SULTAN’ÜL ÜLEMA BAHAEDDİN VELED HAZRETLERİ’NİN
TARİKAT SİLSİLESİ
Âlimlerin sultanı, zamanının kutbu, Bahaeddin Veled Muhammed el Bekrî Hazretleri’nin babası Hüseyin, dedesi Ahmed el Hatıybîdir. Belh şehrindendir. Soyu sahih rivayetler, sağlam kaynaklarla belgeli olarak Resulullah (s.a.s.) Halifesi Ebu Bekir Sıddık (r.a.) Hazretleri’ne ulaşır. Yüce atalarının hepsi âlim ve müftü olup Belh şehrinde ve Horasan’ın her tarafında tanınmıştı, meşhurdu. Tarikat silsileleri Ahmed el Hatıybî’den itibaren şöyledir:
1. İmam Gazali
2. Ebu Bekir Nessac
3. Muhammed Züccac
4. Ebu Bekir Şiblî
5. Şeyh ü’t Tavâif Cüneyd Bağdadî
6. Sırrı Sakatî
7. Ma’ruf Kerhî
8. Davud Tâî’
9. Habib’ü’l Acemî
10. Hasan’ül Basrî
11. Emir ü’l mü’minin Ali bin Ebi Tâlib Mekkî’ kerem-allahü vecheh
12. Seyyid’ül Mürselin ve Hâtem’ün Nebiyyin Muhammed Mustafa (s.a.s.) Efendimiz
SULTAN’ÜL ÜLEMA BAHAEDDİN VELED HAZRETLERİ’NİN
MAKAMLARI
“Lakap olarak Bahaeddin ve Veled isen de; ruhları coşturan ebedi sultansın sen!”
“Vefa şişesini kırma; zira şişe kırılınca mest kişilerin ayağına batar.”
Hakikatleri bilen, kâmil ve keşif sahibi büyük bir padişahtı, bütün bâtınî ve zâhirî ilimlerde eşi benzeri yoktu. Kıyısı olmayan bir hakikat ve maarif deryasıydı.
Bütün gönüllerde tasarruf ederdi. Herkesin sevdiği, beğenip övdüğü idi. Vera’ ve takvâda son haddi bulmuş, çok riyazet ve mücahedeler yapmıştı, kemal sahibiydi. Bütün gönüllerde saygılı bir yeri vardı. Belh şehrinde otururdu. Horasan’ın en uç yerlerinden müşkül fetvaların halli için kendisine başvulurdu. Beytülmal’den aldığı belli bir maaşla geçinir, vakıftan asla hiçbir şey kullanmazdı. Ülema kıyafetinde olup, alim gibi davranırdı. Sabah namazıyla öğle namazı arasında talebelere, halka ders okutur, faydalı bilgilerle faydalandırırdı. Öğle namazından sonra ise dostlarına ve cemaatine maarif ve hakikat öğretirdi. Pazartesi ve cuma günleri bütün halka vaaz ve nasihat ederdi.
Sultan Said Celaleddin Muhammed Harzemşah onun müridlerindendi. Daima yanına gelir, çoğu zaman üstadı olan Mevlânâ Fahreddin Râzî ile birlikte Hazret’in vaaz meclisinde bulunurdu. Hiçbir meclis olmazdı ki, o mecliste bağrı yanık Hak aşıklarından can verenler bulunmasın, halk arasında haykırışlar, ağlamalar olmasın. Vaaz sırasında kükremiş aslan gibi aşıkça naralar vururdu. Öyle yüksek konuşurdu ki, söz o makamdan üç dört mertebe inmedikçe hiçbir kimse o sözü anlayamazdı. Celal tecellilerinin çokluğundan mübarek mizacı celadet ve heybet kazanmıştı. Daima tefekkür halindeydi.
Müridleri, bağlıları ve talebeleri pek çoktu. Hiç biri onun müsaadesini almadıkça yerinden kımıldayamazdı. Sohbeti sultanların sohbeti tarzındaydı.
Kutuplardan ve hesapsız riyazet ve mücahede sahibi bir zat olan Seyyid Burhaneddin Tirmizî el Muhakkık bile kendisine mürid olmuş, Hazreti Hudâvendigârımız’ın atabeyliğini yani lalalığını üzerine almıştı.
Şu olay Hazreti Seyyid’den dinlenmiştir:
“Belh’in alimlerinden, müftü ve meşhurlarından olan inkârcı üç yüz kişi bir gece Peygamber Efendimizi (s.a.s.) rüyada gördüler. Yeşil bir çadır içinde bir taht üzerinde iken Mevlânâ Bahaeddin Hazretleri de önlerinde diz çökmüş olarak oturuyordu. Sonra Peygamber Efendimiz ona iltifat buyurarak kucakladılar, nurlu ellerini Hazretin omzuna koyarak ordakilere şöyle buyurdular:
- Ona “Sultan’ül Ülema” lakabını verdim!”
O üç yüz kişi uykudan uyanınca; Sultan’ül Ülema’nın huzuruna doğru yola çıktılar. Yolda birbiriyle karşılaşıp geceki rüyalarını anlatmakla hayran ve şaşkın kaldılar.
Hazreti Sultan-ı Ülema bunları görünce buyurdu:
- Peygamber Efendimiz (s.a.s.) dervişlerin halini bildirmedikçe; sizde kesin bir inanç hasıl olmadı!
Onlar büyük bir saygı içinde, kusurları için af dileyerek ayakta niyazda durdular ve o an inkâr zünnarını bellerinden çözüp attılar, mürid olup kendisine bağlandılar.
Bu olaydan sonra pek çok fetvaların cevabı altındaki imza yerinde “Ketebe Sultan’ül Ülema” yazıldığı görülmüştür.
Hazret’in büyüklüğü her tarafa yayılınca bütün hükümdarlar, şeyhler, makam ve mevki sahipleri her yandan gelip, vaaz meclisinde hazır bulunmaya başladılar. Hatta Sultan Said Celaleddin Harzemşah üstadı Fahreddin Râzî ile birlikte Sultan’ül Ülema’nın vaazında çoğu zaman hazır bulunurdu. Vaaz sırasında Sultan’ül Ülema Yunan filozoflarını kötüleyip derdi ki:
- Bir cemaat var ki, semâvî kitapları arkalarına atmışlar, felsefenin bıkılmış olan eski hâyide (1) sözlerini önlerine almışlardır. Acaba bunlardan ne gibi bir kurtuluş ümidi ararlar? Bu söz İmam Fahreddin Râzî’nin kıskançlık hislerini kamçıladı. Padişahın Hazreti Sultan’ül Ülema’ya olan teveccühünü ve bağlılığını bozmak için daima fırsat arar fakat bulamazdı. Çünkü Padişahın Hazret’e olan inancını ve saygısını pek abartılı bulurdu.
Yine bir gün sultan Said Celaleddin Harzemşah Hazreti Sultan’ül Ülema’nın vaazına gelmişti. Meclis çok kalabalıktı. Padişah’ın Fahreddin Râzi’ye dönüp mecliste haddinden fazla kalabalık toplandığını söylemesi üzerine İmam aradığı fırsatı buldu, dedi ki:
- Efendim, bu kalabalığın dağıtılmasına bir tedbir bu- lunmazsa neticesi kötü olabilir. Zira saltanat erkânının zarar görmesinden korkulur. O zaman meydana çıkacak zarar ve tehlikenin önüne geçilemez. Etraftan, bir çok memleketten hükümdarlar, meşhur zatlar, devlet adamları onun ziyaretine geliyorlar, saltanat merkezinde büyük topluluklar birikiyor. İnsanların içinde kıskançlık tohumları hiç kay- bolmaz. Bir cemaat ansızın kıskançlığa kapılır, diğerleri de ona katılıp askerlerle isyan çıkarır, bir ani harekâtla bastırıp saltanatı gasbederler! dedi. Bu söz sultanı etkiledi, dedi ki:
- Buna çare nedir, ne yapalım? İmam;
- Efendim, hazinelerin, kalelerin anahtarlarını kendisine gönderelim ve diyelim ki: “devlet erkânı halk topluluğu ile birlikte zatınıza bağlıdır; müridler aşk ve şevklerinin gittikçe artmasından dolayı ülkenin mühim işlerinde gevşeklik göstermeye başladılar, elimizde kuru anahtarlardan başka bir şey kalmamıştır. Bu yüzden başkentten çıkıp her hangi bir yerde, bir memlekette ikamet buyurunuz. Biz de memleketin işlerini düzeltip yoluna koyalım ve müridlerinizin her türlü ihtiyaçlarını karşılamaya hizmet edelim.”
Sultan bunu uygun gördü, o yolda haber gönderdi. Sultan’ül Ülema şu cevabı verdi:
- Pek kolay, cuma günü vaazdan sonra gideriz.
Cuma günü vaaz meclisinde buyurdu:
- Yarın burdan gidişimiz kararlaşmıştır; dervişlere katılmak isteyen hazır olsun!
Ertesi günü müridlerden ve talebelerden üç yüz kişi beraberce Hazretin ardında yola düştüler.
Padişah Hazretin gidişini haber alınca yaptığına pişman oldu. Devlet erkânını toplayıp ricaya gönderdi, çok özürler dileyip geri dönmesini dilediyse de kabul etmedi, yoluna devam etti. Yolda hangi şehre uğradıysa hükümdarlar ve memleketin ileri gelenleri karşılamaya çıkar, büyük saygılar göstererek şehre götürürlerdi. Orada kaldığı müddetçe hürmet göstererek hizmet ederler, dünya ve ahiret faydaları kazanırlardı. Şehirden ayrılırken onların isteğine uyarak yakınlarından bir kişiyi orada vekil bırakırdı.
Bu şekilde Bağdat’a kadar geldiler. Bütün vezirler, naipler, kadılar ve şehrin büyükleri karşılayıp büyük saygı göstererek şehre getirdiler. Büyükler sabah akşam huzuruna gelir, benzerini işitmedikleri ince manalar ve yüksek hakikatler dinlerlerdi. Bir ay kadar burada Besmele’yi tefsir etti, her günkü söyledikleri evvelki sözlerine benzemezdi.
Sultan Alâaddin Keykubat’ın adamlarından bazıları Bağdat’a gelmişlerdi. Sultan’ül Ülema’yı dinleyince ona gönülden bağlandılar. Anadolu’ya döndüklerinde oranın hallerini anlatırken Sultan’ül Ülema’dan gördükleri menkıbeleri de Sultan Alâaddin’e arzettiler. Sultan bunları duyunca Hazrete gıyabında derin bir sevgi ve bağlılık duyma- ya ve hep kendisiyle görüşme arzusunda bulunmaya başladı. Sultan’ül Ülema buradan Hicaz’a gitti,[2) Hicaz’dan Şam yoluyla Erzincan’a geldi. Sultan Alâaddin’in halası olan Tâc’ül Melek Hatun’un “Ismetiye” medresesine inip çok az bir süre misafir oldu. Melik Said Fahreddin’in hatunu orada kendisine büyük saygı gösterek hizmet etti ve ve orada kalmalarını istedi. Hazret kabul buyurmayıp ayrıldılar. Erzincan’ın Akşehir’ine gidip kış mevsimini orda geçirdiler. Melik Fahreddin’in hatununun yaptırdığı medresede bir sene kaldı, burada Melik ona karşı çok güzel hizmetlerde bulundu.
Hazreti Sultan’ül Ülema ordan Anadolu tarafına gitti. Sultan Alâddin Keykubat onun yaklaştığı müjdesini alınca mübarek cemalini görme acelesiyle davetçi gönderdi. Hazret de bu daveti kabul eyledi.
Konya ovasına geldiklerinde Sultan Alâaddin bütün devlet erkânıyla karşılayıp büyük merasimlerle şehre getirdiler. Sarayın kapısına geldikleri zaman Sultan Alâaddin atından inip atının yanında yürüdü. Sultan’ül Ülema Hazretleri onun gösterdiği saygının aşırı olduğunu kendisine bildirdikçe padişah daha ziyade tevazu gösterip;
- Kendi saadet ve devletimi elde etmek için bu kulluğu yüce zatınıza sunuyorum! derdi.
Hükümdar o Hazret’e layık bir konak hazırlayıp kendilerini yükseltmek için o kadar hürmet ve hizmet ortaya koydu ki tarif olunamaz.
Hazreti Mevlânâ Hüdâvendigâr’ımız o zaman 14 yaşındaydı.
Sultan Alâaddin, çoğu zaman Sultan’ül Ülema Hazretleri’ne gelir, istifade ederdi, ona gönülden bağlanmıştı. Çoğu kez de Sultan’ül Ülema Hazretleri onun yanına gider, taht üzerinde beraber otururlardı. Konuşurken hükümdara ‘Melik’ diye hitap ederdi. Anlatıldığına göre bir gün kendisine şöyle buyurmuştur:
- Ey Melik, ben sultanım sen de sultansın! Fakat senin saltanatın gözlerin açık oldukça sürer, benimkiyse gözlerimi kapadığım vakit başlayacaktır.
Bu bahiste Hazreti Mevlânâ Hudavendigâr şöyle buyurur:
Neyem on şâh ki ez taht be tâbut revem
Hâlidîne ebedâ şud rakam-ı menşûrem
(Ben tahttan inip tabuta binen hükümdarlardan değilim, benim fermanımın yazısı ebediliktir.)
Yine anlatılır ki, bir gün Sultan’ül Ülema’yı yakınları kendilerinden geçmiş (müstağrak) buldular. Namaz vakti geldi; müridlerinden bazıları namaz vaktinin geldiğini kendisine seslenerek bildirdiler. O aldırmadı ve hiç sesini çıkarmadı, onlar da kalkıp namaz kılmaya başladılar. Yalnız iki mürid şeyhe uydu. Hâcegî adındaki şeyhe uyan müridlerden biri baş gözüyle gördü ki, imamın ve namaz kılanların arkaları kıbleye dönüktü, şeyhe uyan iki müridin ise yüzleri kıbleye yönelikti. Şeyh kendinden geçtiğinde Hak nurunda yok olmuştu ki, bu konuda “Ölmeden önce ölünüz” buyurulmuştur.[3] O demde o zat Hakk’ın nuru olmuştur. Hak nurundan yüzünü çevirip duvara dönen kimse kesinlikle kıbleye yönelmiş olmaz.
Hikâye
Sultan Said Celaleddin Muhammed Harzemşah’ın, Sultan Alaaddin Keykubat ile bir meseleden dolayı araları açıldı. Birbirine düşmanca mektuplar yazdılar. Sultan Celaleddin onunla savaşmaya kalkıp harp hazırlıklarını tamamladı, askerlerini seferber etti. Mükemmel bir orduyla Meraga’dan hareket etti, Anadolu’ya doğru yürüdü.
Sultan Alaaddin Keykubat’ın elçisi kumandan Selahad- din, Harzem askerlerinin harp etmek üzere Anadolu’ya hareket ettiğini bir Harzemli vasıtasıyla sultana iletti Sultan Alaaddin bu haberi alınca kendi ordusunu hazırladı ve mükemmel bir şekilde tertip edip seferber oldu. Harp erkânı ordunun Ermeniyye hududunda mevzilenmesine karar verdi. Düşman askerinin Anadolu şehirlerine saldırılarını ordu burada savunacaktı.
Ordunun hareket edeceği gün Alaaddin Keykubat, Sultan’ül Üleman’ın yanına gelerek yüksek himmetlerini diledi. Ordunun hareket etmesini emreden ilk kös onun huzurunda çalındı. Hükümdar atına binip orduyla beraber yola çıktı.
Erzincan havalisine ulaştıklarında birkaç gün orada kaldı, sonra düşmanın durumunu öğrenmek için casuslar gönderdi. Harzem askerleri Erzurum hududuna geldiler. Casuslar düşman askerinin sayısını, hazırlıklarını, donanımını öğrenip Sultan Alaaddin’e bildirdiler. Ordu Harzem- lilerin çokluğunu duyunca evham ve endişelere düştü. Sultan dedi ki:
- Bu böyle olmaz; ben kendim casus olarak gidip düşmanın kuvvetini, hazırlık derecesini, harp düzenini anlamalıyım.
Sultan Alaaddin Türkmen kıyafetine girip, birkaç tane cins küheylan at seçti. Yanına da birkaç Türk alıp dağ yolundan doğru Türkler’den geliyormuş gibi Harzem ordusuna ulaştı. Harzem komutanları bunları görünce kim olduklarını öğrenmek için soruşturdular. Bunlar Harzemli- lere dediler ki:
- Biz bu civarın Türk’lerindeniz. Eskiden beri atalarımız Ermeviye’lidir. Bir kaç senedir Sultan Alaaddin’in bize karşı muamelesi değişti, bizlere acımıyor, yardım etmiyorlar. Yükledikleri vergilerin çokluğu geçimimizi zorlaştırdı. Cenabı Hak’tan kurtuluşumuzun sebebi olacak askerlerinizin gelişini diliyor ve bekliyorduk. Çok şükür dualarımız kabul oldu; sancağınız bu beldeleri şereflendirdi. Bu güvencenizin şükranesi olarak şu birkaç atı, sultanın emrine hediye olarak sunuyoruz.
Kapıcılar bunu hükümdara arz ettiler. Hükümdar buna pek sevindi, iyiye yorumladı. Onlara özel bir sofra hazırlamalarını emretti. Sultanların adeti üzere bütün emirler, vezirler, komutanlar, hepsi kendi yerlerinde durdular. Sultan Alaaddin Türk hizmetkarlarıyla beraber hepsinin arkasında duruyordu. Sultan Said Celaddin’in otağına yaklaştıklarında usul ve adet gereğince yeri öperek dualar ettiler ve padişahı övdüler. Getirmiş oldukları atları da sultanın huzuruna sundular.
Sultan onları iltifata boğdu, güzel vaadlerde bulundu. Sultan Alaaddin bunların düzenlerini, harp tekniklerini inceledi.
Devlet erkânı dağıldığında misafirlere özel bir çadıra götürüp yemekler verdiler. Gece yarısı Harzemşah’ın aklı başına geldi. Dedi ki:
- Sakın bunlar casus olmasınlar? Zira sultan Alaad- din’in hangi memleketinden geçtikse halkın sözleri ve halleri hükümdarın muamelesinden razı ve memnun görünüyordu. Bu adamlar niçin şikayette bulunuyorlar? Hem de sultan Alaaddin’in birkaç günden beri ordusuyla beraber bu havaliye geldiğini duyduk, bu adamlar neden onun hizmetine gitmediler? Eğer gittilerse, ondan izinsiz buraya gelmeye nasıl fırsat bulabildiler? Yarın bunların durumunu iyice araştırmak lazım.
Hemen Erzurum beyi Melik Muğisiddin’i yanına çağırdı, durumu ona anlatıp danıştı.
Harzemşah’a bu düşünce gelmeden önce; Sultan Alaaddin rüyasında, Hazreti Bahaeddin Veled’i gördü. Ona;
- “Ey Melik kalk, hayvanına bin, yatacak zaman değil!” diyordu.
Sultan Alaaddin uyandı;
- Yarın şunların durumunu araştırayım, geceleyin kalkar gideriz diyerek yattı. Yine rüyasında Sultan’ül Ülema Hazretlerini gördü. Mübarek elinde bir asa olduğu halde gelip
- Niye hâlâ yatıyorsun? diye göğsüne vurdu.
Sultan hemen korkuyla titreyerek uyandı, arkadaşlarını uyandırdı. Hayvanları eyerlemelerini emretti. Hatta kendi hayvanını kendi eliyle eyerledi, binip yola düzüldüler.
Harzemşah seher vaktinde misafirlerin bulunduğu çadırı gözetlemeleri için nöbetçiler konulmasını emretti. Sabah yaklaştı; o kadar dikkat ettiler, onlardan bir hareket görmediler. Çadıra gelince kimseyi bulamadılar, derhal şaha arz ettiler. Harzemşah hemen takip ve yakalamaları için birçok süvari gönderdi. Gündüz olunca kendi de ordusuyla birlikte hareket etti.
Sultan Alaaddin ve arkadaşları arkalarından takip edil- mekte olduğunu görünce hayvanlarını ılgara başladılar, akşam üzeri kendi askerine yetişti. Takip eden askerler, bunların orduya katıldıklarını görünce dönüp gitmeye mecbur oldular.
Sultan Alaaddin askerlerine iltifat edip gönüllerini aldı. Yardıma mazhar olacaklarına dair sözlerle morallerini yükseltti.
Erzincan’ın Yassıçimen mevkiini cenk mevzii olarak uygun gördüğünden orasını ordu karargahı yaptı.
Ertesi gün Harzemşahlar buraya ulaştılar. Üçüncü gün her iki taraftan savaşçılar meydana çıktı. O gün zafer Harzemli’lerdeydi. Dördüncü gün yine tekrar olundu. Bu sefer zafer Rûmî’lerde göründü. Beşinci gün her iki tarafın askeri harbe hazırlandılar. Sağ ve sol cenahlara güçlü, tecrübeli kumandanlar tayin ettiler. Cenk başladı. Davul ve nekare sesleri, süvarilerin haykırışları, atların kişnelemeleri birbirine karışıp ufuklara aksetti. Yıldırım gibi koşan atların ayakları altından kopan tozlardan gökyüzü görünmez oldu. Ansızın evliya nefeslerinin kudsal heybetlerinden saadet rüzgarı esip Rûmî’lerin tarafındaki tozları Harzemli’ lerin gözlerine savurdu. Manevi kuvvetleri kırıldı, dayana- maz hale geldiler. Korku ve dehşet yüreklerini kapladı, kaçmaya mecbur oldular. Sultan Alaaddin’in ordusu zafer kazanıp sevindi. Hicri 617
İnanç sahibi bilmelidir ki, harp donanımı mükemmel olan böyle bir heybetli ordunun hezimete uğrayıp darmadağın olması ancak o vaktin kutbunun kutsal himmeti bereketiyledir. Evet, kesin olarak bilinmelidir ki, evliya taifesinin yüksek yardımları; din ve dünyada saadet, uğur ve kurtuluş sebebidir. Beyt:
Yaratılmışların seçkinisin, gözümüzü açan sensin,
Bir bakışla iki cihan bağışlarsın.”
O Hazret’in kerametleri o kadar çoktur ki, hepsini anlatmak lazım gelse büyük bir kitap yazmak gerekir. Manevi cemallerinin aşıkı olanların toplandıkları irfan ve hakikat meclislerinde Hazret’in mübarek dilinden çıkıp da o kudsi huzura devam edenler tarafından kaydedilen mübarek sözlerden birini örnek olarak alıyoruz:
“Bismillahirrahmanirrahim
İhdines sıratal müstakim[4]
Yarabbi, benim her parçamı hoşluk ve rahatlık şehrine eriştir. Bin tane hoşluk kapısını benim vücuduma aç. İnsanı hoşluk şehrine eriştiren yol doğru, eriştirmeyen eğri yoldur.
Bu münacatım üzerine gördüm ki, Allah bütün güzellerin gıdası olan sevgisini benim vücudumun cüzlerine layık gördü. Sanki bütün cüzlerim onların cüzleriyle karıştı. Rahmet ve feyz sütleri bütün cüzlerimden kaynamaya başladı. Cemalden ve kemalden, zevk, muhabbet ve letafetten cisimleşen her suret sanki Rabbi Teâlâ’nın zatından benim altı cihetimde ortaya çıkıyor. Mesela, bir kimse mavi bir elbise giyse, o elbise çeşitli nakışlarla süslü olsa işte bunun gibi Hak Teâlâ kendinden bende yüz binlerce suret gösteriyor.
Güzellik ve irfan zevkinden, cemal nurlarının ışıklarıyla parlayan güzellerin suretlerinden, onların ölçülü tavırları, halleri ve cilveli hareketlerinden, hurilerden, cennet köşklerinden, hoşça akan ırmaklarından, aklî suretlerden ve daha nice sonu olmayan garip güzel şeylerden bende, kendisinden sayısız suret gösteriyor. Bunca süslü güzellikler bende ortaya çıkıyor.
Gördüm ki, yüz binlerce reyhanlar, güller, gülistanlar, sarı ve beyaz kokulu yaseminler meydana getirip benim cüzlerimi bir gül bahçesi kıldı. Ondan sonra kudret eli bunların hepsini sıktı; misk kokulu bir gül suyu meydana getirdi. Onun güzel kokusundan cennet hurilerini yarattı. Benim cüzlerimi de onlarla yoğurup karıştırdı, macun etti.
Şimdi hakikat gözüyle gördüm; bütün güzel suretler ilâhî meyvenin suretidir, Şimdi bu cihanda Allah’ın bütün saddet ve lütuf reyhanları bana ihsan olunuyor.
Bana; “Allah’ı görüyor musun, yoksa görmüyor musun?” diye sorsalar, cevap olarak derim ki, ‘Ben kendiliğimden göremem, zira (Lenterani: Beni göremezsin!)[5] buyurur. Fakat o gösterirse ben görmem de ne yaparım?’ ”
Onun yüksek sözlerinden faydalanmak isteyenler; cemaati tarafından toplanmış olan sözlerini inanarak okumalı, mana ve hakikatinde tefekkür etmelidirler ki, o kutsal fidanın temiz meyvesinden pay alarak berhudar olabilsinler.

[1] Hâyide: bayat, uzun zamanlardan beri ağızlarda sakız gibi çiğnenmekten dolayı usanç vermiş olan sözler..
[2] Sultan’ül Ülema Hac yolundayken tatarlar ayrıldığı Belh şehrine saldırmış, yakıp yıkmışlardır.
[3] Hadisi şerif
[4] Fatiha Suresi: 5. “Bize doğru yolu göster”
[5] A’raf suresi: 143.

ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009