Buy Antabuse online

Site İçi Arama


Genel Arama
Sözlük Evinde Arama
Kullanıcı Girişi

Anasayfa Sanat Evi Tezhip Sanatı Müzehhiblik- Tezhip Sanatı
  • Müzehhiblik- Tezhip Sanatı

    Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta

    TEZHİP SANATI

     

    Tezhib; genel olarak tanıtılmaya çalışılırsa, altın ve çeşitli boyalarla yapılan süsleme sanatıdır. Bu sanatı icra eden erkek sanatkarlara “müzehhib” Hanım sanatkarlara ise “müzehhibe” denir. En eski geleneksel sanatlarımız arasında yer alan Tezhib sanatı, kendi milli kültürümüzden sanatlarımızdan uzsaklaştırılma çabalarıyla unutulmaya yüz tutmuşken, değerli birkaç sanatkarımızın çabalarıyla yeniden bir canlanma içine girmiştir. Türklerin, Orta Asya’dan çeşitli kültürlerle kaynaşarak Anadolu’ya getirdiği tezhib sanatı; Beylikler, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde her zaman büyük saygı duyularak, zaman içinde geliştirilerek sürdürülmüş ve günümüze kadar gelebilmiştir. Çeşitli kaynaklardan gördüğümüz kadarıyla bu dönemlerin hükümdar, sultan ve ileri gelenlerince bu sanatı icra eden sanatkarlara ayrı bir önem verilmiş, sanatlarını en iyi şekilde sürdürebilmeleri amacıyla gereken imkânlar seferber edilmiş, bunun sonucu olarak, şimdi Topkapı Sarayı Kütüphanesi başta olmak üzere, yurdumuzun çeşitli kütüphanelerinde inceleme, araştırma imkânı bulduğumuz seyretmeye doyamadığımız güzellikteki yazma eserler ortaya çıkmıştır. Tezhibin geçmiş dönemlerde en güzel uygulama alanları bulduğu konular, Kur’an-ı Kerim, tuğralar, fermanlar, murakkalar, vakfiyeler, levhalar, çeşitli konulardaki kitaplardır. Günümüzde de hat etrafını süslemek amacıyla levha çalışmaları, kitap kapakları ve Kur’an-ı Kerim süsleme çalışmaları yapılmaktadır. Tezhib sanatı; sabır, sebat, çok okuma, araştırma ve eser incelemenin yanısıra usta-çırak usûlü öğrenilen bir sanatımızdır.
    Değerli hocam Çiçek Derman’ın kendi hocasından aktardığı gibi çok görerek göz, çok çizim yaparak el eğitiminin tezhib sanatında ayrı bir önemi vardır. Gayet meşakkatli, uzun bir eğtim isteyen tezhib sanatına başlayan; onun zenginliğini, güzelliğini tanıyan bir kişinin bu sanattan bir daha kopması imkansız gibidir. Altının pırıltısı, renklerin doyumsuz güzelliği, desenlerin zenginliği, çalışmanın inceliği, zarifliği ve tarihimizle iç içe yaşamanın verdiği haz bütün bu meşakkatleri derin bir zevke dönüştürerek, başarma gayretlerini arttırmaktadır. Tezhib sanatını meydana getiren ana motifler; yapraklar, hatayiler, rumiler ve bulutlardır. Bu ana motifler de kendi aralarında çeşitli gruplara ayrılırlar. Bütün bu motiflerin kendilerine has çizim kuralları vardır. Bu kurallar uygulanarak çok çeşitli desenler meydana getirilir. Tezhib çalışmasında ilk safhayı desen hazırlama meydana getirir. Bu desen hat (yazı) kenarına olabileceği gibi kendi başına bir çalışmayla da değerlendirilebilir. Hat kenarına çalışılıyorsa, nisbeti göz önünde bulundurularak desen hazırlanır, sonra hat aherlenmiş kâğıt üzerine nişastayla yapıştırılır. Bu gayet dikkat isteyen bir iştir. Sonra cetvelleri çekilip, desen kâğıdın rengine ve türüne göre çeşitli usullerle geçirilir. Daha sonra desende altınlanacak kısımların çalışması yapılıp “zermühre” denilen, ucunda düzgün kesimli bir taş bulunan (akik gibi) aletle altınlar, ya arasında karamela kâğıdı konularak mat bir şekilde, ya da direk altına sürülerek parlak bir şekilde parlatılır. Ardından en çok dikkat ve titizlik isteyen tahrirleme işine geçilir. Tahrirleme işini, is mürekkebiyle yapmak en uygun olanıdır. Tahrir işinden sonra çiçeklerin renklendirme işlemine geçilir. Sonra zemin, paftalama şekline göre imkân varsa çeşitli renklerde veya tek renk olarak fırça ile boyanır.
    Tezhib çalışmasında son safha tıhların (genellikle birbirlerine paralel olarak desenden sonra kâğıt boşluğunu dolduran gayet zarif ince, uzun şekiller) boyanmasıdır. Bu şekilde sıra takip edilerek yapılan çalışmalar klasik tezhib tarzını meydana getirirler. Bunun yanısıra yalnız altınla yapılan çok önemli bir çalışma şekli de “hâlkâr” dır. Altın, jelatinli suyla kâfi miktarda sulandırılıp motiflere sürülür, kenarlar bu sefer az sulandırılmış koyu kıvamdaki altın da nüanslı (inceli, kalınlı) bir şekilde belirlenir. Hâlkâr hafif renkli olarak çalışılırsa (zerşikâf), motifin etrafına koyu renkte tahrir çekilirse ( tahrirli hâlkâr) gibi isimler olarak çok farklı şekillerde çalışılabilir. Tezhib kısaca anlatmaya çalıştığımız bu konular dışında da çok değişik uygulama alanları bulan eşsiz zenginlik ve güzellikteki bir sanatımızdır. Burada bir nebze de olsa klasik sanatlarımızın şaheserleri arasında ayrı yerleri olan hat, ebru, tezhib işbirliğine de değinmek istiyorum. Bu üçlü işbirliğinden şu şekilde tezyinatlar meydana getirilebilir. Hattın yazıldığı aherli kâğıdı okşayacak tonlardan bir ebru seçilip murakka üzerine nişastayla yapıştırılır. Sonra hattımız kenarlardan dengeli bir boşluk bırakılarak ebrunun üzerine yine nişastayla yapıştırılır. Hat ve ebruyu öldürmeyecek şekilde genellikle ince bordür şeklinde tezhib deseni hazırlanarak kâğıda geçirilir. Yine hat ve ebruyla kaynaşacak renkler seçilerek çalışmaya geçilir. Eğer lüzum görürsek ebru üzerine zerefşan yapabiliriz. Bu çalışma da kendi arasında kısımlara ayrılır. Kalbur zerefşan, fırça zerefşan gibi. Ayrıca ebruyu murakka üzerine yapıştırıp aherini yaptıktan sonra yalnız tezhib deseniyle (zahriye) çalışmalar yapılır. Yine ebruyu hattın etrafına pervaz olarak veya koltuk tezhibinin yapılması gereken yerlerde (kıt’a, hilye-i şerif) koltuk ebrusu şekinde kullanabiliriz. Yukarıda anlatılanlardan da anlaşılacağı gibi tezhib sanatımız sonsuz zenginlik ve güzellikteki eserlerin meyadana getirilebileceği eşsiz bir süsleme sanatımızdır.
    Köklü süsleme sanatlarımızdandır. Tezhip kelimesi Arapça’da “altınlama, yaldızlama” anlamına gelir. Ama tezhip yalnız altınla değil boya ile de yapılır. Daha çok yazma kitapların sayfalarını, hat levhalarının kenarlarını süslemede kullanılmıştır.
    Tezhip doğuda olduğu kadar batıda da uygulama alanı bulmuş bir sanattır. Özellikle ortaçağda Hıristiyanlık’ın kutsal metinlerini, dua kitaplarını süslemede yoğun biçimde kullanılmıştır. Ama zaman içerisinde kitaplarda da resim öne çıkmış, tezhip yalnızca başlıklardaki büyük harfleri süslemekle sınırlı kalmıştır.
    Türkler’de tezhibin geçmişi Uygurlar’a kadar uzanır. Mani dininin Uygurlar arasında yayıldığı 9. yüzyılda tezhip sanatı da görülmeye başlanmıştır. Bu dönemde İslam ülkelerinde de tezhip yaygın bir sanattı. Anadolu’ya Selçuklular’ın getirdiği tezhip en gelişkin dönemini Osmanlılar zamanında yaşamıştır. 15. yüzyılda Mısır’da Memlûk sanatçıları ayrı bir üslup geliştirmişler, aynı dönemde İran’da ve ardından Timurlular’ın egemen olduğu Herat, Hive, Buhara, Semerkant gibi merkezlerde tezhip sanatı büyük gelişme göstermiştir. Herat’ta geliştirilen üslup daha sonra da İran tezhip sanatını büyük ölçüde etkilemiştir. Osmanlı sanatçıları da 15.-16. yüzyıllarda İran’la artan ilişkiler sonucunda Herat Okulu’nun birçok özelliğini yapıtlarında kullanmış, yeni bireşimler yaratmışlardır. 18. yüzyılda Osmanlı tezhip sanatı gerilemeye yüz tutmuş, klasik motiflerin yerini kaba süslemeler almaya başlamıştır. 19. yüzyılda ise sanatın hemen her alanını saran batı etkisi tezhibe de yansımış, örneğin Klasik dönemde tek olarak kullanılan çiçek motifleri vazolar, saksılar içinde buketler halinde görülür olmuştur.
    Tezhipte temel malzeme altın ya da boyadır. Altın, dövülerek ince bir tabaka haline getirilmiş varak olarak kullanılır. Altın varak su içinde ezilip jelatinle karıştırılarak belli bir kıvama getirilir. Boya ise genellikle toprak boyalardan seçilirdi. Sonraları sentetik boyalar da kullanılmıştır. Tezhip sanatçısı (müzehhip) bir kâğıdın üstüne çizdiği motifi önce sert bir şimşir ya da çinko altlığın üstüne koyarak çizgileri noktalar halinde iğneyle deler. Sonra bu delikli kâğıdı uygulanacağı zeminin üstüne koyarak delikleri yapışkan bir siyah tozla doldurur. Delikli kâğıt kaldırıldığında motifin uygulanacak zemine çıktığı görülür. Bu motif iyice belirginleştirilip altınla ya da boyayla doldurularak tezhip meydana getirilir.
    Tezhib sanatının kaynağı, Türklerin orta Asya'da tarih sahnesine çıktıkları devirlere kadar uzanır.
    Amerikalı arkeolog Raphael Pumpelly'nin 1908'de Orta Asya'da, Hubert Schimt'in 1904'de ön Asya'da Aşkabat civarındaki Anav şehrinde yaptığı arkeolojik kazılar, Orta Asya medeniyetinin, Pumpelly'e göre milattan 9000 yıl, Schimdt'e göre ise milattan 4500 yıl öncesine kadar uzandığını ortaya koymuştur. Çanak, çömlek gibi ele geçen eşyalarda rastlanan şekil ve motif örnekleri, Türklerde plastik sanat başlangıcının, bu tarihler arasında olduğunu göstermektedir. Bu yüzyıllarda geometrik ve hayvanlardan meydana gelmiş süsleme hatlarına rastlanmaktadır.
    M.Ö. I. binin yarılarında ise, Büyük Hun devletini kuracak olan kabilelerin yavaş yavaş kendilerini göstermeye başladıkları gerek Çin kaynaklarından ve gerekse buluntulardan anlaşılmaktadır. Güney Rusya ile Çin arasında "hayvan üslubu" adı ile adlandırılan ve bu sahada müşterek bir hususiyet gösteren sanatın olgunlaşma çağları bu devirden itibaren başlar. Bu dönem sanatçıları yırtıcı hayvanların geyik, antilop, keçi, koyun, inek nadiren deve gibi çift tırnaklı hayvanlara saldırma sahnelerine hiçbir yerde görülmemiş bir tarzda rağbet göstermişler, bıkmadan aynı temaları tekrarlamışlardır. Rostovzeff'in ilk defa adlandırdığı "hayvan üslubu" bu suretle meydana çıkmış, Altaylar'da Hunlar arasında, güney Rusya'da ve Kafkasya’da yaygınlaşmıştır.
    Büyük Hun devletinin kültürü dendiği zaman M.Ö. III. asrın sonlarından başlayıp, M.S. III. asrın sonlarına kadar devam eden beş asırlık bir kültür ve anane haline gelir. Hun devletinin siyasi birliği bir yandan Orta Asya'daki kültür birliğini sağlarken, diğer taraftan dış temaslar neticesindeki etkileri kendi bünyesine almaktaydı. Bilhassa batı Türkistan’dan gelen türlü motifler ve Çin kültür sahasına ait cennet kuşu vs. gibi manevi anlamı olan temler, at koşumlarında ve keçelerde yer almaya başlamıştı. Bunun yanında, Orta Asya'nın çok eski kültürlerine ait hayvan mücadelelerine ait sahneler, eski karakterlerini kaybetmeyerek devam etmekte ve hatta bu iki unsur kaynaşmış olarak görülmekte idi.
    Orta Asya’nın mevzii kültür sahaları yerine Büyük Hun devletinin medeniyeti geçebilmiş ve orta Asya’daki kültürler birleştirilmiştir. Hunların en önemli özelliğinden biri de geometrik tezyinatı kullanmasıdır.
    6. yüzyıl ortalarında Orhun nehri batısındaki yayla bölgesinde (ötügen) kurulup, Mançurya'dan Karadeniz sahillerine kadar uzanan büyük Türk imparatorluğu, devlet ve millet olarak Türk adını kullanan ilk büyük siyasi kuruluştur. Çin kaynakları Göktürklerin Asya Hunlarının soyundan geldiğini açıkça belirtir.
    Göktürk sanatı bugüne kadar, hemen hiç denecek kadar az incelendiği ve bu konuda yayın olmadığı için birçok bakımdan fikir edinmek zordur. Din Şamanizm’dir. Dil, edebiyat ve sanatta çok zengin örnekler vermişler fakat pek azı zamanımıza ulaşabilmiştir.

    Altay dağlarında Göktürk çağına ait katanda buluntuları, Macaristan'da bazı peçenek mezarlarından çıkan eserlere çok benzerlik gösteriyorlardı. Bu benzerlik kayış uçlarında, kemikten yay parçalarında, oklarda, gem ve üzengi, diğer koşum takımlarında görülmektedir.
    Peçenek eserlerinde gördüğümüz süsleme unsurlarını incelediğimizde, hayvan üslubunun yanında, geometrik tezyinatı da görürüz. Özellikle tıbbın sembolü olan Süheyl Ünver tarafından "saadet düğümü" olarak isimlendirilen, Anadolu Selçuklularında çok kullanılan motife Orta Asya buluntularında rastlamamız oldukça dikkat çekicidir. Göktürk çağına ait tanrı dağları eserlerinde görülen süsleme unsurlarında ise, tabiattan stilize edilmiş penç ve yaprak motiflerine rastlanmaktadır. Ayrıca Altay dağları buluntularına göre Göktürk çanak ve çömleklerinde ince çizgilerle yapılmış balık sırtı tezyinatı görülüyordu.
    744 senesinde merkezleri Orhon kıyılarında olan Dokuzoğuzlar Uygur devletini kurarak M.S. 840 senesine kadar bu bölgede yaşamışlardı. Maniheizm dinini kabul eden Uygurlar siyasi ve kültürel açıdan önemli bir rol oynamaya hazırlanıyorlardı. Mani dininden sonra Budizm’i benimseyen Uygurlar, duvar resimlerinde kullandıkları figür ve motifleri daha da küçülterek kitap süslemekte kullanmışlardır.
    840 tarihinde Orhon kıyılarındaki Uygur devleti yıkılınca devletin sıklet merkezi beş-balık ve turfan bölgelerine nakledildi. M.S. 840'dan sonra turfan bölgesi kültürü karışık bir karakter arz etmeye başlar. Bu suretle yeni bir üslubun meydana çıktığı anlaşılır.Von Le Cog'un "mischkarakter" yani karışık karakter diye adlandırdığı bu üslubun en önemli özelliği Çin sanatından çok şeyler taşıması idi. yepyeni bir çiçek tezyinatı doğmuştu.
    Uygur sanatının başlangıç devrinin en önemli hususiyeti, Budist gandhara sanatı ile Çin üslubunun imtizaca başlaması ve yepyeni bir cereyanın meydana gelmesi idi. ayrıca bu devirdeki eserlerde kısmi bir çerçeve yapma temayülü vardı. Mağaraların tavanları çiçeklerle kaplanıyor ve kitabelerle süsleniyordu.
    9. ve 10. yy.’a ait bezeklik fresk süslemelerinden birinde görülen ejder süslemesi dikkate değerdir. Ejder üzerinde bulunan birbirini takip eden eğriler, Selçuklu devri yazmalarındaki münhaniler ile benzerlik göstermektedir. Ejderin ayağından çıkan kanat biçimindeki formlar ve helezonlar rumi motifini hatırlatmaktadır. Bu Uygur freski Berlin Staatliche Museen'de sergilenmektedir.
    Toyak vadisindeki mabetlerde pek çok Uygur el yazması ele geçirilmiştir. Bu el yazmalarının içinde en önemli olanı Göktürk harfleri ile yazılı olanlarıdır. Gerçek Uygur üslubu 9. yy. sonundan itibaren görülmeye başlar. 10. yy'da gelişir. 11 ve 12. yy'larda ise tam bir olgunluğa kavuşur.
    Maniheist ve Budist Uygur ressamları M.S. 8. yüzyıldan itibaren, Orta Asya'dan, ön Asya'ya ve daha aşağılara inmeye başlamışlar, kendi tarz resimlerini gittikleri yerlere yaymışlardır. resim, minyatür ve heykelin İslam dünyasında yayılmasında Uygurların rolü büyük olmuştur.
    Mani dinine mensup Uygurlardan kalan yazmalar dikdörtgen şeklindedir. Tezhip ve resimlerde arka taraf mavidir. kullanılan renkler al, beyaz, altın yaldız, erguvan rengi, açık ve koyu yeşildir. tezyinat arasında basitleştirilmiş ağaç motifleri, boşlukları dolduran çiçekler görülür.
    Moğollar devrinde pek çok Uygur sanatçı İslam dünyasına gelmişler ve sanatın gelişmesine katkıda bulunmuşlardır.
    İlhanlı devrinde yakın doğu'da çalışan Ahmed Musa'nın Topkapı, h. 2154 sayılı murakkada parçaları bulunan mi'rac-name'sinde Uygur sanatının tesirleri izlenmektedir.

    Uygur sanatı ayrıca Bağdat mektebine yaratıcı mahiyette tesir yapmıştır. Clement Huart'a göre Orta Asya'nın üstün sanatı Selçuklular ve Osmanlı Türklerinde devam etmiştir.
    14. yüzyılda İran'ı istila eden Moğollar beraberlerinde Uygurlu katipleri ve nakkaşları da getirmişlerdir. Uygurlu katiplerin Moğollar hizmetinde yazmış oldukları eserler yine Uygurlu nakkaşlar tarafından resimlendirilmiştir. Timur devrinde Herat bu yüzden dünyanın en ileri tezhip ve minyatür merkezi olarak gelişmiştir.
    Timuroğulları şah ruh ve Ömer şeyh ile torunları Baysungur, İbrahim Sultan ve İskender bin Ömer Şeyh zamanında İran kitap sanatı en büyük devrine ulaştı. Göze çarpan erken yazmaların bir kaçı Şiraz'da yapıldı. (Kahire’de şehname, Oxford'daki Sultan İbrahim şehnamesi ve İskender Sultan için yapılan iki yazma gibi.) Eğer bu yazmalar Chester Beatty'deki 1426 tarihli, Gülistan veya Tahran şehnamesi gibi Herat'da yapılan çağdaş ciltlerle mukayese edilirse bu iki okulu ayırt edecek büyük fark yoktur. Herat eserlerinde daha ferdiyetçilik ve daha büyük bir akademik birleşimi sezmek muhtemelken, kıdemlilik Şiraz'da kalır gibi görünür. Zaten 15. yy. Herat ve Şiraz'da iki ana Timur okulu eserleri arasındaki fark henüz tam manasıyla aydınlanmamıştır.
    Üç resim ekolü fasılasız olarak 13. asır başlangıcından 18. asrın sonuna kadar devam eder. Bu altı asırlık sanat devresi üç büyük hükümdar sülalesinin koruyuculuğu ile şeref bulmuştur. Bunlar yani, Moğollar, Timurlular ve Safeviler hep Türk aileleridir. En meşhur musavvir ve nakkaşlar, Semerkant’ta, Buhara mektebinde yetişmiştir. Timurlular devrinde Horasan, Hindistan, Keşmir, Fars ve Irak taraflarında yapılan sanat ve mükellef kalıplar, resimli nakışlı kitaplar ziynetli ve tezhipli mushaflar, levhalar çok nefis eserlerdir.
    Timurlular İran'da iki asırdan fazla süren büyük bir medeniyet yaşatmışlardır. Semerkant ve Buhara mekteplerinden gelen sanatkarlar zamanında parlak eserler meydana getirmişlerdir. Hemen hemen her üslup vardır. Resimleri o devrin, Türk milletinin ve büyüklerinin yaşama tarzlarına dair vesika niteliğindedir.
    Safeviler devrinde resim sanatı çok ilerlemiş ve yükselmiştir. Safeviler (1502-1736) yeni çağın başlarında İran imparatorluğunun başına geçip 234 yıl devam etmiş bir Türk hanedanlığıdır.
    14, 15. yüzyıllarda örneklerini görmeye başladığımız "resim" geleneğinin 1502-1732 yılları arasında İran'da hüküm sürmüş Safeviler zamanında da devam ettiğini görürüz. ancak Safeviler döneminde yapılmış resimlerde doğu etütlerinin yanı sıra, figürlere de yer verilmiştir.
    1502'de Şah İsmail’in (1501-1524) Tebriz’i alıp başkent yapması, ertesi sene Şiraz'ı ele geçirmesi ve 1510'da Herat'ı alması, Safevilere önemli sanat merkezlerini kazandırmıştır. Safeviler devrinde üretilmiş en erken tarihli resimler Tebriz'de yapılmıştır.
    Safeviler devrinde rastlanan bazı resim sanatı örneklerinde aynı resim geleneğinin Türkmenlerden alınarak, sürdürüldüğünü gösterir.
    16. yüzyılın ikinci yarısında Safevilerde, özellikle Şah Abbas devrinde (1587-1629) minyatürlü yazmaların gerilemeye başladığı ve daha çok tek yaprak halinde minyatür ve "resim"lerin yapılmaya başladığı görülür. Kazvin ve Meşhed'de devrin modasına uygun, imzalı ve tarihli resimler yapılmıştır. Bu çalışmaları meydana getiren ressamlar arasında Muhammedi ve Şeyh Muhammed önde gelen isimlerdendir.
    Her ne kadar batılı araştırmacılar tarafından Herat ve Safevi dönemi İranlılara mal edilmek istense de köken itibari ile Türk’tür. Erken Abbasi devrinden başlayarak, Türklerin İslam dünyasına tek tek ve gruplar halinde hareket ettiklerini ve Tebriz, Herat gibi önemli İslam sanatı merkezlerinde iç Asyalı sanatçıların çalıştıkları bilinir.
    17. ve 18. yüzyıllarda, Safevi resminin son parlak devrini yaşadığı İsfahan okulunda (1589-1722) da yine çok sayıda tek ve grup halinde imzalı ve tarihli resimler yapılmış, resim geleneği İran'da 18. yüzyılın başlarına kadar sürdürülmüştür. İsfahan okulu ressamlarının en ünlüleri, mirza Muhammed-al Hüseyni, Muhammed Aka Rıza veya Rıza-i Abbasi ve Muin Musavvir'dir.
    Şiraz'da 15. yüzyılın ilk yarısında Muzafferiler'de tezhip sanatı gelişme gösterirken, aynı yüzyılda karakoyunlu-akkoyunlu Türkmenleri idaresinde bulunan şehirlerde sanat başarıyla devam etmektedir, fakat eyalet karakterine uygun gelişme göstermiştir. Türkmen devri tezhip sanatı Osmanlı Türklerini etkilemiştir.
    Bu gelişmeleri izlerken, 11. yüzyıldan, 13. yüzyıla kadar saltanat süren Selçuklular Anadolu'nun orta ve doğu bölgelerine yerleşmişlerdi. Suriye’den, Semerkant'a kadar yayılan Selçuklu devleti, üç devlete bölünmüştü; İran Selçukluları, Suriye Selçukluları ve Anadolu Selçukluları. Üç devlete bölünen Selçuklu devletinin sanatlarında da bazı değişiklikler olmuştu. Suriye’de ve Anadolu'da yeni bir sanat doğmuş İran'da ise Sasani üslubu ve metodu devam etmiştir.
    Anadolu Selçuklularının Konya ve diğer önemli şehirlerde tezhip atölyelerinin bulunduğu bilinmektedir. Anadolu'da ilk defa Konya’da Selçuk sarayında başlayan nakışhane ananesi diğer Türk devletleri döneminde de devam etmiştir.
    Selçuklu tezhiplerine baktığımızda ise şu sonucu görürüz. Selçuklu tezhip sanatı üzerindeki görüşlerim, özellikle Konya Mevlana müzesinde bulunan mesnevilerde yoğunlaşmaktadır. Anadolu Selçuklu tezhibi karakterini bu örneklerin en iyi şekilde vurguladığına inanıyorum. Selçuklu tezhiplerinde ana karakter geometrik süsleme ve rumi tezyinattır. Zahriye sahifeleri oval olarak, mekik formunda hazırlanmıştır. Dikdörtgen çerçeve şeklinde zahriyeler de bulunmaktadır. Divan-ı kebirdeki zahriye sahifesinde dikdörtgen çerçeve içine şemse formunda yuvarlak, rumili bir bezeme kullanılmıştır. Genel olarak bakıldığında, Selçuklu zahriyelerinde mekik şeklindeki formların yanı sıra dikdörtgen çerçeve içinde ve tam sahife tezhipli formlarda görülür. 15. yy. Fatih devri tezhibinde zahriye sahifelerinde aynı mekik formunun devam ettiği görülür, fakat o devrin kendine has karakteri korunmuştur. Buna karşılık 16. yy. zahriyelerinde bu forma pek rastlanmaz.
    Serlevha sahifeleri tam sahife tezyin edilmiştir. motiflerle işlenmiş kısım, sahifenin ortasında toplanmıştır, geometrik olan cetvellerle ayrılmış bölümler bu kısmın etrafında sıralanmışlardır. Süslemeler geniş bordürler halindedir.

    Serlevha sahifelerinde süsleme Selçuklu döneminde genelde bu şekildedir. Cetvel çekilmeden, dendanlı form olarak hazırlanmış serlevha sahifesi yok denecek kadar azdır. Sure başları, fasıl başları 6-7 cm.lik süsleme çerçevesi içindedir. Bu dikdörtgen çerçevenin içine sure başı veya açıklaması yazılmıştır. Son sahifeler bazılarında süslenmemiştir. Genelde tezhipli kısımlar, sahifenin alt kısmında bulunmaktadır. Tamamen tezhiplidir.
    Selçuklu tezhiplerinde kullanılan renkler, lacivert, yeşil, geniş satıhları kaplayan altın, kırmızı renkli cetveller, en çok kullanılanlardır. motifler, geometrik zencerekler, geçmeler, düğümler ve rumi kompozisyonlar olmak üzere, genelde geometrik formlar üzere yoğunlaşmıştır.11. yy'da Selçuklu tezhibinde daha çok geometrik formlar, altıgenler, sekiz köşeli, dört köşeli yıldızlar, düğümlü geçmeler (özellikle saadet düğümü) kullanılmıştır. 13. yy'a doğru gelindikçe geometrik düzenin yanı sıra bitkisel kompozisyon formlarına önem verildiği görülür. Kullanılan rumiler oldukça iri ve dolgundur. Tepelik ve ortabağ ile serbest kompozisyon oluşturan rumiler arasında orantı farkı büyüktür. Selçuklu tezhibinde, 16. yy'da dilimli olarak kullanılan rumilere benzer, bu dilimleri andıran fakat başlangıç niteliğindeki rumiler kullanıldığı görülür.
    Sahife kenarlarında kullanılan güllerin kendine has karakteri vardır. bu güllerde kullanılan motifler bitkisel kökenli olmayıp rumi hatlarından oluşmuştur. bunlarda münhani denilen eğriler sıkça kullanılmıştır. diğer önemli bir özellik de Selçuklu sanatkarlarının, Anadolu’da meydana getirdikleri eserlerinde, orta Asya hayvan üslubunun etkilerini taşımalarıdır. 12. yüzyılda gelişmeye başlayan Türk tezhibi 13. yüzyıl sonlarında en güzel örneklerini vermiştir.
    Anadolu Selçuklu devletinin dağılmasıyla Anadolu'da beylikler dönemi sanatı yaşamaya başladı. Çeşitli beylikler devraldıkları Selçuklu sentezinin yanı sıra yeni denemelere giderek sanat tarihi açısından son derece renkli, ilginç bir dönem yaşatmışlardır. 14. yüzyılda ermenek, karaman ve Konya’da Karamanoğulları, Beyşehir’de Eşrefoğulları, Eğridir'de Hamidoğulları, Kütahya’da Germiyanoğulları Milas, Peçin ve Muğla’da Saruhanoğulları, Birgi ve Selçuk’ça Aydınoğulları, Manisa’da Saruhanoğulları, Adana’da Ramazanoğulları, Elbistan’da Dulkadiroğulları, Bursa İznik ve Söğüt'te Osmanlılar Anadolu'nun hakimi olmak hevesindedirler. Sivas ve Kayseri bölgesinde parçalanan İlhanlı imparatorluğunun varisi olmak iddiasında olan Ertena oğulları, doğuda ise oğuz boylarından Akkoyunlu ve Karakoyunlu devletleri güçlenmektedir. Bunlar daha sonra İran'a bağlanarak Doğu Batı, İran-Anadolu kültür etkileşimine yol açarlar.
    1300’lerden 1454’e kadar devam eden beylikler devri sanatında Selçuklu sanatının izleri ağır basar. Her bölge yeni formlar yaratmaya çalışmıştır. Beylikler devrine ait 10 yazma eser üzerinde yaptığım araştırmada, her birinin farklı karakter gösterdiğini gördüm. Zahriye sahifeleri tezhiplidir, fakat Selçuklu tezhibinde olduğu gibi her örnek zahriye, serlevha, hatime sıralaması şeklinde tezhipli değildir. Bayazıd devlet kütüphanesi miladi 1337 tarihli Kur'an-ı Kerim, Selçuklu tezhibinde olduğu gibi zahriye, serlevha, hatime formlarında üslup gelişmesi göstermiştir.
    Genelde rumi formları hakim olup geometrik zencerekler kullanılmıştır. Bitkisel kökenli motifler görülmekle beraber ağırlık geometrik ve rumi motiflerindedir. Zahriyeler tam sahife halinde tezhiplidir. kenarlarında güller bulunmaktadır.
    Üç bölüm vardır, alt üst bölümlerde kitabın adı veya surenin adı yazılıdır. Ortada ise geometrik tezhip olup orta kısımda kitap ile ilgili bilgiler bulunmaktadır. Dış pervaz tezhip kalınlığı bazı örneklerde mevcuttur, bazılarında ise geometrik bir zencerekle sınırlanmıştır. Tığlar ufak ve kısadır. Diğer bir zahriye formu ise üstte dikdörtgen bir form ve enine gelişen bu formun başında daire biçiminde bir gül, alt kısmında ise altı bölümlü bir form içinde kitap hakkında bilgi bulunmaktadır. Kullanılan renkler genelde zeminde kahverengi, altın ve mavidir. Rumiler altın ile işlenmiştir. Bordürler ise genelde boyasız zemine siyah ile tezhiplenmiştir.
    Beylikler dönemine ait diğer bir örnek, Bursa Türk İslam eserleri müzesinde bulunmaktadır. zahriye sahifesi, tam sahife tezhipli olup ortada madalyon içerisinde yazı, zencerek bordürden sonra ise köşelerde rumi kompozisyonlu süsleme bulunmaktadır. Eserin zahriye sahifesinde yazılar silinmiştir. Lacivert zemin rengi boyada ise dökülme görülür.
    1b ve 2a sahifesinde, zencerek bordür ile çevrilmiş, ortada beyaz renkli cetvellerle geometrik form oluşturmuş süslemeler bulunmaktadır. Kompozisyonun motifleri rumidir. Geometrik formların içinde kufi hattı yazılar bulunmaktadır. Altın bolca kullanılmış, lacivert renk ise dökülmüştür. Orta kısımlarda birer gül bulunmaktadır. Serlevha sahifesi ise cetvel ile çerçeve içine alınmış olup, sahife başında iki kare form ve bir gül bulunmaktadır. Ortada ise Fatiha suresi altın ile yazılmıştır.
    Fatih Sultan Mehmet devrinde (1446-1481) tezhip sanatı ekol oluşturan kaliteli eserleri ile günümüze zengin bir koleksiyonla ulaşmıştır. Fatih devri tezhipleri zahriye, serlevha, sure başları ve hatimelerde görülür. Fatih Sultan Mehmet’in ilim ve güzel sanatlara verdiği önem, bu sanatın gelişmesinde çok etkili olmuştur. Özellikle Fatih Sultan Mehmet için hazırlanan kitapların tezyinatı fevkaladedir. Zahriye sahifelerinde oval, mekik formlarının yanında, yuvarlak formlar da kullanılmıştır. Fatih devri tezhip renkleri, devrin kendi ismi ile anılan Fatih devri mavisi, beyaz sülüyen (turuncu), yeşil, siyah sarı renklerin yanı sıra mor ve pembeye de rastlanmıştır. Siyah renk Fatih devri için karakteristiktir. Motifler Selçuklu tezhibindeki geometriden sıyrılarak, bitkisel hatlar ağırlık kazanmıştır. Bordürler geniş, üzerindeki motifler iri olarak (özellikle tezhip zencerekde) kullanılmıştır. Rumiler, orta bağlar ve tepelikler iridir. Altın Selçuklu devrinden daha az kullanılmıştır. Ayrıca zemin üzerinde beyaz renk ile üç küçük nokta görülmektedir.
    II. Bayazıd döneminde (1481-1512) hattat Şeyh Hamdullah'ın eserler vermesi, sanatı olumlu yönde etkilemiştir. Özellikle Kur'an-ı Kerimlere verilen değer artmış, Kur'an’ı iyi bir hattata yazdırıp onu tezyin ettirmek zevki gündeme gelmiştir. Tezhip sanatı Fatih devri tezhibinin incelmiş hali ve 16. yy. tezhibine adım atıldığı bir geçiş dönemi niteliğindedir. İri motifler sonradan yerini daha küçük, ince ve detaylı stilize motiflere bırakmıştır. renklerde lacivert ve altının sadeliği ön plana çıkmaya başlamıştır.
    Rıfkı Melül Meriç, Türk nakış sanatı tarihi araştırmaları 1. vesikalar adlı eserinden öğrendiğimiz ehl-i hiref mevacib (maaş) teftiş defterinde, saraya bağlı sanatçıların örgütlendirildiği anlaşılır. Bu defterlerde II. Bayazıd devrine ait aylıklı çalışan müzehhipler isimleri ile birlikte kaydedilmiştir.
    Anadolu Selçuklu devleti tezhip sanatından sonra, Selçuklu devletinin dağılmasıyla beylikler devri başlamış ve sanat beylikler devri adı altında yavaş da olsa kendine özgü bir seviyede gelişme gösterdi. Fatih devrinde ise sanatın devletin ve fethin karakterine uygun bir gelişme gösterdiğini gördük. Bütün bu gelişmeler olurken, Osmanlı tezhip sanatı üzerinde dışarıdan gelen birtakım etkiler mevcuttu. Bunlar:
    1. Türkmen tezhibinin etkileri.
    2. Muzafferiler ve XV. yüzyılın ilk yarısında Şiraz'da hakim olan üslup.
    3. 15. yy. Herat ve Tebriz'deki gelişen üslubun etkileri.
    Ayrıca Safevi devri tebrizli ustaların, Fatih, yavuz ve Kanuni devrinde, etkileri çok yaygındır.
    Bütün bu etkilere rağmen, Türk tezhip sanatı kendi devlet politika ve bünyesine uygun olarak bulunduğu topraklarda ve yaşadığı devirlerde ekol yaratacak şekilde kendine özgü gelişimini sürdürmüştür.
    Kanuni Sultan Süleyman devri (1520-1566) tezhip sanatı açısından zirvede olan bir dönemdir. İmparatorluk bu dönemde her yönü ile bir süper devlet görünümündeydi ve buna uygun olarak sanatı, kültürü, ilmi elbette zirvede olacaktı. Özellikle 16. yy'ın ikinci yarısında klasik dönemin en parlak devri yaşanmıştır. zahriye, serlevha, sure başları ve hatime sahifelerinde, en ince işçilik ile güzelliğin insan ruhunda yarattığı akislerin en muhteşemi hissedilmiştir.
    Zahriye sahifelerinde formlar, altıgen, sekizgen, dörtgen şeklindedir. Desenlerin işçiliği artmış, bordürler çeşitlenmiş, tığlar en zengin örneklerini vermiştir. Stilizede motifler çok çeşitlenmiştir. Bu devrin önemli özelliğinden biri de saz yolu üslubunun görülmesi ve güzel örneklerini vermesidir. Saray nakışhanesinde doğulu sanatçıların etkileri saz yolu üslubunda olduğu gibi açıkça görülmektedir.
    Kullanılan renkler ise altın ve laciverdin uyumu ile birlikte turuncu, yeşil, vişneçürüğü, pembe, sarı, eflatun, siyah ve bu renklerin çeşitli tonlarıdır. Çiçeklerde hemen hemen bütün renkler kullanılmıştır. Motiflerde saz yolu üslubunun yanında natüralist üslup da görülür. Tabiattan yetiştiği şekilde alınan, gül, nergis, lale, sümbül, süsen, haseki küpesi, zerrin ve bahar çiçekleri kullanılmıştır. Natüralist üslup 16. yy. Kanuni döneminin en önemli özelliğinden biridir.
    17. yy'da tezhip sanatında pek yenilik görülmez. 16. yy. sanatının devamı niteliğindedir. Motif renk ve kompozisyonlarda bir değişiklik yoktur. İşçilikte 16. yy'a göre gerileme başlar.
    18. yy'da (III. Ahmed devri) Batı sanatı etkisi daha bariz şekilde hissedilmeye başlamıştır. Fransız rokoko sanatı miladi 1721'den sonra Osmanlı sanatlarını etkisi altına almıştır. Avrupa baroğuna Türk zevki katıldığından dolayı buna, Türk baroğu demek yanlış olmaz.
    III. Ahmed döneminde başlayan değişim yaygınlaşıp 19. yy'ın başlarına kadar devam etmiştir. Klasik form tamamen terk edilerek, iri çiçekler, buketler, vazo, saksı veya sepet içinde buketler, kurdele ile bağlanmış çiçekler bolca kullanılmıştır. 19. yy. sonuna kadar aynı üslup devam etmiştir.
    20. yüzyılda, 1914 yılında hat ve hattatlar mektebi diye bilinen “medresetül hattatin”de tezhip ve diğer kitap sanatları öğretimi başlamış ve daha sonra güzel sanatlar akademisinde devam edilmiştir. Günümüzde ise Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Geleneksel Türk El Sanatları Bölümü olarak devam etmektedir. Marmara Üniversitesi ve 9 Eylül Üniversitesi’nde de Geleneksel Türk sanatları bölümleri çalışmalarına devam edilmektedir.

     

Röportajlar
Anket

Uluslararası Rumi Mevlevi Topluluğu'nun Sitesini Nereden Öğrendiniz?





Neticeler


Other Polls

konser nukte multimedia foto kitap evi