ATR
Depretmek. * Titremek.
ATR
İyi kokulu şeyler sürünmek.
ATRAB
Oyunlar. Eğlenceler. Şenlik ve ferahlıklar.
ATRAF
(Tarf ve Taraf. C.) Gözler. * Taraflar. Kenarlar.
ATRAK
(Târık. C.) Gecegelen seyyahlar.
ATRAR
(Turra. C.) Kenarlar, uçlar.
ATRAS
(Tırs. C.) Yazılmış sayfalar.
ATRESE
şiddetle ve zorla almak. * Gadap etmek.
ATREŞ
Sağır, işitmeyen.
ATRUK
(Tarik. C.) Tarikler, yollar.
ATS
Aksırık. * Şafak sökme.
ATSE
Aksırma, tek aksırık.
ATŞ
Susuzluk. Susama.
ATŞÂN
Susamış, teşne. Susuz.
ATT
Sözü tekrar tekrar söylemek.
ATTAR
(Itr. dan) Güzel koku veya iğne iplik gibi şeyler satan.
ATTAS
Devamlı aksıran.
ATTAT
Çok bağırıp çağıran, gürültücü adam.
ATÛB
İnatçı, muannid.
ATÛD
(C: Atedân) Bir yaşında ve iyi beslenmiş oğlak.
ATÛF
Çok acıyan, pek merhametli.
ATÛFET
Şefkat. Çok merhametli oluş.
ATÛH
Mâtuh. Bunak. Şuurunu kaybetmiş ihtiyar.
ATÛM
Su kaplumbağası.
ATÛM
Akşam vaktinin dışında sütünü vermeyen deve.
ATÛS
Enfiye, aksırtıcı şey.
ATV
El ile alıp yiyip içmek.
ATVAD
(Tavd. C.) Dağlar.
ATVAK
(Tavk. C.) Tasmalar. Gerdanlıklar, boyuna takılan mücevherler. * Tâkatler, kuvvetler. * Boyundaki halka çizgiler.
ATVEL
(Tavil. den) Çok uzun.
ATYAN
(Tîn. C.) Çamurlar, balçıklar.
ATYEB
Pek güzel. Daha güzel.
ATYEB-İ ME'KÜLÂT
Yiyeceklerin en güzeli. En güzel yiyecekler.
ATYER
Çabuk uçan. Derhal kaybolan.
ATYEŞ
Gayet tez uçar bir kuş.
ÂVÂ'
Şiddet. * Kıtlık, kaht.
AVA'
Alçak kimse. * Menazil-i kamerden bir menzildir ve beş yıldızlıdır.
AVABİS
Müdhiş, çetin günler. * Yüzü abûs kimseler.
AVACİM
Dişler.
AVAD
Ud çalan kimse.
AVADANCI
Tar: Osmanlı sarayında bir hademe sınıfı.
AVADİ
(Adiye. C.) Zulmedenler, zâlimler.
AVAH
Eyvah, yazık! gibi teessüf ifâdeleri. * Rızık, kısmet, nasib. (Bak: Evvâh)
AVAİD
(Âide. C.) İratlar, gelirler. Aidat. * Tahsisât.
AVAİK
(Âika. C.) Mânialar. Engeller. Müşküller. * Nuh (A.S.) Kavminin sonradan taptıkları bir put ismi.
A'VAK
(Avk. C.) Mani olmalar. Alıkoymalar, durdurmalar. Vazgeçirmeler.
AVAKIB
(Akibet. C.) Encamlar. Akibetler. Sonlar.
AVAKIB-I AHVÂL
Durumların neticesi, hâllerin sonu.
AVAKIB-I UMUR
İşlerin neticesi.
AVAKIR
(Akıra. C.) Fakirler, yoksullar. * Kısırlar, verimsiz olanlar. * Kudurmuş olanlar.
AVAL
Fr: Bir ticaret senedine yazılan kefillik. Böyle bir kefalete girişen kimse.
AVAL
Sersemlik derecesinde saf olma, bönlük.
AVALÎ
Büyük ve sayılı kimseler. Büyükler. Yüceler. * Medine etrafındaki semtler.
AVALİM
(Âlem. C.) Âlemler. Cihanlar.
AVAM
Halktan ilmi irfanı kıt olan kimse. Okuyup yazması az olan. Fakirler sınıfından. * Tas : Hakikata tam erememiş, tevhidin derin hakikatlarından haberi olmayan. * Halkın ekseriyeti.
A'VAM
Yıllar. Seneler.
AVAM-FİRİB
f. Halkın hoşuna gidecek tarzda hareket eden, halkı avlıyan, demagog.
AVAMİL
(Amil. C.) Sebepler. * Ayaklar. * Valiler. Hâkimler. * Gr: Arabçada kelime sonlarının okunuşuna te'sir eden hususları öğreten ilim ve ona dâir kitab. * Birgivi Hazretlerinin "Nahiv" ilmine dâir olan kitabının ismi.
AVAM-PERESTANE
f. Avam kimselere yakışır şekilde. * Şiddetli halk taraftarı olan birine yakışır sûrette.
AVAM-PESEND
f. Halk tarafından beğenilecek olan şey.
AVAN
(C.: Uven) Her şeyin orta yaşlısı. * (C.: Avine-Avân) Esir. * Yardımcı, nâsır.
AVAN
Anlar. Zamanlar. Vakitler.
AVAN-I TEKÂMÜL
Tekâmül, olgunlaşma ve terakki zamanları.
A'VAN
Yardımcılar. Etbâlar.
AVANE
Uzun hurma ağacı.
AVANİ
Kapkacak, yemek takımları. * "Beni koru, hıfzeyle" meâlinde dua.
AVANS
Fr. İlerideki bir alacağa mahsuben önceden verilen para.
AVAR
Ayıp, kusur, eksiklik. Fesad.
AVARE
f. Başıboş, serseri, boş gezen. İşsiz güçsüz.
AVAREGÎ
f. Avarelik, serserilik, işsiz güçsüzlük, aylaklık.
AVARESER
f. Başıboş.
AVARIZ
Arızalar. Sonradan olan noksanlıklar. * Girinti çıkıntı, noksanlık. * Mânialar. Engeller. * Fevkalâde hallerde ve bilhassa harp sebebi ile geçici olarak alınan vergi.
AVARIZ-I DİVANİYE
Tanzimat-ı Hayriye'den önce geçerli olan kanunlara göre alınan vergiler.
AVARIZ-I MÜKTESEBE
Cehil, sarhoşluk, hezel, sefeh, hata, ikrah gibi insanın ibtidâen dahli bulunan şeyler.
AVARIZ-I SEMAVİYE
Delilik, küçüklük, bunaklık, ölüm gibi kesbî ve ihtiyarî olmaksızın insana ârız olan şeyler.
AVARÎ
(Ariyyet. C.) Ödünç verilen şeyler.
AVARİF
Mârifetler. * Arifler. İşten anlar olanlar. * Güzel ahlâk.
AVASIF
(Asıta. C.) Sert ve kuvvetli rüzgârlar. Fırtınalar.
AVASIM
(Asıme. C.) Temiz, ismetli kimseler. * Hudut şehirleri.
AVATIF
(Atıfet. C.) Atıfetler. Hediyeler. İhsanlar.
AVATIK
(Atık. C.) Yaşlılar. * Genç kızlar. * Hür ve serbest olanlar. * Yavru kuşlar.
AV'AVE
Havlama, köpeğin havlaması. * Mc: Hezeyan, saçma sapan konuşma.
AVAZ
Nefret. İkrah. Bir şeyi kerahetle yapma. Kerahet.
A'VAZ
Karşılıklar. Bedeller. (Bak: İvâz)
ÂVÂZ
f. Sadâ, Yüksek ses. * şöhret.
ÂVÂZ-I RA'D U SÂİKA
Gök gürlemesinin ve yıldırımın âvâzı, sesi.
AVAZE
f. Nam, şöhret, ün. Yüksek ses.
AVAZİL
(Âzil. C.) Başa kakıcı kimseler.
AVCA
(Müe.) Eğri. Şaşı. * Yay. Kavs. * Arık, zayıf deve.
AVD
Dönme, geri gelme. Aleyhine veya lehine dönme.
AVDET
Dönüş, geri gelme, dönme. Rücu'.
AVDETÎ
Dönme. * Aslına, Müslümanlığa dönen.
A'VEC
Eğri büğrü.
A'VED
Ençok faydalı.
AVEMEN
Deve veya at gidişi. * Yüzme.
AVEN
Çok sâkin, en sâkin.
AVEND
f. Sicim, ip.* Senet, delil. * Kapkacak. * Taht, yüksek mertebe. * Satranç oyunu. * Evvel, önce, ilk.
AVENE
Beraber olanlar. Yardım edenler.* Taraftarlar.
AVENGÂN
f. Asılı, sarkık. * Çengel. * Çivi.
AVER
f. Averden "getirmek" fiilinin emir köküdür, kelime sonuna getirilerek; yapan, eden, olan, veren, götüren gibi manalara sebeb olur.
CENK-ÂVER
Harpçi, fedakâr.
DİL-ÂVER
Gönül alıcı.
MERAK-ÂVER
Merak verici. Merak veren.
A'VER
Tek gözlü. Bir gözü kör. Yek-çeşm.(Âhirzamanda gelecek Süfyan adındaki bir zâlimden "Aver" diye rivayetlerde bahsedilmesi, sadece dünyayı görecek bir gözü olduğu ve âhireti görecek imân gözünün olmadığından kinayedir.)
AVERD
f. Harp, muhârebe, savaş, cenk.
AVERD-GÂH
f. Muharebe meydanı, savaş alanı.
AVERDE
f. Getirilmiş nakl olunmuş.
AVERDİDE
f. Saldırılmış, hücum edilmiş.
AVEZ
Fakirlik, yoksulluk. Sıkıntı.
A'VEZ
Mânâsı anlaşılmayan şey. * Anlaşılması zor olan şiir.
AVHAK
Uzun nesne. * Kara karga. * Büyük kara deve.
AVHEC
Yılan. * Uzun boyunlu. * Dişi deve.
AVİ
Uluyan. Hırlayan.
AVİHTE
f. Asılmış şey, asılı nesne.
AVİJE
f. Has, hâlis, hakiki, temiz.
AVİJGAN
f. Mahremler, yakınlar. * Güzeller, gençler.
AVİL
Yüksek sesle ağlama. Acınma. Feryâd. * Meyletme.
AVİND
f. İlk, evvel, önce.
AVİNE
(Evân. C.) Vakitler, zamanlar, anlar. Devirler.
AVİNETEN
Ara sıra, tesadüfen.
AVİŞE(N)
f. Kekik otu. * Sarılma, sıyırarak çıkma. Saldırma.
AVİZ
f. Asılan, asılı bulunan.
AVİZE
f. Lamba, fener, gaz veya mumları havi olarak tavana asılan maden veya billurdan süs eşyası.
AVİZE-İ GÛŞ
Küpe.
AVK
(C: A'vâk) Mâni olma, alıkoyma, durdurma, vazgeçirme, geciktirme.
AVL
Feryat, sıkıntı sebebi. Acınma.
AVLAK
yun. Dere. Vadi, su cedveli.
AVLE
Bağırma, feryat.
AVN
Yardım. İmdâd. * Mededkâr. Yardım eden. Yardımcı. Zahir.
AVN-I İLÂHÎ
Cenab-ı Hakk'ın yardımı.
AVNÎ
Yardıma âit, yardıma dâir.
AVNİYE
Serasker Hüseyin Avni Paşa tarafından ilk olarak, daha sonra da Sultan Mecid ve Sultan Aziz zamanında giyilen kolsuz asker kaputu. * Bir nevi yağmurluk.
AVR
Bir kimseyi kör etme. * A'ver kılma. Bir şeyi alıp götürmek. * Telef etme. * Gözsüzlük.
AVRA
Şaşı. Kör kadın. Tek gözlü. * Mc: Kör fikir. * Çirkin ve kabih söz. * Sâdece dünyayı düşünüp âhireti unutan.
AVRAT
(Averât) (Avret. C.) Kadınlar. * Gizli yerler. * Mahrem zamanlar.
AVRET
Eksik. Gedik. Gizlenmesi lâzım gelen şey. Dinen örtülmesi vâcib olan âzâ, ud yeri. Utanılacak ve hayâ edilecek şey. Erkeklerde göbek ile diz kapağı arasındaki kısım. * Kadın. Zevce. Nikâhlı. * Gece uykuya yatacağı vakit ve seherden evvel uykudan kalkılacak saate de şeriat örfünde "avret" denir. Öğlen ve öğle uykusu zamanına da kezâ aynı isim verilmiştir. (Çünkü o anlarda uyku ve sair sebepler dolayısıyle insan açık saçık bulunabilir. İzinsiz, haber vermeden, kimse, başkasının yanına bu vakitlerde girmemesi İslâm âdâbından ve Kur'ân emirlerindendir.) * Siper. Hududda pusu yeri. Harpte zarar gelecek yer. (Bak: Tesettür)
AVRUPA
Dünyadaki kıtalardan biri.(Avrupa ikidir. Birisi, İsevilik din-i hakikisinden aldığı feyz ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi sanatları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden bu birinci Avrupaya hitap etmiyorum. Belki felsefe-i tabiiyyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiatını mehâsin zannederek, beşeri sefahete ve dalâlete sevkeden bozulmuş ikinci Avrupaya hitab ediyorum. L.)
AVRUPAÎ
Avrupalılara ait ve onlarla alâkalı Avrupalılar gibi.
AVRUPALILAŞMAK
Avrupalıların fikirlerini ve yaşayış tarzını benimsemek. Türkiye'de batılılaşma olarak kullanılmaktadır. Avrupa zamanımızda ilim ve teknikte ilerlemiş olmakla beraber inanışları, ahlâkları, felsefeleri ve yaşayış tarzı ile geri bir düşünüşü temsil eder. Avrupaya, batıya özenmek, eşkiyanın gasbettiği servetine özenmeğe benzer. Batının, mazlum milletleri ezmek için vasıta ve silah olarak kullandığı ilim ve tekniğe sahip olmak, İslâm'ın hakkıdır. İslâm dünyası ilim ve tekniğe sahip olmakla hem batının zulmüne son verecek, hem de bunu insanlığın hayrına, barış için ve insanlığın saadeti, mutluluğu için kullanacaktır. Amma batının hayat felsefesi insanlık için bir zehirdir ve onu reddeder. (Bak: Asrî)
AVRUPAZÂDE
f. Avrupa'dan doğan. Avrupa te'siri ile olan. Avrupalıyı taklid eden.
AVŞİN
f. Kekik otu.
AVUKAT
Mahkemede ücret mukabilinde taraflardan birinin müdafaasını ve davasını üzerine alan hukukçu. * Mc: Müdafaaya muktedir, çeneli, cerbezeli.
AVUNMAK
t. Oyalanmak, kendi kendini eğlendirmek. * İnek vs. nin gebe kalması.
AVVA
Bir yıldız kümesi.
AVVAC
Fildişi satan. Fildişi işçisi.
AVZ
Hâcet. İhtiyaç. Bir şeyin bulunmaması. * Fakir. * Fakirlik, muhtaç olma.
AVZ
(Avez) (İyâz, meaz, meâze) Sığınma. Sığınak. Melce. Sığınacak yer.
AVZEN
(Zenav) (Kürdçe) Suların biriktiği yer. Havuz, göl.
AY
(Bak: Ayât)
AYÂ
Tedavisi mümkün değil, iyileştirilmez. * Kabiliyetsiz, kudretsiz.
ÂYÂ
(Şüphe ve tereddüt bildiren edât; hayret ve taaccüb, soru ile beraber ümid ifâde eder) Acabâ. Âyâ, nasıl oluyor. Hayret, sen bu işi nasıl olur da yaparsın?.. der gibi.(Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız! Âyâ, Avrupa'nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adavetten sonra, hangi akıl ile onların sefâhet ve bâtıl efkârlarına ittiba edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefihane taklid edenler, ittiba değil; belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki, siz ahlâksızcasına ittiba ettikçe, hamiyet davasında yalancılık ediyorsunuz! Çünki şu surette ittibaınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzâdır! L.)
A'YA
En kudretsiz, kabiliyetsiz. İktidarı hiç olmayan.
A'YAD
(İd. C.) Bayramlar.
AYAL
(Bak: Iyal)
A'YAN
(Ayn. C.) Gözler. * Bir yerin ileri gelenleri. * Meclis âzaları. Senato âzaları. * Muayyen ve müşahhas olan şeyler. * Altınlar. * Kaymakam.
A'YAN-I SÂBİTE
Tas: İlm-i İlâhide eşyanın ezelden beri sâbit olan sûret ve hakikatları. Mevcudat-ı ilmiye. (Bak: Adem-i hâricî)
AYAN
(İyân) Aşikâr. Belli. Herkesin bilebileceği ve görebileceği. * Çiftçi âletlerinden olan saban okunun bileziği.
AYAR
Altın ve gümüşten yapılmış şeylerin saflık ve hafiflik derecesi. *Saadete, mutluluğa doğru gitme.
A'YAR
(Ayr. C.) Eşekler.
AYAR-DAN
f. Ölçüden anlar, değerbilir.
AYASOFYA
İstanbul'daki bu ilk kilisenin açılış resmi Mi : 325 tarihinde yapılmıştır. 513 senesi Ocak ayının 13-14. gecesi bir yangın esnası bina kâmilen yanmış. O zaman İmparator Justinyanus yeniden yaptırmış. 573 de binanın resm-i küşâdı yapılmıştır.Osmanlılarca 29 Mayıs 1453'de İstanbul fethedilince Fatih Sultan Mehmed yaya olarak Kiliseye girmiş ve müezzine ezan okutarak maiyeti ile beraber namaz kılmıştır. Ayasofyanın câmi halinde kıyâmete kadar devamını vasiyet etmiş, fakat maalesef câmi 1934 de bir müze haline getirilmiştir.
AYASTAFANOS
İstanbul'da Yeşilköy semtinin eski adı.
AYASTAFANOS MUAHEDESİ
3 Mart 1878 Rusya ile Osmanlılar arasında ilk olarak yapılan bir anlaşmadır. (28 Safer 1295) Tarihte buna "Ayastafanos Mukaddemat-ı Sulhiyesi" denir. Anlaşma maddeleri tatbik edilememiştir.
ÂYÂT
(Âyet. C.) Âyetler. * Cenab-ı Hakk'ın sıfât ve kudreti hakkında görülen âşikâr deliller, bürhanlar. * Menziller. Mekânlar.
ÂYÂT-I KİBRİYÂ
Allah'ın kibriyasını ve büyüklüğünü gösteren âyetler, deliller ve eserler.
ÂYÂT-I KUR'ÂNİYE
Kur'ânın âyetleri.
ÂYÂT-I MENSUHA
Sâbık olan, geçmişte olan hükümleri beyân eden âyetler.
ÂYÂT-I MUHKEMÂT
Manası kat'i ve açık olan Kur'an âyetleri.
ÂYÂT-I NÂSİH
Sâbık olan şer'i hükmün kaldırıldığını beyan eden âyetler. (Bak: Nesh)
ÂYÂT-I TEKVİNİYE
Tekvinî âyetler. (Bak: Tekvin)
AYB
Kusur. Leke. Utandıracak hal.
AYB-I HÂDİS
Huk: Satılan eşya müşteri elinde iken ârız olan ayıb. (Müşterinin satın aldığı kumaşı kesip biçmesiyle meydana gelen hâl gibi)
AYB-CÛ
f. İnsanın ayıplarını araştıran, herkesin ayıbını, noksanını meydana çıkarmak isteyen.
AYBE
(C.: İyâb) Heybe, deri çanta.
AYB-GÛ
Fitneci, fitnekâr, dedikoducu.
AYB-GÛYÎ
f. Dedikoduculuk.
AYB-NÂK
f. Noksan, kusurlu.
AYC
Razı olmamak. * Tasdik edip inanmamak. * Menfaatlenmemek, faydalanmamak.
AYDAN
(Uvd. C.) Uzun hurma ağaçları.
AYDANE
Uzun hurma ağacı.
AYDE
Yaramaz huylu.
AYDIN
Aydınlık. * Açık, âşikâr, açıkça görünen. * Mübârek, mesut. Bilgili, okumuş, görgülü.Bugün bazı çevrelerde batı ilim ve felsefesini tahsil edip benimseyenlere de "aydın" denilmektedir. Aklı gözüne inmiş, yani herşeyi maddi ölçülerle yorumlamaya alışmış, kalbi maddeci felsefe ile kararmış insana aydın demek yanlıştır. Böylelerine "zulmetli münevver" yani kalbi ve aklı kararmış okumuşlar demek daha doğru olur.
A'YEN
Büyük ve iri gözlü. * Bakılan yer. * Çok açık, pek belli, bâriz.
ÂYEN
f. Demir.
ÂYENDE
(C.: Âyendegân) f. Gelen, geçici.
A'YES
(C.: İys) Beyaz deve.
AYES
Beyazlık, aklık.
ÂYET
Eser. * Kimsenin inkâr edemiyeceği açık delil. Nişân. Alâmet. İşaret. * Menzil, mekân. * Kur'ân-ı Kerim'deki her bir cümle. Mânen uyanmağa, intibâha sebeb olan hâdise. (Kur'ân-ı Kerim'de 6666 âyet vardır.)
ÂYET-İ MÜDÂYENE
Kur'an-ı Kerim'de (Sure-i Bakara, 281. âyet) borçlu ve alacaklı hakkındaki âyet. (Bu âyet vasatî olarak bir sahife uzunluğundadır.)
AYFE
Hayret. * Tereddüt. * İğrenmek.
AYHEKA
Neşat, sevinç, neşe, sürur. * Bir kuş adı.
AYHEM
Katı, sağlam nesne.
AYHÜM
Ağaç kökü. * Kırmızı sahtiyan.
AYIKLANMA
t. (Biyolojide) Çevre şartlarına en iyi uyabilen canlıların hayatta kalıp çoğaldığı, uyamıyanların öldüğü ve nesillerinin yok olduğu, böylece canlılardan tabii bir tekâmül (evrim) meydana geldiğini savunanların ileri sürdüğü bir tâbirdir. Ayıklanma ile tekâmül görüşü tabiatta herşeyin tesadüfle meydana geldiği peşin hükmüne dayanır. Hayatı ve kâinatı tesadüfle açıklamak hem ilmi, hem aklı inkârdan başka birşey değildir. Canlıların bulunduğu çevre şartlarına göre cihazlarla donatılması; onların Hâlık'larının, Rab'lerinin sonsuz merhametini, ilmini ve iradesini gösteren inkâr edilemez delilleridir. Bunlar kör tesadüfün, şuursuz maddenin işleri değildir ve olamaz. Dünyaya bir yavru getiren annenin memelerinden süt gelmesi ve yavrunun kimseden öğrenmeden memeyi arayıp süt emmesini başarması tesadüf mü, yoksa Allah'ın sonsuz merhameti, ilmi ve iradesini göstermez mi? Bunu zerre kadar aklı olan anlamaz mı?
AYIN
Arap alfabesinin onsekizinci ve Osmanlı alfabesinin yirmibirinci harfi olup, ebced hesabında yetmiş sayısına tekabül eder.
AYİB
Dönüp çekilen. Geri dönen. Tövbe eden.
AYİDE
Fayda, menfaat. * Muhabbet, sevgi.
AYİJ
f. Kıvılcım, şerâre.
AYİL(E)
Ailesi kalabalık olan. * Ailesini besleyen. * Aşırı. * Fakir. * Dengede olmayan terazi.
ÂYİN
Gözü değen kişi. Nazarı değen kimse.
ÂYİN
Merâsim. Usûl. Görenek. Dinî âdâb. Âdet, örf ve kanun. * Ziynet, süs.İslâm'da fıkıh lisânı âyin kelimesini kabul etmemiştir. Bazı vakıflar, filân câmide herhangi bir tarikat âyini icra için te'sis yapacakları zaman vaki olan müracaatlarında fetvahâne tarafından verilen müsaadelerde âyin sözü kullanmayıp "İcra-yı zikrullah" tabiri kullanılırdı. Sofiyede âyin lâfzı muteberdir. Turuk-u âliye tekkelerinde icra edilen şekil ve merasime âyin ıtlak edilir. "İcra-yı âyin-i ehlullah" tabirdendir. Bu sûretle her tarikata mensub tekkelerde yapılan dinî merasime âyin ismi verilmiştir. Bu âyinlerden herbirinin ayrı ismi ve şekli vardır. Yaptıkları âyine Mevleviler: Semâ; Kâdirîler: Devran; Rıfailer ve Sa'diler: Zikr-i kıyam; Halvetiler: Darb-ı esmâ; Nakşibendiler: Hatm-i hâcegân isimlerini verirler. Diğer turuk-u âliye de bu esaslardan münşaib olduğuna göre âyinleri bu esaslara bağlıdır. (T.İ.A.)
AYİNE
f. Ayna. Mir'ât. Kendisine tecelli ve aksedeni gösteren veya bildiren şey. (Ayna, ışığı aksettirip gösterdiğinden dolayı esmâ-i İlâhiyeyi de bize gösteren ve Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarına âyinelik eden mevcudata da mecazen "âyine" denilmektedir.) * Vasıta ve mazhar mânasına da gelebilir.
AYİNE-İ ÂSMÂN
Güneş.
AYİNE-İ EHADİYET
Ehadiyetin ayinesi. Cenab-ı Hakk'ın ekser isimlerinin tecellisine mazhar olan şey.(Hayat birşeye girdiği vakit, o cesedi bir âlem hükmüne getirir; cüz ise küll gibi, cüz'iye dahi külli gibi bir câmiiyyet verir. Evet hayatın öyle bir câmiiyyeti var; âdeta umum kâinata tecelli eden ekser Esmâ-i Hüsnayı kendinde gösteren bir câmi âyine-i ehadiyettir. Bir cisme hayat girdiği vakit, küçük bir âlem hükmüne getirir, âdeta kâinat şeceresinin bir nevi fihristesini taşıyan bir nevi çekirdeği hükmüne geçiyor. Nasıl ki, bir çekirdek, onun ağacını yapabilen bir kudretin eseri olabilir; öyle de: En küçük bir zihayatı halkeden, elbette umum kâinatın Hâlıkıdır. L.)
AYİNE-İ ERVAH
Ruhlar âyinesi. Esmâ-i İlâhiyenin tecellisine mazhar olan ruhlar.(... Muhabbetten yetimâne bir şefkat, me'yusâne bir rikkat tevellüd eder. Bütün zihayatlara acır; hatta güzel ve zevâle maruz bütün mahlukata bir rikkat ve bir firkat hisseder; elinden birşey gelmez, ye's-i mutlak içinde elem çeker. Fakat gafletten kurtulan evvelki adam o şedit şefkatin elemine karşı ulvi bir tiryak bulur ki: Acıdığı bütün zihayatların mevt ve zevalinde bir Zât-ı Bâki'nin bâki esmâsının dâimi cilvelerini temsil eden âyine-i ervahları bâki görür; şefkati, bir sürura inkılâb eder. M.)
AYİNE-İ İSKENDER
Makedonya kralı Büyük İskender'in aynası. Rivayetlere göre, bu ayna Aristo tarafından yapılmış ve İskenderiye şehrinde yüksekçe bir yere konulmuştur. Bu sayede İskender, yüz fersah uzaklıktaki düşmanlarını aynada görürmüş.
AYİNE-İ ZİŞUUR
Şuur sahibi âyine. (Yani: İnsan, cin, melek)
AYİNEDAR
f. Ayna tutan. * Eskiden, bir büyük adamın giyinirken aynasını tutmakla vazifeli hizmetçi. * Berber.
AYİNE-RÛ
f. Yüzü ayna gibi parlıyan.
AYİNE-SAZ
f. Aynacı.
ÂYİN-HAN
f. Mevlevihâne ve semâhânelerde sema edilirken, yüksek bir yerde bulunan ve mutribhâne adı verilen mahfilde âyin okuyan kimse.
AYİR
Tereddütlü kimse.
AYİS
(Bak: Sinn-i iyâs)
AYİŞ(E)
Bolluk içinde rahat yaşayan. * Hz. Peygamber'in (A.S.M.) zevcesi ve mü'minlerin vâlidesi, Hz. Ebu Bekir'in (R.A.) kızının bir ismi. Aişe-i Sıddıka diye de anılır. Hayret edilecek derecede takva, iffet ve zekâvet sahibesi olup 2210 Hadis-i Şerif nakletmiştir. Hicretin 57. yılında vefat etmiştir. (R.A.)
AYİŞNE
(Ayişte) f. Casus, ajan. * Dalkavuk.
AYİZ(E)
Mukabil olarak veren. Karşılık olarak verilmiş.
AYİZ
(C.: Ayizât) Yeni doğurmuş hayvan.
AYK
Nâhiye. * Kenar. * Taife.
AYKA
Deniz kenarı. * Ev ortası.
AYKE
Sık koruluk.
AYLE
Fakirlik.
AYLEM
(C.: Ayâlim) Yumuşak nesne.* Suyu çok olan kuyu.
AYMAN
Süt içmeğe iştihası olan erkek. * Malı gitmiş kişi.
AYME
Süt içmeğe iştihası olmak. * Malın iyisi.
AYN
(C.: A'yan-A'yun-Uyûn) Göz. * Pınar, kaynak. Çeşme. * Tıpkısı, tâ kendisi. * Zât. * Eşyanın hakikatı. * Kavmin şereflisi. * Diz. * Altın. * Nazar değme. * Casus. * Her şeyin en iyisi. * Muayene etmek.
AYN-İ VÂHİD
Tek gözlü.
AYN-EL YAKÎN
(Ayn-ül yakîn) Göz ile görür derecede görerek, müşâhede ederek bilmek. (Bak: Yakîn)(İman-ı tahkikîde pek çok meratib var. O mertebelerden ilm-el yakîn mertebesi çok bürhanların kuvvetleriyle binler şüphelere karşı dayanır. Halbuki taklidî iman ise bir şüpheye karşı bazan mağlup olur. Hem iman-ı tahkikînin bir mertebesi de, ayn-el yakîn derecesidir ki, çok mertebeleri var. Belki Esma-i İlâhiye adedince tezahür dereceleri var. Bütün kâinatı bir Kur'an gibi okuyabilecek derecesine gelir. Ve bir mertebesi de, hakk-al yakîndir ki, onun da çok mertebeleri var. Böyle imanlı zatlara şübehat orduları hücum da etse, bir halt edemez. R.N.)
AYN-ÜL HAYAT
Hayatın tâ kendisi.
AYN-ÜL KITR
Bakır kaynağı.
AYN-ÜL LİKA
İstenilen kavuşma ve sevilenin tâ kendisi.
AYN-ÜR RIZÂ
Rıza gözü. Kusuru görmeden bakan muhabbet gözü.
AYN-ÜS SEVR
Boğa gözü. * Koz: Semânın kuzey yarım küresinde bulunan boğa burcunun en parlak yıldızı.
AYN-ÜS SUHT
Kızgınlık ile bakış, hiddet gözü.
AYNA
(C.: În) Gözü güzel ve iri olan.
AYNAN
Akmak, seyelan.
AYNEN
Bir şeyin aslı veya kendisi olarak. Tıpkısına, hiç bir şeyi değiştirmeden, aynı olarak.
AYNİYYAT
(Ayniyye. C.) Kullanılmaya veya harcanmaya elverişli olup taşınabilen ve para eden şeyler.
AYNİYYE
Göz hastalıkları kliniği. * Pahada ağır olan ve taşınabilen şeyler.
AYNİYYET
Bir şey veya şahsın aynı veya kendisi olması.
AYR
(C.: A'yâr) Eşek, himar. * Medine-i Münevvere yakınında bir dağ. * Uzun demir mıh.
AYS
Fesâd ve ifsâd etmek.
AYS
Cimâ etmek. * Meni denilen su.
AYS
Sık ağaçlık yer. Koruluk.
AYSE
Yumuşak yer.
AYSELE
Gözsüz, a'mâ, kör.
AYSUM
Filin dişisi. * Sırtlan. * Büyük deve. * Süsen çiçeği.
AYŞ
Yaşayış, yaşama. Yiyip içme. Zevk u safâ. * Dirilik. Hayat.
AYŞE
Dirilik, hayat, yaşama.
AYŞ U İŞRET
Yiyip içme. (Bak: Îş)
AYŞÛM
Nebatattan bir ot.
AYŞ Ü NÛŞ
Yiyip içme. (Bak: Îş)
AYŞ U TARAB
Yeme içme, eğlence.
AYT
Uzun boyunlu.
AYTA'
Uzun boyunlu kadın. * Uzun boyunlu dişi deve.
AYTEL
Uzun boyunlu.
AYTEMÛS
(C.: Atâmıs) Bütün vücut organları yerli yerince ve tam olarak yaratılmış olan.
A'YÜN
(Ayn. C.) Gözler, aynlar. * Çeşmeler, pınarlar. Menba'lar.
AYYAB
Kusur görücü, ayıb gören.
AYYAN
Yorgun. Bitkin. * Ne yapacağını bilmeyen.
AYYAR
Hırsız. Hileci, dolandırıcı, hilebaz, dessas. * Zeki, kurnaz.
AYYARÎ
f. Dolandırıcılık, hilecilik.
AYYAŞ
Haram içki içen. şarhoş.
AYYİL
(C.: İyâl) Nafakası lâzım olan kişi.AYYUK : Samanyolunun dâima sağ tarafında olan çok parlak ve uzak bir yıldızın ismi. * Mc: Gökyüzünün pek yüksek yeri.
AYZAN
Yaban eşeğinin erkeği.
AYZEMÛR
Yük taşıyamıyan büyük ve yaşlı deve.
AZA'
Başa gelen musibete sabretmek. * Bir kimseyi babasına nisbet etmek.
A'ZA
(Uzv. C.) Bedenin her bir uzvu. * Bir cemiyete mensup kimse.
A'ZA-YI DÂHİLİYE
İç organlar.
AZA
(C.: Uzâ) Kertenkele.
AZAB
Dünyada işlenen suç ve kabahate karşılık olarak âhirette çekilecek ceza. * Eziyet. Büyük sıkıntı. Şiddetli elem.
AZAB-I CEHENNEM
Cehennem azabı. * Mc: Büyük ıztırab, sıkıntı.
AZAB-ENGİZ
f. Azab verici, keder verici.
AZAD
f. Serbest. Hür. Kimseye bağlı olmayan. Kölelikten kurtulmuş olan. * Dünya alâkasından kesilmiş. * Serbest fikirli.
AZAD
Kısa ve sık olarak dikilmiş.
AZADE
f. Bağlardan kurtulmuş. Serbest. Kayıtsız. Hür. Sâlim. Müberrâ.
AZADE-DİL
f. Gönlü bir şeye bağlı olmayan.
AZADE-GÂN
f. (Azâde. C.) Azadeler. Bağımsız, serbest ve hür olanlar.
AZADE-GÎ
f. Hürlük, âzâdelik, serbestlik.
AZADE-HÂTIR
f. Başı dinç, gönlü hoş olan.
AZADE-HAYAT
f. Hayattan kurtulmuş. Ölmüş.
AZADE-SER
Başı boş. Hür.
AZADÎ
Serbestlik. Hürriyet. * şükür.
AZ'AF
(Bak: Ez'af)
AZAHÎ
(Bak: Adâhi)
AZAİM
(Azime. C.) Mühim ve büyük işler. Kararda kesinlik.
AZAİM
Büyük iş. * Büyük belâlar. Büyük günahlar.
AZAİM
Kötü şeyleri defetmek için yazılan duâlar.
AZAL
(Ezel. C.) Ezeller. Başlangıcı olmayan zamanlar.
AZALİL
(Uzlûle. C.) Yanlışlar, yanılmalar. Doğru olmayanlar.
AZAM
(C: Azamât) Kin, husûmet, adâvet, garaz, fena niyet. * Öfke, hiddet. * Kıskançlık.
A'ZAM
Çok büyük. En büyük. Daha büyük.
A'ZAM-I ESBAB
Sebeplerin en büyüğü.
AZAME
Eskiden, büyük görünmesi için kadınların bağladıkları arkalık.
AZAMET
Büyüklük. Cenab-ı Hakk'ın büyüklüğü. * Kibirlilik.(Beşerin zihni ve fikri Cenab-ı Hakk'ın azametine bir mikyas, kemalâtına bir mizan, evsafının muhakemesine bir vasıta bulmak vüs'atinde değildir. Ancak cemî masnuatından ve mecmu asarından ve bütün ef'âlinden tahassül ve tecelli eden bir vecihle bakılabilir. Evet zerre, mir'ât olur, fakat mikyas olamaz. Bu meselelerden tebârüz ettiği vechile Cenab-ı Hakk'ın mümkinata kıyas edilmesi ve mümkinatın onun şuunâtına mikyas yapılması en büyük cehâlet ve hamakattır. İ.İ.)
AZAMET-FÜRÛŞ
Kibirlenen. Büyük görünmek isteyen.
A'ZAMÎ
En fazla, en çok, nihayet derecede.
AZAMİM
(Izmâme. C.) Desteler, kümeler, topluluklar, zümreler.
A'ZAMİYYET
En fazla oluş. En fazlalık.
AZAMÛT
(Mübalâğa sigası ile) Azamet. Kibriya. Allah'a mahsus olan büyüklük.
AZAN
(Üzn. C.) Kulaklar.
A'ZAR
(Özr. C.) Özürler, mâniler, bahaneler, engeller.
AZAR
f. İncitme. Tâzib. Kırılma. Tekdir. Zulüm. Ukubet.
AZÂR-I DİL
Gönül kırıklığı.
AZAR
f. Mart ayı.
AZAR-DİDE
f. Zulüm görmüş. Küskün.
AZARENDE
f. Azarlıyan, tekdir eden. * Kalb kıran, inciten.
AZARÎ
f. Muzırlık. Küfürbazlık. * Fenalık görmüş, kalbi kırılmış, incitilmiş olma.
AZARİŞ
f. İncitme, kalb kırma.
AZAR-MEND
f. İncitilmiş, zulmedilmiş.