Sûfî ve tasavvuf kelimeleri Kur'ân ve hadîslerde zikredilmediği gibi, sahâbe ve tâbiîn devrinde bilinen kavramlar da değildir. Hz. Peygamber (s.a.s.) devrine yetişen ve O'nu görme bahtiyarlığına eren kimselere "sahâbî" adı verildiğinden o dönemde zühd ve takvâ ile temâyüz eden şahsiyetlere bir başka ad verilmesine ihtiyaç duyulmamıştır. Sahabelere yetişen ikinci nesle de "tâbiîn" dendiğinden bu isimle anılmak onlara şeref olarak kâfiydi. "Tebe-i tâbiîn" döneminde iyice genişleyen İslâm dünyâsında refah seviyesi yükseldikçe halkın ibâdet ve zühd konularına yönelenlerine yeni bir takım adlar verilmeye başlandı. Bu adlar arasında en yaygın olanları âbid, zâhid, nâsik, bekkâ gibi isimlerdi. Bunların arkasından hicrî II. asrın ortalarından sonra kullanılmaya başlayan ve giderek yaygınlaşan kavram ise "sûfî" kavramıdır. İlk defa "sûfî" lakabıyla anılan zât, bir rivâyete göre Câbir b. Hayyân (ö.150/767), bir başka rivâyete göre ise Ebû Hâşim'dir. Her ikisi de Kûfe'li olan bu zâtların durumları nazar-ı i'tibâra alındığında "sûfî" kavramının önce Kûfe ve Basra'da ortaya çıktığı söylenebilir.
Sûfî ve tasavvuf kelimelerinin hangi kökten geldiği konusu ihtilaflıdır. Kuşeyrî ve Hucvirî gibi bâzı müellifler bu kelimenin Arapça herhangi bir kelimeden türemiş olmadığını, olsa olsa câmid bir lakap olabileceğini belirtmektedirler. Sûfî ve tasavvuf kelimelerinin Arapça bir kökü bulunduğunu öne sürenler ise bir kelime üzerinde ittifak edemeyerek değişik görüşler öne sürmüşlerdir. Tasavvuf kelimesine kök olarak Öne sürülen başlıca kelimeler şunlardır:
1. Asr-ı saâdetteki ashâb-ı suffenin suffesinden,
2. Bir çöl bitkisi olan sufâneden,
3. Duruluk ve temizlik anlamına gelen safa ve safvetten,
4. Saff-ı evvelden,
5. Kendilerini halka hizmete veren Benu's-sûfeden,
6. Ense saçı ve kıl demek olan sûfetü'l-kafâdan,
7. Sıfat kelimesinden,
8. Yunanca hakîm ve filozof anlamına gelen sofiadan,
9. Yün anlamına gelen sûftan.
Ashâb-ı suffe, hayâtlarını Hz. Peygamber (s.a.s.)'in mescidinin sofasında geçiren, orada yatıp kalkan ve mescide devamdan başka dünyevî meşgûliyeti bulunmayan sahâbîler topluluğudur. Sayıları 70 ilâ 300 arasında değişen bu fakir sahâbîler topluluğu, aynı zamanda Allâh Rasûlü'nün hazır muallimleriydi. Bir bölgeden mürşid ve muallim istendiğinde bunların içinden seçilip gönderilirdi. Maişetleri Allâh Rasûlü ve zengin sahâbîler tarafından sağlanan ashâb-ı suffenin hayâtı ile sûfîlerin hayâtları arasında bir benzerlik dikkat çekmektedir. Bu yüzden sûfî ve tasavvuf kelimesinin suffe kökünden gelmiş olabileceği ileri sürülmüştür. Bu tevcih anlam açısından doğru sayılabilirse de dilbilgisi açısından doğru olamaz. Çünkü suffenin nisbeti suffîdir, "sûfî" değil.
Sûfî kelimesinin bir çöl bitkisi olan sufân ve sufâneden alınmış olması ihtimali, sûfîlerin yemeye değer vermemeleri ve genellikle nebâtî şeyler yemeye özen göstermiş olmalarından dolayıdır. Ancak sufân veya sufâne kelimesinin nisbeti sufânî olması lâzım geldiğinden sûfînin bu kökten gelme ihtimali yok gibidir.
Sûfî ya da tasavvuf kelimelerinin safa ve safvet kökünden gelmiş olduğu görüşünü öne sürenler, tasavvufun daha çok bir kalb tasfiyesi işi olduğuna ve safvet-i kalbe verdiği öneme dikkat çekerler. Safânın nisbesinin safâî, safvetin nisbesinin safevî şeklinde geldiğine bakılırsa bu ihtimal de pek geçerli sayılmaz.
Sûfîlerin kalbleriyle ve takvâ duygusuyla Allâh'a yönelişleri îtibârıyla halk içinde saff-ı evvelde bulunmaları gerektiğine istinâden tasavvufun saff kelimesinden gelmiş olabileceğini öne sürenler de vardır. Ancak bu kelimenin nisbetinin saffî olması gerektiğinden gramer açısından bu tevcih de muteber değildir.
Benu's-sûfe, İslâm'dan önce yaşayan ve kendilerini Kâbe hizmetine adayan bir kabîlenin adıdır. Sûfîler Hakk'a ve halka hizmeti ön planda tuttuklarından, kendilerine, Allâh'ın evi Kabe'ye hizmet eden bu kabileye nisbetle sûfî denmiştir. Mânâ ve gramer açısından uygun görünen bu tevcihe itiraz edenler, İslâm'ın geldiği yıllarda bu adla anılan bir kabile bulunmadığını ve Benu's-sûfe'nin münkariz olduğunu öne sürerler.
Sûfetü'I-kafâ, ense kılı demektir. Sûfîler giyim ve kuşamlarına önem vermedikleri ve saçlarına başlarına dikkat etmedikleri için kendilerine bu kelimenin nisbetiyle ad verilmiştir. Tasavvuf târihinde saçlarını uzatan ve "Şa'rânî" lakabıyla anılan pek çok mutasavvıf bulunmakla birlikte sûfî kelimesinin "sûfe" kökünden gelmesi pek mümkün görünmemektedir. Çünkü gramer kâidelerine göre bu kelimenin nisbesinin sufetî veya sufevî şeklinde olması gerekir.
Sûfînin en güzel sıfatlarla muttasıf bulunduğunu öne sürerek sûfî ve tasavvuf kelimelerinin sıfat kelimesinden geldiğini öne sürenler vardır. Bir önceki kelimede olduğu gibi gramer açısından böyle bir tevcih doğru değildir. Çünkü sıfatın nisbeti sûfî değil, sıfetî veya sıfevî olmalıdır.
Bîrûnî (ö.443/1051) ve onun ardından bâzı Batılı müsteşrikler, sûfî kelimesinin Yunanca "hikmet" anlamına gelen "sofia"dan alındığını öne sürmüşlerdir. Ancak sûfî kelimesinin felsefenin Arapça'ya çevrilmesinden çok önce İslâm dünyâsında kullanılmaya başlandığına ve İslâm filozoflarına "hakîm" ya da "feylesûf' denilerek "sûfî" denilmediğine bakılırsa, bu iddianın da kabulünün mümkün olmadığı anlaşılmış olur.
Sûfî kelimesinin kökü olarak en çok hüsn-i kabul gören kelime, yün anlamına gelen Arapça "sûf"tur. Klâsik tasavvuf yazarlarının ilklerinden olan Ebû Nasr Serrâc (ö.378/988), peygamberlerin, evliyâ ve asfıyânın yolu dediği sûf giyme âdetinden hareketle sûfî kelimesini bu kökten sayar. İnsanların giydikleri libasa nisbetle isim almalarının eski bir âdet olduğunu, Îsâ'nın arkadaşlarının beyazlar giydikleri için "beyaz libaslı" anlamına "havârîler" adını aldıklarını belirten Serrâc, sûfîlere de yünlü giydikleri için sûfî dendiğini; gömlek giyinenin fiili "tekammesa" ile ifâde edildiği gibi, sûfîlerin ilmine de "tasavvuf denildiğini anlatmaktadır. Onun ifâdesine göre sûfîleri, fakihlerin fıkha, muhaddislerin hadîse, müfessirlerin tefsire nisbeti gibi kendi hâl ve makamlarından birine nisbet edip adlandırmak mümkün değildir. Çünkü hâller ve makamlar pekçok ve değişken olduğundan sûfînin ad ve lâkabının devamlı değişmesi gerekir. Bu ise işi iyice zorlaştırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Klâsik devir müelliflerinden Kelâbâzî, Ebû Nuaym, Gazzâlî, İbnu'l-Cevzî, Sühreverdî, İbn Teymiye ve İbn Haldun bu görüşü benimsemektedir. Müsteşriklerden Nicholson, Nöldeke, Massignon ve Goldziher ile son devir mutasavvıflarından Ezher şeyhi Abdulhâlim Mahmud de bu görüşe katılan âlimlerdendir.
Fransız müslüman Rene Guenon (Abdulvâhid Yahyâ), sûfî kelimesinin ebced hesabıyla "el-Hıkmetü'1-ilâhiyye" kelimesinin harfleri toplamına eşit olduğunu ve bu tevcihle sûfî ve tasavvuf kelimelerinin sûf kökünden gelmesi ihtimalinin daha büyük olduğunu belirtmektedir.
Sûfî kelimesinden önce âbid, zâhid, nâsik ve bekkâ gibi değişik isimlerle anılan tasavvuf mensupları, bu ismin yaygınlaşmasından sonra da muhtelif memleketlerde değişik bâzı isimlerle anılmışlardır. Vatanlarını terk ettikleri için "gurebâ", diyar diyar dolaştıkları için "seyyâhîn" (gezginciler), sahralarda dolaşarak zaman zaman mağaralarda yaşadıkları için Horasanlılarca "şikeftiyye", açlık ve az yemeye dikkat ederek dünyâya önem vermedikleri için Şamlılarca "cûıyye" (açlar), mülkün Allâh'a âit olduğu düşüncesinden hareketle Allâh'tan başka herkese karşı müstağni davrandıkları için "fukâra", kalblerini nurlandırmaya çalışmaları sebebiyle "nûriyye" gibi adlar almışlardır. Sühreverdî, mukarrebûnu sûfıye, ebrârı mutasavvife anlamında kullanmakta, fakr, zühd ve tasavvuf arasında bir ilişki bulunduğuna dikkat çekmektedir.
* Kaynak: Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar; Prof. Dr. H. Kamil YILMAZ; Ensar Neşriyat
DERVİŞ
(Bir tarikata ve şeyhe bağlı olan mürid, sûfiyâne bir hayat yaşayan kişi.)
Farsça bir kelime olmakla birlikte bütün müslüman milletlerin dillerine girmiş olan derviş, esas itibariyle "muhtaç, yoksul ve dilenci" anlamlarına gelirse de, geniş bir coğrafyada uzun süre kullanılması sebebiyle değişik mânâlar kazanmıştır. Kelime Eski Farsça'da (Avesta) drigôş, deryôş ve drigu; Orta Farsça'da (Pehlevîce) driyôş; Yeni Farsça'da derviş şeklinde kullanılmıştır. (Dervişân da derviş kelimesinin çoğuludur.)
Derviş kelimesinin hangi kökten geldiği kesin olarak bilinmediğinden bu konuda birçok görüş ileri sürülmüştür. Bir görüşe göre kelime "kapı önü" anlamına gelen der-pîşten gelmiştir. Sık sık kapıların önlerinde göründükleri için dilencilere bu ad verilmiştir. Diğer bir görüşe göre "asılmak" anlamındaki der-âvîhten masdarının şimdiki zaman kökü olan der-âviz kelimesinden elde edilmiştir. Kapılara asıldıkları (âvîzede ez-der), kapıları tuttukları için dilencilere derviş denilmiştir. Başka bir görüşe göre ise, kelimenin aslı, "aramak ve dilenmek" anlamındaki der-yûzîden masdarının şimdiki zaman kökü olan der-yûzdür.
Ancak dilencilikle ilgili olan yukarıdaki mânâları sûfîlere yakıştırmak istemeyenler, bu kelimeyi "inci gibi" anlamına gelen dür-vîş şeklinde telaffuz etmeyi tercih etmişlerdir. (bk. Gıyâseddin, s. 364)
Derviş kelimesinin köküyle ilgili görüşler birtakım yakıştırmalar ihtiva etmekle birlikte, kelimenin eskiden beri "yoksul ve dilenci" anlamında kullanılmış olduğu kesindir. Bugün de kapı (der) ile ilgili bulunan deryüze ve deryüzegî kelimeleri, Farsça'da "dilenci" ve "dilencilik" anlamında kullanılmaktadır.
Derviş ve dervişî kelimeleri, erken bir dönemden itibaren zâhidi ve zühdü, sûfiyi ve tasavvufu ifade etmek üzere Arapça'daki fakîr ve fakr kelimelerinin yerine kullanılmıştır, zamanla daha farklı ve daha geniş bir muhteva kazanmıştır. İlk zâhid ve sûfilerin fakra ve fakire büyük değer verdikleri, Ebû Nasr es-Serrâc, Muhammed ibn-i İbrâhim el-Kelâbâzî, Hàce Abdullah Herevî, Ebû Tâlib el-Mekkî ve Abdülkerim el-Kuşeyrî gibi sûfi müelliflerin, eserlerinde bu konuya bir bölüm ayırıp önemini ifade etmelerinden anlaşılmaktadır.
Müstemlî'nin Şerh-i Ta'arruf'u, Hücvîrî'nin Keşfü'l-Mahcûb'u ve Herevî'nin Tabâkàtüs-Sûfiyye'si gibi ilk Farsça tasavvufî eserlerde derviş ve dervişî kelimeleri, fakir ve fakr karşılığı olarak kullanılmıştır. Ebû Şekür-i Belhî (ö. 303/915), Ebû Ferec-i Büstî (ö. 360/970) gibi şairler genel olarak derviş kelimesinin "yoksul" anlamında kullanıldıkları gibi IV. (X.) Yüzyıl'da yazılmış ünlü coğrafya kitabı Hudûdül-Âlem'de kelime bu anlamda geçmektedir. Sa'dî-yi Şîrâzî, zenginlik-fakirlik (tevângeri-dervişî) konusunda bir dervişle giriştiği tartışmayı anlatırken, aynı hususa işaret etmiştir. (Gülistân, s. 174-184)
Başlangıçta fakir gibi derviş kelimesi de hem yoksul kişi, hem de zengin bile olsa her yönden Allah'a muhtaç olduğunun şuuruna sahip sûfî anlamında kullanılıyor. Sûfiler her iki anlamdaki dervişliğe büyük önem veriyorlardı. (Herevî, s. 236-513-606) Bu dönemde dervişlik birinci anlamıyla yoksulluk ve gönül zenginliğini, ikinci anlamıyla fâni olmayı ifade ediyordu.
III. (IX.) Yüzyıl'da mânevî ve ruhanî hayata yönelen müslümanlar arasında iki kuvvetli temayül belirdi. Bunlardan birinin merkezi Irak, diğerinin merkezi Horasan'dı. Hâris el-Muhâsibî, Serî es-Sakatî ve Cüneyd-i Bağdadî gibi ünlülerin önderlik ettikleri Irak'taki harekete "tasavvuf", mensuplarına da "sûfî" deniliyordu. Bunlar dindarlığın mânevî esaslarına hassasiyetle bağlı kalmakla beraber âdâb, erkân, hırka gibi dış görünüşe ve semâa da önem veriyor, bu özellikleriyle toplumda farklı bir zümre olarak görünüyorlardı.
Bâyezîd-i Bestâmî ve Hamdûn el-Kassâr gibi ünlülerin önderlik ettikleri Horasan'daki harekete ise "melâmet", mensuplarına da "melâmî" veya "melâmetî" adı veriliyordu. Bunlar halktan biri gibi görünmeyi tercih ettiklerinden kendilerini halktan farklı gösteren davranışlara, hırka ve semâ gibi mensuplarını teşhir eden şeylere kesinlikle karşı idiler. Bu husus, iki derviş tipinin ortaya çıkmasına yol açtı. Irak sûfilerinin dervişliği hem içte (bâtın), hem dışta (zâhir) iken, Horasan Melâmîleri'nin dervişliği sadece içte idi. Bu iki derviş tipi her dönemde varlığını sürdürmüştür.
İlk dönemlerde güçlü bir ruhî cazibesi olan irfan ve ahlâk sahibi şeyhler etrafında toplanan dervişler mescidlerde, evlerde ve özellikle zâviyelerde mürşidlerinin sohbetinden faydalanma fırsatını buluyorlardı. Tayfüriyye, Muhâsibiyye, Cüneydiyye, Kassâriyye, Sehliyye ve Hakîmiyye gibi çeşitli adlar altında toplanan derviş zümreleri (Hücvîrî, s. 263-294) birtakım farklılıklar göstermekle beraber tasavvufun temel ilkelerinde birleşiyorlardı. Daha çocukken babasıyla düzenli bir şeklide dervişlerin sohbetlerine katılan ünlü sûfî Ebû Said-i Ebül Hayr (ö. 340/915), Esrârüt-Tevhid adlı eserinde dervişliğin esaslarını ve âdâbını ortaya koymuştu.
Dervişlik, bir riyâzet ve mücâhede faaliyetiyle başlar. Sıkı bir perhize (imsak) girilen bu dönemde yeme, içme, konuşma ve uyuma en aza indirilir; ibadet, zikir ve tefekkür arttırılır; nefsin arzularına hâkim olmaya, ölçülü ve disiplinli yaşamaya, böylece ruhî bir erginlik ve mânevi olgunluğa ulaşmaya çalışılır. Çile hırkasını giyen derviş, istediği gibi hareket edemez, zorluklara dayanmak mecburiyetindedir. Dervişin muradına ermesi için sabırlı ve tahammüllü olması şarttır.
Dervişlerin bir özelliği de gezgin olmalarıdır. Bütün tasavvufî eserlerde sefere çıkma ve seyahat etmenin önemi üzerinde durulmuş ve âdâbı anlatılmıştır. Tekke ve zâviyeler, mescidler, imarethâneler, harabe ve viraneler, hatta mağaralar gezgin dervişlerin konakladıkları ve geceledikleri yerlerdir. Bazı dervişler tasavvuf yoluna girdiklerinde, bazıları da olgunluk döneminde sefere çıkmışlar, bir kısmı ise sefere hiç ihtiyaç duymadıklarından bulundukları yeri terketmemişlerdir. Seferin amacı çile çekmek, nefsi zorluklara alıştırıp eğitmek, bilgili ve iyi hal sahibi kişilerle görüşüp kendilerinden faydalanmak, Allah'ın büyüklüğünü gösteren değişik şeyler görüp ibret almaktır. Esasen dervişlik, maddî âlemden ruhî âleme doğru yapılan mânevî bir seferden ibarettir. (bk. Sefer; Sülük)
Genellikle kılık ve kıyafetlerine önem vermeyen dervişlerin üstleri başları toz toprak içinde, elbiseleri kirli, saç ve sakalları uzun ve bakımsızdır. İç yüzlerinin iyi olması için, dış yüzlerinin çirkin görünmesi gerektiğine inanırlar. Bazan da halkın tepkisini çeken bu tür görünümü, gerçek kişiliklerini gizlemenin bir aracı sayarlar. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, bunları "hırka altındaki sultanlar" diye tanıtır. (bk. Mesnevî, 1.K)
III. (IX.) Yüzyıl'dan itibaren dış tesirlerle İslâm'ın özü ile uyuşmayan birtakım inanç, düşünce ve davranışlara sahip bazı derviş toplulukları ortaya çıktı. Şeriat ulemâsının İbâhiyyeci saydıkları bu topluluklar gerçek sûfiler tarafından da dışlanmışlardır. Bu durum, biri Sünnîlerce kabul edilen (bâ-şer, hakîkî), diğer reddedilen (bî-şer, sûrî) iki derviş tipinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Sa'dî-yi Şirâzî Gülistân'da her iki tipi de çok güzel bir şekilde tasvir etmiştir.
Sünnîliğin kabul ettiği hakiki derviş yoksuldur. Bir hırka, bir lokma ile yetinir, kendi kendine yeterlidir. Miskinliğiyle övünür, ancak yoksulluğunu hiçbir zaman çıkar sağlamanın bir aracı olarak görmez. İbrâhim ibn-i Edhem gibi el emeği ve alın teriyle geçinir. Gönlü zengin, eli açıktır. Zengin bile olsa, servet gönlünde değil elindedir. Herkese yardım eder, uğradığı haksızlıklara tahammül gösterir, bütün insanları sever. Dövene karşı elsiz, sövene karşı dilsizdir. Yaratandan ötürü yaratılanı hoş görür. Yetmişiki millete bir gözle bakar, günahkâr insanlardan yüz çevirmez. Edepsizlerden bile edep öğrenmeyi bilir.
Sa'dî'nin deyimiyle, "Derviş gönül ehlidir, Allah adamıdır. Çiğnendikçe daha iyi ürün veren toprağa benzer. Sevimli ve güzel yüzlüdür, soğuk tabiatlı ve asık suratlı değildir. Herkesi anlamaya ve derdine deva bulmaya çalışır. Ermiş ve ergin bir insandır. Dervişin eli, gönlü ve bedeni boştur; elinde mal, gönlünde mal edinme arzusu bulunmaz, bedeniyle günaha girmez. (Ahmed-i Câmî, s. 216)
Aslında dervişlik çok zor bir yoldur. Bu zorluk hakkıyla bilinseydi, kimse dervişliğe talip olmazdı. Yûnus Emre, "Sen derviş olamazsın" diye başlayan şiirinde bu hususu güzel bir şekilde dile getirmiştir. Bu tür fedâkâr ve idealist dervişler, Anadolu ve Rumeli'nin fethinde ve İslâmlaştırılmasında önemli hizmetler ifa etmişlerdir. (Barkan, 11, 279-353)
VI. (XII) ve daha sonraki yüzyıllarda ortaya çıkan Kâdiriyye, Rifâiyye, Kübreviyye, Şâzeliyye gibi tarikatlar da kendilerine has bir derviş tipi oluşturmuşlardır. Bu tarikatlara giren müridler tarikat pîrine nisbetle anılırdı. (Kâdirî dervişleri, Rifâi dervişleri, Yesevî dervişleri gibi.) Bununla beraber tarikatların yaygın olduğu çağlarda bile belli bir tarikata bağlı olmayan derviş zümreleri mevcuttu. Tarikat ve tekke dönemindeki dervişlerin kendilerine has bir hayat felsefeleri ve yaşama tarzları vardı. Bilhassa geç dönemlerde ellerinde teber, âsâ, tesbih, keşkül, sırtlarında cübbe ve hırka kapı kapı dolaşıp dilenen, def çalarak ilâhiler okuyan, keramet gösterileri yapan, gaybı bildiklerini iddia eden derviş zümreleri ortaya çıkmıştır.
Vâhidî 929'da (1523) yazdığı "Menâkıb-ı Hâce-i Cihân" adlı eserinde Edhemî, Câmî, Şemsî, abdal gibi adlar alan acaip kıyafetli, garip davranışlı derviş zümrelerinden bahseder. "Kapılardan kovulmuş, toza toprağa belenmiş, insanların değer vermediği nice kimseler var ki, şu şey şöyle olacak diye yemin etseler Allah onları yalancı çıkarmaz." (Müslim, "Birr", 138, "Cennet", 48; Tirmizî, "Kıyâmet", 15, "Menâkıb", 54; "Menakıb", 54; İbn-i Mâce "Zühd", 36) meâlindeki hadisle, bu tip dervişlere işaret edildiği ileri sürülmüştür.
Mevlevîlik'te dedelik makamına gelen canlara derviş denir. Semâzenler de batıda "dönen dervişler" diye bilinir. (Gölpınarlı, s. 367) Raks ve mûsikiye önem veren dervişler yanında, bu gibi şeylerle hiç ilgilenmeyenler de vardır.
Pek çok menkıbe, destan, fıkra, masal ve deyime konu olan dervişler, asırlar boyunca sosyal ve dinî hayatın önemli bir parçası olarak varlıklarını sürdürmüşlerdi. Bugün de İslâm ülkelerinde değişik derviş tiplerine rastlanmaktadır.
(TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 9, s. 118)
Tasavvuf hareketi, İslam tarihi boyunca, tarihin cereyan ettiği geniş coğrafyada derin izler bırakmıştır. Tasavvuf hareketinin; bugün yaşanan şekliyle İslamî hayatın biçimlenmesindeki etkileyici gücünün gözden kaçırılmaması icabeder.
Tasavvuf hareketinin menşei, tanımı, muhtevası ve mevzusu İslam alimlerinin olduğu kadar batılı islamiyatcıların da haklı ilgilerine mazhar olmuştur. Yapılan araştırmalar, art niyet ve önyargı zaafı taşımayan bütün çalışmalar bizi şu gerçeğe ulaştırır: Tasavvuf; temel islamî esaslara bağlıdır. Kur'an ve sünnet çizgisine sadıktır. Dayanağı; Allah Rasulü ve onun güzide ashabının zahidane yaşayışında bulunmaktadır.
İslam tasavvufunu Hint mistisizmine, Hıristiyan ruhbanlığına, yeni Eflatunculuğa dayandıran, köklerinin İslam dışı olduğunu iddia eden görüşler yüzeysel ve keyfî yaklaşımlardır. Hiçbir haklı delil ve dayanakları yoktur.
İslam bünyesinde; "Rasulullah devrinde böyle bir şeye rastlanmamıştır, sûfilik sonradan ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bidattir." Şeklindeki görüşler ise sakat bir mantık yürütmeden ibarettir. Bu sakat mantık, tefsir, hadis, kelam gibi temel islamî ilimlerin de aynı şekilde bidat sayılması gerekeceği çelişkisini getirecektir. İslami ilimler hicri II. Asırdan itibaren usul ve esaslarıyla şekillenmiştir. İslam tasavvufu da, sosyal hayatla ilgili bir gelişmedir. Zahidane yaşayışın zaman içinde gelişen yeni durumların kazandırdığı ivme ve buna bağlı olarak yeni bir karakter kazanmasından ibaret bir gelişmedir.
İslam tasavvufun doğru anlaşılabilmesi, varılacak yargıların sıhhatli olabilmesi, onun ilk tezahürü olan zahidlik ve züht telakkisinin mahiyetinin bilinmesine bağlıdır. O halde "zühd" nedir ? Züht; lügat manasıyla, bir şeyi küçümsemeyi, günah saymayı veya azlığından dolayı terk etmeyi , ondan yüz çevirmeyi ifade eder. Bu terk etmede veya yüz çevirmede dinî bir hüviyet vardır. Çünkü "zühd" "rağbet" kelimesinin aksine yalnız dinî manada kullanılır. Bir ıstılah olarak bu kelimeyle, dinî gayeler gözeterek dünyanın geçici zevklerine ehemmiyet vermemeyi, nefsin dünyevî isteklerine gem vurarak kesif bir ibadet hayatı yaşamayı kast ediyoruz.
Kur'an-ı Kerim'in dünya hayatı ile ilgili sarih beyanları zühd telakkisinin en sağlam temelidir. "Dünya hayatı sadece oyun ve oyalanmadır" (Enam-32, Ankebut-64, Muhammed-36) "Dünya hayatı ancak aranızda bir övünme, daha çok mal ve çocuk sahibi olma davasından ibarettir." (Hadid-20) "Dünyadaki hayat, ahiret hayatı yanında pek az bir geçimlikten ibarettir."( Rad-26) "hem de aldatır" (Ali İmran- 185) "ve ahirete göre pek az bir geçimlik" (Tevbe-38, Nisa-77) "Buna rağmen insanoğlu bu dünya hayatının geçici menfaatine göz dikmektedir."(Nisa-94, Enfal-67) "Halbuki Allah kulları hakkında ahiret hayatını dilemektedir."(Enfal-67) Bütün bunların yanında, Allah'ı zikre, O'na ibadete, O'nun yolunda mücahedeye, namaza, zekata, oruca, takvaya, ihlasa teşvik eden ayetleri düşünürsekKur'an'ın öngördüğü hayat tarzını anlayabiliriz. Bu ideal zühd hayatıdır. Yani Allah'a kul olma dışında bütün kötülüklerden kurtulma çabası. Nefsani arzuların, makam ve mevki hırsının, kısaca bütün dünyevî putların tasallutundan ruhu arındırma ve koruma gayreti. Bu dünyaya ve ona ait şeylere tamamen sırt çevirme manasına gelmez. "insan dünyadaki payını da unutmamalıdır." (Kasas-77)
Rasulullah'ın hadislerinde zühd telakkisinin hem en açık numuneleri hem de sarih teşvikkar beyanlarını buluruz. Buyuruyorlar ki : "Allah'ı görüyormuşsun gibi O'na ibadet et ve kendini ölüler içinde say"(Feyz'ul-Kadir" "Yarım hurma ile de olsa ateşten korunmaya bak"(Buharî, Müslim-zekat) "Dünyada sanki garip bir yolcu gibi ol" (Tirmizi-Zühd, İbn-i Mace-Zühd) "Mal mülk edinmeyin, sonra dünyaya meyl edersiniz" (Tirmizi-Züdh) Resulullah'ın hayatı, tasavvufun en temel esaslarından biri olan dünyada ona kıymet vermeyip geçmek anlayışının apaçık bir delilidir. Resulullah'ın, "mal sevgisinden dolayı pek katı" (Adiyat-8) "çok cimri" (İsra-100) olan insanı dünyanın ve onun cazibesinin esaretinden kurtarıp Allah'ın kulluğuna tevcih ederken manastırlarda yaşanan ruhbanlık hayatını önermiyordu. Zaten Kur'an ruhbanlığı apaçık takbih etmişken (Hadid-27) bu O'ndan beklenemezdi. Buyuruyorlar ki; "İnsanlarla haşır neşir olup ezalarına katlanan Müslüman, insanlar arasına karışmayan münzevi Müslüman'dan daha hayırlıdır." (Tirmizi-Kıyame) Ashab-ı Kiram'ın hayatında pek vazıh bir şekilde izlerini bulacağımız zühd anlayışının calib-i dikkat numuneleri olarak Osman b. Afvan ve Abdurrahman b. Avf'in olanca zenginliklerine rağmen gerektiğinde mallarının tamamını Allah yolunda infak etmelerini zikredebiliriz. İslam tasavvufu ve zahidane hayatın hakikati; rahiplik, keşişlik, sürekli inziva, fakirlik edebiyatı değildir. Hayatın içindedir ve hayata malik bir telakkidir. Tasavvuf erbabının veciz ifadesiyle; "halvet der encümen" Halk içinde ama ona akarsuya kapılmaktan kaçarcasına yalnız. İslam tasavvufu Hicri III. Asra kadar zühd esasına dayalı temel karakteriyle devam etmiştir. Sonraki dönemlerde sûfilerin hakimane söyleyişleri, farklı "varlık görüşleri" ile daha sistematik hale gelmiştir. Özellikle birbirinden farklı gibi görülen bu varlık görüşleri konusunda çokça eleştiriye konu edilmiştir. Bu tartışmalar; günümüz itibariyle artık sadece tarihi bir malzeme değeri taşımaktadır. Bu tartışmaların gelişme seyri ve gelip dayandığı en son nokta şudur: Sûfilerin bu farklı varlık telakkileri bilgi midir? Onlar bu bilgileri nereden ve nasıl almışlardır? Bu bilgiler diğer İslamî ilimlerin değerler manzumesiyle nasıl uzlaştırabilir? En nihayet sûfiler bu farklı söyleyişlerini genel İslamî (zahirî) ilimlerin açıklamalarının yerine ikame etmekte midirler ?
Sûfiler ve tasavvufun, yaşayışları, ibadete düşkünlükleri, toplum hayatının İslamî değerlerle bezenmesinde ki müessir tavırları, İslam dininin çok geniş coğrafyalara taşınmasındaki gayretleri göz önünde tutulmadan doğru anlaşılamaz. Ayrıca ilk dönem temsilcilerinden, Hasan Basrî, Alkame b. Kay, Abdullah b. Mübarek, Ahmed b. Hanbel gibi zahid ve sûfîlerin devirlerinin en önemli bilginleri oldukları mutlaka göz önünde bulundurulması icabeder. Daha sonraki dönem sûfilerinin en meşhurlarından, Cüneyd-i Bağdadî, İmam Gazzalî, İbn-i Arabî'ninde tefsir, hadis, fıkıhda ehl-i ilim oluşları nazar-ı dikkate alınmadan yapılacak tartışmalar doğru bir zemine oturmuş olmaz. Tasavvufu, sadece vahdet-i vücud tartışmasının içine sıkıştırmak da onun bu güne taşıdığı islamî hayatın renklerine düşmanlıktır.
AYETLERDE TASAVVUF
Sonsuzluk Nebisi’nin (SAV) öteler ve yükseklikler alemine ait miracı değil, bu o has ismiyle tek ve mutlak miraç, bir de Yüce Allah (CC) Hz.leri’nin her mümin kuluna her iman sahibine açık bıraktığı bir yol var ki, o da Allah (CC) Hz.leri’ne erme yolu “Tasavvuf YoluTarikat”. Kısaca ifade edecek olursak erenlerin nurlu yolu. Hem öyle bir yol ki, nice mana erleri bu yoldan yürümüş ve nur denizinin hakikat sahiline ermişlerdir. Bu hususta Yüce Allah (CC) Hz.leri buyurur: “Ey insanlar! Sizden her bir Peygamber (AS) için, bir şeriat ve bir yol tayin ettik.”[1] Ayet-i Kerimesi ile vacib olmuştur. Burada “minhac”, “Münevver bir yol” demektir. Hak Teala (CC) Hz.leri kıyamet gününde kullarına sual buyuracak diyecek ki: “Ey kulum! Benim böyle bir emrim var idi. Sen aradın mı?” “Aradım ama bulamadım.” derse ve mürşid de o zaman bulunmamış ise, Allah-ü Zülcelal (CC) Hz.leri’nin cevaptan mülzem olması lazım gelir. Halbuki Allah (CC) Hz.leri mülzem olur mu? Her zamanda irşadı halk için bir kulunu aleme ibraz buyurmuştur. Çünkü öyle olsa kulun vus’atı dışında bir teklif olacaktır. Eğer o kimse derse ki: “Ya Rabbi! Buldum ama kalbim sevmedi, teslim olamadım. Cenab-ı Hakk (CC) Hz.leri buyurur ki: “O kuluma başka kullarım tabi olmamış mı idi?” Tevatüren onun mürşid olduğu malum değil miydi? Madem ki hakkında tevatür var idi, senin de şer’an kabulün lazım gelirdi diyecek ve o kul azaptan kurtulamayacaktır.
Turuk-i Aliyyenin esas itibariyle hepsi birdir, muhammediyyedir. Ulu Mevlamız (CC) şöyle buyuruyor: “(…) Allah (CC) ancak takva sahiplerinden kabul eder (…)”[2]
Bu yolda Allah (CC) Hz.leri’nin Resulü’nden (SAV) başlayıp en son veliye binlerce mürşidi kamil ve nice nişansız Allah (CC) Hz.leri’nin dostları devam edegelmiştir.
Şunu da tesbit edelim. Önce iman olmadıkça hiçbir oluş yok. Evvela Şeriat, daha sonra Tarikat (gidilen yol), derununda marifet, peşinden de hakikat gelir. Tek kelime ile Tasavvuf dediğimiz güneş yol, günümüzde gönlü kan yuvası haline gelmiş nice irfan öksüzleri var ki, Tasavvufun (Tarikatın) dine sonradan girdiğini sanırlar. Gerçek şudur. Şeriat (Allah’ın cc. tüm emirleri) O’nun (SAV) Alemlerin Fahri Ebedisi Nebiler Nebisi’nin (SAV) zahiri, Tasavvuf ta batınıdır. Bu hususta Yüce Mevla (CC) şöyle buyuruyor: “O (CC), (herşeyden önce mevcut olan) Evvel’dir ve (her şey helak olduktan sonra geriye kalacak) ahirdir (Varlığı sayısız delillerle) zahirdir ve (akılların idrak edemeyeceği zatı ise) batındır. O herşeyi bilendir.”[3] Ayet-i Kerimesi ile Şer-i Şerife muvafık ve mutabık olarak Tarikat, Hakikat ve Marifet beyan olundu.
Şüphe yok ki, bu sürede zikrolunanlar da, temiz bir kalbi olan veya can kulağı ile dinleyen kimseler için bir ihtar ve ibret dersi vardır. Kaf Suresi’nin 37. Ayet-i Kerimesinin işareti, basiret ve insaf ehline kafi gelecektir.
Tarik-i Müstakim'de susayan aşıkı sadıkları suvararak mizaçlarında ilahi feyzin temiz ve güzel kokusu, kıyamete kadar baki kalsa gerektir.
“Onlara mühürlü saf ve halis şaraptan içirilir ki, sonu misk gibi kokar, O halde, rağbet edenler bu nimetlere ermeye rağbet etsinler. Katkısı da tesnimdendir ve tesnim öyle bir pınardır ki, ondan yalnız Allah-ü Teala (CC) Hz.leri’ne yakın olanlar içerler.”[4] Ayet-i Kerimesi’nin işaretince, sülüklerin başlangıcından sonuna kadar ve sülukun sonundan mertebeleri tekmil edinceye kadar her tarikte, Mürşide ve Müride lazım olan usul ve kaidelerine göre tarikatı aliyyeyi Muhammediyyede daim olup Hakk’a vasıl olmak gerekmektedir. Allah (CC) Hz.leri’nin Resulü (SAV) bu yolu asrı saadetinde ilmin kapısı ve kapıcısı İmam-ı Ali (KV) Hz.leri ile açtı ve bütün tariklerin en eskisi Siret-i Ahmediyye’nin ekmeli olduğu bu Tarikat-ı Aliyyeyi Kadiriyye-i Kübra, manevi feyizlerde sonsuz bir deniz ve irşadda yüksek himmeti gün gibi ayandır. Bu feyizler denizler denizinin her katresinden nice aşikanı kiram ve asfıya-i tezil ihtiram Allah (CC) Hz.leri’ne vasıl olmuş, Mertebe-i Velayete nail olup Mevlayı bulmuşlardır. Ve Tarikatı Aliyye-i Kadiriyye-i Kübra’dan zuhur eden kamil veliler, Nebiler Nebisi’nden (SAV) İmam-ı Ali (KV) Hz.leri’nden, Gavsulazam Pir Abdulkadir-i Geylani (KSA) Hz.leri’ne, Pir Abdulkadir-i Geylani (KSA) Hz.leri’nden Hak Halili (KSA) Hz.leri’ne, O’ndan da Hacı Halil (RA) Hz.leri’ne kadar bizim tarikat silsilemiz gelmiş ve kıyamete kadar devam edecektir. Ne mutlu o kişiye ki, bu nurlu nasibini alıp ebediyyete imanı kamil sınıfında gitmek için gayret eder.
Ey yolcu! Malumun olsun ki, mertebeler, makamlar ancak kamil bir mürşidin eli ile tevbe edip telkini tarikat almak ile hasıl olur ve Cenab-ı Hak (CC) Hz.leri’ni canı gönülden (dil ile, gönül ile ve bütün azalar ile) zikretmekle hasıl olur. Yüce Mevlamız buyurur ki: “Allah’tan (CC) korkun, Allah (CC) size ilim öğretiyor. Allah (CC) her şeyi kemali ile bilicidir.”[5] Ayet-i Kerimesi takvası olanlara Cenab-ı Hakk’ın (CC) ilmi ihsan edeceğini gösterir. Buradaki ilimden murad, ilmi Ledünnidir. Medresede tahsil edenlere bildirir demek değildir. İbadet ve taatten mahrum olduğu halde teessüf ve teessür etmeyen kimsenin kalbi ölmüştür. Tarika dahil olan bir kimse ilmini, amelini, ahlaki halini düzeltmeye muvaffak olamazsa tarikattan istifade edemez ve edememiştir. Tarikata intisap eden kimse mutlaka bir sıcaklık hissetmelidir. Çünkü hamama giren kimse sıcaklık hissetmezse hamamın evinden ne farkı olabilir?
Tasavvuf, bir müslümanın İslam Ahlakı ile ahlaklanması için lazım olan bilgileri ve Yüce Allah (CC) Hz.lerine gidilen yolları öğreten ilimdir. İnsanın manen yükselmesi, dünya ve ahiret saadetine kavuşması, bir uçağın uçmasına benzetilirse, iman ile ibadet bunun gövdesi ve motorları gibidir. Tasavvuf yolunda ilerlemek de bunun enerji maddesi yani benzinidir. Maksada ulaşmak için uçak elde edilir. Yani iman ile ibadet kazanılır. Harekete geçmek için de kuvvet yani Tasavvuf (Tarikat) ilminin yolunda ilerlemek gerekir. Tasavvufun gayesi vardır. Birincisi imanın vicdanileşmesi yani kalbe yerleşmesi ve şüphe getiren tesirlerle sarsılmaması içindir. Tasavvuf ile ele geçen bilgilere marifetlere ve hallere kavuşmak için önce imanı düzeltmek, islamiyetin emir ve yasaklarını öğrenip bunlara uygun iş ve ibadet yapmak lazımdır. Zaten bunları yapmadıkça kalbin tasfiyesi kötü huylardan temizlenmesi, nefsin tezkiyesi, terbiye edilmesi mümkün değildir.
Tasavvuf (Tarikat) bilgileri mürşidi kamiller tarafından öğrelilir. Mürşidi kamil yol gösteren, rehberlik eden yetişmiş ve yetiştirilebilen alimdir. Böyle olan alimlerin belli usullerle gösterdikleri bu yollara (tarikat) denilmiştir.
Gavsulazam Pir Abdulkadir Geylani (KSA) Hz.leri de büyük bir Mürşid-i Kamil olup onun insanları saadete kavuşturmak için Tasavvufta (tarikatta) takip ettiği usullere ve gösterdiği yolu “Kadiriyye Tarikatı”denilmiştir. Tarikatların çeşitli isimler alması başka başka olmalarından değildir. Aynı mürşidin talebeleri (müridleri) birbirlerini tanımak ve nıürşidleri ile tanınmak, öğünmek için bulundukları yola mürşidlerinin ismini vermişlerdir.[6]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Maide S. A.48
[2] Maide S. A.27
[3] Hadid S. A.3
[4] Mutaffifin S. A.25-28
[5] Bakara S. A.222
[6] İslam Ans. C.7 S.203
HADİS-İ KUDSİLERDE TASAVVUF
Alemlerin Efendisi Nebiler Nebisi (SAV) Efendimiz bizlere bir Kudsi’yi şöyle haber veriyor: “Allah-ü Te-ala Hz.leri: ‘Kim beni taleb ederse, beni bulur. Kim de benden başkasını isterse beni bu­lamaz.’ buyurdu.”[1]
Peygamber (SAV) Efendimiz başlangıçta, Rabbine talib, Mürid (isteyici) halin­de idi. Hatta insanlardan ayrıldı. Hıra mağarasına girdi. Bunun üzerine “Muhammed (SAV), Rabbine (CC) aşık oldu” dediler.
Allah (CC) Hz.leri’ne aşık olmak, O’nun (CC) her istediğini harfiyyen yerine getirmekle mümkün olur. Allah (CC) Hz.leri’nin isteklerini de, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Resulullah (SAV)’da bulmak mümkündür. Allah (CC) Hz.leri’ni sevebilmek ve O’nun rızasını kazanabilmek, Allah (CC) Hz.leri’nin Resulü, Hz. Muhammed (SAV) Efendimiz’in ahlakıyla ahlaklanmaktan, O’nu (SAV) sevip saymaktan, O’nun bizlere tavsiye ettiklerini yerine getirmekten geçmektedir. Gerçekte Allah (CC) Hz.leri’ni arayan, O’nu muhakkak bulur, daha doğrusu Allah (CC) Hz.leri, o kuluna kendini bulmayı nasip eder. Yeter ki, kul talip olsun, Allah (CC) Hz.leri’ne vasıl olmaya gayret etsin. Tevfik ve hidayet Cenab-ı Hakk (CC) Hz.leri’ndendir...
İlahi (CC)! Bizlere zatını tanıttır, zatına layık olmayı bizlere nasip eyle.. Yolumuzu sana doğru çevir ve bizleri, hakikatte seni bulan, senin rızanı kazanan kullarından eyle! (AMİN)
--------------------------------------------------------------------------------
[1] İslam Ansiklopedisi. C.9 S.340 Ebu Derda (RA) Hz.leri rivayet etti.
HADİS-İ ŞERİFLERDE TASAVVUF
Nebiler Nebisi (SAV) Efendimiz’e: “Sünnetlerin nelerdir?” diye soruldu. Nebiler Nebisi (SAV) Efendimiz buyurdu ki: “Şeriat muhakkak yapınız ve yapmayınız dediğim şeylerdir. Tarikat, kendi yaptığım gece gündüz zevk alıp çalıştığım ve çok acaip, garaiblere erdiğim şeylerdir. Hakikat, aşk, muhabbet, aşıklık, maşukluk halleridir. Bunda Allah-ü Teala (CC) Hz.leri ile kul arasında nice haller olur ki, bu da benim halimdir. Marifet, sırrımdır. Zikrullah gece gündüz eşim, yoldaşımdır. Oruç, hüccetimdir. Namaz, iki gözümün ışığıdır.”[1]
Hoca Efendi! Sen ise yalnız şeriatta kalıyorsun, geriki sünnetler nerede kaldı? Bu sultanlar (evliyalar) Nebiler Nebisi (SAV) Efendimiz’in sünnetlerinin hepsini tutup ihya edenlerdir. Halife-i Resulullah bunlardır. Allah-ü Teala (CC) Hz.leri’ne rahmet et dediği bunlardır. Bunlar için Cenab-ı Hakk (CC) Hz.leri’nin hesapsız nimetleri, cenneti, cemali olduğunu yukarıdaki nice Ayetlerde beyan etti. Bu nurlu yol, Cenab-ı Hakk (CC) Hz.leri’nin sultan kullarının Hakk’a (CC) vasıl yoludur. Kurbiyet-i İlahiye yoludur, vasıl budur. Enbiya ve Evliyanın ömür çürüttüğü yoldur. Enbiya ve Evliya yolunu insanlara söylememek ne kadar hazindir. Enbiyalar evliyalar vuslat yolunda canlarını feda etmişler. Bu yol Hakk’a (CC) giden yoldur. Bu yola gidenlere mani olanlar ve gafil olan bazı hocalar, tasavvuf-tarikatı hiçe sayarlar.
Nebiler Nebisi (SAV) Efendimiz şöyle buyuruyor: “Her kim müslümanlara tarikatlarından dolayı eza ederse, dil, el veya başka türlü eza cefa edenlere lanet olsun. Onlara lanet vacip olur. Allah-ü Teala (CC) Hz.leri’nin, meleklerin, bütün insanların laneti onlara olsun.”[2] diye buyurmuştur. Bunların yoluna mani olup eza ve cefa edenlere lanet ediyor. Ayet-i Kerime’lerde Yüce Allah (CC) Hz.leri’nin “kör” dediği bunlardır. Enbiyaların yani Peygamberlerin, Evliyaullahın can feda ettiği Hakk’a (CC) yakınlık yolunu (tasavvufu tarikatı) bilmeyenler kör değil de nedir? Bunca Ayet-i Kerime’leri ve Hadis-i Şerifleri ancak kör olanlar göremezler. Ben alimim der, Hakk’a (CC) vuslatı arzu etmez. Bak Sultan-ı Enbiya (SAV) Efendimiz bunların hakkında ne söylüyor: “Ümmetimin münafıklarının çoğu okumuş olanlardır dediği bunlardır. Zikrullaha kızarlar, tarikatı hiçe sayarlar.[3] Ayet-i Kerime ile sabit olan Evliyayı inkar ederler. Bunların şerrinden Allah (CC) Hz.leri’ne sığınırız.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] İmam-ı Ali (KV) Hz.leri’nden riv.ed.Had.Şer. (Tirmizi)
[2] Tabi Ebuşşeyh Ebu Naim Keran Abuzer (RA) Hz.leri’nden riv.ed.Had.Şer.
[3] İbni Ömer (RA) Hz.leri’nden riv.ed.Had.Şer.
TARİKAT - ŞERİAT MÜNASEBETİ
Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat akidesine göre, İslam fıkhının dört asıl kaynağı kitap, sünnet, icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukaha’ya sımsıkı sarıldıktan ve farz, vacip ve sünnetleri eksiksiz icra ve ifadan sonra, kötü ahlak ve alışkanlıklardan kaçınıp, güzel ahlaklarla donanmaya, Zikrullah, nafile ibadet ve taat ile meşgul olmaktan ibaret olan tarikat ile, tarikatın aslı durumunda bulunan şeriat arasında bir ayrılık ve aykırılık yoktur. Şeriatsız tarikat küfrün ve inkarın ta kendisidir.
Muhakkak tarikat, Şeriat-ı Ğarra-i Ahmediyye’ye sımsıkı sarılmak, Sünnet-i Senniyye-i Muhammediyye (SAV) edebi ile edeblenmek, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat akidesine kuvvetlice sarılmak, kitap, sünnet, icmayı ümmet ve kıyas-ı fukaha dediğimiz İslam fıkhının dört ana esasının dışına çıkmamak, çokça Allah (CC) Hz.leri’ni zikretmek, amellerin en faziletlisi “Nerede olursan ol, Allah (CC) seninle beraberdir.” ve “Nerede olursanız olun, Allah (CC) sizinle beraberdir.” ayetlerine uygun olarak daimi bir huzur ve murakebeye devam etmektir.
Bu konuda ileri geri konuşmak isteyenlerin yersiz konuşmalarına imkan yoktur. Tarikata karşı çıkan kimsenin elinde itiraz edebilmesi için sağlam deliller yoktur. Bu hususta şöyle bir açıklama yer almaktadır: Muhakkak dervişler yolu olan tarikat, şu beş temel esas üzerine kurulmuştur. Taat, zikir, başkalarını kendine tercih etmek, tevhid, kanaat, tevekkül, teslimiyyet, düşünüp taşınmak ve ona göre hareket etmek, davranışlarında şuurlu olmak, şükür ve Hakk’ın (CC) azamet ve yüce kudretini oldukça çok düşünmek, bütün bunları içerisinde toplayan bir ifade ile söyleyecek olursak, bir kelime ile istikamet ve dosdoğru olmak, kötü fiil ve niyetleri gönlümüzden tahliye etmek ve en güzel ahlaki hasletlerle donanmaktır.[1]
Bu sıfatlar ve özelliklere sahip olan kimse derviş, aksi ise ancak zındık olur. Zira, itaati olmayanın ibadeti, ibadeti olmayanın da dervişliği yoktur. Böyle biri değil mürid, olsa olsa zındık olabilir. Dervişliğin başı Kur’an-ı Kerim, ruhu ise Hadis-i Şerif’tir. Yani Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’ye istikamet ölçüsü içerisinde kesin bir bağlılıktır. Dervişliğin nedeni, Tarikat meşayihinin işaretleri, namazı şeriat, guslü tarikat, kıblesi ise hakikattir. Fakr ve dervişliğin esası güzel ahlak ve muhabbet, anahtarı, doğruluk ve istikamet, meyvesi marifet, hazinesi meskenet, özü ise nefsini bilmektir. Sana, senin her şeyinden daha yakın olan ve seni içten vuran nefsini tanımasan, senden daha uzaklarda olan yol kesicilerini nasıl tanıyabilirsin?[2]
Eba Yezid-i Bestami (KS) Hz.leri’ne: “Tasavvuf nedir?” diye soruldu. Buyurdu ki: “O, Hakk’ın (CC) bir sıfatıdır ki, kul onu giyinir. Nefis esaretinden, mide kavgasından, makam ve mevki derdinden kurtulan kul, Cenab-ı Hakk’ın (CC) sıfatlarının tecellisine mazhar olunca daha çok o sıfatlardan birine bürünmüş olur. Bu vesile ile Tasavvufun derinliğine kapı açmış olur. Bu dereceye yükselen bir kul artık başkasını değil, Hakk’ı (CC) arzular.”[3]
Şeyh Necmüddin-i Kübra (RA) Hz.leri diyor ki: “Şeriat vapur gibidir. Tarikat, kutup yıldızı gibi, hakikat ise (deniz dibindeki) inci gibidir. Kim o inciye sahip olmak isterse mutlaka vapura binmeli. Bir kutup yıldızının yardımı ile denize açılmalıdır. İncinin yeri ancak böyle bir vasıta ve böyle bir işaretle bulunabilir. Kim böyle yapmazsa gerçek maksat olan hakikat incisine sahip olamaz.”[4]
Allah (CC) Hz.leri’nin yolunda bulunan bir kimseye ilk önce farz ve vacib olan şey, şeriata dikkatle uymaktır. Tarikat, Bir takım menzil ve makamlardan geçerek kulu Allah-ü Teala (CC) Hz.leri’ne yaklaştırmaya vesile olan takvaya ait şeyleri ifa etmek ve azimet yolundan gitmektir. Şeriat, Allah-ü Teala (CC) Hz.leri’ne ibadette bulunmak, tarikat O’nun (CC) huzurundan ayrılmamaktır.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Fetevayı Halili
[2] Tasavvuf Ve Tarikatlarla İlgili Fetvalar. S. 84-86
[3] İslam Tasavvufun Özü. S.133
[4] Ruhul Arifin. S.181

ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009