünya padisahi."

Tasavvuf okullarinda dua, niyaz, terceman, gülbang vs. gibi Allah-kul arasi münasebete dogrudan yer veren uygulamalar, itici gücünü Kur'an'dan almaktadir: "Duaniz olmasa, Allah size ne diye deger versin ki..." (Furkan/77). Bu âyet-i kerimeyi, su sekilde espirili çeviriyle vermek istiyoruz. "Duaniz kadar adamsiniz...."

TEREVVUH: Arapça bir kelime olup, bitkinin gelisip büyümesi manasina gelir. Kalp ehlinin gönlünde esen rüzgar, inayete güzel riayet sebebiyle olusan yükün getirdigi yorgunluktan kurtulup rahatlamak. Yahya b. Muaz söyle der: "Hikmet, Allah'in ordularindan bir ordudur. Allah onu, dünya sikintisindan daralan ariflere, kalbleri rahatlasin diye yollar".

TERK: Arapça, terketmek anlaminda bir kelime. Fakr ve fena ehli dervislerin baslarina giydikleri taç ve külahler üzerinde, dikey inis seklinde alâmetler olurdu. Iste bu dilim dilim görüntü veren alâmetlere terk veya terek adi verilir. Bu dilimlerin sayisi, tarikatlara göre degisirdi. Bektasîlerde dilim sayisi 12'dir.

Her tâc olamaz, fakr u fena sahina sertâc,
Terk ehlinin, ey hâce biraz basi kabadir.
Baki

Dört türlü terk vardir:
1. Terk-i Dünya, 2. Terk-i Ukbâ, 3. Terk-i Hesti (varlik), 4. Terk-i terk.

TERK-I MESLEK, TERK-I NISBET GIBIDIR : Tasavvuf erbabi, yapageldigi meslegi veya vazifeyi kendi basina birakamaz. Ondan beklenen, mesleginde uzmanlasmasidir. Bir üst görev verildiginde de reddedemez.
Bir dervisin meslegini terketmesi, bagli oldugu seyhi terketmeye esit sayilmistir. Yani meslegi izinsiz terk, bu denli büyük bir suçtur. Atasözüyle anlatilmak istenen budur.

TERSA: Farsça, Hiristiyan papaz demektir. Kötü huylari iyileri ile degistiren ince mânâlar ve hakikatler.

TERSA BEÇÇ: Farsça, Hiristiyan çocugu. Mürsid-i Kâmilin çocugu veya halifesi. Ilâhî cezbe ile gönüllere gelen manevî ilaç.

TESÂKÜR: Sarhos numarasi yapan anlaminda Arapça bir kelime. Vecd sahibi ve manevî sarhosluk durumundaki sadiklara, zorla benzemek üzere çabalayan, zorla sekre ulasmaya çalisan kisilerdeki hâle, tesâkür denir.

TESBÎH: Arapça "Sübhanallah" demeyi ifade eder. Hakk'in, imkan noksanligi, hudûs (sonradan yaratilanlar)un izleri, sifat ve zât ayiplarindan tenzih edilmesi.

TESBIHDEN GEÇMEK : Eskiden türbelerde, türbedarlar hastalanan küçük çocuklari okur, daha sonra iri taneli tesbihi yere atip, çocugu üç defa basmadan üzerinden atlatirdi. Nazardan ve hastaliktan kurtulmaya yönelik olduguna inanilan bu isleme, tesbihten geçmek denirdi.
Ayrica uygunsuz is yapanlara halk arasinda "pabucu büyüge git de,seni tesbihden geçirsin" veya "sen bu günlerde tesbihten geçmemissin galiba..." denirdi.

TESÜM: Arapça, teslim olmak, boyun egmek anlamindadir. Cürcani'nin tanimiyla teslim; Allah'in emrine boyun egmek, hosuna gitmeyen hususlarda itirazi terketmek veya kazayi riza ile karsilamaktir. Dista ve içte herhangi bir degisme olmaksizin inen belaya sabretmeye, teslîm denmistir.
Eskiden dükkanlarda, evlerde "Ah teslimiyet" levhalari bulunurdu. Terim ile ilgili bir açiklama da, su sekildedir: Gayb âleminden zuhura gelen islere riza göstermek. Zira her kaza ve belânin meydana gelmesi, Allah'in dilemesi iledir. Sâlik'in, sülûk'unda, akla aykiri gelen, kalbe sikinti veren her ne görürse görsün, karsi gelmemesine teslîm denir. Öyle ki, helak gibi görünen ve korku uyandiran seylere, çekismelere rastlasa riza göstermesi gerekir.

Ahdinde halâik unudup semt-i hilafi
Ayrilmayalar, cadde-i teslim ü rizadan
Nailî

TESLIM HALKASI: Mücerred yani bekar Bektasî canlarinin kulaklarina taktiklari "mengüs" denilen küpe. Bu küpeyi ilk uygulayan, Balim Sultan'dir. Rivayete göre müritlerinden birisi bilmeyerek öldürülünce, Balim Sultan bu tür yanlisliklara bir daha meydan vermemek için, alâmet olarak kulaga küpe takilmasini âdet hâline getirmistir. Hayat boyu bekar kalmaya yani mücerredlige niyetlenen dervisler, Balim Sultan'in türbesine getirilir, türbenin esiginde kulagi delinip küpe takilir. Ve artik bu can, "pirin kulagi küpeli kölesi" olurdu. Bu dervisler ölene kadar evlenmez, tekkelerde târik-i dünya gibi kalirlardi.
iÜüTASAVVUFÎ TERIMLER (T)
..:: 10 ::..
TESLIM TASI: Bektasî tâbiridir. Bektasî babalarinin gögüslerinde tasidiklari, el ayasi büyüklügünde, oniki köseli tasa teslim tasi denirdi. Teslim Tasi, Kirsehir'de çikan "Hacibektas Tasfndan yapilirdi.
Haci Bektas Veli'nin zehirlendigini farkedince kustugu ve tasin bu kusuntudan meydana geldigine, bu tasi tasimanin da Pîr'e bagliligi ifâde ettigine inanilir.
Baba, Teslim Tasi'ni, canlara tekbirlerle takardi.

TESBIH: Arapça, bir seyi, diger bir seye benzetmeyi ifade eder. ilâhî tesbîh, cemal suretinden ibarettir. Zira Ilâhî cemalin çesitli mânâlari vardir. Bunlar da, O'nun isimleri ve sifatlaridir. Bu sifat ve isimlerin de, hissedilen, akledilen türden manalara ait tecelliler seklinde suretleri vardir. "Rabbimi, tüyü bitmemis delikanli seklinde gördüm" sözü, mahsûs surete; "Ben kulumun zanni üzereyim" sözü, makûl surete örnektir. Hakk'in, zât ve sifatla ilgili olmak üzere, iki türlü tesbihi vardir.

TESEBBÜH: Arapça, benzeme, taklit etme anlaminda bir kelime. Sûfilere benzemeye çalisanlar. Bunlar iki gruptur:
1 . Mütesebbih Muhib : Sûtîlige samimiyetle benzemeye çalisanlar. 2. Mütesebbih Bâtil : Dünyevî çikar saglamak üzere, sûfilere benzemeye çalisanlar.

TESNE: Farsça, susamis demektir. Hakk'in cemalinin özlemiyle yanip tutusanlara, tesne denir.

TEVÂCÜD: Arapça, zorla vecd elde etmeye çalismaya, tevâcüd denir. Asil vecd, kendiliginden gelendir. Bu gizlenmeye çalisilir. Ancak, kesbî olarak vecd elde etmenin (tevâcüd) caiz oldugunu görenler gibi, görmeyenler de vardir. Mütekellifler, mütesebbihler ve ehl-i diabe olmak üzere 3 çesit tevâcüd vardir.

TEVAZU: Tevazu Arapça'da alçak gönüllülügü ifade eder. Nefsi taniyip ciddi olarak alçaltima, Tevhid hürmetine nefsi yüceltme, Cüneyd, tevâzû'u kanadi indirmek, kenari kirmak olarak tanimlar. "Gaybleri bilen (Allah)'in hürmetine, kalplerin tezellülüdür,", "Hak hürmetine Hak'dan dolayi Hakk'i kabul etmektir", "azlikla ögünmek, alçak gönüllülüge yönelmek, herkesin agirligini yüklenmek" seklindeki tevazu tarifleri de, dikkat çeker.

TEVBE: Arapça, dönme, pismanlik anlamlarini ifade eden bir kelime. Günahtan pismanlik duyarak vazgeçmek. Nasuh tevbesi, halis tevbeye, gedik birakmayacak tarzda, eskiyen yerlerin onarilmasina benzer sekilde tevbe etmeye, denir. Sütün çiktigi memeye dönmesinin mümkün olmadigi gibi, tevbe edilen günaha, bir daha dönmemeye de, nasuh tevbesi denmistir. Tasavvufî olgunluk yolunda, yetmis makamdan bahsedilir. Ilki tevbe, sonuncusu kulluk (abd) tur. Sirf Allah rizasi için yapilan tevbeye, evbe denir. Tevbeleri çok kabul etmesi münasebetiyle, Allah'in "Tevvâb" diye bir ismi vardir. Cüneyd, "günahi unutmaya", Sevrî de "Allah'tan gayri her seyden yüz çevirmeye" tevbe demistir. el-Megazilî, tevbeyi ikiye ayirir: 1. Inâbe Tevbesi : Allah'in üzerindeki kudretinden korkarak yapilan tevbe. 2. Tevbe-i isticâbe : Sana yakin olmasindan dolayi, utanarak yapilan tevbeye denir. Zünnun "Avamin tevbesi günahtan, havassinki gafletten, enbiyaninki de baskalarinin nail olduguna ulasmaktan aciz bulunduklarini görmek seklindedir" der.

Gönlümde günah islemege istek var,
Dildeyse gezer tevbe-i istigfar,
Halimle sakalimdan utandim billah!
Affeyle benim su tevbemi ya Gaffar.
Tahir Olgun

TEVECCÜH: Arapça, yönelmek demektir. Seyhin, bütün manevî gücünü müridin kalbi üzerine yöneltmesi ve bu suretle ona aktarmasi. Bu, müridin ruhunda filizlenmelere sebep olacak bir manevî asilama olayidir. Yani müridin ruhî kabiliyet kapasitesinin artirilmasidir. Mürid bu sekilde mürsidinin manevî özelliklerini yüklenmis olur. Bu uygulamaya, teveccüh-i kalbî denir.

TEVEKKÜL: Arapça, vekil edinme, güvenme anlaminda bir kelime. Gerekli tüm çabayi sarfederek, her türlü, tedbiri aldiktan sonra, isi tam bir inançla Allah'a havale etme, yani, deveyi bagladiktan sonra Allah'a emanet etmeye, tevekkül denir. Tevekkül bir kalp amelidir. Seri es-Sakatî tevekkülü "güç ve kuvvetten siyrilmak", Ibn Mesrûk "hükümlerdeki kaza cereyanina tam anlamiyla teslim olmak" diye tarif ederken, onu ihsan makaminda bulunma sartina baglayip, muhsinlerin tevekkülünü, isi Allah'a döndürmekten ibaret görenler de vardir. Tevekkül'de esas olan, kalbin istirapsiz olmasidir. Istirap halindeki kalpte tevekkül olmaz. Tevekkül maka-mindakilerin bir kismi, Allah'in huzurunda, ölü yikayicisi elindeki ceset gibi durur. Allah'a tevekkül edenin yaveri Hak'dir.

TEVELLÂ-TEBERRÂ: Arapça, dost edinme, beri olma anlamlarini içeren iki kelime. Âl-i Abâ'ya sevgi duymaya te-vellâ, onlara karsi çikanlari sevmemeye de, teberrâ denir. Tevellâ ve Teberrâ Imamiye'de, Furû-i Din'den sayilir.

TEVFÎK: Arapça, basariya erdirmeyi ifade eden bir kelime. Her hangi bir is vuku bulmadan önce, Allah'in kuluna yaptigi yardim (inayet) a, tevfîk denir.

Allah'in, kulunun yaptigi isi, riza ve sevgisine uygun hale getirmesi yani kuluna, irade ve rizasina uygun isler yapmaya muvaffak kilmasi ki, buna inayet de denmistir.

TEVHÎD: Arapça, birlesmek demektir. Cürcanî, Allah'in zâtini, akilla tasavvur olunan, zihni olarak hayal edilebilen herseyden uzak tutmak, diye tarif eder. Yine ona göre, tevhîd üç seyde olur: 1. Allah'i rubûbiyetle tanimak, 2. Vahdaniyetle ikrar etmek, 3. Es ve benzer olanlari O'ndan nefyetmek iki çesit tevhid vardir: 1. Kusûdî tevhîd : Sadece Allah'i kastetmek, istemek veya Allah'in istedigini istemek. Yani kulun ve Allah'in iradesinin bir noktada birlesmesine kusûdî tevhîd denir. Bu, kulun iradesini Hakk'in irâdesinde eritmesi seklinde de tanimlanir. 2. Suhûdî tevhîd : Salikin vecd halinde masivayi terkederek sadece Hakk'i görmesidir. Buna, vicdanî ve zevkî tevhid de denir.
Eskiden Allah'in birligini anlatan manzumelere Tevhîd denirdi.

Vahdet-i zât eyleyüb tahkîk,
Itmisimdir sifatini tasdîk,
Ilm-ü kudret, hayat ü sem ü basar
Zât-i pâkinde oldular muzmer.
Karaçelebizade Abdülaziz Efendi

TEVHÎD-HANE: Arapça-Farsça, tevhîd evi demektir. Mevlevî tâbiridir. Bazi tekkelerde, sema âyininin yapildigi yere, semahanelere, "Tevhid-hâne" denir.

TE'VÎL: Döndürmek, çevirmek anlaminda Arapça bir kelime. Sûfî, kalbinin safa durumuna göre, Kur'an'i Kerim'i her okuyusta, farkli farkli mana doguslariyla karsilasir, ki buna, tasav-vufî planda te'vîl denir.

TEVRAT: Hz. Musa'ya indirilen kutsal kitap. Sifat isimlerinin tecellileri. Bu da, Hakk'in yaratilmislarin zuhur yerlerinde ortaya çikisiyla olur. Zira Hak Teala, isimlerini sifatlarina delil olarak nasbetmis, sifatlari da zatinin delilleri kilmistir. Sifatlar zatin ortaya çikis yerleridir. Zatin ortaya çikisi, sadece sifatlar ve isimler vasitasiyla olur. Mahlukat basit olarak yaratilmislardir. O bütün Ilâhî manalarin sahibidir.

TEVVABIN: Arapça, tevbe edenler demektir. Ker-bela olaylarinda, söz verdikleri halde, Hz. Hüseyin'e yardim etmeyen, faciadan sonra da bu duruma pismanlik duyup, Sam'daki Emevî yönetimine ayaklanan siyasî bir akim. Allah'a tevbe etmek, tasavvufta ilk makamdir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (T)
..:: 11 ::..
TEZKIYE: Arapça, aritmak, temizlemek vs. gibi anlamlari ifade eden bir kelime. Kur'an-i Kerim'de, "nefsini aritan felaha erdi" (Sems/10) seklinde bahsedilen husus, nefsi, kirleten seylerden temizlemekle alâkalidir. Kisaca, nefsi yerilen ahlaktan, övülen ahlaka yükseltmeye tezkiye denir.

TIBB-I RUHANI: Arapça, ruhanî, manevî tib demektir. Nefsin hastaliklarini tedavi usulünü ve kemale erdirme sirlarini ele alan ilim ki, buna ilm-i ledün denir.

TIG: Farsça, ucu igne gibi sivri küçük demir igneye denir. Rufaî tabiridir.Seyh Efendi, zikr merasiminde, burhan makaminda ,bu sisi müridlerinin çesitli yerlerine batirir, kan akmazdi, kanin akmamasi veya bir takim sebeplerle ortaya çikan kan akisinin durdurulmasi, burhan sayilmaktadir.

TIG-BEND: Farsça, kiliç bagi demektir, ki canlarin Bektasilige girerken kestikleri kurbanlarin tüyünden örülür. Rehber, yeni ders alacak kisiyi seyhin huzuruna götürürken, onun boynuna tig-bend baglardi. Can bunu takarken, "destur" der.Ardindan "Pür Cemal Muhammed Kemal, Hüseyin, Ali râ salavât" der. Seyh, mürid adayinin tig-bendine, eline, beline, diline sahip olma espirisini ifade etmek üzere üç dügüm atar, müridden artik bu ahde vefa etmesi beklenirdi. Bekar kalmaya niyet edenlerin tig-bendine dügüm atilmazdi. Bu tabir, Mevlevîlerde de vardir. Mukabele günü, giyilen tennureyi biraz kisaltmak için bele baglanan kusaga tig-bend denir. Tig-bend üzerine elifî nemed sarilirdi.

TIGLAMAK: Bektasî tabiridir. Kurban kesilmesini ifade eder. Kurban kesildi yerine "kurban liglandi" ifadesi kullanilir.

TILSIM: Farsça sihir, büyü demektir. Üç tür tilsimdan bahsedilir. 1- Kalbi yönelterek karsidakini dogrudan, aletsiz etkilemek ki, gerçek sihir budur. 2- Yildizlar, sayilar ve unsurlarin özelliklerinden yararlanarak etkili olmak, 3- Hayal gücüne da-yali, gözbagcilik denilen etki. Tasavvufta, Hakk'in zatinin künhü, kamil insani serefli kilan sir, rûh-i menfûh, izafî ruh gibi manalari içerir, "kuntu kenzen mahfiyyen" (Gizli bir hazine idim) kudsî hadisiyle isaret olunan hususa, "Genc-i Mutalsam" denir.

Açilir genc-i cemâlinden tilsim-i kâinat,
Güyiyâ, efsun okur ürür saba pinhan ana.
Necâtî

TICANIYYE: Seyyid Ahmed Ticanî (1737-1792) tarafindan, Afrika'nin kuzeyinde kurulmus bir tasavvuf okulu.

TILAVET ODASI : Tekkelerde dervislerin Kur'ân-i Kerim o-kuduklari yere tilâvet odasi denir.

TÎS-ÎYS: Arapça, perisanlik ve yasamak anlamlarinda iki kelime. Asagi tabakadaki sûfîler, tecellide îys, setr (gizleme) de tîs durumundadir. Yukari tabakadaki sûfîler, bu ikisi arasindadir.

TOPUGA ÇIKMAMAK : Buna, çizmeyi asmamak da denir. Ehliyetsiz kisilerin, vakitsiz dava sahibi olmalari. Bu derin olma-yan, topuga bile varilmayan sig sularin, derin denizlerle savasina benzer.

Askina düsen âsiklar,
Içer aguyu nûs eder.
Topuga çikmayan sular,
Deniz ile savas eder.
Yunus Emre

TOPUZ : Rifai tasavvuf okulu cihazlarindan. Uzunlugu, bir karistan fazla, üst tarafi yuvarlak veya oyuklu, bas tarafinda, agaçtan yuvarlak bir tepeligi bulunan âletin adidir. Tepeligin etrafinda, ince zincir parçalarindan saçak bulunur. Seyh zikir sirasinda, bunu müridin çesitli uzuvlarina burhan olarak batirirdi.

TOR: Mevlevî tabiri. Pazarci dervisin pazara çiktiginda tasidigi pesytemala, tor denir.

TUBA: Arapça, müjde anlaminda bir kelime. Cennette bulunan bir agaç. Üns makami, Ilâhî huzurda sükûn ve huzur halinde bulunmak.

TUGRA : Padisahin fermanlara attigi özel imza, veya mühür. Faaliyet hâlindeki âsikin vasiflarinda ortaya çikan hükümleri.

TUHAMIYYE: Bkz. Taybiyye.

TÛL-I EMEL: Arapça, uzun emel, açgözlülük demektir. Insanin hiç ölmeyecekmis gibi dünya için çalismasi. Mukabili, kasr-i emel olup, hemen ölecekmis gibi âhiret için çalismaktir.

TUMA'NINE: Arapça, tatmin olmayi ifade eden bir kelime. Nefsin, huzur, sükun ve istikrara kavusmasi hali. Üns sebebiyle, nefsin kendisini rahat hissetmesi, Kur'an da, Fecr suresinin son ayetlerinde bu durumdaki nefse isaret vardir. "Ey huzura ulasmis nefis. Rabbina dön. (O senden) razi, (sen de ondan) razi olarak, gir kullarimin içine, gir cennetime" (Fecr/27-30).
"Kalpler ancak Allah'i zikretmek (anmak) ile itmi'nana (huzura) erer" (Rad/28) Tumâ'nine yüksek bir haldir. Bu, kulun imaninin güçlenmesi, aklini tercih etmesi, ilminin derinlesmesi, zikrinin saflasmasi, hakikatinin sabitlesmesidir. Üç çesit tuma'nine vardir. 1. Avamminki; Allah'i zikrettiklerinde, huzur bulanlar. Onlarin bu zikirden nasibi, rizk genislemesi ve afetlerden kurtulmak seklindeki dualarinin kabulüdür. Bu da, Allah'tan baska meneden, kurtaran olmadigina duyulan iman huzuru seklindeki nefs-i mutmainne"dir. 2. Seçkinlerin tuman'iniyyeti, bunlarin tumaniniyeti, kazasina riza, belasina sabir, ihlasli olmak, takvaya yapismak ve sükûnete ermekle olur. Bunlar, Kur'an-i Kerim'deki "Allah takvali olanlar ve muhsinlerle beraberdir", (Nahl/128) ayetindeki mana dogrultusunda itmi'nana ermislerdir. "Allah sabredenlerle beraberdir" (Bakara/153) ikinci grup, faallerini görerek itmi'nana kavusmustur. 3. Ileri derecedeki seçkinlerin itmi'nâni: Bu idrak edilemiyen bir yüceliktir. Üçüncü gruba, mensub olanlar, sirlarinin itmi'nâni takdir edemeyeceginin farkindadirlar. Yani, itmi'nanda bogulmus olanlardir. "Leyse kemisli-hi"deki bilinmezligi, bu grup hal olarak yasar. Tuma'niniyetleri müsahedeyi gerektirir.

TUR: Dag demektir. Hz. Musa (a)'nin Allah'la konustugu dag. Hak, Hz. Musa ile nefs yönünden konusmustur. Dag konusmada sarsilip un ufak oldugu gibi, onun Allah ile konusmasinda da ilâhî tecelli sebebiyle nefsi toz olmus, yani helak olmustu. "Turun sag yanindan ona seslenmistik". (Meryem/80) ayetindeki sag ifadesi, Hz. Musa'nin nefsini gösterir. Yani onun nefsi, fena fillah'a ermisti. Onun bayilmasi, mahv ve yok olmaktan ibarettir. Hak yok olmamis gibi, kul ise yok olmus gibi vardir. Hz. Musa (a) Rabbisini görmedi, Allah, Allah'i gördü. Allah'in "Beni göremezsin" ifadesiyle anlatmak istedigi buydu.
Bu, Ey Musa (a) eger sen mevcud isen, Ben senden kaybolmusum: eger Beni bulmussan, sen kaybolmusun, demektir. Hadis (sonradan olma) bir varligin, kadim olanin ortaya çikisinda varligini devam ettirmesi mümkün degildir. Cüneyd, bu konuda söyle der: "Sonradan olan, öncesi olmayan (kadim) a bitisince, kendinde bir iz kalmaz". Hz. Ali (r) de su yorumu yapar. "Sen kayb oldugunda O gözükür, O ortaya çikinca da beni kaybeder."

TÜRBE: Arapça, toprak demektir. Veli oldugu zannedilen kisiler için üstü kapali olarak yapilmis mezara, türbe denir. Fatih Sultan Mehmed için yazilan bir siir:

Her dem sana açiktir
Ebvab-i ars-i rahmet
Türbendir en azimi
Fethettigin diyarin.
Abdülhak Hamid

TÜRBEDAR: Arapça-Farsça, türbeyi bekleyen kisilere denir. Bu görevliler, türbenin temizlik, açilip-kapanmasi vs. gibi islerine bakardi.

Beyt-i Hûda'ya konmus,
Câhin metaf-i eslaf.
Durmus basinda bekler,
Bir kavm türbedarin.
Abdülhak Hamid

TÜRBEDAR DEDE : Mevlevî tabirî Konya'da Mevlana'nin türbesiyle, semahanenin bakicisina, türbedar dede adi verilirdi.

TÜRREHAT: Arapça, saçma sözler, batil bos seyler demektir. Sûfiyyenin cezbede bogulmus olanlarinin, bulunduklari hale maglub bulunmalari sebebiyle, disi seriata aykiri gibi görünen ifadelerine türrehat (veya sümüklü tasavvuf) denir.