TASAVVUFÎ TERIMLER (U)
..:: 1 ::..
UBÛDE: Arapça, kulluk anlamindadir. Ubûde; Allah'i sevmek, O'ndan utanmak, korkmak ve O'nu yüceltmek üzere kulluk yapmaya denir. Ubûde, ubûdiyyetten daha üstündür. Ayni sekilde ubudiyet de ibâdetten üstündür. Ibadetin, mahalli beden olup emri yerine getirmekle ortaya çikar. Ubûdiyyetin mahalli ise, ruhtur, hükme riza gösterme seklinde olur. Ubude'nin mahalli de sirdir. Hz. Ebu Bekir, Allah'i ta'zim ve yüceltmek için ibadet ederdi. Peygamberimiz (s), ashab-i kirama, Hz. Ebû Bekir sizi faziletçe niçin geçti, bilir misiniz, deyince, ashab "niçin?" diye sordu. Hz. Peygamber (s) de su cevabi verdi: "O, sizi namazi çok kilarak, orucu bol bol tuta- k rak geçmedi. Onun üstünlügü, kalbinde duydugu saygi iledir. Bu da , Allah'i yüceltmek ve ta'zim etmekle olur. "Ömer, Allah'a korku ve heybet üzere ibadet ederdi. Bu yüzden o, heybet sahibi bir insandi. Kim Allah'tan korkarsa, herkes ondan korkar. Hz. Osman'in ibâdetinde haya duygusu, Hz. Ali'ninkinde de sevgi duygusu , hâkimdi.

UBÛDIYYET: Arapça, kulluk demektir. Seyyid Serif Cürcânî bu terimi, ahidlere vefali olmak, Islâm'in çizdigi sinirlari muhafaza etmek, mevcud olana razi olmak, elden çikana da sabretmektir, seklinde tanimlar. Yine bir tarife göre üç türlü ubûdiyyet söz konusudur: 1) Nefsin nevasina uymaktan sakinmak, 2) Nefsi, te-mennîlerle oyalanma'dan kurtarmak, 3) Rabbisinin emrine boyun egmek. Ubudiyetin nihayetinin hürriyet oldugu kaydedilir. Ayrilik durumunda olan kisi, Allah'a kul olarak, vuslata eren ise hür olarak ibâdet eder. Vuslat durumunda olan kulun kalbi, Allah'tan gayri herseyin tahakkümünden kurtulmustur. O, bu haliyle mâsivanin degil Allah'in kulu olmustur sadece.

Mazhar-i feyz-i ubûdiyyet olandir insan
Yoksa ma'nfde kisi seki ile insan degil.
Gâlib Dede

UBÛDIYYE LI'L-HÂSSA: Havassa (seçkin kisilere) mahsus kulluk anlaminda Arapça bir ibare. Sülük yolunda, nefislerinde niyyetin dogrulugunu gören kisilerin kullugu.

UBÛDIYYE LI'L HÂSSATI'L-HÂSSA: Havassü'l-Havas grubuna mensup olanlarin kullugu anlaminda Arapça bir ibare. Bunlar Ehadiyyetü'l-Cem ve fark makaminda ibâdet ederler.
Bu gruba mensup olanlar, ibadetlerinde nefislerini onunla kâim kilarak bulanlardir. Onlar Allah'a bu sekilde, fark ve ehadiyyetü'l-cem makaminda kulluk yaparlar.

UCB (veya UCÜB): Kendini begenmeyi ifade eden Arapça bir kelime. Cürcânî bu terimi, kisinin hak kazanmadigi bir rütbeyi hak kazanmis gibi düsünmesidir, diye tanimlar. Yine, onun bir baska tanimlamasi da su sekildedir: Ucüb, nefsin gizli bir sebepten ötürü degisip, her zamanki hâlinden siyrilip uzaklasmasidir. Kendini begenmek, bir nefis hastaligidir. Kul, sahip oldugu bazi seyleri göz önünde tutmak suretiyle, onlarin hakiki sahibi olan Allah'i unutarak kendisine aitmis gibi kabul ederek, büyüklenir, simarir. Tasavvufta hedefe varmaya giden yolda, ucüb, çok önemli bir engeldir. Zira ucüb, bir hadis-i serifte, yetmis yillik amelin bosa gitmesine sebep olan, (Suyûtî, el-Cami'u's-Sagîr, l, 84) kötü bir vasif, seklinde degerlendirilmistir.

UCEYLIYYE: Ebu'l-Abbâs Ahmed b. Musa b. Uceylî ez-Zuvalî el-Yemânî (ö. 690/1291 )'e dayandirilan bir tasavvuf okulu. Kadiriyye'nin kollarindan biridir.

UFK-I MÜBÎN: Arapça, apaçik ufuk demektir. Tasavvufta kalp makaminin sonuna, ufk-i mübîn denir. Bu kelime lügatta ufk veya ufuk olarak tesbit edilmis olup, çogulu âfâk gelir.

UFTADE: Farsça, ism-i mef'ûl, düsmüs anlamina gelir. Halin ortaya çikmasi durumunda, geregi gibi kulluk yapilamamasina uftâde denir. Ilâhî celâlin tecellîsi.

Kadrini üftâdenin anlar mi canan olmayan,
Kiymetin bilmez kulun dünyada, sultan olmayan.
Mehdî

UFUK (veya UFK): Arapça, yerle gögün birlesik olarak görüldügü yere denir. Cürcanî, ruh makaminin nihayetine ufuk-i a'lâ der. Bu, Vâhidiyyet hazreti ve ulûhiyyet hazretidir.

UKAB: Arapça, kartal, tavsancil kusu, kuyu içinde çikintili tas, sancak, su yolu (ark) gibi anlamlari olan bir kelime. Hz. Peygamber (s)'in siyah renkli sancaginin adi. Halifelik Osmanlilara geçince, bu bayrak da kutsal emânetler arasinda Topkapi Sarayi'na getirilmistir. Cürcanî, bu terimi, kalem ve ilk akil olarak tanimlar.Bu, bir sebebe bagli olmaksizin, ilk olarak bulunmaktadir. Zira bu ilk mevcuda, yani ilk olarak zuhur eden zatî feyze bir icab ettirici yoktur. Âlem-i kuds'de, birinci akildan daha yüce ve daha ulvî bir varlik yoktur. Buna ukab, yani kartal adi verilmistir, o bu sekliyle, kimsenin erisemeyecegi biçimde, kuslar gibi yükseklerde uçmaktadir.

ULEMANIN YANINDA SÖZÜNÜ, EVLIYANIN YANINDA ÖZÜNÜ (KALBINI) GÖZET : Yeterince malumat sahibi olmayan, bilenlerin yaninda konusunca, ortaya kendi cehlinden baskasini koyamaz, bu durum onu alçaltir. Allah'in velî kullarinin sakinilmasi gereken firâset nuru, oldukça güçlüdür. Onlar bu firâset nuru ile, karsisindakilerinin kalbinden geçen bazi duygular sezebilirler. Bu nedenle, onlarla konusurken kalpten kötü düsünceler geçirmemeli, denilir.

UKEYLIYYE: Ukeylü'l-Mânicî b. Sihâbüddin Ahmed el-Batayihî (ö.V. y.y) tarafindan kurulan bir tasavvuf okulu. Harrâziyye'nin kollarindandir.

ULÛHIYYET: Arapça, ilâhlik anlamina gelir. Fusus serhinde, bütün isim ve sifatlari kendinde toplayan ismin mertebesine, ulûhiyyet mertebesi denir.

ULULAR KÖPRÜ OLSA BASIP GEÇME :Yas veya maneviyat bakimindan yüce olanlarin gönül alçakligi göstermeleri veya bir takim nedenlerden ötürü düskün bir hale gelmeleri durumunda, onlara karsi büyüklenmemeyi tavsiye eden bir atasözüdür.

ULULARIN SÖZÜ YERE DÜSMEZ, DÜNYA DURDUKÇA :Mana ve ömür zenginligine sahip kisilerin nasihatlari dirilticidir, dünya devam ettikçe de diriltmeye devam edecektir. Iste bu nedenle ulularin tecrübe ve akil ürünleri, ihtiyaç duyanlara fayda saglayacagi için kabul görürler, terkedilmezler. Ulularin sözü de uludur. Veya ulu sözler, ululardan çikar, aksine küçük adamlardan da küçük sözler çikar. Yani sözün küçük ve güdüklügü, sahibinin seviyesini belirler. Zira "kisi, dilinin altinda gizlidir" denilmistir.

ULUNUN GÖNLÜ MUM GIBI GEREK :Bu söz kalb-i selim sahibi, sefkat, merhamet madeni olgun kisileri hatirlatir. Kendisinden sürekli güller çikan, ama üzerine çöp ve pislik atilan merhametli kisi mum gönüllüdür, yani aydinlatmaya, yararlandirmaya devam ederken, kendileri tükenmeyi sürdürür, hep verir, hiç almaz. Rahmetli maneviyat üstadi Manmud Sami Ramazanoglu (k), kalb-i selim Kur'anî tâbirini söyle tanimlardi: "Kimseyi incitmemek, kimse-den incinmemek!..."

UMDETÛ'L-MÂNEVÎ: Arapça, manevî direk demektir. Semavati yücelerde tutan güç. "Görmekte oldugunuz semalari direksiz olarak yüksekte tutar..." (Râd/2)

UMUM-HUSÛS: Arapça, genel-özel anlaminda iki kelime. Tasavvuf erbabi umum ve husus konusuna özen gösteregelmislerdir. Çogunluga, toplu özellikler arzetmeleri nedeniyle ehl-i umum derken, herkesten farkli birtakim inceliklere özen gösterenlere de, ehl-i husus demislerdir, ilki avamdir, zorlaninca kalbinde imani muhafaza ederek küfr sözünü söyler, hastalik sebebiyle oruç kazaya kalirsa, fidye verir, borç verirse bagislamaz mutlaka alir, katilde affetmez diyet ister iken; havas adi da verilen ehl-i husus, bahsi geçen konularda Kur'an'da belirtilen azimet yollarini seçerler. Bu açidan bakilinca, âlim hüviyeti tasiyanlarin önemli bir çogunlugu, tasavvuf erbabina göre, avam'dan sayilmistir. Âlim bilen ve bildigini yasayana denir, sirf bilene âlim denmez. ""Kemeselî'l-himari.." (Cum'a/5) ayetinde açiklandigi üzere, kitap tasiyan merkebe kitaplarin faydasi olmadigi gibi, bildigini yasamayan da bilgiden yararlanamiyor demektir. Bazi vecizelerde bu yönde olmak üzere söyle denmistir: "Amelsiz âlim, mes'ale tasiyan köre benzer" (Sa'dî), "Ilim insani cehaletten kurtarir, ahmakliktan degil..."

UNSUR: Arapça, irk, kök, cins, asi demektir. Tabiata ait çesitli cisimlerin kendisinden bileserek olustugu asi. Top-rak hava, su, ates seklinde insan karakterinde etkili oldugu söylenen dört unsur vardir.

UNSÛR-I ÂZAM: Arapça, en büyük unsur demektir. Hazret-i ehadiyetten inen mertebeler hakkinda kullanilir.

ÜRYAN: Arapça, çiplak demektir. Tasavvuf düsüncesindeki, "çiplak geldik hiç bir seye sahip olmadan, çiplak gideriz" yorumunu anlatan bir terim.

USÛL: Arapça kök, temel, esas anlamina gelen asi kelimesinin çogulu. Yöntem anlaminda da kullanilir. Tasavvufî terbiye ede "usulsüz vusul olmaz" sözü meshurdur. Usûl yani metot, bir ta savvuf okulundan digerine degisim gösterir. Az yeme, az konusma, az uyuma, inziva, çogunda esastir. En çok kullanilan usûl-i asere (on esas) ise sunlardir: 1- Tevbe, 2- Zühd, 3- Tevekkül, 4- Kanaat, 5- Uzlet, 6- Zikir, 7- Teveccüh, 8- Tefekkür, 9- Murakabe, 10- Riza.

USSAKIYYE: Halvetiyye kollarindan olup, Hasan Hüsameddin el-Buharî (880/1475-1001/1592) tarafindan kurulmustur.

UYANDIRMAK: Kandil, mum gibi isitma araçlarini yakmak anlaminda bir tabir. Söndürmek için dinlendirme ifadesi kullanilirdi. "Mumu uyandir." mumu yak, "kandili dinlendir" kandili söndür ma-nasindadir.

Serverâ lütfün uyandirsin muradin sem'ini,
Bunca demdir ki uyarmaz, baht-i nabina uyur.
Müverrih Âli

UZLET: Arapça, halktan uzaklasip, onlardan ayri yasamak anlaminda bir kelime. Müride baslangiç hâlinde uzlet gerekir. Bu, halkin onun serrinden veya o, halkin serrinden kurtulsun diye degildir. Bu, kötü ahlaktan uzlet (ayrilmak) tir. Vatani degil, sifatlari degistirmek esastir. Cüneyd "dinini selâmete, bedenini ve kalbini rahata erdirmek isteyen, insanlardan ayrilsin. Zira, bu zaman vahset zamanidir, akilli olan vahdeti uzlette ariyandir" der. Kur'an'da uzleti anlatan bazi ayetler sunlardir: "Sizi ve Allah'tan gayri çagirdiklarinizi terkediyorum" (Meryem/46), "Onlari ve tapmakta olduklarini terkediniz" (Kehf/16). Uzletin karsiti ihtilal, halka karismayi ifade eder. Ancak tasavvuf ehlinin büyük çogunlugu "insanlarin içine karisip onlarin ezalarina sabreden kisi, insanlara karismayip, ezalarina sabretmeyen kisiden daha hayirlidir" (Tirmizi, Ibn Mâce), hadis-i serifini temel alarak, insanlarin arasina karismislardir.Uzlet uygulamasi, hayat akisi içerisinde küçük zaman dilimlerinde iç, murakabe, iç muhasebe için yapilir. Ömür boyu uzlet yapan sûfiler parmakla gösterilecek kadar azdir. O da sûfinin içinde bulundugu kendine özgü hâlden kaynaklanan bir husustur. Genel degildir.

UZUBET: Arapça, bekarlik anlamina gelir. Tasavvuf tarihinin erken dönemlerinde, bazi sufilerin kendilerine mahsus özel halleri sebebiyle evlenmedikleri kaydedilir. Bektasîlerde bekarlara, hiç evlenmeyenlere "mücerred" denir.
Amir b. Abdullah, Bisr-i Hafi, ilk devirde bekar yasamayi tercih etmis sufilerdendir.
TASAVVUFÎ TERIMLER (U)
..:: 2 ::..
ÜÇ AYLAR : Hicrî takvimdeki Receb, Sa'ban ve Ramazan aylari için kullanilan bir tâbir. Bu aylarda oruç tutmak âdeti yaygindir. Bu üç ayin içinde, bazi mübarek geceler vardir. Üç aylar gelince medreseler tatile girer, mollalar, yillik maddî ihtiyaçlarini temin etmek üzere, memleketin dört bir yanina dagilirlar, gittikleri yerlerde va'z ederler, namaz kildirirlar ve Kur'ân-i Kerim okurlardi. Halk sadaka ve zekatlarini bu mollalara vererek, senelik giderleri hususunda onlara yardimci olurlardi. Mollalarin yaptigi bu ise, "cerre çikmak" adi verilirdi.

Sabanim o meh-rû'ye ki ismi Ramazan'dir;
Esk-i terim aninçün üç aylarda revândir.
La edrî

ÜÇLER : Evliya hiyerarsisi içinde yer alan bir grub da, "üçler"dir. Bunlar ricâl-i gaybden üç büyük velîlerdir. Bunlar, celâl degil, cemâl ile muamele ederler. Bunlar, Allah'a, darda kalan kullari için yardim etmesi duasinda bulunurlar. Ancak bu dua hali, ihsan mertebesinde ve süreklidir, kesintisizdir. Allah bunlarin dualarini kabul ile ihtiyaç durumunda olan, gariblerin, yoksullarin, yolda, darda kalmislarin sikintilarini giderir. Bu olaylarda sikintilari gideren
Allah'tir, üçler degildir. Üçler sadece, göz yasiyla samimiyetle sikintilarin giderilmesi için sürekli dua halinde bulunan, Allah'a manen yakinlik durumundaki kisilerdir. Üçler bir kutub ve imaman (iki imam) dan olusur. Kutbun sagindaki imamin Allah indinde ismi Abdürrab, solundaki ise Abdülmelik'tir. Kutub'un adi ise Abdullah olup, kutbu'l-aktab veya gavs-i a'zam'dir. Kutub vefat edince, yerine soldaki Abdülmelik geçer.

ÜÇLELEYIM BESLEYELIM, OL YARI BEKLEYELIM; OL YAR BEZM'E GELMEZSE, INTIZAR EYLE-YELIM : Bir isi üç defa yapmaya denir. Bektasîler, muhabbet dedikleri içki toplantisinda, önce, mezesiz olmak üzere üç kadeh dem yani raki içerler. Içki dagiticisi (saki) kadehi önce baba'ya sunar. Baba bunu bir dikiste içer, kadehi dagiticiya verir. Dagitici, kadehleri doldurup kidem sirasiyla canlara dagitmaya devam eder. En sonunda kendisi içer. Bu olay ayni minval üzere üç kere tekrarlanir. En sonunda dagitici kadehi doldurup baba'nin önüne, sofraya koyar. Buna üçlemek denir. Üçlemek, agiz ve burna üç kere su vermek sünnet oldugu için, bir seyi böyle tek sayiyla yapmak güzel görülmüstür. Ancak su kadarini belirtmek gerekir ki, tasavvuf, seriat (Islam) disi herseye siddetle karsidir. Bektasîlerdeki raki âdeti, bu tarikatin islâm disi bazi sapmalara maruz kaldigini gösterir. Bunlara bî-ser' tarikatlar denir, islâm'a simsiki bagli, Hz. Muhammed (s)'in yolundan giden tarikatlari, bunlardan kesin olarak ayirmak gerekir. Tarih-i Cevdet'de teferruatli olarak anlatildigi gibi, Sultan II. Mahmud, 1824'lü yillarda, Islâm'dan ayrilan Bektasîligin faaliyetlerine resmen son vermistir.

ÜFÜRÜKÇÜ : Nefes etmek, nüsha (muska) yazmak, fala bakmak, cin ve peri çarpmalarina, yilan sokmalarina, her türlü hastaliklara karsi ilaç vermek suretiyle, saf insanlari dolandirmayi meslek edinen kisilere üfürükçü denir. Üfürükçülerin tesbit edebildigimiz diger marifetleri sunlardir: Kurd agzi baglamak, kaybolan kuzuyu bulmak, çalinan veya kaybolan esyalari geri getirmek, gelecekten haber vermek, su ve yiyecege okunup üflenmis bazi nesneler katarak, kari koca arasini açmak veya bulmak, asiklarin ayagina sevgililerini, getirmek, kara büyü ile adam öldürmek. Görüldügü gibi islâm'in ruhuna tamamen aykiri olan, bu tür uygulamalar, egitimsizlik nedeniyle, bir çok insani kendine kurban seçmekte ve bu isi yapanlar, kisa zamanda servet sahibi olmaktadirlar. Ancak, bu tür olaylara inanan en-tellektüel kesimden kisilere de rastlanmaktadir; bizce bu, her insanda az veya çok mevcut bulunan majik yönden kaynaklanmaktadir. Bundan onbes sene önce, ABD'de yapilan bir anket sonucunda, Amerikan halkinin, 250. 000 civarinin bu tür batil inançlara sahip oldugu görülmüstü. Uzay çagini yasayan ileri bir ülkedeki 250. 000 bâtil inanç sahibi, insanin ruh dünyasini olusturan dinamiklerin henüz yeterince kesfedilemedigini gösterir.

ÜLFET: Arapça, kaynasma, yakinlik, isinma gibi anlamlari olan bir kelime. Cürcanî, bu tabiri, iyi geçinmeyi saglamaya yardim konusunda fikirlerin birlesmesi, seklinde tanimlar. Iyi geçinmek; anlasmazliga düsmeden, herkesle güzel geçinmek.

ÜLÜ'L-ELBÂB: Arapça, akil sahipleri manasinda bir tamlama. Cürcanî bu deyimi söyle tarif eder: Sözün disindan içindeki gizliyi arayanlar, kabuklarin altindaki özü elde edenler. Bunlar, dinlediklerini ve okuduklarini iyi anlar, manalari özümser, isin özüne inerler, tahkîk erbabidirlar.

ÜLVANIYYE: Sâfiü'd-din Ahmed b. Ulvâni'l-Yemânî tarafindan kurulan bir tasavvuf okulu.

ÜLVANIYYE: VIII. yüzyilda yasamis Cidde'li bir sûfî tarafindan kurulmus, tasavvuf okulu.

ÜMENÂ: Arapça, emîn kelimesinin çogulu olup, güvenilen, bir seyi koruyan, itimad edilir kisi, hiyanet sahibi olmayan gibi çesitli manalari ihtiva eder. Kasanî bu tâbiri, iç halini disina yansitmayan melâmîlerdir, seklinde tanimlar. Bu gruba mensup olanlar, kendilerine teslim edilen sirri, layik olmayan kisilerden koruduklari için kendilerine güvenilenler, koruyanlar denmistir.

ÜMMET: Arapça, topluluk, cemâat gibi manalari olan bir kelime. Kendilerine nebi gönderip de inanmayanlara ümmet-i davet, iman edenlere de ümmet-i icabet denir. Hayvanlarda da, insanlar gibi topluluk halinde (ümemün emsalüküm), (En'âm/38) yasama kabiliyeti vardir.

Ü M MÎ- I SÂDIK: Arapça, özü, sözü dogru ümmî kisi anlamina gelir. Hz. Muhammed (s), Ümmî-i Sâdik'tir.

ÜMMÜ'L-HEYÛLÎ: Arapça, maddenin kaynagi, anasi demektir. Bu, Levh-i Mahfûz'dur. Onun Levh-i mahfuzda olmaktan baska, bir sekle, biçime, surete ihtiyaci yoktur. Eger bir sekle ihtiyaç duyarsa, o zaman belli bir mühlet içinde veya hemen nasil gerekiyorsa o sekilde su görünen âlemde vücud bulur, varlik kazanir. Zira Kalem levh-i mahfuzda, ham madde (heyula)'nin gerektigi sekilde icad etmek suretiyle faaliyet gösterir.

ÜMMÜ'L-KITAP: Arapça, kitabin annesi anlaminda bir isim tamlamasi, ilk akil, zatin künhünün mâhiyeti, haki-katlarm mâhiyetleri. Bu tabir Al-i Imran suresinin basinda geçen, (Âl-i imrân/7) Arsin üstündeki kaza ve kader levhasi yani Levh-i mahfûz'dur.

Yok kay d- i mâsiva dil-i kudsi cenâbda
Olmaz hata sahife-i ümmü'l kitabda.
Hersekli Arif Hikmet

ÜMMÜL-MÜ'MINÎN: Arapça, mü'minlerin annesi anlaminda bir isim tamlamasi. Peygamber Efendimizi, (s) muhterem hanimlari, müminlerin anneleridir. Allah, Kur'an'da böyle bildirmistir. (Ahzâb/6)

ÜMMI SINANIYYE: Bkz. Sinaniyye. ÜMM-I SADIK: Hz. Muhammed (s).

ÜNS: Arapça, cana yakin olmak, ülfet etmek vs. gibi anlamlari ihtiva eden bir kelime. Kalbi, mahbubun, yani Allah'in sevgisiyle dolduran mutluluk ve sevinç. Salik, Allah'a dayanip O'ndan yardim dileyip, O'nda sükûn bularak bu hale ulasir. Üns hasmete yükseltir, Allah ile beraber olmanin heybeti devam eder. Üns, bununla, tumaniniyyet ve Allah'la riza haline gelir. 3 çesit üns vardir: 1- Zikirle üns bulup, gafletle vahdete düsenler. Bunlar taatla Cinsiyet ederler. 2- Allah ile ünse ulasan, gayriyle vahsete düsenler. 3- Heybet ve kurbün varligi sebebiyle ünsü görmeyenler. Üns, kalpte Ilâhî hazretin cemalini müsahede etmenin etkisiyle olusur, diye tanimlama yapanlar da vardir. Buna cemâlü'l-celal yani celalin cemâli de denir.

ÜRABIYYE: Kadiriligin kollarindan biri olup, XVI. yüzyilda kurulmustur.

ÜREYFIYYE: el-Üreyfe's-Senhâci'l-Endelüsî diye taninan Ebûl-Abbas Ahmed b. Muhammed b. Ataullah'a dayandirilan bir tasavvuf okulu.

ÜSTAD: Arapça, ögretmen demektir. Mürsid-i Kamil. Konuyla ilgili fûtüvvet ehlinden kalma bazi atasözleri sunlardir: iyi is yapana "üstadina rahmet" derler. Üstaddan ders almayan kisilerin adam olamayacagi hususu "üstad görmeyen sakird, her tarafa yorgalar" seklinde anlatilir. Üstad önünde hüner göstermenin ayip oldugu, "üstad önünde perende atilmaz" sözüyle dile getirilir.

ÜSEYKIYYE: Ebu Yezid Iskî (Ö. XV. YY.)'ye dayandirilan bir tasavvuf okulu. Suttâriyye'nin Hind koludur.

ÜVEYSÎLIK : Bir seyhe baglanip resmî sülük görmeyen, ancak Hz. Peygamber (s) veya bir velinin ruhunun etkilemesiyle terbiye ve irsad olanlar. Veysel Karanî'nin adiyla anilmasinin nedeni, Veysel Karanî'nin Hz. Peygamber (s)'i görmemis olmasina ragmen, giyaben O'nun terbiyesinden geçmesidir. Ancak hayattaki seyhler, terbiye için daha çok tavsiye edilir: "Diri tilki, ölü arslandan yegdir!"

ÜVEYSIYYE: Hz. Veysel Karanî'ye dayandirilan bir tasavvuf okulu.

ÜZÜM ÇÖPSÜZ OLMAZ : Kulun kusursuz olmadigi bu deyisle dile getirilir.
 

ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009