Buy Antabuse online

Site İçi Arama


Genel Arama
Sözlük Evinde Arama
Kullanıcı Girişi

Anasayfa Sanat Evi Hat Sanatı İslâm Hat San'atının Doğuşu ve Gelişmesi
  • İslâm Hat San'atının Doğuşu ve Gelişmesi

    Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta

    Hat san'atı, İslâm medeniyeti çerçevesinde Arap yazısına bağlı olarak doğmuş ve gelişmiş güzel san'atlardan biridir. Arap yazısı, İslâm'ın zuhuru ile sür'atli bir inkişaf devresine girmiş ve hicreti tâkip eden iki asır içerisinde bir taraftan bağlı bulunduğu Arap dilini ifâde edebilen bir yazı sistemi, diğer taraftan hâlâ canlılığını muhâfaza eden bir san'at şûbesinin ana unsuru olmuştur.



    Arap Yazısının Kaynağı ve Câhiliye devrinde yazı
    Arap yazısının kaynağı hakkında farklı görüşler vardır. Bunları başlıca şu üç grupta toplamak mümkündür: Birinci görüş "tevkîfî" 'dir. Bâzı nasların yardımı ile yazıyı ilâhî bir kaynağa bağlamaya çalışan bu görüşe nazaran bütün yazıların (kitâbe) vâzıı Hz. Âdem'dir. O, her yazıyı balçık üzerine yazıp pişirmiş, Tûfân'dan sonra bunlar bulunup her kavim kendi yazısını öğrenmiş, Arap yazısını ilk öğrenen de Hz. İsmâil olmuştur. Bu hususa dâir rivâyetlerde, daha sonra yazıyı Araplar arasında kimlerin yaydığı da zikredilir ki, bunlar bâzan Arap yazısını îcâd edenler diye de gösterilmişlerdir.

    İkinci görüşe nazaran Arap yazısı, "cenûbî Arap yazısı" ve "himyerî" diye de anılan "müsned"den iştikak etmiştir. Çok eski tarihlerden beri Yemenlilere Arap Yarımadası'nın şimâlinde Sûriye'de ve Irak'ta yaşayan Araplar arasında, başta ticârî alâkalar vâsıtasıyle "müsned", önce Alü'l-Munzir'in muhîtine ve Şam bölgesine, daha sonra bunlar vâsıtasıyla, yahut da doğrudan doğruya Hicâz'a intikal etmiştir. Tarihî alâkalar bakımından mantıkî bir görüşe dayanan ve bugün de tarafdarları bulunan bu faraziyeyi, Şimâlî Arap yazısının muhtelif gelişme merhalelerini müşâhedeye imkân veren hâlen mevcut kitâbeler teyid etmemektedir. Üçüncü görüş, Arap yazısının Nabat yazısından gelişmiş olduğunu kabûl eder. Nitekim XVIII. asrın ilk yarısında G. J. Klehr, Arap yazısı ile Nabat yazısı arasında alâka bulunduğunu ileri sürdü (1724). Daha sonra Th. Nöldeke, Arap yazısının Nabat yazısından gelmiş olduğunu söyledi (1865). Bugün islâmiyetten önceki ve İslâm'ın ilk asrına yakın kitâbelerin incelenmesi Arap yazısının bitişik Nabat yazısından türediğini, hattâ, onun gelişmiş bir devâmı olduğunu ortaya koymuştur. Böylece Arap yazısı Nabatî ve Arâmî halklarıyla Fenike yazısına bağlanır. III. Asrın sonları ile IV. asrın sonları arasında cereyan eden bitişik Nabatî yazısından Arap yazısına geçişin muhtelif safhalarını müşâhedeye imkân veren kitâbelerin en eskisi, Araplara âit olduğu halde Nabat kültürünün hâkim bulunduğu bir devrenin hâtırasını taşımakla dili de, yazısı da Nabatî olan Ümmü'l-Cimâl (250 m.) ve en-Nemâre kitâbeleridir.
    Üç dilde (Yunanca, Süryanice ve Arapça) yazılmış bulunan Zebed kitâbesi (512 m.), bu yazının Araplarca benimsendiğini, bununla berâber artık el-'Arabîye'nin yazı dili olarak kendini kabûl ettirdiğini gösterir.VI. asra âit olduğu tahmin edilen ikinci Ümmü'l-Cimâl kitâbesi bir yana bırakılırsa, İslâm'ın zuhuru sırasında Arap yazısı, Useys (528 m) ve Harrân (568 m) kitâbelerinin yazısından her hâlde pek farklı değildi. el-Belâzurî (279/892), el-Cehşiyârî (331/942), eş-Şûlî (335 veya 336/947) ve İbnü'n-Nedîm (385/995) gibi şahsiyetlerden başlayarak İslâm müellifleri, Arap yazısının Enbâr'den Hîre'ye ve oradan da Hicâz'a geçtiğine dâir rivâyetler naklederler. Bu rivâyetlerde adı geçen şahsiyetler ve anılan yerlerle Hicâz ahâlisinin buralarla olan muhtelif alâka ve münâsebetlerinin tedkîkı bizi, yazının Diyâr Nabat'ın bir bölgesi olan Havrân'dan Enbâr ve Hîre'ye ve buralardan Devemetü'l-Cendel üzerinden Hicâz'a geçtiği neticesine götürmektedir.
    Bununla berâber Hicâzlıların Diyâr Nabat üzerinden Suriye ile olan devamlı ticârî alâkaları gözönüne alınırsa, Şimâlî Arap yazısının yukarda zikredilenden ayrı ve daha kısa bir yolla, hattâ daha önce, Havrân-Petra-el-Ulâ üzerinden Hicâz'a geçmiş olması gerekir. Eski rivâyetlerin Enbâr ve Hîre üzerinde ısrarla durmaları, yazının buralarda, yani Lahmîlerin muhîtinde VI. Asrın ortalarında bir tekâmül safhası geçirmiş olduğuna delâlet eder. Mezkûr rivâyetlerde bu yazıyı ilk öğrenenler ve sonra başkalarına öğretenler olarak adları geçen Bişr b. Abdülmelik el-Kelbî, Ebû Kays b. Abdümenâf b. Zühre, Süfyan b. Ümeyye ile onun kardeşi ve Ebu Süfyân'ın babası Harb b. Ümeyye gibi şahsiyetler VI. Asırda yaşamışlardır. Bu rivâyetler, Şimâlî Arap yazısının Hîre'de kazanmış olduğu şeklin yayılmasıyla ilgili bir hareketin hâtırası olmalıdır.
    Câhiliye devrinin sonları ile İslâm'ın doğuşu sırasından günümüze intikal eden her hangi bir yazılı vesîkaya hâlen sâhip değiliz. Halbuki tarihî kaynaklarda okuma-yazma bilen bâzı sîmâlâr hakkında sarîh kayıtlar vardır. Meselâ, İbnü'n- Nedîm'in bildirdiğine göre, el-Me'mûn'un kütüphânesinde Hz. Peygamber'in ceddi Abdül-müttalip b.Hâşim'in hattıyla bir vesika mevcuttu. Mekke'nin ticâret merkezi oluşu, Mekkeliler arasında yalnız Şimâlî Arap yazısını değil, sayıları az da olsa, Yemen'de kullanılan müsnedi bilenlerin bulunmasını da gerektiriyordu. El-Belâzurî, bu devrede okuma ve yazma bilen 17'si erkek ve 7'si kadın 24 kişinin isimlerini verir. Buna mükâbil Yesrib'de Evs ve Hazrec kabîleleri arasında yazı daha az yaygındı. Burada "bir yahudî" çocuklara okuma yazma öğretiyordu.
    İslâmiyetten önce, Araplar arasında yazı her hâlde sanıldığından çok kullanılıyordu. Nitekim bu devirde Mûsevîlerin ve Hristıyanların elinde İbrânî ve Süryanî dillerinde müdevven kitaplar bulunuyordu. Hattâ bu arada bâzı Arapça metinlerin bulunduğu da düşünülebilir. Bu dîni ve hikemî metinlerin dışında, ticâri hesapların, ancak vereceklerin yazıldığı vesîkalar, köle mülkiyeti senedleri, şahıslar ve kabîleler arasında yapılan andlaşmalara, emânlara dâir vesîkalar, unutulmaması gereken hâdiselerin tesbit edildiği vesîkalar ve mühim vesîleler için yazılmış mektuplar v.s. vardı.
    Mîlâdî VII. Asır başlarında Arap yazısı, Enbâr ve Hîre'den sonra Hicâz'da hissedilebilir bir üslûb farkı kazanmış bulunuyordu.   


    İslâmiyet ve Yazı   
    İslâmiyet, hattı ve kitâbeti zarûrî kılan, kullanma sâhasını arttıran ve genişleten âmilleri berâberinde getirdi. İslâmiyetle yazı, birden bire yepyeni ve aydınlık bir safhaya girdi; İslâmın tesîs ettiği ve bütün maddî, mânevî cepheleriyle yeni içtimâî nizâmın en ehemmiyetli tesbit, tescil, telkîn ve neşir vâsıtası olarak işlendi, geliştirildi ve hicreti tâkip eden yarım asır içerisinde, daha önce geçen üç asırlık hayatındakinden büyük bir tekâmüle mazhar oldu. İlk nâzil olan ve "Oku!" ilâhî emri ile başlayan beş âyetlik vahy ile hâlâ canlılığını muhâfaza eden bir kudsî ehemmiyet kazandı. Daha sonra nâzil olan müteaddit âyetlerle de "kitâbet" dâima ilâhî bir kaynağa bağlanıyor, kullanılması emrolunuyor, yazı kadın erkek bütün müslümanların hayatında zarûrî olarak yerini alıyordu. Vahyin yazılması, yazının işâret edilen kudsî ehemmiyetini arttırırken Hz. Peygamber bilginin yazı ile tesbit ve muhâfazasını emrediyor, çocuklara okuma-yazma öğretmenin babalar için kaçınılmaz bir vazife olduğunu belirtiyordu. Resûlullah'ın yazı yazma âdâbına ve Besmele'de bâzı harflerin yazılış şekil ve tarzlarına dâir tavsiyeleri de mâlumdur. Bu teşvikler yanında, Bedir gazâsında esir edilen ve yazı bilen müşriklerin, Ensâr'ın çocuklarından onar kişiye okuma-yazma öğretmelerinin esirlikten kurtuluşları için fidye sayılması gibi tedbirler de alındı. Böylece Medîne, İslâmî devrede hattın ilk gelişme merkezi oldu. Nitekim bugün, başta vahyin yazılmasında olmak üzere Hz. Peygamber'e kâtiplik eden 40'tan fazla sahâbînin kimler olduğunu bilmekteyiz. Bunlardan bâzıları ahidnâmeler, hükümdarlara gönderilecek mektuplar v.s. gibi belli mevzû ve sâhalarla ilgili vazifelerde husûsiyetle çalışıyorlardı. Hattâ aralarında Fars, Rum, Kıbt ve Habeş dillerini, Medîne'de bu dillerin sâhiplerinden öğrenmiş olup Hz. Peygamber'e bu dillerdeki vesîkaları tercüme eden Zeyd. B. Şâbit gibi muhtelif dilleri ve yazıları bilenler de vardı. Sahâbe içerisinde İbrânî ve Süryânî dil ve yazılarına vâkıf olanların bulunduğu da muhakkaktır.
    Aşağıda temâs edileceği gibi bu devirde henüz Arapçayı tesbit ve ifâdede çok kifâyetsiz bir seviyede bulunan yazının kusurları şiddetle hissedilmişti. Bu kusurları ilk defa tehlikeli neticeleri ile gören Sahâbe arasında başka yazıları bilenlerin bulunması, Arap yazısının ıslâh ve ikmâli için alınacak tedbirlerde çok faydalı olmuştur. Bununla berâber, bilhassa Kur'ân-ı Kerîm'in tedvîni ve mushaf şekline getirilmesi çalışmalarından önce Sahâbenin hat ve kitâbetteki bilgi ve mehâretlerinin kusursuz olduğunu düşünmek doğru değildir. Onlar, bir taraftan hat ve kitâbeti güzelleştiriyor, geliştiriyor ve ıslâh ediyor, diğer taraftan kendi mahâret ve bilgilerini arttırıyorlardı. Nitekim bu sür'atli inkişâf devresinde dâima hat ve kitâbetin en yüksek seviyesini, erişilen her merhaleyi temsîl eden Sahâbe için, henüz geliştirilmemiş hususlar ve halledilememiş müşkillerden kalan aksaklıklar, İbn Haldûn'un insâf ve isâbetle belirttiği gibi bir kusur sayılamaz. İbn Haldûn, Sahâbenin bu husustaki bilgi ve mahâretlerinin o günün şartlarına göre değerlendirilmesini, onlardan kusursuzluk beklenmemesini, bunun Sahâbeye karşı bir saygısızlık olamayacağını söylerken âdeta Hz. Peygamber'den intikal eden mektupların sıhhat ve mevsûkiyetini tesbite çalışan günümüz araştırıcılarından bâzılarının bunlarda tesâdüf edilebilen yazı ve imlâ hatalarını en başta gelen şüphe ve tereddüt uyandıran unsurlar arasında saymalarına âdeta cevap vermektedir. Hulefâ-i Râşidîn devrinde dînî ve idarî hayatta, günlük muâmelâtta yazının ehemmiyeti artmakta devâm etmiş, nihâyet Hz. Ömer zamânında (13-23/634-644) resmî mektepler açılmış, muallimler tâyin edilmiştir.
    Hz. Peygamber’in hayâtında muhtelif malzeme üzerine yazılmış olan Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Ebûbekir’in hilâfetinde (11-13/632-634), vahy kâtiplerinden Zeyd b. Sâbit tarafından bir araya getirilerek aynı türden sahifeler hâlinde (suhuf) yazılmıştı. Bilhassa İslâm fetihlerinde Kur’ân-ı Kerîm’i hıfzetmiş olanların bir çoğunun şehâdetiyle sayılarının azalması, muhtelif yerlerde bâzı kırâat ihtilâflarının zuhûr ettiğinin görülmesi üzerine Hz. Osmân (hilâfeti 23-35/644-656), Zeyd b. Sâbit, Abdurrahmân b. Amr b. el-Âs, Abdullâh b. Zübeyr, İbn Abbâs ve Abdurrahman b. el-Hâris b. Hişâm’a birer mushaf istinsah ettirdi. Mushaflardan birini yanında alıkoyarak diğerlerini Kûfe’ye, Basra’ya, Şam’a ve bâzı rivâyetlere göre ayrıca Mekke’ye, Yemen’e ve Bahreyn’e bir rehber okuyucu ile birlikte gönderdi. Bu nüshalar parşömen üzerine tek renk (siyah) mürekkeple yazılmıştı; noktasız ve harekesiz idi; üzerinde tezyînî unsur yoktu. Sûre adlanma, sûreleri, âyetleri, cüzleri v.s. ayıran işâretler taşımıyordu.
    Böylece İslâmî devirde kitap hâline getirilen ilk metin Kur’ân-ı Kerîm oldu. Bu tedvîn hareketinin gayesi Kur’ân-ı Kerîm oldu. Bu tedvîn hareketinin gayesi Kurâ'n-ı Kerîm’in bozulmadan tesbiti, muhâfazası ve yayılması idi.
    Bahsedilen mushaflar, kadîm muelliflerin mekkî ve medenî diye adlandırdıkları hatla yazılmışlardı. Bu sıfatlar, Arap yazısının husûsiyetle şekil bakımından geçirdiği işlenme merhalelerini nerelerde idrâk ettiğini göstermektedir. Şimâlî Arap yazısı, enbârî, hîrî safhasını müteâkıp önce Mekke’de ve hicretten sonra Medîne’de gelişti. Bir birinden pek farklı olmadığı anlaşılan mekkî ve medenî tarzların en bâriz husûsiyeti, İbnü’n-Nedîm’in Muhammed b. İshâk’tan naklen verdiği bir tavsîfe ve nümûne olarak naklettiği bir Besmele’ye göre, eliflerin sola meyilli oluşu ve alt ucunda sağa doğru bir kıvrık bulunuşu idi. Bu küçük kayıd bir taraftan bize hicâzî tarz yazıyı tanıma imkânı vermekte, diğer taraftan artık muhtelif kültür merkezlerinde aynı yazının farklı husûsiyetler kazanmaya başladığını anlatmaktadır. Fakat bütün bunlara rağmen harfler ana hatlarıyla bir asır önceki şekillerine yakınlığını, bir çok kelimenin yazılışında nabatî yazı sisteminin imlâ husûsiyetlerini koruyordu.
    Bu arada mühim bir husûsa işâret edilmelidir: Bâzı araştırıcıların, daha Câhiliye devrinden başlayarak, muhâfazası gereken bilgi ve hâtıraların, husûsiyetle manzum edebî mahsûllerin tescîl ve tesbit için yazıya tevdî edilmiş olması gerektiğine dâir inandırıcı delillere dayanan kanâatleri de doğrudur, Araplar’ın bütün bunların muhâfazasını ve nesilden nesile intikalini, hârikulâde gelişmiş hâfızalarına borçlu oldukları da bir hakîkattir. Çünkü bu yazıyla yazılmış basit metinlerin okunuşunda türlü ihtimâllerden kasdedilen şekli seçmek mümkün olabiliyorsa da, uzun ve güç metinlerin doğru okunması için önceden bilinmesi her hâlde zarûrî idi. Bu hâliyle yazı, ancak hâfızaya yardımcı bir vâsıtaydı. Yazının ıslâhı için alınan tedbirler daha ziyâde mesâhife tatbik edilmiş, dil ve edebiyata dâir metinlere hiç değilse iki asır sonra geçebilmiştir.  

    Yazının Islâhı, İkmâli ve Güzelleştirilmesi   
    Daha İslâm'ın zuhûru sırasında aynı yazının, kullanılma sâhası ve farklı yazı malzemelerinin tesiri ile, şekil bakımından iki tarzı doğmaya başlamıştı. Harflerin şekillerinde sert köşelerin hâkim bulunduğu tarz, taş üzerine kazılan kitâbelere, parşömene yazılan ciddî ve mühim vesîkalara, bu arada bilhassa mesâhife tahsîs edilmiştir. Papirus ve benzeri malzemeye yazılan, fazla itinâdan ziyâde sür'at isteyen günlük muâmelâta âit vesîkalarda da yine aynı yazı, yumuşak, kavisli hatların hâkim olduğu mustedîr karakterli ikinci bis üslûp kazanıyordu. Önceleri san'at değeri taşımayan ikinci tarz, merkezde ve taşrada sür'atle genişleyen devlet teşkilâtında, Hz. Peygamber'in kâtiplerinden olan ilk halîfelerin ve onların vâlîlerinin dîvanlarında gittikçe ehemmiyet kazandı; aynı zamanda Arap Yarımadası'nın dışına taşarak, İslâmiyetle birlikte yayıldığı ana vatanından uzak ülkelerde, daha önce kullanılan yazıların yerini almağa başladı.
    Arap yazısında, kısa seslilere delâlet eden harf veya işâretlerin bulunmayışının ve şekilleri birbirinin benzeri olan harflerin farkedilmesini sağlayan noktaların henüz kullanılmamasının mahzurları gittikçe ciddîleşerek hissediliyordu. Yazının bu kusurlarını giderecek çârelerin aranmasına önce Kur'ân-ı Kerîm'in metninin doğru tesbîti, her türlü bozulmayı önleyecek şekilde muhâfazası gayretleriyle başlandı. Bilindiği gibi bu sâhada atılan ilk adım Ebu'l-Esved ed-Dü'eli (v.69/688-9)'nin aynı zamanda Arapça'nın nahvinin teessüsü için de başlangıç sayılan mushafın harekelenmesi husûsundaki hizmetidir. Konuşmada her türlü dil hatâsı ve fasîh lehçeden ayrılma demek olan lahn'ın artması Kur'ân-ı Kerîm'in kırâatinde de hatâlı okuyuşların duyulması üzerine Irak vâlisi Ziyâd b. Ebihi (53/673)'nin talebiyle Ebu'l-Esved, zekî, anlayışlı, dili fasîh bir kâtibe, kendisi okumak sûretiyle bir mushafa fethaya delâlet etmek üzere harfin üzerine bir nokta, kesre için harfin altına bir nokta, zamme işâreti olarak harfin önüne bir nokta, bunların tenvinli şekilleri içinde ikişer nokta koydurmuştu.
    Ebu'l-Esved'in hizmeti, mushafı başından sonuna kadar tâyin ettiği bir usûl ile dikkatle harekelenmiş olmasından dolayı önemlidir. Bu, Kur'ân-ı Kerîm'in tarihi, Arapça'nın nahvi ve Arap yazısının tarihi bakımından mühim bir hâdisedir. Esâsen şekl (harekelenme) mânâsında nakt ve şekl'in şümûlüne de girebilen icâm (harfleri noktalama), Ebu'l-Esved'den önce de Araplarca meçhul değildi. Çünkü Sahâbe arasında bilenlerin bulunduğu İbrânî ve Süryânî yazılarında harflerin altına ve üstüne konan noktalarla yazıyı harekeleme usûlü mevcuttu. Hattâ mesâhifin nakt'ını ve âyetlerin beşer beşer, onar onar işâretlenmesini Sahâbe ve Tabiün'un ilk neslinden olanların başlattıklarına delâlet eden rivâyetler vardır. Fakat onlar Kur'ân-ı Kerîm'in bütün harflerini içine alan bir sistem tesîs ve tatbik etmemişlerdi. Yaptıkları şey, "kolaylaştırıcı teşebbüsler" mâhiyetindeydi. Sonra Tabiûn bu teşebbüsleri usûl ve kaideleri belli bir nizam hâline getirdi.

    Nasr b. Âsım el-Leysî (v. 89/707) ve Yahyâ b. Ya'mur (v. 129/746)'un da naktu'l-mesâhif'te öncülük ettiklerine dâir rivayetler, Ebu'l-Esved'den sonra, onun çalışmalarını bilhassa bu iki şahsiyetin ikmâl ile devâm ettirdiklerine delâlet eder. Öyle görülüyor ki Ebu'l-Esved'in aldığı tedbir tâmim edilmiş değildi. Ebû Ahmed el-Askerî'nin belirttiğine göre Kur'ân-ı Kerîm, kırk küsûr yıl Hz. Osmân'ın istinsah ettirdiği mushaflardan okuna gelmiş, Abdülmelik b. Mervân'ın hilâfetinde (65-86/685-705), bilhassa Irak'ta kırâatte tashif'in artması üzerine vâlî el-Haccâc (v. 95/714), kâtiplerine mürâceatla mesâhifte benzer harflere, bunların birbirinden ayırdedebilmelerini sağlayacak işâretler (yâni noktalar) konulmasını istemiş ve bunu Nasr b. Asım yapmıştı. Böylece Ebu'l-Esved'den sonra, yazının ikinci ve ciddî bir ıslâh safhası yine mesâhife bağlı olarak cereyan etmiş bulunuyordu. Görüldüğü gibi bu iki safhadaki çalışmalar, hattın güzelleştirilmesinden ziyâde yazı sistemi olarak ıslâhı ile alâkalı faâliyetlerdir.
    Noktalı harflere gelince, harflerin noktalanmasını çok eski bir tarihe (Enbâr ve Hîre devresinin başlarına) kadar çıkaran rivâyetler ve bâzı Câhiliye devri şâirlerinin yazıyla ilgili ifâdeleri bir tarafa bırakılırsa, Hz. Peygamber'in zamanında bâzı harflerin noktalarının konulduğuna dair açık bilgi vardır: Nitekim Hz. Peygamber, kâtipi Muâviye'ye "raks" tavsiye etmiş ve Muâviye'nin bunun mâhiyetini sorması üzerine de her harfe, onu temsil eden (yâni benzerlerinden ayıran) noktalarının konması olduğunu belirtmişlerdi. Bir başka tavsiyelerden o tarihlerde "be" ve "te" harflerininbulunduğu anlaşılmaktadır. Mevcut bazı vesîkalar, Hicrî I. asrın ilk yarısında, Nasr b. Âsım ve Yahya b. Ya'mur'dan çok önce noktalı harflerin bulunduğunu gösterir. Ancak, hemen işâret edilmelidir ki, bu harfler her zaman değil de yalnız lüzûmlu görülen yerlerde noktalanıyordu. Hattâ vahyin yazılmasında, başlangıçta kısmî de olsa nakt ve şekl kullanılmış. Sahâbe mushafı bunlardan tecrîd etmişlerdir. Daha sonra lahn ve tashif* endişesiyle mushaf önce harekelenmiş, sonra da harfleri noktalanmıştır. Ebu'l-Esved'in harekeye delâlet etmek üzere koyduğu noktalar yuvarlaktı ve bunlar siyah mürekkeple yazılan metne bir ilâve sayıldığı için ayrı renkle, kırmızı mürekkeple konuluyordu. Harflerin ayırdedilmesi için konacak işâretlerin daha önce de kısmen mevcut noktalarla gösterilmesinin karışıklığa yol açacağı düşünülerek bunlar, ufkî ve daha yaygın şekliyle sağdan sola doğru alçalan hafif meyilli çizgiler hâlinde konuldu ve harfin aslî bünyesinden sayıldığı için siyah mürekkeple yazıldı.
    Kur'ân-ı Kerîm'in "doğru okunabilmesi" tabîatiyle "doğru yazılması" na bağlıydı. Bunu temin için alınan tedbirler yazının ıslâhını temin etti. Bu arada, nokta şeklindeki harekeler harflerin noktaları hâriç doğru okumayı temin ve kolaylaştırma gâyesiyle ilâve edilen her türlü işâret, metinden farklı renkte mürekkeple yazıldı. Nitekim hicrî birinci asrın sonları ve müteakip asrın başlarından itibâren İslâm dünyasının bâzı merkezlerinde, husûsiyetle kûfî hatla yazılan mushafların yazı işâretlerinde muayyen renklerde mürekkepler kullanılmıştı. Meselâ Medîne'de harekelere delâlet eden noktalar, daha sonraları yazı işâretlerine ilâve edilen teşdîd, tahfîf işâretleri kırmızıyla, hemzeyi temsîl eden noktalar sarıyla yazıldı. Iraklı âlimler hemzeler için de kırmızı renk kullanmışlar, ancak bâzı Kûfeli ve Basralı âlimler meşhûr, şaz ve metrûk kırâat şekillerini ayrı renklere göstermişler ve bu arada yeşil mürekkep de kullanmışlardı. Endelüs de dâhil olmak üzere Mağrib'de esas itibâriyle Medîne usûlüne bağlı kalınmış, söz başında gelen vasl hemzesinin harekesi yeşil ve lâciverd noktayla işâretlenmiştir.
    *Tashif: Bir kelimeyi nokta ve hareke farkıyla değişik okumak demektir.


    Başlangıçta bir müddet mesâhifte Kur'ân-ı Kerîm'in ilk nüshalarındaki yazısında bulunmayan bu işâretlerin başka renklerle de olsa ilâvesinde tereddüt gösterenler, bunlardan sakınanlar olmuştur. Nitekim bu hususta müteaddit sorularla karşılaştığını söyleyen Mâlik b. Enes (v. 179/795), bunu doğru bulmadığını, ancak çocukların tâlimi için yazılanlarda bir mahzûr görmediğini söylemişti.
    Kur'ân-ı Kerîm'in metnini Hz. Osmân zamanında yazıldığı şekliyle muhâfaza etmek ve böylece onun her hangi bir ilâveyle bozulmasına yol açmamak gibi samîmî ve asîl bir ihtiyât tashîf'i ve lahn'i önleyecek tedbirlerin alınması gayretleri ile önceleri bir arada yürüdü. Fakat, husûsiyetle, mesâhifin nakt'ına bâzı şartlarla cevâz veren Mâlik b. Enes'in muâsırı el-Halîl (v. 175/791)'in yazının ıslâhı husûsundaki büyük hizmeti, çok geçmeden, işâret edilen ihtiyâtın dayandığı tereddüt ve endişeleri sildi. Onun yazıyla ilgili çalışmaları, öteden beri tekrarlanan bir rivâyete göre yuvarlak noktalardan ibâret ilk harekeler yerine yatık elif, vâv ve uzatılmış yâ harflerinin küçük şekillerinden faydalanışı imlâ işâretleri için bâzı kelimelerin remzi mâhiyetindeki yine küçük ve kısaltılmış harfleri kullanışı (meselâ şedde için şîn harfinden istifâde edişi) tamamlayıcı cüz'î tedbirler gibi görülmektedir. Bu arada onun hizmetine dâir en açık bilgi, mesâhifte ilk def'a hemze'leri, teşdîd, revm ve işmâm'ı işâretlemiş olması, bugün elimizde bulunmayan K. en-nakt ve'ş-şekl'i ile naktu'l-mesâhif'e dâir ilk eseri yazmış bulunmasıdır. Fakat el-Halîl'in sâdece mevcut sistemi ve işâretlerini tamamlayıcı teşebbüslerle kalmadığı muhakkaktır.
    O, Arap dilinin sarf, nahiv ve lügatinin tedvîn tertibine, nazım tekniğinin tesbit ve izâhına, mûsikîye v.s. dâir çalışmalarının hepsinde, dâima aynı usûl ile hareket etmiş, kendisinden önce varılan netîceleri toplamak, ayıklamak, mes'eleleri yeniden ele alıp ıslâh, ikmâl, terkîp ve te'lif, ıstılahlarını târif etmek sûretiyle bu sahâları, insicamlı bir ilim veya ilim şûbesi hüviyetine kavuşturmuştur. Çünkü, en ihtiyatlı ölçülerle, hiç değilse İslâm âleminin yetiştirdiği en büyük filolog olan el-Hâlil'in bir başka münâsebetle de ifâdeye çalıştığımız gibi meşgul olduğu sâhalarda, dağınık mes'eleler arasındaki girift ve son derece de hassas münâsebetleri rahatlıkla yakalayıp bunları sağlam prensiplere ve umûmî esaslara bağlayan müstesnâ bir zihnî melekesi vardı. Filoloji tarihindeki mevkîi henüz lâyıkiyle anlaşılmamış olan el-Halîl, dil ve edebiyatın muhtelif sâhalarındaki çalışmalarına, son derece isâbetli ve bugüne kadar değerini korumuş bulunan ortak hareket noktaları tesbit etmişti. Nitekim Arap nazmının ritm bakımından iç yapısını tahlil ve tesbit için arûzu ele alışı, gramer çalışmalarında Arapça'nın bünyesini kolaylıkla tedkîk edebilmek için çâreler arayışı, yazıyı, Arapça'yı tesbitte, tashif'e meydan vermeyecek bir imlâ sistemiyle ve işâretleriyle ıslâhı, bir arada düşünülmüş ve aynı temellere oturtulmuş faâliyetlerdir.
    Bâzı münevverler bilgi, mümârese, kavrayış ve zekâ ile nokta ve bilhassa harekeye lüzûm görmeden yazıp okumayı bir nevî kültür seviyesi ölçüsü saymışlar, fazla işâret kullanılmasından hoşlanmamış, hattâ kendilerine hitâben yazılan bir metinde bunların fazlaca kullanılmasını âdetâ küçümseme telâkkî etmişlerdi. Bugün de yazılarından şikâyetle ıslâh yolları düşünenlerin, dünün Ebû Nuvâs ve benzeri münevverlerinin sözlerini kanaâtlerine delil olarak nakletmeleri haklı görülemez.   

    El-Hatt'ul-Mevzûn Devri
    İşâret edilmeye çalışıldığı gibi, İslâmî devrede Arap yazısının ıslâhı iki yönde ve sür'atli bir gelişme safhasına girmişti: yazı sistemi olarak ikmâli, güzelleştirilmesi ve bir san'at şûbesinin ana unsuru olarak işlenmesi. Bu ikinci istikametteki gelişme Emevîler devrinde çok belirgin bir mâhiyet kazandı. Yazının daha ziyâde Kur'ân-ı Kerîm'e tahsîs edilen düz hatları ve keskin köşeleri galib şekli, Şam'da ve sonra husûsiyetle Kûfe'de geçirdiği merhaleden sonra umûmiyetle kûfî diye anılageldi ve bu ıstılâh muhtelif muhît ve devrelerde bir takım tâlî husûsiyetler kazanan, fakat aynı ana karakterde birleşen tarzların ortak adı oldu. Bununla berâber hat san'atı, asıl mecrâsını yukarda anılan müstedîr yazının inkişâfında buldu. Gittikçe genişleyen idârî teşkilâtın gereği olan kayıt ve yazışmalarda vazifeli kâtiplerin, hızla çoğalan ve yayılan telif ve tercüme hareketlerini temsîl eden müellif, mütercim ve müstensehlerin, bunlara bağlı olarak yeni bir mesleğin mensupları hâline ortaya çıkan verrâk'ların, yine bu devirden itibâren teşekkül eden kütüphânelerde vazifelendirilen âlim-memurların kaleminde, başlangıcında günlük muâmelâtın ehemmiyetsiz vesîkalarına tahsîs edilen bu yazı, daha Emevîler devrinde Şam'da, resmî ve ciddî mevzûlarda kullanalabilecek bir hüviyet kazanmağa başladı.
    Kaynakların san'atkâr olarak zikrettikleri en eski sîma, Hz. Alî'nin hilâfeti devrinden başlayarak Emevîler devrinde şöhret kazanmış olan Hâlid b. Ebu'l-Heyyâc'dır. Bu san'atkârın Medîne'de Mescidü'n-Nebî'nin kıble tarafındaki duvarına Ve'ş-şemsi ve duhâhâ sûresinden Kur'ân-ı Kerîm'in sonuna kadar olan ve 93 âyet tutan 24 sûresini altınla yazmıştı. Hattâ İslâm âleminde hakkında bilgi edinebildiğimiz ilk teşkilâtlı kütüphânenin hâfız-ı kütübü (sâhibu'l-mesâhîf'i) olan Sa'd ona Velid b. Abdülmelik (hilâfeti: 86-96/705-715) için mesâhif, ahbâr ve eş'âr yazdırıyordu. İbnü'n-Nedîm onun istinsah ettiği bir mushafı gördüğünü de nakleder.
    Hâlid'i ve ücretle mushaf istinsah eden "verrâk" Ebû Yahyâ Malik b. Dinar (v. 131/748-9)'ı, hat san'atı tarihinin ilk büyük merhalelerinden biri olması gereken Kutbetü'l-Muharrir (v. 154/771) tâkip etti. Bu sâhanın gerçek san'atkârlarını, sâdece yazısı güzel olanlardan ayırarak ifâde eden, en eski kelime muharrir'dir ve çok sonraları bu sıfatın yerini hattât almıştır. Bugün muharrir lakabı ile anıldığı tesbit edilebilen san'atkârların en eskisi Kutbe'dir. İbnü'n-Nedîm, onun dört kalem ihdâs ettiğini söyler; fakat bunların adlarından ve mâhiyetlerinden bahsetmez. Ancak Kutbe'den önce de pek tabiî olarak kullanılmış bulunan kalemü'l-celîl'in, yâni büyük boy yazıya mahsus kalemin ağzı muayyen enlilikteki bir boyunu, dolayısiyle boyu ve kalınlığı muayyen bir büyük yazıyı ifâde eden, ayrıca çok geçmeden tesbit edilecek çeşitli boylarda küçük yazıların kalemleri için âdetâ ana ölçü vazîfesini gören kalemu't-tûmar'ın Kutbe'nin hazırladığı ettiği dört kalemden biri olması gerekir. Tûmâr, parşömen, papirus ve sonraları kâğıt gibi yazı malzemesinden mâmûl muayyen eb'adda varak olduğuna göre, Kutbe ilk def'a varak eb'âdıyla ona yazılacak yazı büyüklüğü arasında uygun nisbeti tâyin etmiş bulunuyordu.
    İbnü'n-Nedîm'in Kutbe'ye izâfe ettiği fakat isimlerini vermediği diğer üç kalemin nisbetleri tûmâr'a göre tâyin edilmişti. Muayyen cesâmette hatların tesbîtinde en büyük âmil, resmî ve idârî teşkilâtın icâbları olmuştur. Nitekim standart boyların en büyüğü olan tûmâr, Emevî halîfelerinin buyruklarına (alâmât) tahsîs edilmişti. Çünkü hilâfet dîvânından sâdır olan yazıların sâir dîvânların ve halkın yazılarından farklı olması isteniyordu. Rivâyete göre bu usûlü ilk def'a Velîd b. Abdülmelik (86-96/705-715) ihdâs etmiş, Ömer b. Abdülaziz (99-102/717/720), varak isrâfına yol açtığı düşüncesiyle divânında büyük yazıların kullanılmasını istememişti. Bununla berâber haleflerinden itibâren, yine kullanılmış, husûsiyetle halîfelerin ve daha sonraları İslâm hükümdarlarının sâir meliklere gönderdikleri mektuplar tûmâr kalemiyle yazılmıştır. 

    Böylece Emevîler devrinde muhtelif tip vesîkalar için muhtelif eb'adda varaklar ve bunlara uygun cesâmette yazılar için standart kalemler ihdâs edilmişti. Emevîlerin sonları ve Abbâsîlerin başlarında gelen Şamlı iki mühim şahsiyet Kutbe ile başlayan istikamette hattı, onu unutturacak derecede geliştirdiler. Bunlarda biri ez-Zabbâk b. Aclân el-Kâtib'dir ki, es-Seffâh'ın hilâfetinde (132-136/749-754) hayatta idi. Diğeri ise el-Mansûr (136-158/754-775)'un ve el-Mehdî (158-169/775-785)'nin zamanında şöhret yapmış olup pek çok talebe yetiştirmiş bulunan İshâk b. Hammâd el-Kâtib'dir. Bu iki san'atkârın celîl üstâdı oldukları rivâyet edilmiştir ki, el-Kalkaşendî'nin ve İbnü's-Sâ'iğ'in haklı olarak işâret ettikleri gibi bu, tûmâr veya ona yakın bir yazı olmalıdır.
    İshâk b. Hammâd'ın talebeleri arasında bâzılarının hüviyeti, hattâ adı sıhhatle tesbit edilemeyen: fakat hat san'atının sür'atli gelişme devrelerinden birini temsîl eden İbrâhim es-Siczî (veya: eş-Şecerî), Yûsuf Lakve, Cariye Senâ'el-Kâtibe, Ahmed b. Ebû Hâlid gibi mühim sîmâlar vardır. İbrâhim es-Siczi, hocası İshâk'tan celîl öğrendikten sonra tûmâr kalemine nisbetle sülüseyn ve sülüs adını verdiği ve tûmâr'dan daha ince iki kalem tesbit etti. Kardeşi kâtip ve şâir Yûsuf Lakve, en-nısfu's-sakîl'den bir kalem çıkardı. Vezir Zü'rriyâseteyn el-Fazl b. Sehl (v. 202/818) daha sonraları kalemu't-tevkî'at diye anılacak olan bu kalemi çok beğendi ve ona er-riyâsî adını verdi.
    Vezir Ebu'l-Abbâs Ahmed b. Ebû Hâlid Yezîd b. Abdurrahmân el-Ahvel (vezâreti:203-212), el-Me'mûn'un takdîr ettiği kâtiplerinden biriydi. Bununla berâber, el-Vâsik (hilâfeti: 227-232/842-847)'ın Bizans'a elçi olarak gönderdiği İbnü't-Tercumân'ın bir bayram münâsebetiyle hükümdârın teşhir ettiği kıymetli eşya arasında Ahmed b. Ebû Hâlid el-Ahvel'in hattı ile bir mektup gördüğüne dâir rivâyette çok eski bir isnâd hatâsı bulunması mümkündür. Çünkü el-Me'mûn devrinde (198-218/813-833) bu sahânın en mühim sîmâı, hayatı hakkında bildiklerimiz pek az ve mübhem bir rivâyetten ibâret bulunan el-Ahvel el-Muharrir idi ve İbnü'n-Nedîm'in nakline göre halîfenin muhtelif hükümdârlara gönderdiği mektupları tûmar üzerine bu zât yazıyordu. İsminin Ahmed olması ve aynı lâkabı taşımaları, bu iki muâsır şahsiyetin çok eski bir tarihten itibâren karıştırılmasına yol açmıştır.
    Ebu'l-Kâsım el-Bağdâdî'ye ve el-Kalkaşendi'ye göre, yukarda adı geçen İbrâhim es-Siczî'nin talebesi olan el-Ahvel el-Muharrir hocasından sülüseyn ve sülüs öğrendikten sonra yine tûmâr'a mahsus celîl kalemini esas almak üzere kalemü'n-nısf'ı, ayrıca gerek sülüs gerekse nısf'ın incelerine mahsus hafîfu'n-nısf ve hafîfu's-sülûs'ü çıkardı. Kutbet'ül-Muharrir'le İbn Mukle arasındaki merhalelerin en mühimmini temsîl eden bu san'atkâra yukarıdakilerle birlikte el-müselsel (bütün harfleri bir birine bitişik ve bağlı yazı), hattu'l-muâmerât, hattu'l-kısâs v.s. gibi 11 kalem ve hattı isnâd edilir. Bunların isimlerine dikkat edildiği zaman şu neticelere varmak mümkündür. 

    a) Başlangıçta varak eb'âdına en uygun yazı cesâmeti aranmış, en büyük boy (veya başka bir tâbirle en büyük numara) kalemin ağız eni tesbit edilerek bu, esas kabûl edilmiş, bunun üçte ikisi, yarısı, üçte biri v.s. alınarak yine varak eb'âdlarına uygun ve ağız enleri daha küçük kalemler ihdâs edilmiştir.
    b) Muhtelif boy zemine, yâni varak eb'âdına uygun cesâmetteki yazılar dîv'anlarda, devlet dâirelerinde ve bunların dışında, belli istimâl sâhalarına tahsis edilmiştir.
    c) Farklı sâhalarda, farklı kalemlerle yazılan muhtelif boy yazılar aşağıda temâs edileceği gibi bir takım husûsiyetler kazanmış ve böylece tabîî bir gelişmeyle yazı çeşitleri doğmaya başlamıştır. Nitekim el-Ahvel el-Muharrir'e nisbet edilen yazıların üçüncüsü olan el-müselsel, muayyen bir cesâmet ile birlikte hususî bir tarz ve üslûba da delâlet etmektedir. Hattâ hattu'l-kısâs, hattu'l-mu'âmerât ıstılahlarında kalem'in yerini hatt'ın alması bu hususu çok daha bâriz olarak göstermektedir.
    d) Yazı boyları, üçte iki, yarım, üçte bir gibi tam kalem ağız eninden çıkarılan nisbetlere bağlı kalmamış, bunların kalın (sakil) ve inceleri (hafif) de tesbit edilerek muhtelif tâlî boylar çıkarılmıştı. el-Ahvel el-Muharrir, zamanına kadar doğmuş hat şekillerini, hatla ilgili âdet, kaide ve kanunları iyi biliyordu. Onun bu hususta bir risâle yazmış olması kuvvetle muhtemeldir.
    Şu husus da belirtilmelidir ki, ister kûfî ister müstedîr karakterli olsun her tip yazı için kullanılan standart boy kalemlerin, husûsiyetle müstedîr yazıda kullanılışı hat san'atına yeni ufuklar açtı. İbnü'n-Nedîm, daha, işâret edilen devrede mevcut değişik kalemlerin ve bu kalemlerle yazılan yazıların 24'ünü, birbirleriyle olan alâka ve nisbetleriyle kaydeder. Bu kalemlerin ağızlarının enine, dolayısıyle bunlarla yazılan yazıların cesâmetine gelince, celîl kalemlerin tûmâr'a mahsûs standart boyunun ağız eni 24 beygir (birzevn) kılı (takriben 15 mm.) bununla yazılan elifin boyu ise 24X24 = 576 kıl ) takriben 360 mm.) uzunluğunda idi. Diğer belli başlı ara kalemlerden üçünün ölçüleri de şöyle idi:
    Es-Sülüseyn: kalem ağız eni: 16 kıl; elif boyu 16X16 = 256 kıl (kalem ağız eni : 10 mm; elif boyu: 256X0,625 = 160 mm)
    en-Nısf: kalem ağız eni: 12 kıl; elif boyu: 144X0.625 = 160 mm) (kalem ağız eni: 7.5 mm; elif boyu: 144X0.625 = 90 mm)
    es-Sülüs: kalem ağız eni: 8 kıl; elif boyu: 8X8 = 64 kıl
    (kalem ağız eni: 5 mm; elif boyu: 64X0.625 = 40mm)

    Görüldüğü gibi, kalem ağızlarının enlerindeki riyâzî nisbetler, değiştirilmeden, bunlarla yazılacak yazıların sâdece kalınlıklarına aksetmekte, buna mukabil eliflerin, dolayısiyle diğer harflerin boyları ve yatık harflerin ufkî uzunlukları kalem ağzı eninin karesiyle tâyin edilmektedir. Meselâ en-nısf'ın kalınlığı et-tûmâr'ın yarısı olduğu hâlde elifinin uzunluğu dörtte biri kadardır.
    Kısaca, başlangıçta bu ıstılahlarla adlandırılan, ağızlarının eni değişik kalemlerle yazının aynı karakterdeki yazılar -bilhassa harflerin kalınlığı ile bâzı harflerin dik ve yatık hatlarının uzunluğu arasında değişen nisbetlere bağlı olarak- farklı husûsiyetler kazanmış, böylece muhtelif kullanma sâhalarına tahsîs edilen ayrı tarzların doğmasını hazırlamıştır. II. (VIII.) asrın sonları ve müteâkıp asrın başlarında Abbâsî halîfelerinin ve vezirlerinin alâka ve teşvikleriyle yukarda belli başlıları anılan san'atkârların zevkleri ve sezişleriyle buldukları bir takım nisbetlere dayanarak geliştirdikleri bu yazılara aslî ve mevzûn hatlar denildi. Bu mevzûn hatları işleyen ve bunlar bâzılarındaki ustalıkları ile meşhûr olan san'atkârlardan bir kısmının isimleri bilinmektedir. Vezir, edîb ve şâir İbnü'z-Zeyyâd (v. 233/847)'ın pek takdîr ettiği, husûsiyetle sülüs'te şöhreti bulan Zâkif (Ahmed b. Muhammed), celîl üstâdı İbn Ma'dân ve onun talebelerinin en mühimmi olan Ebu'l-Huseyn İshâk b. İbrâhim el-Berberî bunlardandır. Babasından başlayarak birçok hattat yetiştirmiş bir âileye mensûp olup, el-Muktedir (hilâfeti: 295-320/908-932)'e ve çocuklarına hocalık etmiş bulunan İshâk b. İbrâhim el-Berberî hat ve kitâbete dâir adını tesbit edebildiğimiz ilk eserin (=Tuhfetü'l-vâmık) müellifi ve hat tarihinde yeni bir devrenin başlangıcı olan İbn Mukle'nin üstâdıdır.
    Bir yazı sistemi olarak tekâmülünü tamamlayan ve eski vatanından çok uzaklarda İslâma dâhil olan bütün milletlerce benimsenen bu yazı, artık "İslâm yazısı" husûsiyetini kazanmış, bu hüviyetle asırlarca işlenecek olan hat san'atı, hilâfet merkeziyle rekabet edebilecek kültür ve san'at hareketlerinin serpildiği yeni muhitler de bulmaya başlamıştı. Bunların en mühimmi Mısır'dır. Nitekim Emir Tolunoğlu (v. 270/884)'ün kâtipleri arasında Bağdatlılar'ın gıpta ettikleri Tabtâb el-Muharrir gibi meşhûr sîmâlar vardı. Bununla berâber en az üç asırlık bir tecrübe ve arayış devresinin mahsûlü olarak teşekkül eden "aslî ve mevzûn" hat, yine Bağdad'da, yukarda adı geçen İbn Mukle ile, daha doğrusu İbn Mukle kardeşlerle, hicrî IV. asrın başlarında kanun ve kaideleri belirli bir san'at hüviyeti kazandı.  

    El-Hattu'l-Mensûb Devri

    İbn Mukle kardeşler, yâni Ebû Ali Muhammed b. Ali (v. 328/940) ve kardeşi Ebû Abdullah eh-Hasen (v. 338/949) hat tarihinde, haklı olarak yeni bir devrenin başlangıcı sayılmışlardır. Her ne kadar "İbn Mukle" denildiği zaman Ebû Ali akla gelirse de, kardeşi Ebû Abdullah da aynı seviyede bir san'atkârdı. Yâkut el-Hamavî, bu müstesnâ san'atkârın çalışma tarzını tasvîr eden eski bir rivâyeti nakleder. Vezirin hizmetinde bulunanlardan birinin anlattıklarına dayanan bu tasvir, onun hem san'atkâr mîzâcını hem uzun ve yorucu çalışmalarını aksettirmesi bakımından mühimdir. İbn Mukle'lerin bu husustaki hizmetleri umûmiyetle bir arada mütâlea edilmiş ve anılan merhaleyi vezir Ebû Ali İbn Mukle'nin ağır basan şahsiyeti temsil etmiştir. Ebû Ali İbn Mukle üç asırlık arayış ve tecrübelerle elde edilen şekillerin nizam ve ahengini kaidelerle izâha kavuşturan bir usûl ortaya koydu. Bu sâyede mevzûn hattın, san'atkârların zevk ve sezişleriyle yakalamaya çalıştıkları nisbetleri, muayyen esaslara bağlanarak bu san'atın belli ölçülere göre izâhı, değerlendirilmesi ve öğretilmesi mümkün oldu. Böylece aslî ve mevzûn yazının yerini el-hattu'l-mensûb (yâni harflerin ayrı ve bitişik hallerdeki şekilleri, belli hendesî esaslarla ve ölçülere dayalı nisbetlere bağlanan yazı) aldı. Hattın daha sonraki gelişmelerinin akışına yön veren ve arkasında yazdıklarından binlerce varak bıraktığı söylenen İbn Mukle, bu arada iki de mushaf istinsah etmişti. Bunlardan biri, bir zamanlar İşbîlîye'de, diğeri Büveyhîlerden Bahâ'üddevle (emirliği 379-403)'nin Şîrâz'daki kütüphânesindeydi. 30 cüz hâlindeki bu mushafın zâyî olan bir cüz'ünü, İbn Mukle mektebinin ikinci merhalesinin mümessili olan İbnü'l-Bevvâb, tefrîk edilmeyecek bir benzerlikle tamamlamıştı. Kardeşi Ebû Abdullah'ın daha ziyade neshî'ye, kendisinin ise rıka' ve tevkî 'e ehemmiyet verdiği anlaşılmaktadır.
    Bugün İbn Mukle'nin yazısı olduğu ileri sürülen örnekler arasında mevsûk vesîkalar yoksa da onun tarzını temsîl edenlerin bulunduğu kabûl edilebilir. Fakat IV./IX. Asırdan intikal eden, bilhassa müstedîr karakterli hatlarla yazılmış mevcut ve olgun nümûnelerin İbn Mukle mektebinin damgasını taşıdığı muhakkaktır. Hat san'atında Mısır'ın ötesinden başlayarak Mağrib'de ve İran'dan itibâren İslâm dünyasının şarkında kûfîye daha bağlı kalarak çeşitli tarzlar geliştirilirken Irak'ta yeni bir üslûp doğmuş bulunuyordu. Mensûb hat denilen bu yeni cereyanın husûsiyetle kitaplarda kullanılmaya müsâit boylarını müşâhedeye imkân veren nümûneler vardır.
    Devlet teşkilâtında çok mühim yeri olan kâtipler sınıfına verilen kültürün kaçınılmaz disiplinlerinden biri hattı. Mîmârî eserlerde celî hatlar, en belli başlı tezyînî unsur olarak yer alırken yüksek dereceli dîvanlarda çalışan kâtipler, husûsiyetle celîl, tûmâr, riyâsi, sülüseyn ve tevki' gibi boylarda teşekkül eden hatları işlediler. Daha Emevîler devrinde başlayan tercüme ve te'lif hareketleri, bu hareketlerle bir arada büyüyen, zenginleşen kütüphânelerle bir nevî enstitü veya akademi mâhiyetindeki ilmî kuruluşlara müncer oldu ve nihâyet Hâru'n-Reşid'in ve bilhassa el-Me'mûn'un zamanında bâzan hizânatü'l/hikme daha çok da beytü'l hikme adıyla anılan geniş bir teşkilata kavuştu. Bunları, muhtelif kültür merkezlerinde kurulan dârü'l'ilm'ler hicrî IV. asrın sonlarında Mısır'da Fâtimiler'in tesis ettiği dârü'l hikme gibi aynı veya benzeri adları taşıyan müesseseler tâkip etti. Tercüme, te'lif ve istinsah faaliyetleriyle zenginleştirilen büyük kütüphânelerle mücehhez bu müesseselerde ve sâir kütüphânelerde hat san'atı, gelişmesini hızlandıran, değerlendiren çok müsâit bir iklim buldu. Bütün bu anılan müesseselerin yanında ilmî ve edebi hareketleri besleyen verrakların, hat san'atı tarihine en az kâtipler kadar hizmeti oldu. Verrâk'lık ücretle kitap istinsahı şeklinde başlamıştı. Verraklar bu esas işleri yanında her türlü kırtasî malzeme ve kitap ticâreti de yapıyorlardı. Bugün tesbit edilebilen en eski verrak yukarda adı geçen Mâlik b. Dinar (v. 131/748-49)'dır. Büyük müelliflerin ve kütüphânelerin verrakları vardı. Bu meslek umûmuyetle güzel, doğru ve okunaklı yazmayı, ilim sâhibi olmayı gerektiriyordu. Meselâ İbnü'n-Nedim (385/995), Ebu Hayyan et-Tevhîdî (400/1009-10), Yâkut el-Hamevî (626/1229) gibi bir çok âlim verrak idi. Hicrî III. Ve IV. asırlarda bu kâtipler ve verraklar, el-hattu'l verrakı, el muhakkak veya el-hattu'l-ırâkî denen ve kitap istinsahına mahsus bulunan yazı tarzını geliştirdiler. Kitapların, husûsiyetle dil ve edebiyata dâir eserlerin istinsâhında, müstensihin, bir taraftan yazısının güzel olması, diğer taraftan yukarda kısaca işâret edilen imlâ kaidelerine titizlikle riâyet etmesi, yine hicrî II. ve III. asırda artık kaideleri teşekkül etmiş bulunan tedvîn, te'lif, rivâyet ve muhtelif safhalariyle tedris usullerinin kitaba akseden hususiyetleri ile ilgili hususları iyi bilmesi gerekiyordu.
    Bu vasıfları taşıyan meşhur şahsiyetleri, hâl tercümesine dair kaynaklardan tesbit etmek mümkündür. Âlim müstensihler diyebileceğimiz ve çoğu dil ve edebiyat âlimi, bâzıları aynı zamanda verrak olan bu şahsiyetler arasında mesela III.-IV. (IX.-X) asırlarda, İbnü'l-Vedda, Abdullah b. Muhammed el-Ezdî el-Verrak (v.230 ?), Ebu'l-Abbas Muhammed b. el-Hasen el-Ahvel el-Verrak (h. III. Asır), Ebu Musa Süleyman el-Hâmiz (v. Zilhicce 305/918), İbnü'l Kûfî diye tanınan Ali b. Muhammed el-Esedî (v. 348/960), Ebu'l Hasen Ali b. Abdülaziz el-Cürcânî (v. 393/1002) gibi şahsiyetler vardır. Bu "âlim müstensih" tipi daha sonraları da mesela es-Sirâfi'nin talebelerinden Ebû Muhammed Yahyâ b. Muhammed el-Erzenî (v. 415/1024), meşhûr İbn Reşîk (v. 456/1064), Ebû Cafer el-Kazi ez-Zevzenî (v. 463/1071), Ebû Mansûr Mevhûb b. Ahmed el-Cevâlikî (v. 539/1144)'nin talebelerinden Ebu'l-Hasen Hibetullah b. el-Hasen el-Kâtib ve el-Attâbî (v. 556/1161), eserlerinde hattatlara husûsiyetle yer veren Yâkût el-Hamevî (v. 626/1229), en-Nüveyrî (v. 733/1333) gibi şahsiyetlerle devam etmiştir. Bir kısmı IV. (X.) asırda büyük dil âlimi Ebû Sa'id es-Sirafî (v. 368/970)'nin etrafında gruplaşan bu âlimlerin an'anesini VI. Asırda Ebû Mansûr el-Cevâliki aynen ihyâ etmiştir.
    İbn Mukle'yi İbnü'l-Bevvâb'a bağlayan sîmâlar arasında bâzılarının san'atkâr hüviyetleri ilmî şahsiyetleri derecesine ulaşan, hatta bâzılarında ağır bile basan âlim-müstensihler vardır. êş-Se'âlibi, bunlardan meşhûr dil âlimi İsmail b. Hammâd el-Cevheri (v. 400?/1010?)'den bahsederken yazısının güzellikte darb-ı mesel hâlinde ve İbn Mukle'nin, Mühelhil'in ve el-Yezîdi'nin yazıları gibi el-hutûtu'l-mensûbe arasında anıldığını kaydeder. Lisânî çalışmaları sırasında Irak'ta hat tahsîl ettikten sonra Nîşâbûr'da hat dersleri veren el-Cevherî'nin, İbn Mukle tarzını Şark'a ilk götüren ve yayanlardan olduğu anlaşılmaktadır.
    Yeni el-Cevherî gibi, es-Sirafi'nin muhîtine mensup olduğu anlaşılan Mühelhil b. Ahmed'in 347 (958)'de istinsah ettiği bir eser, bu devrenin herhalde en güzel ve en karakteristik örneklerinden biridir. Aynı tarzın önde gelen üstâdlarından olan Ebu Abdullah Muhammed b. Esed el-Kâtib el-Bezzaz el-Bağdadî (v. 410/1019)'nin istinsahını 370 (980) yılında bitirdiği bir eser, hat tarihi bakımından daha ehemmiyetli bir vesikadır. Zira, hicrî V. Asır başlarından itibâren üç asır san'atkârlarca rakipsiz üstad kabûl edilen İbnü'l-Bevvâb'ın hocası olan İbn Esed, yukarda işâret edildiği gibi, daha ziyâde kitap istinsahına mahsus yazıyı geliştiren Ebu Abdullah İbn Mukle'nin yolunu benimsemişti. Adı geçen eseri de onun hattıyla yazılmış bir nüshadan nakletmiştir. El-Hattu'l-mensub'a dâir müellifi meçhul eski bir risâlede belirtildiği gibi, İbn Esed, mukakkak'a yakın bir nesh ile şiir mecmuaları, dîvanlar istinsah ederdi. Nitekim bu hüküm yalnız onun yazısının husûsiyetini değil, aynı zamanda bahsedilen devredeki hâkim üslûbu da tavsif etmektedir. Umûmiyetle neshî denilen ve aklâm-ı sitte arasında şekil ve kaideleri tâyin edilen muhakkak'ın birçok husûsiyetini taşıyan bu yazı, daha sonraları reyhânî'ye ve nesh'e inkılab edecektir.
    İbn Mukle'yi İbnü'l-Bevvâb'a bağlayan hat tâlimi şeceresinde umûmiyetle İbn Esed'den başka Muhammed İbnü's-Simsimanî adlı bir san'atkâr da zikredilir. Bu zâtın hüviyetine dâir bilgilerin çok eski bir tarihten itibâren karıştırıldığı anlaşılmaktadır.
    El-Asârî'nin "Muhammedeyn" diye İbn Esed ile birlikte andığı bu san'atkâr hakkında kısa ve çok karışık bilgilerden onun, İbn Mukle'ye doğrudan doğruya değil de dolayısıyla bağlı olduğunu, es-Sirâfi'nin etrafında teşekkül eden ve mevzûmuz bakımından ehemmiyetine muhtelif vesîlelerle işâret ettiğimiz bir muhîte mensup bulunduğunu, IV. (X.) asrın son yarısının sayılı san'atkârlarından biri sayıldığını istidlâl etmek mümkündür.

    Kûfe'deki inkişâf devresinden sonra umumiyetle kûfî diye anılan ve muhtelif üsluplarıyla bir müddet mesahifte an'anevî mevkiini devam ettiren tarz yavaş yavaş başlık yazısı olarak kitaplarda, kitâbe yazısı olarak mîmârî eserlerde, hattâ çok çeşitli eşya üzerinde, zarîf ve işlenmiş bir tezyîn unsuru sıfatıyle dar bir sâhaya çekildi. Buna mukabil müstedîr karakterli koldan iştikak eden ve hat san'atının aslî malzemesi haline kavuşan mevzûn hatlar, İbn Mukle'nin tesbit ettiği nisbetlere bağlı olarak, incelik-kalınlık, küçüklük-büyüklük dışında, muayyen karakterler kazanmaya başladı. Bu gelişme bir ıstıfâ ameliyesini de berâberinde getirdi. Muhtelif kullanma sâhalarına uygun çeşitli cesâmette yazılar için muayyen üslûplar belirdi. Bu ıstıfâ safhasında tedâvülden kalkan yazıların teşhisi çok zordur. Bugün elimizde hangi üslûba delâlet ettiğini bilmediğimiz, fakat belirgin hususiyetler taşıyan yazılar vardır. Mesela Ali b. Şâzân er-Râzî'nin 376 (986)'da istinsah ettiği bir eserin yazısı, İslâm dünyasının şarkında VI. (XII.) asrın sonlarına kadar rağbet gören bu üslûbun karakteristik örneğidir.
    İbn Mukle'nin yazıları bir asır müddetle ideal nümune kabul edilmişti. Adları geçen iki üstâdı ile şeceresi İbn Mukle'ye kadar uzanan İbnü'l-Bevvâb (v. 413/1022), hat san'atında onun ulaştığı noktaya yükselebilmek için yıllarca yazılarını inceledi ve taklid etti, tarzını ve usûlünü geliştirdi; mensûb hattı daha ince hendesî nisbetlerle îzâh eden bu san'atkâr, yukarda temâs edilen ıstıfâ hadisesi sırasında, benzerleri arasında ortak husûsiyetleri en bâriz şekilde taşıyan hat üslûplarını seçti ve çok muhtelif kollara ayrılmış bulunan hat san'atını bu seçtiği tarzların kanallarına yöneltti. Hat ve kalem hakkında bir kasîdesi bulunan İbnü'l-Bevvâb'ın 64 mushaf istinsah ettiği rivayet edilir. Mesâhif hâricinde de küçük hacimli risâleler, şiir mecmuaları v.s. istinsah etmiştir. İbn Mukle'nin yazdıklarının yerini alan ve üç asır müddetle hat sanatında mükemmel örnekler olarak taklit edilen bu eserlerden az sayıda da olsa günümüze kadar gelebilenler vardır. İbnü'l Bevvâb'ı takip edenler ona yaklaşabildikleri nisbette büyük sanatkar sayıldılar, onun üslubunu işlediler, onun mektebini temsil ettiler. Bu sanatkarlardan İbnü'l Hâzin künyesiyle anılan Ebu'l-Fazl Ahmed b. Muhammed ed-Dineveri (v. 518/1124), daha çok rıka'ı ve tevki'i işlemiştir. Şühde lakabı ile tanınan, babasından ve Muhammed b. Abdülmelik'ten hat dersi almış olan muhaddise Zeyneb bint Ahmed b. Ebu'l-Ferec el-İberi el-Bağdadi (v. 574/1178), bu sahada yetişmiş sayılı kadın sanatkarlardan biridir. El-Mustas'ımî'den sonra Yâkut adlı hattatların en mühimmi olup el-Meliki nisbesini Sultan Melikşah'tan almış bulunan Emînuddin Yâkut el-Mavsılî el-Melikî ve onun tilmîzi Velîyüddin b. Zengi el-Acemî, mensûb hattı Mısır'a ve Anadolu'ya yayanların şecerelerinde adları geçen sanatkarlardır. Yine bu arada zikredilmesi gereken bir simâ halîfe el-Musta'sım'ın nedimlerinden olup bu halîfe tarafından yeni açılan bir kütüphânenin müdürlüğüne getirilmiş bulunan meşhur mûsikî-şinâs Safiyüddin Abdulmü'min el-Urmevi (693/1294)'dir. Yâkut el-Musta'sımi, bu sanatkardan hat dersi almıştır.
    Bütün bu gelişmelerin beş asırlık devresinin en mühim merkezi Bağdad'dır ve bu süzülme-seçilme safhasının en büyük sanatkârı da yine Bağdad'da yetişmiş bulunan Ebu'l-Mecd Cemaleddin Yâkut b. Abdullah el-Musta'sımi (698/1298)'dir. Bu sanatkar hat sanatı tarihinde, muhtelif yönlerden gelen nehirlerin, tekrar çeşitli kollara ayrılmak üzere birleştiği durulma noktasıdır. Yâkut hat şeceresinde, bâzan doğrudan doğruya Şühde bint el-İberi'ye bağlanırsa da, Şühde'ye yetişen Yâkut, yukarda adı geçen Eminüddin el-Meliki'dir. Çünkü böyle bir silsilede el-Mustaşımi ile Şühde arasında başka halka veya halkaların bulunması gerekir. O, her halde Safiyüddin el-Urmevî'den ve başka hattatlardan ders almıştı. Fakat asıl yetişmesini İbn Mukle'nin ve bilhassa İbnü'l-Bevvâb'ın yazılarını uzun uzun incelemiş olmasına borçludur. 

    Kalem ağzının o zamana kadar mûtad olan kesilme tarzını değiştirmesi, meylini artırması ve kalem ağzını biraz etli bırakması gibi tedbirler almasının; altı çeşit yazının hepsine te'sir ettiği muhakkaktır. Onun, İbn Mukle, İbnü'l-Bevvâb yoluyla gelen kaidelere bağlı kalmakla beraber, İbnü'l-Bevvâb'ın tarzına zarâfet kazandırdığı ve böylece husûsî bir üslûp getirdiği kabul edilir. Ancak onun hizmeti, bilhassa muhakkak ve reyhânî'nin mükemmelleştirilmesinde kendini göstermiştir. Sülüs ve nesih aynı merhaleyi idrâk edebilmek için Osmanlı mektebinin zuhûrunu bekleyecektir.
    Yâkut'un yazısıyla günümüze kalan eserlerin çoğu Kur'ân-ı Kerîm'dir. İstinsah ettiği tam mushafların bir veya birkaç sûreyi ihtivâ eden en'amların çeşitli kütüphâneler ve müzelerdeki sayısı, "Yâkut'tan daha çok mushaf istinsah eden ikinci bir hattat olmadığı" hususundaki yaygın kanaati kabul ettirecek kadar yüksektir. Kur'ân-ı Kerîm'den sonra hat için tercih ettiği metinler küçük hadis mecmuları; kısa küçük dîvânlar, şiir mecmuaları, manzum ve mensur sözlerden derlenmiş risâleler mâhiyetindeki kendi eserleri ve benzeri metinlerdir. Bugün kütüphânelerde mevcut ve onun imzasını taşıyan eserlerin bir kısmı, bizzat kaleminden çıkmış değil, yazısından yapılmış taklîdî nakillerdir. Bunların tesbiti, uzun ve ciddî bir tetkik ile mümkün olabilecektir.
    Öteden beri hat sanatında daha ileri bir merhaleye sıçrayabilmek, yeni bir tarza ve şahsî bir üsluba geçebilmek için talebeler, "üstadlarının yazılarının suretini çıkarmak" diyebileceğimiz bir çalışma ile yıllarca süren bir taklid devresinde üstadın üslubunun inceliklerini öğrenir, hazmederlerdi. Böylece büyük kabiliyetler devrin üstadının temsil ettiği merhale çizgisinde -bazan hissedilmesi güç mesafe farkları ile- toplanırlardı. Daha sağlığında onun çevresinde de böyle bir Yâkut mektebi doğmuştur. Bu bakımdan Yâkut ve Şeyh Hamdullah gibi şahsiyetler tek başlarına düşünülemezler. Yâkut'un sanatı, imzasıyla birlikte talebeleri ve hatta onların talebeleri tarafından devam ettirilmiştir. Abbâsîler'in sukûtundan (656/1258) sonra da Bağdad'dan ayrılmayan Yâkut'un sanatının en verimli yılları ve bilhassa hocalığı bu ikinci devrededir. İslâm dünyasında gittikçe yayılan şöhreti, etrafında, muhtelif yerlerden gelen çok sayıda kabiliyeti toplamış bulunuyordu. Yanında, talebelerinden bir kısmının ayrı bir ehemmiyeti ve yeri vardı; hatta bunlardan altısına onun yazılarından yaptıkları nakillere yine onun imzasını da atmaları müsaadesini vermişti. Nitekim Yâkut'un adını taşıyan yazıların bazılarında hem kendisinin, hem de yazıyı takliden nakledenin ferağ kaydı bulunmakla beraber, ikincisini taşımayanların sayısı az değildir. Hatta bu yol doğrudan doğruya talebesi olmayanlar tarafından da devam ettirilmiş, bazan taklid edilen yazının tarihi, olduğu gibi nakledilmeyerek nakil sırasındaki tarih ile değiştirilmiştir. Bu bakımdan ferağ kaydında onun adı bulunan her yazı, kendi kaleminden çıkmış değildir. Nitekim ölümünden sonraki tarihleri taşıyanlar da vardır.
    Büyük şâgirdlerinden altısı, kendisi ile birlikte "Üstâdân-ı seb'a" (yedi üstâd) diye anıldı. Onun mektebini muhtelif ülkelerde devam ettiren bu altı sanatkarı sayanların listelerinde bazı değişiklikler görülse de, umumiyetle şu simalar yer alır: Ergun b. Abdullah el-Kâmili (v. 744/1343-4), eş-Şeyh Ahmed b. es-Sühreverdî, Mubârekşâh es-Süyûfi, Mubârekşâh b. Kutb, Abdullah b. Mahmud es-Sayrafi, Nasrullah et-Tabîb. Altı talebesi arasında bazan Yusuf b. Yahya el-Meşhedî (veya el-Horasani, el-Herevi, el-Kûfî) ile es-Seyyid Haydar Gunde-nuvis de zikredilir. Yâkut'un Veliyüddin el-Acemi gibi kudretli muâsırları da İbnü'l-Bevvâb'ın tarzını işleyen sanatkarlardı. Fakat mensûb hattın inkişafını ve intişarını sağlayan bütün yollara bu sanatkârın doğrudan doğruya veya talebeleri vasıtasıyla tesir ettiği muhakkaktır.

    Yâkut'tan sonra, ilimlerin ve güzel sanatların hemen bütün şubeleriyle alakası bulunan hat sanatı, VIII. (XIV). Asır İslâm dünyasının her tarafında birbirleriyle yarışan muhtelif kültür merkezlerindeki san'at hareketlerinin en göze çarpan rekabet sâhası oldu. Bağdad, daha doğrusu Irak, artık bu tarihten itibaren hattın inkişafına ön verici merkez olma vasfını kaybetti. Muhtelif hânedanların hâkim olduğu bölgelerde hat sanatının kavuştuğu seviye göz önüne alınınca İbn Haldun'un, ilimlerin ve sanatların muhtelif şubelerinde olduğu gibi bu sahada da yükseliş ve düşüşün, ictimâî şartlara, siyâsî hâkimiyetin ve buna bağlı olarak refahın seviyesine tâbî olduğu hususundaki görüşünü hatırlamamak mümkün değildir. Yukarda zikredildiği gibi Hicâz'da, Kûfe, Basra ve Dimaşk'ta, daha sonra Bağdad'da ilk merhalelerini idrak ederek yayılan hat sanatı, İslâm dünyasının şark bölgelerinde Gazneliler, Büyük Selçuklular zamanında itina ile işlenmişti. VII., (XIII.) ve bilhassa VIIII. (XIV.) asırda İlhanlılar'ın, Timurîler'in, Celâyiriler'in devirlerinden itibâren hat, hükümdârların, vezir ve emîrlerin muhîtinde son derecede itibâr ve teşvik gördü. Meselâ kendisi de büyük bir hattat olan, ilim ve sanat hâmisi vezir Baysungur b. Şahruh (v. 837/1433), bir sanat merkezi hüviyetindeki kütüphanesinde, 40 kadar hattat, nakkaş, müzehhib ve mücellid toplamış bulunuyordu. Meşhed'de Cevherşâd Hâtun Câmii'nin onun imzasını taşıyan kitâbesi, Yâkut tarzındaki celî sülüs'ün IX. (XV.) asrın ilk yarısında ulaştığı seviyeyi temsil eden mükemmel bir vesikadır. Horasan'ın şâir hükümdârı Ebu'l-Gazi Mirzâ Hüseyn b. Mansûr b. Baykara devrinde (873-911/1469-1506) Herât, bu şâir sultanın askerî ve siyâsî başarılarının lâyıkıyle görülmesine mânî olacak derecede parlak bir sanat ve edebiyat hayatına sahne olmuştur. Gerek sultanın, gerekse ona en yakın devlet adamı büyük âlim ve şâir Emîr Ali Şir Nevâî (v. 906/1501)'nin himâyesi ve ihtimâmı sâyesinde devrinin en hararetli ilim ve sanat merkezi olan Herât'ta, hattı, tezhibi, nakşı, cildi ve muhtevasıyle "kitap" mümtaz bir inkişaf devresi yaşadı.
    İslâm hat sanatı Mısır'da daha Tulûnîler (254-292/868-905) zamanında ulaştığı yüksek seviyeyi, Fatımîler (358-567/910-1171), Eyyûbîler (569-650/1174-1252) ve bilhassa Memlûklular (648-932/1220-1217) zamanında da korudu. Bilindiği gibi, bütün bu devrelerden intikal eden müteaddit vesîkalar, bu arada mîmârî eserlerin taşıdığı kitâbeler ve mushaflar vardır. Tarihî bilgilerin ve mevcut eserlerin tedkîki Kahire'nin hat san'atında, VIII. (XIV.) asra kadar hemen Bağdad'dan sonra ikinci mühim merkez olduğunu göstermektedir. İbnü'l-Bevvâb tarzının Bağdad mektebine muvâzî olarak işlendiği bu muhît daha sonra Yâkut'un vardığı neticeleri de benimseyerek VIII. (XIV.) asırdan Osmanlı mekteplerinin zuhuruna kadar eski hat an'anesini diğer sanat merkezlerine nazaran daha büyük bir sadakatle devam ettirmiştir. Memlûklular'ın hâkimiyetine rastlayan bu devreden günümüze pek çok eser intikal ettiği gibi, hat sanatının nazariyâtına dair eserler, hattın tâlim tarzı ile ilgili müşâhedeler de mevcuttur. Nitekim IX. (XV.) asrın ilk yıllarında vefât eden büyük âlim İbn Haldun, Mısır'da hattın bir sanat olarak ulaştığı yüksek seviyeyi sebepleriyle izah ederken talim tarzı hakkında da bilgi vermektedir. Bazılarının sandığı gibi İbn Haldun'un üzerinde durduğu mesele alelâde yazı tedrisâtı değil, hat sanatının tedrîs ve tâlim tarzıdır. Endelüs'te ve Mağrib'de hat derslerinde talebeye yazılı bir ibâre verilir, talebe bu ibâreyi defalarca meşk ederek üstâdına gösterir, üstâdı da yazıyı tedkîk ve tashih ederdi. Elindeki nümûneye göre talebe başarılı bir netice alıncaya kadar bu muamele tekrarlanırdı. Halbuki Mısır'da hat derslerine tek tek harflerin şekilleriyle ve bunların resmedilmesine mahsus kaidelerin öğretilmesiyle başlanırdı. Burada hat tâlim eden husûsî muallimler vardı. Bugün elimizde İbn Haldun'un anlattığı bu hat tâliminin esaslarını açıkça görmemize imkân verecek iki mükemmel eser vardır; Zeynüddin Şa'ban b. Muhammed el-Asarî'nin 800 (1398)'de telif ettiği el-İnayatu'r-rabbâniye fî tarîkati'ş-şabaniye'si ile el-Kalkaşendi (v. 821/1418)'nin meşhur eseri Subhu'l-a'şa'da hatta ayırdığı mufassal bölüm.   

    Hicâz, Irak, Suriye ve Mısır'dan uzak bölgelerde, muhtelif tesirlerle farklı üslûplar gelişti. Bunların en karakteristik olanı Mağrib hattıdır. Elifbâ'nın dizisi, bazı harflerin noktaları ve şekilleri gibi hususlarda, hatta yukarda işaret edildiği vechile bazı harekelerde Arap yazısının ilk fetih yıllarının, dolayısıyla ilk intikal günlerinin hatırasını taşıyan, bunlardan bir kısmını son zamanlara kadar muhafaza eden Mağrib hattı şimâlî, merkezî ve garbî Afrika'ya, Endelüs'e yayıldı. Bu üslûp önce, hicrî 50 (670) yılında kurulan ve çok geçmeden bir ilim, fikir ve sanat merkezi haline gelen ve Ağlebi'ler zamanında (184-296/800-909) en parlak devrini yaşayan Kayrevan'da teşekkül etmiş görünmekte ve B. Moritz'in haklı olarak tahmin ettiği gibi şark yazısının tabii bir tekâmülünün neticesi olmayıp bir âlimin mesahife mahsus kûfî'yi esas almak suretiyle icad ettiği bir tarz intibaını vermektedir. İlk geliştiği muhîte nisbetle Kayrevan hattı diye anılan bu tarzdan başka tâlî üslûplar inkişâf etti. Mehdîye, Endelüs veya Kurtuba yazıları bunların başında yer alır. Endülüs hattı Muvahhidîn hâkimiyetinin (524-668/1130-1269) sonlarına kadar bütün şimâlî Afrika'da Kayrevan ve Mehdiye yazılarının yerini aldı. Daha sonra Fas ve VII./XIV. asırdan itibaren de Sudan yazısı doğdu. Bugün Afrika'da Tunus, Cezayir, Fas ve Sudan yazıları olmak üzere farklı üsluplar mevcuttur.
    IX. (XV.) asrın ikinci yarısına tekaddüm eden devrede hat, birkaç asır müddetle, biri dîvanların an'aneye bağlı kalmaya çalışan muhafazakar muhitinde devam eden, diğeri yukarda bahsedilen ıstıfâ hareketinin tabiî tekâmülü ile açılan ve gittikçe aydınlık kazanan bir istikamette olmak üzere iki yolda gelişmişti. İslam hat sanatı, nihayet onu en yüksek seviyesine ulaştıran Osmanlı mektebinin ilk temsilcilerinin kaleminde seçilme-durulma safhasının son merhalesini yaşamış ve 9 asırlık gelişmesinin neticelerine göre yeniden nizâma kavuşmuştur. Bu devreden itibâren hat sanatında gelişmiş, terkedilmiş, değişikliğe uğramış bir takım an'aneler, ölçüler, ıstılâhlar vardır. Bu itibarla İslâm hat sanatının bu altın devrine geçmeden önce ona zemin hazırlayan gelişmelerin hiç değilse birkaçına kısaca temas etmek faydalı olacaktır.
    Osmanlı mektebine tekaddüm eden safhada zamanla yerini bir başka kelimeye terkeden ıstılâhlardan biri muharrir'dir. Yukarda arz edildiği gibi, II. (VIII.) asırdan itibâren büyük hat sanatkarlarına bu sıfat lakap olarak verilmekte, sanatkârane yazı yazmaya da tahrîr denilmekte idi. Muhtemelen VI. (XII.) asırdan itibaren muharrir ıstılâhının yerini hattat aldı.
    Eski an'aneye en çok sâdık kalan muhîtin Mısır'da yaşadığına yukarda işaret edilmişti. Hattın bu muhitteki vaziyetini tafsilatıyla tanıtan el-Kalkaşendî, eserlerinde -bilhassa hat nevîlerinde birinci kaynak olarak el-Asarî'den faydalanmakla beraber- verdiği açıklamalarda dîvânü'l-inşâda muhafaza edilen an'aneye bağlı kalmıştır. Kalem ıstılâhı, onun eserinde bazen yazı cesâmetini (misahat arzı'l-kalem = kalem ağzının eni) bazen yazı nev' ve üslubunu (kendi ıstılâhı ile: tarîka) ifade eder. Bu sebeple Subhu'l-a'şa'da geçen muhtelif cesâmette yazılara mahsus kalemler ile yazı çeşitlerini birbirine karıştırmamak gerekir. Müellif, zamanında dîvânü'-l-inşâda kullanılan kalemleri tanıtırken şu altı kaleme ayrı ayrı fasıllar tahsis etmiştir: k. et-tûmâru'l kâmil, k. muhtasaru't tûmâr, k. es-sülüs (es-sülüsü's-sakîl ve es-sülüsü'l hafîf aynı fasıllarda ele alınmaktadır.) k. et-tevkî (tevkî'at), k. er-rıka' ve k. el-gubâr. Bu ıstılâhlarla, müellif, bir taraftan ağız enleri muhtelif kalemler, diğer taraftan bu kalemlere bağlı olarak teşekkül eden yazı üslûplarını ifade etmekle beraber, hususiyetle üslup ve nevîleri kastettiği zaman tarîkatü't-tûmâr, tarîkatü's-sülüs, tarîkatü'l-muhakkak ıstılahlarını kullanır. Kısaca "kalem"yazı nevîleri manasını kazanmış olmakla beraber ilk manasını da muhafaza etmektedir.
    Mevzûu bu kısa hulâsanın hududundan taşırmamak için, yine yalnız iki esere (yâni Subbu'l-a'şâ'ya ve el-'İnâyetü'r-rabbânîye'ye) bağlı kalarak bu devir ve muhîtteki belli başlı kalemler ve hatları şöyle sayabiliriz: et-tûmâr, er-rıka', el-muhakkak ve er-reyhân, el-gubâr, el-mensûr ve el-havâşî. Bunlardan bir kısmı aynı üslubun farklı boyları, bazıları ise üslupça birbirine yakın şekillerdi. Mesela el-gubâr, et-tevkî'in daha açığı olan en-nesh'in çok küçüğü, el-havâşî yine en-nesh'in mâil satırlar halinde yazılan küçüğü idi. El-mensûr, er-rıka'ın veya en-nesh'in küçük ve seyrek yazılanı, er-reyhân ise el-muhakkak'tan müştak ve onun nısfı cesametinde bir yazı kabul ediliyordu. Yine bunlar gibi müstakil üsluplardan olmayan bir yazı da müselsel'dir. Bu tarz tevkî'in kollarından biri olarak doğmuştu.
    Bütün bu yazı nevileri içerisinde teşekkülü en eski olduğu anlaşılan tevkî ve rıkâdır ve bu yazı üsluplarının ilk şekli hakkında fikir verebilecek nümuneler vardır. Öteden beri resmî vesîkaların, kitap ve risâle şeklindeki metinlerin sonuna ilâve edilen mülâhazaların, metnin kimin tarafından ve ne zaman yazıldığını açıklayan satırların, mütâlea, mukâbele, semâ', istinsâh v.s. kayıtlarının asıl metne karışmaması için farklı ve umûmiyetle daha işlek bir hatla yazılmasına dikkat edilmekte idi. Tevkî ve rıka' (daha sonraki adıyla el-icâze) bu kayıtlarda görülen yazıdan gelişmiştir.
    Kitap yazısı olarak husûsiyetle verraklar ve âlim müstensihler tarafından geliştirilen, umûmiyetle başlangıçta neshî denen, zamanla bazı devirlerde ve muhitlerde, ırâkî, verrâkî, muhakkak gibi isimlerle anılan yazıdan doğarak ilk defa karakteristik vasıflarını kazanan yazı nevîleri muhakkak ile reyhân (reyhânî) olmuştu. V. (XI.) asırdan itibâren mesâhif istinsahında kûfîye tercih edilen bu yazılar Yâkût el-Musta'sımî ve muâsırları tarafından husûsiyetle işlenmişti. Buna mukâbil sülüs ve nesih aynı mükemmeliyete ancak Osmanlı mektebleriyle kavuşmuş ve zamanla sülüs ve onu tâkiben de nesih, hemen hemen kullanıldıkları her yerde muhakkak ve reyhânî'nin yerini almış, altı ana yazı içerisinde nesih, klâsik karakterini en sonra kazanmış, fakat kitap yazısı olarak en çok tutunan ve yayılan nevi olmuştur. Sülüs, İslâm yazısında hat nevîlerinin esâsı, ana şekli kabûl edilmiştir.
    Önceden mevcut olup Osmanlı mektebinin zuhurundan sonra terkedilen ıstılâhlardan biri de celîl'dir. İlk bakışta bu kelimenin yerini celî ıstılâhı almış gibi görülürse de, her ikisi de büyük boy yazılar için kullanılan bu ıstılâhların delâlet ettikleri büyük yazı mefhûmu farklı mâhiyettedir. Çünkü başlangıçta celîl, esâsen nevîleri teşekkül etmemiş biri müstedîr, diğeri düz hatlı ve sert köşeli iki tip yazının büyük cesâmette yazılanlarına veya büyük şekillerin başladığı tûmâr, muhtasaru't-tûmâr gibi standart boylarına mahsus kalemlerin sıfatı idi. Muhtelif yazı tarz ve üslupları doğmaya başladıktan sonra da kelime bu manasını muhafaza etti. Halbuki sonradan büyük yazılar için kullanılan celî sıfatı, dîvânî hariç, bütün yazı nevîlerinin mûtâddan büyükleri için kullanılmıştır. Dolayısıyla celî yazılarda asgarî kalem ağız eni, her yazı nevî için değişmiştir.
    IX. (XV.) asra kadar teşekkül etmiş ve bir kısmı daha sonraları büyük bir rağbet görerek işlenmiş yazı nevîlerinin belli başlıları tâlik ve nesta'lık (nesh-tâ'lik), siyâkat ve dîvânî'dir. Sonraları Osmanlı muhitinde aynı isimle anılan yazı nev'inden ayırmak için kadîm tâ'lîk diye anacağımız yazı üslubu, tahminen VI. (XIII.) asırda İran'da doğmuş, müteâkıp asırda husûsiyetini kazanmıştır. Her ne kadar kadîm tâ'lîk'in doğuşunda Pehlevî yazısının tesirini görmek isteyenler varsa da, en ziyâde resmî mükâtebâtta kullanılan bu tarzın, tevki'-rıkâ üslûbundan gelişmiş olması daha akla yakındır. İslâm yazısının bu nev'i Osmanlı muhîtinde rağbet görmedi. Çünkü bu muhitte, resmî mükâtebât için, kadîm tâ'lîkten bâzı hususiyetler almakla beraber, esas itibarıyla tevkî'-rıkâ tarzından inkişâf etmiş, son derece de sanatkarâne bir yazı olan dîvânî doğdu ve kullanıldığı yerlere göre iki şekli geliştirildi.
    Hususi haller bir yana, bu yazılar kitap istinsâhında kullanılmadı. Bu maksat için daha müsait bulunan ve ilerde nesihten sonra ikinci derecede tutunarak yayılacak olan diğer bir yazı nevi, nesh-ta'lîk adıyla, yine İran sahasında gelişti. Osmanlı muhitinde sadece ta'lik diye adlandırılan bu yazı da uzun bir safhada tabii bir tekamül neticesinde doğmuştur. Zira tevkî-rıka üslubundan hareket eden, sürate müsait, işlek bir tarz, hadis rivayeti meclislerinde, müellif müsveddelerinde v.s. de zamanla bazı hususiyetler kazanarak gelişmekte idi. Hatta bu tarz yazılara Ebu'l-Ferece el-İsfehânî (356/967)'nin meşhur eseri K. el-egânî müsveddelerini tasvir eden eski bir kayıdda görüldüğü gibi hattu't-ta'lik deniyordu. Ancak bunun klasik şeklinin birçok hususiyetlerini bariz olarak taşıyan örnekleri VII. (XIII.) asırdan itibaren görülür ve IX. (XV.) asır başlarında üslup hususiyetleri bakımından tekâmülünü tamamlar. Bazı hat nevîleri hakkında olduğu gibi, nesh-ta'lîk'ı de "icâd" ve "ihtirâ" eden bir sanatkârdan bahsedilir. Bu sanatkar Mir Ali-i Tebrîzî'dir. Hatta bu "icâd"ın 823 (1420) yılında cereyan ettiği de söylenir. Aslında bu rivâyet, bahis mevzûu hattın bu sanatkâr tarafından bir sanat yazısı olarak işlenmiş ve muayyen kanun ve kaidelere bağlanmış olduğunu ifade etmektedir.
    Siyâkat'e gelince, sanat yazısı olmaktan ziyade, devlet dairelerinde bazı idari mülahazalarla doğmuş bir nevi olan bu yazı, çok eski bir tarihi olmakla beraber, zamana ve muhite göre, şekilce ve mahiyetçe değişmiş olmalıdır. Halen bu isimle anılan hat nevi Osmanlı devlet teşkilatının hatırasıdır.
    Böylece İslam medeniyetinin en orijinal ve en canlı sanat şubelerinden biri olan hat sanatı, Bağdad bu sahada beş asırlık merkezi hüviyetini kaybettikten ve VIII. (XIV.) asırda, muhtelif muhitlerde bir müddet işlendikten sonra fetihle birlikte, günümüze kadar mütemâdî bir tekâmül devresini bütün ihtişâm ve zerâfetiyle yaşadığı bir başka merkeze İstanbul'a kavuşmuştur.

    Nihat M. Çetin
    İslâm Kültür Mirasında Hat Sanatı
    IRCICA/ İSTANBUL
    1992

    Osmanlı Devrinde (1299-1922) Aklâm-ı Sitte ve Meşhur Hattatlar
    Ne kadar var ise aksâm-ı hüner
    Hep Sitanbul’da bulur revnâk u fer
    Nakş u tasvîr u hutût u tezhîb
    Hep Sitanbul’da bulur zînet ü zîb
    Nâbî

    Yâkut’un vefâtından sonra Bağdat beş asırlık ilim ve san’at merkezi olma özelliğini yavaş yavaş kaybetmiş, yerini İslâm dünyâsındaki gelişmeleri başlangıcından beri yakînen tâkip eden kâhire’ye bırakmıştır. Mısır’da hüküm süren Tolunoğulları (868/905) zamânında Kâhire ilim ve san’atta Bağdat’la yarışacak seviyeye gelmişti. Emir Tolunoğlu Humâreveyh (ö. 270/884)’in kâtibi Tabtab el-Muharrir bütün İslâm dünyâsının ilgisini çeken kudretli bir hattat idi. Fâtimîler (909-1171) ve Eyyûbiler (1169-1252) devrinde de Kâhire ilim ve san’at sâhalarında canlılığını korudu. Memlûkler (1250-1517) zamânında Kâhire, Bağdat’tan sonra ilim ve san’ata yön veren merkez oldu. Doğu İslâm dünyâsında ve İran sâhasında ise Gazneliler (963/1186) ve Selçuklular zamânında yazı san’atı önemini korumuştur. İlhanlılar (1256-1353), Celâyirliler (1340-1431) ve bilhassa Timurlular (1370-1506) zamânında Herat kültür ve san’at faâliyetlerine merkez olmuş, hattat vezir Baysungur b. Şahrûh (ö. 837/1433) bütün seçkin san’atkârları kütüphânesinde çalıştırarak mîmârî, tezhip, minyatür, cilt ve hat san’atlarında yeni bir üslûbun doğmasına öncülük etmiştir. VIII/XIV. Asırdan sonra Osmanlılar’ın İslâm dünyasında mihver devlet rolünü devralmalarıyle İstanbul, Fâtih Sultan Mehmed’in irâdesiyle Doğu ve Batı dünyâsının ilim ve san’at merkezi hâline gelmiştir.


    Osmanlı Hat Sanatının Teşekkülünü Hazırlayan Âmiller
    Türk san’atları, târih öncesi çağlardan başlayarak devir devir çeşitli din, iklim ve coğrafyanın, medeniyetlerin izlerini alarak, Anadolu’da İslâm medeniyeti çerçevesinde yepyeni bir senteze ulaşmıştır. Ön Asya’da çiçeklenen bu san’atların köklerini Türkler’in müslüman olmadan önceki devirlerde yükselttikleri medeniyetlerde aramak gerekir. Son zamanlarda Rus ve Avrupalı türkologların Orta Asya’da yaptıkları kazılar netîcesinde ortaya çıkan maddî kültür belgeleri bu yakınlığı te’yit etmektedir. Zamânımıza kadar ulaşan Göktürk kitâbeleri, Orta Asya’da inkişaf etmiş büyük bir medeniyetin mahsûlüdür. Bu kitâbeler Türkler’de yazı san’at ve kültürünün ne derece gelişmiş olduğunu gösteren belgelerdir. Göktürk hâkanları ev yapan ve süsleyen (Bark Itgüci), yazı yazan (Bediz Taş Itgüci) san’atkârları korumuş, onlara önemli mevkîler vermişlerdir. Göktürkler’de kullanılan bu yazının Mîlad’dan önceki Orta Asya Türk kavimleri arasında da kullanılmış olduğu tahmin edilmektedir.
    Uygur medeniyetine mîmârî, resim, heykel, şiir, mûsikî, raks, dokuma, çini, kâğıt îmâli vs. san’atlarda olduğu gibi güzel yazıda da yüksek bir seviyeye ulaşılmış; yazının klâsik çağı idrak edilmiş. Uygur yazısı asırlarca kültür ve san’at yazısı olarak Orta Asya’da yaşamıştır. İşte bu eski kültür ve san’at geleneğine dayanarak, Türkler müslüman olduktan sonra da İslâm yazılarının en önemli tekâmül merhalelerini gerçekleştiren üstatlar yetiştirerek bu sâhadaki zevk, kâbiliyet ve tecrübelerini göstermişler, İslâm yazılarının gelişmesinde en büyük târihî rolü oynamışlardır. İlk müslüman Türk devletlerinden Karahanlılar (840-1211) ve Gazneliler’de yazı sür’atle gelişmiş, bilhassa mîmârî eserlerde, tezyînâtla berâber, tuğlalar ile kûfî yazı teşkil etme san’atının en eski örnekleri verilmiştir. Selçuklu târihi yazarı Muhammed b. Ali b. Süleyman er-Râvendî Râhatü’s-sudûr adlı eserinde, Selçuklu sultanlarının vakitlerini âlim, şâir ve nedimleriyle geçirdiklerini, kitap san’atlarına özellikle hat san’atına alâka duyduklarını nakleder. Râvendî’nin bildirdiğine göre son Irak Selçuklu hükümdârı Sultan Tuğrul (1176-1194) saltanatı süresince Irak ve Îran’da ilim ve san’at sahâsındaki bütün çalışmaları himâyesine almış desteklemiş ve yakînen tâkip etmiştir.
    İlk müslüman Türk devletlerinden Karahanlılar (840-1211) ve Gazneliler’de yazı sür’atle gelişmiş, bilhassa mîmârî eserlerde, tezyînâtla berâber, tuğlalar ile kûfî yazı teşkil etme san’atının en eski örnekleri verilmiştir. Selçuklu târihi yazarı Muhammed b. Ali b. Süleyman er-Râvendî Râhatü’s-sudûr adlı eserinde, Selçuklu sultanlarının vakitlerini âlim, şâir ve nedimleriyle geçirdiklerini, kitap san’atlarına özellikle hat san’atına alâka duyduklarını nakleder. Râvendî’nin bildirdiğine göre son Irak Selçuklu hükümdârı Sultan Tuğrul (1176-1194) saltanatı süresince Irak ve Îran’da ilim ve san’at sahâsındaki bütün çalışmaları himâyesine almış desteklemiş ve yakînen tâkip etmiştir. Çeşitli san’atlarda hüner göstermiş olan Sultan Tuğrul (577/1181) senesinde güzel yazı yazmak ve edeb ilmini öğrenmek hevesine düştüğünde, Râvendî’nin dayısı âlim ve hattat Zeynüddin Mahmud b. Muhammed b. Ali er-Râvendî’yi kendisine üstad tâyin ederek onun bilgi ve hünerinden istifâde etmek istemiş, kısa zamanda yazı san’atının inceliklerini öğrenmiştir. Hat san’atındaki başarısını otuz cüz halinde bir Mushaf yazarak göstermiş. Mushaf’ı aralarında Râhatü’s-sudûr müellifi Râvendî’nin de bulunduğu müzehhiplere tezyîn ettirmiştir.
    Tezhip ve cilt san’atlarında üstad olan Râvendî on yıl dayısı Tâceddin Ahmed’den çeşitli yazıları öğrenmiş, zamânının önde gelen hattatlarından olmuştur. Râvendî, Râhatü’s-sudûr’da hat ilmine bir bölüm ayırmış. İbn Mukle ve İbnü’l Bevvâb’la ortaya çıkan mensub hatlar (aklâm-ı sitte)’ın şekillerini, hendesî esaslarını geniş bir şekilde ele almış nesih, rikâ’, sülüs ve muhakkak yazılarda harflerin birbiriyle alâkalarını, her harfin kendinden önce gelen harflerin yardımı ile nasıl şekillendiğini örneklerle açıklamıştır. İslâm âlemini siyâsî ve içtimâî anarşiden kurtararak ilmî ve içtimâî müesseseleriyle İslâm medeniyetine yeni bir hız ve istikâmet veren Selçuklular, millî üslûba bağlı muhteşem mîmârî eserler vücuda getirdiler Türk san’atının klâsik çağına hazırlanan Selçuklu mîmârî eserler vücûda getirdiler. Türk san’atının klâsik çağına hazırlanan Selçuklu mîmârî üslûbu, bütün an’anevî san’atlarla berâber Anadolu’da en verimli devrini yaşamıştır.
    Türk târihinde devamlılık gösteren devlet geleneğine ve sosyal hizmet anlayışına göre Selçuklular zamânında ilim, san’at ve tarîkat mensupları devletin himayesine alınmıştır. Medrese, imâret, han, dârüşşifâ ve zâviye gibi kültür müesseselerine vakıflar bağlanmış, hizmetlilere maaş tahsis edilmiştir. Her türlü san’at ve ilim adamının Selçuklu saraylarında resmî mevkii vardı. Pâdişahların çevresini, ona insaf ve adâleti öğütleyen, yol gösteren, tecrübeli saray mürebbî ve hocaları, akıllı vezirleri, şâirler ve san’atkârlar meydana getirirdi. Sultanın sohbet ve meclislerinde ilim, lisan ve yazı san’atlarında temâyüz etmiş. Üstâdü’d-dâr, Üstâdü’s-saltanat makâmında âlim ve fâzıl kimseler bulunurdu. Sarayda ayrıca melikü’ş-şüarâ, mutrıbân-ı hâssa ünvanlarıyla şâirler, dâimâ hizmet gören mûsikîşinaslar vardı. Mîmâr, nakkaş, minyatürcü ve oymacılar da devletin destek ve himâyesinde idiler. Anadolu Selçuklu sultan ve vâlîlerinin âlim, ârif ve san’atkârlara gösterdikleri bu alâka ve saygı Herat, Horasan ve Semerkant gibi kültür merkezlerinden şâir, mûsikîşinas, hattat, nakkaş, meşâyih ve ulemânın Konya, Kayseri, sivas ve Amasya gibi şehirlerde toplanmasına sebep oldu.
    Anadolu Selçukluları kültür ve san’at hayâtını kesin çizgileriyle tespit etmek mümkün değildir. Mevcut eserlerden Selçuklular’ın, İslâm san’atlarının bütün şûbelerinde olduğu gibi, hat san’atında da yüksek bir san’at heyecanına, gelişmiş bir zevk ve tecrübeye ulaştıklarını görüyoruz. Araştırmacılar tarafından üstâdân-ı seb’a’dan Fâtih devrine kadar geçen zaman içinde üslûp sâhibi hattâtın zuhur etmediği kabul edilir. Fakat mîmâride bir tezyin unsuru olan celî sülüs yazının, Selçuklu sülüsü adıyla, yeni karakter kazanarak, önemle devam ettiğine, Konya İnce Minâreli Medrese, Sâhip Atâ Külliyesi ve Konya Karatay Medresesi gibi eserlerde şâhit oluyoruz. Bu devrin kitap san’atlarında, bilhassa mushaflarda, en çok işlenen yazı, aklâm-ı sitte’nin muhakkak ve reyhânî nevîleridir. Birbirine çok yakın olan ve gelişmesini yazı târihinde ilk defa tamamlayan tevkî (Kalemü’rriyâsî, Kalemü’t-tevkîât) ve rikâ’ (icâze) hatları, kullanım sâhaları sınırlı olmakla berâber, Selçuklu dîvanlarında, vakfiye ve kadı sicillerinde, kitapların ferağ kayıtlarında kullanılmıştır.

    Selçuklular’ın Anadolu’da başlattıkları ve aynı şevk ve hamleyle bütün vatan sathına yaygınlaştırdıkları bu ilim ve san’at hareketlerinde, Osmanlı medeniyetine hazırlanışın heyecânını hissetmemek mümkün değildir. Selçuklu ve Anadolu Beyliklerinden beri şehirlerde nesillerle berâber yaşayan, yıkık dökük mevcûdiyetleriyle köprüler, kümbetler, şifâhâneler, kervansaraylar, târihî tecrübenin, Türk san’atında ideal hacim, büyüklük, vahdet, nisbet ve üsluba ulaşmak için yaptığı son estetik denemesidir. Aynı zamanda müstakbel büyük Osmanlı devlet ve medeniyetine hazırlanan Türk ilim ve irfan hayâtının, zevkinin, terbiyesinin, Selçuklu tezgâhında son işlenişidir.
    Selçuklu ince taş oymacılığı, rengârenk sırlı tuğlaların akıllara durgunluk veren hendesî hesaplarla teşkil ettiği motifleri, âbidevî kûfî yazıları, celî sülüsleri, kâşânî çinileri Selçuklu san’ât heyecanının madde plânında akisleridir. Bu millî zevk karşısında eğilmemek ve geçmişe hasret çekmemek kâbil değildir.

    Osmanlı Hat Üslûbunun Teşekkülü ve Meşhur Hattatlar

    Anadolu’da Türk birliğini sağlayarak zengin, âdetâ imbikten süzülmüş bir medeniyeti Selçuklular’dan devralan Osmanlılar, Amasya’yı şehzâdelerin idârî ve askerî tecrübe kazandıkları, eğitim gördükleri Şehzâde sancağı yaptılar. Yıldırım Bâyezid’den başlayarak uzun zaman tahta en yakın şehzâdelerin Amasya’da eğitim görmeleri, vâlîlerin bilfiil ilim ve san’at faâliyetlerine katılmaları, Amasya’nın kültür hayâtını önemli ölçüde etkiledi. Dînî ilimlerde, felsefe, tıp ve tasavvufta, lisan, şiir, mûsikî ve hat sâhalarında Amasya kaynak ve mektep oldu. Osmanlı devletinin kuruluş safhasında vezirlik, müderrislik gibi mühim mevkîlere Amasya ve civârından getirilen âlimler tâyin edildi. Bu sebeple Türk medeniyeti târihinde iki asrı aşan bir zamandan beri İslâm dünyâsına mühim şahsiyetler yetiştiren Amasya, Bursa ve Edirne’den sonra, en seçkin ulemâ ve san’atkâr kadrosuna sâhip bir şehir vasfını kazandı. Osmanlı hat san’atında üslûp arayışı ve ilk teceddüt hareketleri Fâtih Sultan Mehmed devrinde ve İkindi Bâyezîd’in yirmialtı sene süren Amasya vâliliği esnâsında başladı. Bunu, İstanbul’un fethiyle Türk İslâm mefkûresini gerçekleştiren Fâtih’in cihâd-ı ekber olarak îlan ettiği ilim ve güzel san’âtlarda başlattığı hamlelerin netîcesi olarak kabul etmek gerekir. Amasya şehrinin sâhip olduğu bu yüksek san’at ve ilim hayâtını aydınlatacak yeterli araştırmalar henüz yapılmış değildir. Yalnız, Hüseyin Hüsâmeddin Efendi’nin tedkîke muhtaç bâzı tespitlerine göre, Hacı Şadgeldi Paşa’nın (764/1362) sır kâtibi ve Anadolu hattatlarının pîri kabul edilen Yahyâ-yı Rûmî etrâfında güzel yazı meraklıları toplandı. Yıldırım Bâyezid zamânında Yahyâ-yı Rûmi’nin talebesi, Amasya kadısı Muslîhiddin Abdurrahman Çelebi de meşhur hattatlardandı.
    Amasya vâlîsi II. Murâd’ın nişancısı Abdullah Çelebi  (Bağdâdîzâde), II. Murad ve Fâtih’in reîsülküttâbı Ahmed Çelebi’nin hat san’atının Amasya sancağında yayılmasında önemli hizmetleri oldu. Daha sonra Sinâneddin Yusuf Çelebi veyâ Yahyâ-yı Rûmî’nin talebesi kabul edilen Amasya’da Şehzâde Alâeddin’in dîvan kâtibi Hayreddin Halil Çelebi (Mar’aşî)’nin etrafında geniş bir hat muhîti, mektebi doğmaya başladı. İyi bir san’at terbiyesi almış olan Fâtih, İstanbul’un fethinden hemen sonra şehrin îmârı için hayır sâhiplerinin, paşaların hayrâta yönelmelerini emretti. Böylece Fâtih cihanşümul bir devletin merkezi olarak seçtiği İstanbul’u, Doğu ile Batı Kültür ve san’atlarının kaynaştığı bir merkez hâline getirmek istiyordu. Bu emre uyularak vakıflar kuruldu ve îmar seferberliği başlatıldı. Kısa zamanda İstanbul ufkunda Türk-İslâm medeniyetinin nişânesi dînî, içtimâî ve ilmî müesseseler yükseldi. “Rumeli ve Anadolu taraflarından İstanbul’’da karâra rağbet eden raiyye, men’ olunmayıp belki her taraf ashâb-ı sanâyi’ü hıref ve iyâli ile pâyitahta irsâl oluna deyû ahkâm-ı mutâ’ gönderildi”  Böylece, yalnız âlim ve san’atkârlar da büyük ikramlarla İstanbul’a dâvet edildi.
    Hangi din ve mezhepten olursa olsun, hakîkî ilim adamlarını himâye eden Fâtih, onları meclislerinde bulundurmuş, görüşlerinden istifâde etmiş, kendi kütüphânesi için yabancı dillerden tercümeler yaptırarak ilim ve san’atta Osmanlı rönesansı başlatmıştır. Onun devrinde mîmâride, mûsikîde, şiir ve edebiyatta, hat ve tezhip san’atlarında tekâmüle doğru en ciddî adımlar atılmıştır. Fâtih devrine âit vesîkalar arasında bulunan 883 târihli Mevâcib defterinden her türlü san’at erbâbına saray teşkîlatında yer verilmiştir. Sarây-ı Cedîd nakışhânesinin Fâtih tarafından kurulduğu, başına da Baba Nakkâş’ın getirildiği bilinmektedir.

    Fâtih’in kendi kütüphânesi için hattatlara istinsah, müzehhiplere tezhip ettirdiği kitapların bir kısmı Süleymâniye ve Topkapı Sarayı Müzesi kütüphânelerinde bulunmaktadır. Bu eserlerin her biri kitap san’atlarımız bakımından önemle üzerinde durulması, incelenmesi gereken belgelerdir. Bu kitaplarda cilt, tezhip, minyatür ve hat san’atlarında yeni üslûpların doğduğu ve müstakbel tekâmülün temellerinin atıldığı görülmektedir. Aklâm-ı sitte dışında doğan ve Osmanlılarda gelişen nesta’lik hattının Fâtih zamanında İstanbul’da yayılmaya başladığı bilinmektedir. Osmanlı devletinde dîvandan çıkan kararların yazıldığı dîvânî yazı, mevcut örneklerinden anlaşıldığına göre, Fâtih devrinde tekâmül etmeye başlamıştır. Bu konuda Mustafa Âlî şunları kaydediyor: Anadolu’da dîvâni hattatları Acem dîvânî üslûbunu değiştirmişler, bu yazıyı okunması ve yazılması kolay bir hâle getirmişlerdir. Bu üstatların en meşhurları: Kâtib Tâc (Tâceddin), Tâcî Beyzâde ve Matrakçı Nasuh’tur.
    Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin resmî ve mâlî kayıtlarında, 1875 târihine kadar kullanılmış olan siyâkat yazısının da Fâtih zamanında yeni bir tarz kazandığını kaynaklardan öğreniyoruz. II. Bâyezid ve Yavuz Sultan Selim’in nişancısı Amasyalı Tâcî Beyzâde Câfer Çelebi Osmanlılar’ın resmî lisânında ve dîvan kitâbetinde bir çığır açmış, tuğrâ ve dîvânî yazıyı güzelleştirerek ıslâh etmiştir. Aklâm-ı sitte ve celî sülüste ise Edirneli Yahyâ Sûfî, oğlu Ali b. Yahyâ ve Hayreddin Halil Çelebi mihrakları etrâfında hat san’atında millî benliği ve millî zevki arayan hattatlar ve Esâtize-i Rûm bu zeminde yetişmiş, hat san’atında yeni ufuklar açılmıştır. Mir Tâcî, Seyyid İbrâhim, 841/1437 de şöhreti yayılan Şeyh Mehmed Vesîmî talebesi, Abdurrahmân-ı Sâyiğ, Yahyâ-yı Rûmî öğrencisi Mecdeddin, Ali Yetim, Fâtih’in hattatı Mehmed b. Seyyid Gârî, Muhyiddîn-i acemî (ö.880/1475), Bağdatlı Ergun Kâmil neslinden, Hayreddin Mar'aşî talebesi Muhyiddin Köseç (ö. 910/1505), aklâm-ı sittede Rûm'un Yedi üstâdı (Esâtıze-i Rûm) kabul edilen Şeyh Hamdullah'ın dayısı Celâleddin, oğulları Cemal ve Muhyiddin Amâsî, Şeyh Hamdullah, oğlu Mustafa Dede, Esedullâh-ı Kirmânî'nin öğrencisi Ahmed Karahisârî, Bursalı Şerbetcizâde İbrâhim Efendi, Osmanlı hat mektebinin teşekkülünde büyük hizmetler vermiş üstadlardır. Fâtih devrinde Amasyalı hattatlar tarafından Türk hat san'atına üslûp kazandırma yolundaki gayretlerinin II. Bâyezid zamânında semeresi alınmıştır.
    II. Bâyezid şehzâdeliğinde yazı hocası olan Şeyh Hamdullâh'ı talebeleriyle Amasya'dan İstanbul'a dâvet etmiş, kendisine sarayın harem dâiresinde oda ayırmış, timâr vermiş, Mushaf ve kıt'âlar yazdırmak sûretiyle hat san'atında Osmanlı üslûbunun doğmasına sebep olmuştur. Şeyh Hamdullah uzun çileli bir çalışma ve tedkik sonucu yazıda arzu ettiği kemâle ermiş, Osmanlı hat mektebinin temelini atmıştır. Açtığı çığır bütün İslâm âleminde benimsenmiş, hattatların üstâdı kabul edilmiş, Kıbletü'l-küttab nâmiyle yâdedilmiş, bir buçuk asır süren Yâkut üslûbu sona ermiştir.
    Şeyh'in aklâm-ı sitteye bilhassa sülüs ve neshe kazandırdığı seviye, Yâkût Musta'sımî'den sonra en önemli tekâmül merhalesi olarak kabul edilmiştir.
Röportajlar
Anket

Uluslararası Rumi Mevlevi Topluluğu'nun Sitesini Nereden Öğrendiniz?





Neticeler


Other Polls

konser nukte multimedia foto kitap evi