Buy Antabuse online

Site İçi Arama


Genel Arama
Sözlük Evinde Arama
Kullanıcı Girişi

Anasayfa Sanat Evi Hat Sanatı Hat Sanatı - Makaleler
  • Hat Sanatı - Makaleler

    Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta

    HAT SANATI

    A) HATTIN TARİFİ
    Hat, sözlükte uzun ve doğru yol; mastar olarak yazı yazmak manalarına gelir. Çoğul olarak, ekseriya, hutut veya ahtat kullanılır.
    Batıda hüsn-i hat (güzel yazı) karşılığında, calligraphy kelimesi kullanılmaktadır. Ancak, hüsn-i hat, İslam yazıları için kullanılan bir tabirdir. Sanatkârına, hicri ilk asırlarda, kâtib, küttâb, verrâk daha sonra da hattat denilmiştir. İranlılar, hattat karşılığında, hoş nüvis veya hüb-nüvis kelimelerini kullanmışlardır.
    Osmanlılarda hat sanatı gelişirken, hattatlara da hususiyetlerine göre farklı isimler verilmiştir. Bu yeni tabirler, yazı çeşidine göre, ta'lik - nüvis (ta'lik yazan), celi - nüvis (celi yazan), siyakat - nüvis (siyakat yazan), çep-nuvisan (divani yazanlar) olarak kullanılmıştır.
    Meşhur bir tarifte hat şöyle anlatılır: "Hat her ne kadar, cismani aletlerle meydana gelirse de, aslında ruhi bir hendesedir."
    Aynı manadaki diğer bir tarifte de, Nazzam: "Hat, bedeni duygularla meydana gelirse de o ruhun asaletindendir" der.
    Bu tariflere göre hat: "Üstadını taklitle, zihne nakşolan şekillerin ruhtaki güzellik duygularıyla birleşerek, el, kalem, kâğıt ve mürekkep gibi, maddi aletlerin yardımıyla meydana gelen ruhi bir hendesedir."
    Hat, bir fikri ifadeye yarayan ölçülü yazıdır. Bir fikrin yalnızca çizgili sembollerle ifadesi değil, aynı zamanda okuyana hayranlık uyandıran güzellik vasıtası, dini ve toplumsal değerlerin tasviridir. Plotinos, "Maddi güzellik, ruhi güzelliğin ifadesidir" derken gerek kâinatta, gerekse sanat eserlerinde görülen güzelliğin, ruh güzelliği olduğunu ifade etmiştir.
    Hat sanatı, konusunu resim ve tezyinatta olduğu gibi tabiattan değil, insan ruhundan alır. Önce zihinde şekillenir, sonra el, göz ve irade vasıtasıyla meydana gelir.
    Abbasiler devrinde gelişen hat Sanatı XV. yüzyılda ünlü Türk hattatı Şeyh Hamdullah (1429-1520) ile yeni bir tavır ve şive kazanmış ve o zamanki İslam dünyasının bütün hattatlarının üstadı olmuştur. Onun üslubu Osmanlı hat Sanatının gelişmesine geniş ölçüde yol açan bir temel oluşturmuştur. XV.yetişen sanatkârlardan biride İstanbul Fatih Camii kitabesiyle Topkapı sarayında Sultan Ahmed çeşmesine bakan dış kapının kitabesini yazan Ali bin Yahya Sofi'dir. Süleymaniye Camii kubbesinde yazıyı yazan Karahisari Osmanlı Sanatına güzel fakat süreli olmayan bir üslup getirmiş daha sonra o sitil devam ettirilmemiştir. XVII. yüzyılda Hafız Osman'la Türk yazı üslubu yeni bir yükseliş devrine girmiştir. Zamanın bütün hattatları ondan ders alıp onun yazı Sanatını benimsemişlerdir Sultan III Ahmet ve Sultan II. Mustafa da onun öğrencileri arasında idi. Taş basmasıyla çoğaltılan Kur'an'larla Hafız Osman'ın şöhreti bugün Hindistan'a ve Cava'ya kadar bütün İslam âlemine yayılmıştır. Bundan sonra Mustafa Rakım ve Mehmet Esat Yesâri XIX. yüzyılda, Kadıasker Mustafa İzzet Efendi ve Yesârizâde Mustafa İzzet efendi, Sami efendi, Necmeddin Okyay, Aziz efendi, Kemal Batanay, İsmail Zühdi, Mustafa Rakım, Mehmed Şevki,İsmail Hakkı Altunbezer, Hamid Aytaç çok tanınmış üstatlardır.
    Yazı başlı başına bir Sanat olduğu gibi dekoratif Sanatların zenginleştirilmesinde ve mimaride çok büyük rol oynamıştır. Gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı mimarisinden yazıyı çıkaracak olursak bunların pek fakir bir manzara göstereceğine şüphe yoktur. Dekoratif Sanatlar içinde aynı şey söylenebilir. Yazı Sanatının yanında tuğraları da gözden geçirmek lazımdır. Her sultanın adına arma şeklinde tuğra denilen bir kompozisyon oluşturulmuş ve fermanlar ile önemli vesikaların başına da tuğra çekilmiştir.
    Hat yazılarının kenarları tezhib ve ebrularla tezyin edilerek daha bir güzellik kazandırılmıştır.
    HAT SAN'ATINDA GÜZELLİK UNSURLARI :
    TERKİB: Arap harflerinin genelde bitişik olması, onların her kelimeyi, hususi bir şekle ve görünüşe, sokulabilecek terkipler meydana getirmeye mümkün kılmıştır. Güzel bir yazıda terkip, yalnız harflerin basit şekillerinin bir araya gelmesi değildir. Adeta resmin yazıya dökülmesi, yazıyla resim yapılmasıdır.
    TENASUB: Yazı şeklidir. Arap harflerinin şekilleri, uzunlukları ile enleri, bir harfte değil hatta bir çizgide bile incelikler ile kalınlıklar oluşu nedeniyle ruh üzerine bir etkisi vardır. Bu güzellik yalnız hat sanatında değil, mimarlık, heykeltıraşlık gibi, diğer sanatlarda da aranan önemli bir vasıftır.
    SADELİK: Sadelik fikri yazıda bir değerli bir ölçüdür. Sanatkârın vermek istediği şey, yazının gerçekçi bir telakkisidir. Bundan harfler ve kelimeler, her türlü hareke ve tezyinat, hatta istif ve terkib külfetinden uzak olarak, vücudunu göstermektedir. Mesela, Mimar Sinan devrinin çinilerinde görülen büyük celi yazılarında bu vasıf tamamıyla vardır.
    İHTİŞAM (AZAMET): Bu en çok sülüs celisi ve kûfi gibi bünyeleri gereği kalınlığa, ağırlığa, kudret ve kuvvet duygularının ifadesine uygun ve tabiri caizse, iradi yazılarda ortaya çıkmaktadır. Kûfi ve sülüs yazıları azamet hissi itibari ile tetkik edildiğinde görülecektir ki, bu yazılara ait bazı mektepler bu hissin ifadesini kendine doğrudan doğruya mevzuu olarak kabul etmişlerdir. Mustafa Rakım mektebinde olduğu gibi. Sanatta bu azamet fikrinin mütenazırı, incelik hissidir. İncelik, azamet gibi irademize değil, kalbimize, hissimize müracaat eden bir kıymettir. Türk yazıları arasında bu hissi, en büyük belagatle ifade edebilen yazı, ta'lik yazısıdır. Ta'lik bünyesi bu kıymetin bütün tafsilatı ile ortaya çıkmasına çok müsaittir. Ondan sonra, nesih, rik'a yazılarında da bu incelik hissinin tecellisini bulmak mümkündür. Mesela Şevki Efendi'nin nesihleri, İzzet Bey'in rik'a yazıları, bu incelik hissinin bir ifadesidir.
    AKLAM-I SİTTE: (Şeş-kalem)
    İslam yazılarının ilki Ma'kılidir. Bütün harfleri düz ve köşelidir. Yuvarlağı yoktur. Bundan sonra Kûfi hattı doğmuştur ki, bir kısmı düz, bir kısmı yuvarlaktır. Her ne kadar Mansur ve Mehdi devirlerinde hat nevilerini otuz yedi'ye kadar çıkarmışlarsa da, bugün Kûfi hattından doğan altı çeşit yazı bilinmektedir. Hat nevileri manasına Kalem tabiri de kullanılır. Bu altı nevi yazının usulü ve kaidesi, harf ölçülerinin daire ve nokta ile belirlenerek her birine manasına göre isim verilmiştir. Bu yazıları birbirinden ayıran, bünye farkıdır. Yoksa harflerin, şekillerinin esası birdir. Farklılık her yazı nevindeki özel şekildedir.
    Şeş - kalem diye şöhret bulan altı nevi yazı şunlardır:
    1-RİKA': Dört bölüğü düz, iki bölüğü yuvarlaktır.
    2-SÜLÜS: Bir buçuk bölüğü düz, bakisi yuvarlaktır.
    3-NESİH: Muhakkak'a tabidir.
    4-TEVKİÎ: Sülüs'e tabi olup, kalem kalınlığı onun üçte bir'i kadardır.
    5-REYHANÎ: Yarısı yuvarlak, yarısı düzdür.
    6-MUHAKKAK: Düzlüğü ve yuvarlaklığı değişik, çoğu harfleri bitişiktir.
    Daha sonra İran'da ortaya çıkan ve bir kuğunun vücut, kanat ve gagasından esinlenerek ortaya çıkarılan TA'LİK hattı da bunlar arasında sayılmıştır. Bu yazılardan başka, GUBARİ (İnce yazı), DİVANİ, RİKA', SİYAKAT ve MÜSELSEL hat çeşitleri de vardır.
    Sülüs yazısının özellikleri: Sülüs, dört bölüğü düz, iki bölüğü yuvarlaktır, diye ta'rif edilir. Sûre başları, beyit ve kaside yazmak için kullanılır. Genellikle ağzı 3 -4 mm. genişlikte kamış kalemle yazılır. Geleneksel hat ta'limine sülüsle başlanır ve hüsn-i hatta esas kabul edilir. Sülüs harflerinin gözleri, ağızları, başları, daha mürekkep şekiller almıştır; harflerin şahsiyetleri iyice belirlenmiş, hat daha açık bir hale gelmiştir. Düz ve eğri çizgiler sülüs bünyesinin ana unsurlarıdır
    Nesih yazısının özellikleri: Kalınlığı sülüsün üçte biri kadardır; ağzı bir mm. olan kamış kalemle yazılır. Sülüsün daha ibtidai bir şeklidir.
    Sülüsün, kitabe ve levhalarda kullanılan kalın ve iri bünyelisine sülüs celisi ta'bir olunur. Celi kelimesi, yalnız kullanıldığı zaman genelde sülüs celisine delalet eder.
    Talik Yazının Özellikleri:Ta'lik yazının en önemli özelliklerinden biri, eğri çizgilerdir. Yer yer incelip kalınlaşan harfler ve bağlantıları, canlılık, akıcılık verir. Her türlü hareke ve tezyinat külfetinden kurtulmuş, sade, çıplak, incelerek eğilen çizgiler, asılıp duran son derece ölçülü çanaklar, uzayıp giden keşideler (çekilişler) melekleşmiş, zengin doğu kültürünün ve ruhunun ortaya çıkışı olarak görünürler.
    Ta'lik hattında elif ve lamlar soldan sağa doğru meyletmiş; vay, fe, kaf, mim gibi harflerin gözleri kapanarak küçülmüştür. Be, sin, fe, kaf gibi harflerin kolları uzayıp gitmiş, harfler asılıp kalmıştır.
    Rika Yazısının Özellikleri: Günlük hayatta, devlet dairelerinde en çok kullanılan divani karakterinde bir yazı çeşididir. Kalemin tabiatına uygun, süratli ve kolay yazma ihtiyacını karşıladığı için harf yapıları basitleşmiş; fe, kaf, mim, vav gibi harflerin başları ufalmış, dişleri yok olmuştur. Sola doğru dik ve köşeli çizgiler, kelimelerin satırlara meylederek yaptıkları akıcılık, bu yazı çeşidinin karakteristik özelliklerindendir.
    İyi bir hattat'ta aranan özellikler de şunlardır:
    1-Okunaklı yazmak
    2-Düzen, intizam
    3-Süratli yazmak
    4-Ölçülü yazmak
    CELİ BİR YAZI NASIL HAZIRLANIR?
    Kalem ağzının genişlemesiyle yazı da irileşir ve kalınlaşır. Bu, yazının konacak veya yazılacak yerinin yüksekliğine ve mekânın ölçüsüne göre değişir. Cami kubbe yazıları, Allah ve Peygamber isimleri, dört halifenin isimleri, büyük kıt'ada Ayet ve Hadis-i Şerifler, bu hususlar nazarı itibara alınarak hazırlanır. Harflerin incelik ve kalınlıkları, harf aralıkları, bünyeleri, mesafe ve mekâna göre hesaplanır. Önce kalıp çalışmaları yapılır. Kalıplar çeşitli usullerde hazırlanır. Eski hattatlar sulu mürekkeple mukavim beyaz kağıt üzerine yazarlar ve sonra tashih ederlerdi. İ.Ü. dış kapısı üzerindeki "Daire-i Umür-u Askeriye" ibaresini Şefik Bey'in kurşun kalemleri birbirine bağlayarak bir günde çizmiş olduğu rivayet edilir. Ekseriya sanatkârın zırnık mürekkebi ile siyah zemin üzerine büyük bir cehd ve emekle hazırladığı kalıplar; usulüne uygun iğnelenip silkilerek, arzu edilen zemine yazılır veya mermere hâkkedilir. Elle yazılamayacak kadar iri olan yazılar, önce küçük ebatta yazılarak satranç usulüne (gözlere bölme) göre istenildiği kadar büyültülür. Bu şekilde hazırlanmış Ayasofya'daki halifelerin adlarının bulunduğu levhaları 55 cm. kalınlığında en büyük yazılarımızdır.
    Hususi istifle hazırlanan bu celi yazıların, tashihi de yapıldıktan sonra kalıp olarak kullanılabilmesi için iğnelenmesi lazımdır. İğneleme işlemi şöyle yapılır: İğnelenecek yazı birkaç tabaka kâğıtla beraber ıhlamur ağacından yapılmış tahta üzerine yerleştirilir. Bir sapa geçirilen boncuk iğnesi ile harf ve işaretlerin iç ve dış kenarından dik olarak sıkça iğnelenir Üstteki yazılı kâğıda üst kalıp, altta iğnelenen diğer kâğıtlara da alt kalıp adı verilir.
    Alt kalıplardan biri, yazı yazılacak zemin üzerine konur, kömür tozu sürülmüş çuha, iğne delikleri üzerinde gezdirilir. Böylece yazı siyah noktalar halinde tespit edilir. Buna yaz silkelemek tabir olunur. Eğer yazı siyah zemin üzerine "zerendüd" olarak yazılacaksa kömür tozu yerine tebeşir kullanılır. Daha sonra ya harfler ve şekiller asıl kalıbın yazıldığı kalemle doğrudan doğruya yazılır veya tarama ucu ile düzgün bir şekilde hatlar çizilerek içi fırça ile doldurulur.
    KALEM ÇEŞİTLERİ:
    Hüsn-i hatta, ekseriya, kamış kalem, cava kalemi, menevişli kalem, kargı kalem ve tahta kalem kullanılır.
    a) Kamış Kalem:
    Kamış kalem, yazılarımızın en tabii aletidir. Hüsn-i hatta kullanılan kamış, ekseriya, İran ve Irak'tan getirilirdi. Tabii rengi sarı olan kamışlar, bir yıl boyunca at gübresinin içine yatırılır, bir takım yanmalardan sonra, koyu kahve rengini alır, sertleşirdi. Ancak bu ıslah ve terbiye ameliyesinden sonra kullanılırdı. Bu ıslah, sıcak ülkelerde güneş altında yapılırdı.
    Özelliği: Kamış kalem ne çok ince, ne çok kalın olmalı. Rengi parlak ve siyaha yakın, düzgün ve yuvarlak, boğum araları bir karış olmalıdır. Bu özellikteki bir kamış kalem, mermer, taş veya cam üzerine atıldığı zaman, tiz bir ses çıkarır. Yazma bir eserde, kamış kalemin özellikleri şöyle anlatılmaktadır: "Evvela, hüsn-i hat yazanlara kalemin alasını ve mürekkebin ranasın ve kâğıdın zibasın görmek gerektir. Kalemin alasın oldur ki, kızılı pek ola ve aklığı pek az ola ve damarları doğru ola, zira damarları doğru olmazsa, kalemi şak itdikte, eğri şak olur, doğru şak olmaz. Eğri şak olan kalemden hüsn-i hat gelmez ve kalemin kalınlığı evsat ola ve uzunluğu on parmak ola."
    b) Cava Kalemi:
    Cava'da yetişen bir cins kamışın özüdür. Çok sert olması, uzun süre yazmakla bozulmaması sebebiyle, bilhassa, mushaf yazmakta hattatlarımız tarafından tercih edilmiştir. Yalnız ince olduğu için, bir kamış kalemin içine yerleştirilerek veya tutulacak kısmına bir bez parçası sarılarak kullanılır.
    c) Menevişli Kalem: (Hindi Kalem)
    Hindistan'da yetişen içi dar, uzun boğumlu ve menevişli gayet sert bir kalemdir.
    d) Kargı Kalem:
    Kargıdan yapılan bu cins kalem, celi yazıları yazmak için kullanılır.
    e) Tahta Kalem:
    Adından da anlaşılacağı üzere, tahtadan yapılan bu kalem daha iri yazıları yazmada kullanılır.
    Son zamanlarda, kamış kalem yerine, madeni uçlar kullanılmışsa da, hattatlarımız, arzu edilen kalınlıkta açılması, sebebiyle kamış kalemi tercih etmişlerdir. Özellikle de ıhlamur ağacından yapılan kalemler spatulaya benzer bir şekil yapıldıktan sonra ucu "Z" tipi kesilir. Kalın yazılarda kullanılır. Hattat Sami efendinin çok geniş yazıları, iki kurşun kalemin arasına çıta çakarak yazdığı nakledilir.
    KALEM AÇMAK ve TUTMAK USULÜ
    Güzel yazı, yazanın kabiliyetine bağlı olmakla beraber, yazı çeşitlerine göre, kalem açma sırrı da bilinmelidir ki, kalemden güzel hat çıksın. Reis-ül Hattatin Hacı Kamil Efendi, yazısına istediği mükemmelliği verebilmek için, uzun zaman kat-ı kalem (kalem açma) usullerini araştırdığını, ancak kalem açma sırrını çözdükten sonra, yazıda muvaffak olduğunu söylermiş. Kalem açma ve kat' etme, melekeye muhtaç bir iştir. Hatta başlayanlar evvela, kalem açma usulünü öğrenmelidir. Bu konuda Hz. Ali şöyle buyurmuşlardır: "Kalemi iyileştirirsen, yazını da iyileştirirsin; kaleme bakmazsan, yazıyı yüzüstü bırakmış olursun, çünkü yazı kaleme tâbidir."
    "Rehber-i Sibyan"ın arka yüzünde, kalem açmakla ilgili şu bilgi verilmektedir: "Kalem evvela, sol avucun içine yatırılarak, başparmak bükümü miktarınca aşağı ucuna doğru, ince tarafından badem biçiminde kesilir. Sonra ortasından bir miktar yarık (şak) yapılır. Kalemin iki yanlarından, istenilen kalınlık derecesine göre kesilir. Kalem, maktâ'ın yuvasına konur; sol elin başparmağı ile kalemi ve diğer parmaklarla altından maktâ'ı tutarak ucu, aşağı doğru hafifçe traş edilir. Eğer sülüs ve nesih kalemi ise eğrice, rik'a ve divani kalemi ise biraz doğruca kat edilir. Kalemi, sağ elin baş ve şehadet parmağıyla tutarak, orta parmağı onlara yardım ettirmelidir. Fakat kalem, hakkının layığı ile icra olunması için, kalem kesilmiş olan tarafını satırın üzerine çevirerek hareket ettirmelidir.
    Kalem ağzını çok kısa ve uzun açmamalı; kısa açılırsa eli kirletir, uzun açılırsa da kalemin sevk ve idaresi güçleşir. Ayrıca kalem üzerindeki parlak kısım mürekkep almayacağından, tebeşirli çuhayı bu kısma sürmelidir.
    KÂĞIDIN BOYANMASI
    Ham kâğıtlar istenirse evvela bitkisel boyalarla, kırmızı, yeşil, mavi, siyah, pembe renklere boyanır. Boyama işi şöyle yapılır: Renk elde edilmek istenen bitki toplanır, derin ve genişçe bir kaba konarak bir miktar şapla, suda kaynatılır. Bir müddet sonra, bitkinin rengini alan su, başka bir kaba boşaltılır. Kâğıtlar renkli suya bir bir batırılarak banyo usulü ile boyanır; ayrı ayrı kurumaya bırakılır. Bazı yazma eserlerde, yaprakların orta kısmıyla kenar kısımları ayrı renkte boyanır; bu tarz boyamaya akkâse denir.
    Renk bilgisi ve zevki fevkalade gelişmiş olan Osmanlı Türklerinde, kağıt boyamada kullanılan bitkilerden bazıları şunlardır:
    Kına: Bir miktar su içine konarak kaynatılır, "Hünnap" rengi olur.
    Nohut: Bu bitkinin unu suda kaynatılır ve adını kendisinden alan "nohudi" renk elde edilir.
    Soğan: Dış kabukları şapla kaynatılarak kırmızımtırak, gayet güzel bir renk elde edilir.
    Kurt Kulağı: Safran ve şap su içinde kaynatılarak yeşil renk elde edilir.
    Badem Yaprağı: İlkbaharda toplanan bu yapraklar, 3- 10 gram şap ile bir miktar su içinde kaynatılarak altın sarısı, güzel bir renk elde edilir
    Ceviz ve Yaş Nar: Kabukları birlikte su içinde kaynatılarak, kahverengi elde edilir.
    Menekşe Yaprağı ve Mürver Çiçeği Tohumu: birlikte dövülür ve güzelce sıkılıp suyu şapla kaynatılır, menekşe rengi elde edilir.
    Ayrıca, cehri boyası su ile kaynatılarak sarı renk elde edilir.
    KÂĞIDIN AHARLANMASI (TILA):
    Ahar, yazı yazarken olabilecek hataların düzeltilmesinde silintinin belli olmaması ve iz bırakmaması için kâğıdın üzerine sürülen bir sıvıdır. Bu sayede ham ve pürüzlü kâğıtlar yazıya elverişli hale gelir. Üzerine bir defa ahar sürülmüş kâğıda tek aharlı, iki defa veya daha fazla ahar sürülmüş kâğıda da çift aharlı kâğıt adı verilir.
    Kâğıt ıslahında ekseriya, yumurta veya nişasta aharı tatbik edilmiştir.
    a) Yumurta Aharı: Taze ördek veya tavuk yumurtasının beyazı bir kâseye alınır. Yumruk büyüklüğünde bir şap parçasıyla yumurta akı kesilinceye kadar çalkalanır. Birkaç saat bekledikten bu köpüren malzemenin altında sabunlu suya benzeyen bir sıvı oluşur. Altta biriken bu sıvı, sünger veya tülbent sarılmış bir parça pamukla kâğıda sürülür. Ve gölgede kurutulur.
    Tuğrakeş İsmail Hakkı Bey'in bizzat tarif ettiği ahar usulü şöyledir: "Şekersiz olarak muhallebi tarzında pişirilmiş nişasta gayet ince süngerle kâğıdın her iki yüzüne sürülür. Sonra kâğıt İpte kurutulur. Bundan sonra yumurta akı az miktarda şapla çalkalanarak köpürtülür. Bu suretle köpürtülen yumurta akı, bir müddet haliyle bırakılır. Köpükler tamamen sönüp zeytinyağı şeklini alınca nişasta sürülmüş ve kurutulmuş kâğıt üzerine ince süngerle bu yumurta akından sürülüp yine kurutulmaya bırakılır. Kağıt kurutulduktan sonra, evvela saplı mühre ile sonra billur mühre ile parlatılır."
    b) Nişasta Aharı: Bu tarz aharın yapımında buğday nişastası kullanılır. Önce soğuk suda eritilen nişastaya, bir miktar jelâtinle kaynar su ilave edilir. İyice piştikten sonra süzülür ve kâğıt üzerine sürülür.
    Ahar, yazının ve kâğıdın cinsine göre yapılır. Mushaf yazmak için hazırlanan kâğıtların her iki tarafına da ince bir ahar çekilir. Çok tashih ve emek isteyen celi yazıların kâğıtlarının, yalnız bir tarafı birkaç kat kuvvetlice aharlanır.
    Özellikle ta'lik kıt'alar için hazırlanan kâğıtların, aharlanmasına daha da özen gösterilmelidir. Kâğıdın aharlanması hat sanatında ayrı bir ustalık ister.
    KÂĞITLARIN MÜHRELENMESİ:
    Kağıda aharı iyice yedirmek, yüzündeki pürüzleri gidermek ve ilerde çatlamasını önlemek için cam veya çakmaktan yapılmış mühre ile kağıtlar mührelenir.
    Aharlanmış mührelenecek kâğıtlar, ıhlamur ağacından yapılmış yekpare, ortası çukurca mühre tahtası, Pesterek üzerine konur. Mührenin hareketini kolaylaştırmak için kuru sabun sürülmüş bir çuha, kâğıt üzerinde gezdirilir. Daha sonra çakmak veya cam mühre muhtelif yönlerde kâğıt üzerinde kuvvetle hareket ettirilir. Böylece mührelenen kâğıtlar üst üste sıralanır. Üstüne de bir ağırlık konarak, kullanılmak üzere en az bir yıl bekletilir. Ancak günümüzdeki kâğıtların kaliteli olması nedeniyle bu kadar uzun süre beklemeye gerek yoktur. Yapıldığı maddeye göre mühre çeşitleri şunlardır:
    a) Böcek Mühre: Deniz böceği kabuğundan yapılır.
    b) Billur Mühre: Kaz yumurtası şeklinde camdan yapılan mühredir.
    c) Çakmak Mühre: Çakmak taşından yapılan mühredir. Çakmak taşı, saplı bir tahtanın ortasına yerleştirilmiştir.
    d) Zer Mühre: Sert akikten yapılan bu mühre, yaldız ve altın parlatmada kullanılır.
    MİSTAR:
    Kâğıda satır çizmeye yarayan bir alettir. Üzerinde sıra sıra muntazam ibrişim gerili bir mukavvadan ibarettir ki, yazılacak yazıya göre kâğıtlar, parmak yardımıyla üzerine bastırılarak kabartma çizgiler meydana getirilir. Böylece sayfalar arasındaki satır düzen ve ahengi sağlanmış olur.
    MÜREKKEP YAPIMI:
    Mürekkep şöyle yapılır: Önce zamk-ı arabi soğuk suda eritilir. Boza kıvamına gelince süzülür. Sonra mermer havan içine bir ölçü is, dört ölçü zamk-ı arabi konur ve is zamk-ı arabi içinde iyice birbirine karışıncaya kadar yavaş yavaş tokmakla havanda dövülür. Dövülme işlemine az su ilavesiyle devam edilir. Mürekkebin tam kıvamında olması için eskiler, "seksen bin tokmak vurmak gerekir" demişlerdir. Böylece yapılan mürekkep, çuha veya keçeden yapılmış mibzeleden süzülür; on misli sulandırılarak kullanılır.
    Not: Bu bilgileri hazırlarken Muhittin SERİN Bey'in "HAT SANATIMIZ" adlı kitabı ve "Kalem Güzelİ" kitaplarından yararlanılmıştır.
    Türk Hat Sanatı
    Dr. Hatice Aksu
    Hat sözlükte ''ince, uzun doğru yol, birçok noktaların birbirine bitişerek sıralanmasından meydana gelen çizgi, çizgiye benzeyen şeyler ve yazı'' gibi anlamlara gelir. Bu kelime özellikle İslam kültüründe, yazı ve güzel yazı (hüsnü'lhat, elhattu'lhasen) manalarında kullanılmıştır. Hüsni hat, estetik kurallara bağlı kalarak , ölçülü, güzel yazma sanatıdır; fakat İslam yazıları için kullanılan bir tabirdir. İslam yazılarını güzel yazma ve öğretme hünerine sahip Sanatkara hattat, bu Sanata da hattatlık denilmiştir. Hat, sözün veya ruhta cereyan eden fikir ve duyguların alfabe ve yazı vasıtaları ile resmedilmesidir. Nitekim büyük matematikçi Öklid de aynı manaya işaretle; ''Hat, her ne kadar maddi aletlerle meydana gelirse de o, ruha ait bir hendesedir'' demiştir.
    Abbasiler devrinde gelişen hat Sanatı onbeşinci yüzyılda ünlü Türk hattatı Şeyh Hamdullah (1429-1520) ile yeni bir tavır ve şive kazanmış ve o zamanki İslam dünyasının bütün hattatlarının üstadı olmuştur. Onun üslubu Osmanlı hat Sanatının gelişmesine geniş ölçüde yol açan bir temel oluşturmuştur. Onbeşinci yüzyılda yetişen sanatkarlardan biride İstanbul Fatih Camii kitabesiyle Topkapı sarayında Sultan Ahmed çeşmesine bakan dış kapının kitabesini yazan Ali bin Yahya Sofi'dir. Süleymaniye Camii kubbesinde yazıyı yazan Karahisari Osmanlı Sanatına güzel fakat süreli olmayan bir üslup getirmiştir. Onyedinci yüzyılda Hafız Osman'la Türk yazı üslubu yeni bir yükseliş devrine girmiştir. Zamanın bütün hattatları ondan ders alıp onun yazı Sanatını benimsemişlerdir Sultan III Ahmet ve Sultan II. Mustafa da onun öğrencileri arasında idi. Taş basmasıyla çoğaltılan Kur'an'larla Hafız Osman'ın şöhreti bugün Hindistan'a ve Cava'ya kadar bütün İslam alemine yayılmıştır. Bundan sonra Mustafa Rakım ve Mehmet Esat Yesari on dokuzuncu yüzyılda, Kadıasker Mustafa İzzet Efendi ve Yesarizade Mustafa İzzet efendi çok tanınmış üstadlardır.
    Yazı başlı başına bir Sanat olduğu gibi dekoratif Sanatların zenginleştirilmesinde ve mimaride çok büyük rol oynamıştır. Gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı mimarisinden yazıyı çıkaracak olursak bunların pek fakir bir manzara göstereceğine şüphe yoktur. Dekoratif Sanatlar içinde aynı şey söylenebilir. Yazı Sanatının yanında tuğraları da gözden geçirmek lazımdır. Her sultanın adına arma şeklinde tuğra denilen bir kompozisyon oluşturulmuş ve fermanlar ile önemli vesikaların başına da tuğra çekilmiştir.

    Hat’tın aşkı olmazsa, yazının meşki olur mu?..
    Dönemin padişahı hocasının hokkasını tutuyor. Hocaya saygı, yazıya saygıyı getiriyor. Dizleri dibine oturunca ustanın, başlıyor aharlanmış kağıt üzerinde kamış gıcırtılarıyla şenlenen yazının raksı.

    Harflerin en kıvrak şekilleriyle ‘kağıt üzerindeki zikri’ diye de tanımlanıyor perspektifin reddini somutlaştıran hat sanatı. Maharetin zirvelerine geçit sağlayan noktalar arasına doğru akıp giderken cim’ler, ye’ler Allah’ım kolaylaştır, zorlaştırma, hayırlısıyla tamamlamayı nasip eyle temennileriyle dualaşıyor rabbiyessirlerdeki kelimeler. Bu güzel duayla başlanıyor işe; el alışana, usta ‘tamam’ diyene kadar. Aylarca sürüyor bütün harflerin kıvraklığını içinde taşıyan rabbiyessir’li günlerin serencamı.

    Sabır ve maharetin sınandığı yolculukta yazının duvar tanımayan soyut dünyasına duyulan aşk, reddi mümkün olmayan meşke davet ediyor yazanını. Kalemine dokunduğu andan itibaren masanın kenarında kalıyor problemler ve tüm endişeler çalışılanın en güzel şekilde belirmesinde odaklanıyor.

    Sabır ve iman işi

    Hat’ta gönül veren kişinin hocayla imzaladığı yazılı olmayan kaideler icazet alsa da almasa da kolay kolay bozulmuyor geçmişten günümüze uzanamayan usta çırak ilişkilerinin yıkılmışlığına inat. Üniversitelerde ayrı bir bölüm halinde işlense de atölyeler ağırlamaya devam ediyor gönüllülerini.

    “Uzun yıllar hat öğreneceğim yerler aradım” diyen Zehra Dinçer de hat sanatına gönül verenlerden biri. Usta Fuat Başar’ın Sultanahmet’teki atölyesinden Mevlevilerce kutlanan Şeb—i arus gecesi için katıldığı bir kültür merkezinde haberdar oluyor. 1993’ten buyana hat çalışan Zehra Dinçer, Dördüncü Uluslararası Hat Yarışmasında sülüs dalında teselli armağanı kazandı. Yarışma, İslam Konferansı Teşkilatı’na bağlı kısa adı IRCICA tarafından düzenlenmişti.

    IRCICA’nın orijinal ve otantik hat sanatını korumak adına periyodik olarak düzenlediği hat yarışmaları diğer ülkelerdeki hattatlarda olduğu gibi Zehra Dinçer’in de azmini kamçılayan bir etken olmuş.

    Komisyon üyelerinin seçtiği metinleri kırküç defa tekrar tekrar yazmış Zehra Dinçer.

    Yoğun emek, sabır ve iman işi olarak nitelendirdiği bu çalışmasında kırkdördüncü yazısında karar kılmış ve onu göndermiş yarışmaya. Başlangıçta hocasının ilk derste bu yolun ne kadar zor ve sabır gerektirdiğini hatırlatışından bahsediyor. Bir ‘cim’ harfini yedi ay boyunca sürekli yazdım, diyor. Rabbiyessir duasını ise iki buçuk ay.

    Zehra Dinçer’in yaşantısının önemli bir parçası haline gelmiş kamış kalemi ve yazı için hazırlanmış aharlı kağıtlarıyla sükun dolu odasında çalıştığı saatler. Bütün problemleri kapının dışında bırakmak da varsa ucunda...

    Tek başına estetik değerle nereye kadar?..

    Estetik anlamda her kesimin zevkine hitap eden hat sanatı açısından geçmişle kültürel bağları yeniden güçlendirmek, salt estetik kaygılarla bu yolda ayları, yılları vermek ne kadar mümkün?

    IRCICA'nın düzenlediği dördüncü uluslararası hat yarışmasının celi sülüs dalında birinci seçilen Iraklı Ziyad Al—Muhandis’e bu soruyu sorduğumuzda, ünlü Hattat Yakut al—Mustasimi’nin sözüyle karşılık vermişti. “Hat ruhani bir hendesedir fakat bedende teşekkül eder”.

    Hat çalışan kişinin dinine bağlı olması gerektiğine inanıyor. Irak’ın hatırı sayılır hattatlarından Yusuf Zenun’un öğrencisi olan Al— Muhandis, hat sanatının en iyi Türklerin elinde şekil aldığını sözlerine eklemeden geçemiyor.

    Ayrıca Caferağa Medresesi’nde de ders veren Zehra Dinçer, çalışma arkadaşlarından örnekler vererek ele alıyor estetik değerler ve hat yaklaşımını.

    Amerikalı bir turistin Sultanahmet’te bir dükkandaki hat örneklerinden etkilendiğini ve tekniğini öğrenmek istediğini anlatıyor. Amerikalı turist bir süre Fuat Başar’ın atölyesinde derslere katıldıktan sonra ülkesine geri döndüğünde de mektupla çalışmalarına devam eder. Geçen yıl icazet töreni yapılan Amerika’lı turist yazdığı metinlerden yola çıkarak İslamiyeti araştırmaya başlar. İcazet töreni için geldiğinde adını Muhammet Zekeriya olarak değiştirdiğini ve İslamiyeti seçtiğini öğrenirler.

    Yazdığına inanmayanların bir süre sonra sıkılıp dersleri bıraktıklarına şahit olmuş Dinçer. Var olan ilgi hep devam edebiliyor, evlerin duvarları özellikle de 90’lı yıllardan sonra hattın yeniden popularite kazanmaya başlamasıyla en ince hat örnekleriyle şekillenebiliyor, fakat sonuna kadar ısrarlı çalışanların peşine düştükleri gizem daha başka.

    İslam kültürünün çıkışı kadar eski olan hat sanatı, modern ressamları evrensel özellikleriyle etkilemeye devam ederken hatta gönül verenlerin tutkusu da hocaların hokkalarını hep hürmetle el üstünde tutacağa benziyor.

    ESTETİĞİN MÜHRÜ: TUĞRA
    Rıfkı KAYMAZ
    Osmanlı padişahlarının isim ve lakaplarını ihtiva eden alameti, imzası. Hükümdarın mührü ve yazısı.
    Tuğra; padişahın nişanı, alameti veya imzası olarak; ferman, berat ve paralarda kullanıldı.
    Önceleri; ahidname, menşur, name-i hümayin, mülkname, ferman, vakfiye, berat vb. üzerine ortaya yazılan tuğra; sonraları para, defter ve kâğıtların başına bir hanedan arması halinde bayraklarda, pullarda ve resmi yapılarda da kullanıldı.
    Tuğra, vesikalarda; tevk-i hümayun, nişan-ı hümayun, nişan-ı şerif-i alişan, misal-i meymun, alamet-i şerife, tuğra-i garra diye de isimlendirilmiştir.
    Tuğra çekene; tuğrai, tevkii, nişancı, tuğrakeş ve tuğranüvis de denilirdi.
    Osmanlılar’da tuğra, ilk defa Orhan Bey zamanında kullanılmıştır.
    Sultan Murat’tan itibaren tuğralara padişah isimleriyle birlikte padişah babalarının adları da yazılmaya başlandı. Çelebi Mehmet’ten sonra ise han sıfatı da tuğraya eklendi. II. Murat Han’dan itibaren “muzaffer daima”, “el-muzaffer daima” tuğra metnine dahil edildi.
    Tuğraların sağ tarafına çiçek konulması veya mahlas yazılması sonradan adet oldu.
    Tuğra, hat sanatının bir kolu halinde yüzyıllar boyunca usta hattatlar eliyle yazılarak, işlenerek gelişti, güzelleşti, mükemmelleşti.
    Hattat padişahlar, tuğralarını bizzat kendileri sanatlı bir şekilde yazdılar.
    Kimi hattatlar; ayet, hadis metinlerini, güzel sözleri tuğra biçiminde yazdılar. Yine özellikle son yıllarda kişi ve kurum adları, talep üzerine hattatlar tarafından tuğra biçiminde yazıldı.
    Tuğralar ile “pençe”ler birbirine karıştırılmamalıdır. Pençe, vezir-i azamlarla eyaletlerdeki vezir, beylerbeyi ve sancakbeylerince resmi kâğıtlara imza yerine atılırdı. Üç tuğlu ve “beyzeli” pençeler tuğraya çok benzerler. Tuğra ile pençe arasındaki en önemli fark, pençelerin tek beyli olması ve genellikle bölgenin yan tarafına ve yan olarak çekilmesidir.
    TUĞRALARIN OKUNUŞU
    Tuğra metni, genellikle aşağıdan yukarıya doğru okunacak şekilde düzenlenir. Genellikle tuğra sahibinin adı altta, babasının adı ise üstte yer alır. Bazı tuğralarda ise isimler iç içe girmiştir.
    TUĞRANIN BÖLÜMLERİ
    Tuğra yapı bakımından dört bölümdür:
    1.Tuğranın metin kısmı; Padişahın ve babasının adları, şah, han, el-muzaffer kelimelerinin yer aldığı bölüm. Bu bölüme; kürsü, sele de denir. Önceleri dikdörtgene yakın şekil olan bu bölüm, yuvarlaklaşarak son şeklini almıştır.
    2.Beyze: (Bin) ile (Han) kelimelerinin (n) harflerinin kıvrılması ile meydana gelen ve iç içe yazılan iki kavis. Tuğranın sol tarafındadır. “Daima” kelimesi ise bu bölümün ortasındadır.
    3.Tuğ veya Elif: Tuğranın yukarı doğru uzanmış mızrak şeklindeki üç elif. Bunlar her zaman elif olmayabilir. Bazen lam veya zı harfinin üzerine flema gibi çekilen kavislere zülüf veya zülfe denir.
    4.Hançere veya Kol: Beyzelerin devamı olan ve el-muzaffer kelimesinin üzerinden geçen, tuğranın sağına doğru dengeli iki çizgi halinde uzanan kısımdır.
    NAZAN BEKİROĞLU / Kalem Denemesi
    Kalem, yazmanın mütevazi, sessiz eşlikçisi. Mahzun vazgeçilmezi. Bütün bir hikâyenin önemsenmeyen, arkada kalan, silik kahramanı. Ama asıl kahramanı. Hikâyenin asıl yazıcısı olduğu halde onun dışında kalmak kalemin alnının yazısı. Sessiz ve bütün eylemine rağmen eylemsiz refakatçi. Bu nasıl bir kaderdir ki böyle, o yazmasa hiç de olmayacak olan hikâyede kalemin esamesi bile okunmaz? Sadece yazdıkları okunur. Şimdi artık ne hattat ne de kamış kalem var. Yazmak da daha kolay bir eylem gibi görünüyor. Kalemi olan yazıyor.
    Beşer hafızasının karanlıktan aydınlığa evrilişinin simgesel manasını tek elinde tutsa da, yazının kendi tarihçesi, karanlık. Farklı coğrafyalarda ve farklı zamanlarda, birbirinden habersiz insanlarca “birden fazla” icad edildiği öne sürülen yazı, söz gelimi; ekonomik işlevli sayaç taşları üzerindeki işaretlerin tekâmülü sonunda ortaya çıkmışsa gerçekten. Ve sadece basit sayaç taşları ile biraz daha karmaşık sayaç taşları arasındaki sürenin bile 3-4 bin yıl olduğu doğruysa. Varlığı, canın teni taşıması kadar olağan olan yazının zuhuru için ne kadar çok zaman geçmesi gerekmiş demektir.
    Tarihsel süreç her nasıl idiyse, yazının özü temelde şu iki şeye indirgenebilir. Üzerine yazılan bir satıh ve yazıyı yazan bir âlet. Kâğıt ve kalem. Bu yazı, kalem sözcüğünün içerdiği yoğun felsefi ve metafizik çağrışım gücüne, zaman içinde kaleme yüklenen bütün bir birikimin cazibesine direneceğini garantileyemese de, kalemi sadece bir gereç olarak ve modern zamanlar evvelindeki haliyle kaleme almak niyetinde. Niyet de bir meziyet.
    İhtimal ki elindeki tığ kalemin zarafetine ve işlevselliğine bakarak dalgın dalgın düşünen Antik dönem yazıcısı, kalemin, evrimini tamamlayarak alabileceği en olgun biçimi aldığını düşünmüştü. Ama bu daha başlangıçtı. Çünkü her kâğıt kendi kalemini beraberinde getiriyordu. Kâğıdın evrimi; tablet evveli satıhlardan tablete, tabletten papirüse, papirüsten parşömene. Bu arada kitap da tabletten ruloya, rulodan bugün kullandığımız ve daha kullanışlısı galiba bulunamayacak olan kodeks’e dönüşe dururken. Kalem de, tığ kalemden kamışa, kamıştan tüy kaleme, sap ve uca... değişip duruyordu.
    Eski Çağ’da, bunların birbirini düzenli bir seyir içinde takip ettiğini düşünmemeli. Çünkü kâğıt, kalem ve yazının birbirini karşılıklı olarak belirleyip durduğu tarihsel süreç içinde kalem, düz bir mantığı tatmin edemeyecek kılçıklı bir evrimin, coğrafya ve topluma bağlı karmaşık bir kronolojinin sahibidir. Ama bütün bu tarihçe boyunca yazı ve onu yazan saygın, kalemse kıymetlidir.
    Bu uzak ve buğulu dünyanın resimlerinde ve kabartmalarında en çarpıcı figürlerdir yazıcılar. Gören bir göz, gölgelere alışınca ışığın dengesini kurarak ayırt eder, onca kalabalık figür arasında bilgin yazıcıları. Ya “Türk oturuşu”yla bağdaş kurmuşlar ve papirüs yaprağını gerginleşen etekleri üzerine yaymışlar, ya kolay kırılıp bükülen papirüs rulosunu kucaklarından sarkıtmışlar. Ya da o kadar çok zaman sonra Müslüman hattatlardan tanıyacağımız bir oturuşla, sol dizlerini büküp sağ dizlerini dikerek yazmışlardır. Ve parmaklarının arasında daima bir kalem, ya bir stylos ya bir kalamos vardır.
    Eski Çağ kalem olarak en fazla, Yunanca isimleriyle söylersek, stylos ve kalamos’u tanır. Stylos yumuşak zemin üzerine yazmaya yarayan; sert maddelerden ya da metalden yapılan tığ kalemin genel adıdır. Mürekkepsizdir ve yaptığı, yazmaktan çok bir kazma eylemidir. O kadar ki malûm hadise esnasında Caesar’ın kendisini can havliyle savunmaya çalışırken stylosunu saldırganlardan birinin koluna sapladığı düşünülürse, yeri geldiğinde bir silâha dönüştüğü de söylenebilir. Telaffuzu o kadar tanıdık kalamos ise, kalem sözcüğü ondan gelir, papirüs ya da parşömen üzerine mürekkeple yazmayı sağlayan bir kamıştan ibarettir.
    Nil Mısır’a papirüsü bağışlarken, Fırat ve Dicle de Mezopotamya’ya kili armağan eder. Sümer kâtibinin elinde tuttuğu kil tabletin üzerine, çiviye benzer bir işaret bırakan ve bu vasfıyla bir yazı türünün (çivi yazısı) isim babalığını yapan kalem de, ucu üçgenleştirilmiş bir kamış stylostur aslında.
    Dualar, uluslar arası anlaşmalar, mahkeme kararları. Ticari metinler. Her türlü sözleşmeler. Fal, büyü, tıp, yıldızlar. Bütün bunlara dair bilgiler, tarifler. Nihayet felsefe, tarih, edebiyat. Kalem olmasaydı ne olurdu bütün bunlar? Yazıcı bütün bunları yazar, en son yazısının bittiği yere adını yazar. Papirüs ve parşömen rulolarını, kil tabletleri kütüphanelere kaldırır, saklar. Bütün o Eski Çağ boyunca, herkesin iç döküşünü dinleyip de bir türlü kendi içini dökemeyen kalamos’un adı ise nadir de olsa yazmalardan birinin altında durur:
    “Beni kalamos yazdı, sağ el ve diz”.
    Antik dönemde de var olan ama yaygın kullanım bulmayan tüy kalem, zaman içinde papirüs ve tabletin yerini almış bulunan ince ve zarif parşömen üzerine yazmaya en uygun olanıydı. Bu yüzden on dokuzuncu asra kadar yaygın olarak kullanıldı. Kartal, kuğu, karga, kaz gibi kuşların güçlü kanat ucu tüylerinden yapılıyordu ve bir kuş tüyü, kamışı kalem kılan aynı basit teknikle kalem kılınıyordu. Ki metal uç ve dolmakalem ucu da özde aynı tekniği taşır: Yontma, kesme, ucu bölme.
    Tüy kalem hummalı yazarların, hülyalı şairlerin masaları üzerinde estetik bir aksesuar olarak dursa da yazısı biraz pürüzlüydü, ucu çabuk bozuluyordu ve temiz ve beyaz kâğıdın üzerine sık sık mürekkep damlatıyordu. Üstelik ikide bir de hokkaya batırılması gerekiyordu. Bunun en büyük sakıncası düşüncenin hızı ile kalemin hızı arasındaki mesafenin uyuşmazlığı olmalı. Düşüncem kalemimden hızlı giderse kaybolan ne olur? Duyguyu nasıl kovalamalı ki uçmasın, buharlaşmasın? Yine de yüzyıllar boyunca tüy kalem, düşünceyi kâğıt üzerine aktaran en kullanışlı araç olarak kaldı, daha iyisi bulunamadığından. Ama sanayi her şey gibi kalemin de evrimini hızlandırdı ve metal uçlu sap kalemler, kurşun kalemler, sabit kalemler zuhur etti. Dolmakalem ise daha sonra.
    Gönül, Don Kişot’tan bu yana bütün romanların yazıldığı kalemleri görmek gibi bir muhal fikre kapılsa da sadece ikisinin adını zikredeceğim ki, Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı, Dostoyevski’nin Karamazoflar’ı; o ağır hacimleri, o binlerce sahifeyi hokkaya batırılıp çıkarılan kamış ya da tüy kalemle ya da metal uçla yazdığını düşünmek bile ürpertici. Karısı Sofya’yı kaybetmeyi, Anna Karenina’nın müsveddelerini kaybetmeye yeğleyeceğini söyleyen Tolstoy. Ürkütücü bir yoksulluk anaforunda ve her defasında yayıncının peşin ödediği bir ücretin karşılığında kaleme alınmış, ama işte hiçbirisi de bu sırrı sırıtmayan, çünkü defalarca müsveddesi yapılmış başyapıtların sahibi Dostoyevski. Hangi kalemlerle yazmışlardı? Sekreterleri, stenografları olduğunu bilmek de merakı yok etmiyor. Ve ki kalem, o sessiz tanık, o gece yolcusu, o siyahî, o tekinsiz konuk, geceler içinde, sabahın saat sıfır üçlerinde, acaba ne yazdığının farkında mıydı?
    İslâm dünyası yazıya hoş bakar.
    Gerçi sûrelerinden birinin bir adı da “Kalem” olan Kur’an, vahiy yoluyla iner. Vahiy kâtipleri tarafından kayda geçirilse de, işlevsel varlığı hafızalardadır. Hıfzedilir. Hafızları vardır. Sözlü bilgide korunur. Fakat sözlü geleneğin Müslüman dünyasındaki baskınlığına fazla aldanmamalı. Bu dünya bir yanıyla sözlü geleneğe yaslanırken bir yanıyla da kalem-kitap ilişkisi içinde yazılı bir geleneği biçimlendirir. Kur’an’ın kendi kendisine verdiği isimlerden birisi de Kitap’tır. “Söz uçar yazı kalır”, ve nefisler ölümü tadıcıdır, bütün bildikleriyle birlikte. Ve ki Yemâme savaşında hafızların çoğunun şehid olması Kur’an’ın yazıya geçirilmesinin –toplanmasının- nedenlerindendir. Üstelik Kur’an, maddesel olarak, hepi topu birkaç hokka dolusu mürekkep, ağzı birkaç defa kesilerek düzeltilmiş kamış bir kalemle yazılıp tamam edilebilir usta hattatlar elinde. Ama “Ağaçlar kalem, denizler mürekkep olsa…”, lemlerin Rabbi’nin ilmi, kelâmı hiç biter mi?
    Dünya ilimlerinin sınırlarıyla ölçülemeyecek bir ilmin sahibi, sıradan insanların anladığı manadan başka bir manada ümmi, Hazreti Peygamber, ilmin yazıyla bağlanmasını öğütler, divitin hayrını işaret eder, ucunu uzun kesmeyi öğütleyecek denli de kalemin inceliklerine vakıftır. Çok daha önemlisi ise, “Cenâb-ı Hak evvelâ kalemi ve benim ruhumu yarattı”, buyurur.
    İlâhi kelâmda ona ve onun satır satır yazdıklarına yemin edilen bir kıymet olarak kalemin, Müslüman bilinçte yaratılmışların en başında durması şaşılası değil. Kitapların anası Ümmü’l-Kitab, Allah’ın katındadır. Onda kıyamete değin olacak her şey yazılıdır. Bu yüzden kalem, yaratılan ilk şeydir. Kader, kalemdir bir bakıma. Onun için: “Nun. Ve’l-kalem”.
    Bir adı da “Nun” olan “Kalem Sûresi”, kalemin halka halka açılan, katman katman çoğalan kutsiyetini imler. “Kalem Sûresi”ni açan, onun hem ilk harfi hem son harfi olan nun ki bu surenin ilk ayetinin de ilk ve son harfidir, evrensel bilgiyi içerir ve müfessirleri çokça meşgul eden bir çok anlamından birisi de kalem terminolojisine bağlıdır: Hokka.
    İbni Arabi’ye bakılırsa kalem, evvel kendisi, bununla yetinemeyene kalemi hareket ettiren el, bununla da yetinemeyene derece derece, sıra sıra, dizi dizi daha fazlası anlamına gelmektedir. Aralarında Elmalılı’nın da bulunduğu bazı müfessirler, ilâhi kalemin yazmasının bitmiş olmadığı kanaatindedirler. Bu, kaderin hükmünün değişebilirliği anlamına gelir mi, yeryüzü kelimeleriyle fikretmek mümkün değil. Ama her şey olmadığını söyleyebilen yine ancak kendisi olacak kadar çok şey olan aklın yörüngesinde, her seyyarenin ortak menzilidir Levh-i Mahfuz’a dair masum merak: Kaderim varsa, eylemimin anlamı ne? Hükmü peşinen verilmiş yazgımda neden hâlâ benden iradeli olmam bekleniyor?
    Hepsi de esrar. Esrarın idraki ise hikmet. Hikmet, sadece nasiplilerin nasibi değildir. O, akıl ötesi bir kıymet olarak akılsızların değil ama aklını aşabilenlerin payına düşer. Tam bu noktada ferdin istidadınca gayret, kaderin sırrıdır. Çünkü kaderin değişmeyen yazısına rağmen gayret kalemi kulun elindedir. Ve “Kalemle öğretti” ayetinin sırrınca öğretilmiştir. Kaderin sırrı: Gayret kalemi. Bir kere bu kalem ele alındı mı Ümmü’l Kitab’daki yazının değişip değişmeyeceği de dünyevi lisanın sınırları içinde anlamını yitirmektedir.
    Müslüman Şark geleneğinde kalem, hemen daima kamış kalemdir. Kendisine atfedilen kutsiyet, manası ile mecazını aynı anda kapsayan kalem, bu üstünlüğünü biraz da kamışın içerdiği büyüleyici çağrışımlardan alır. Bu da en içli ve derin anlatımını Mesnevi’nin ilk on sekiz beytinde bulur.
    “Dinle neyden”, davetiyle başlayan, yirmi beş bin küsur beyitlik hacmiyle muazzam Mesnevi’nin ilk on sekiz beyti denir ki, bizatihi Mevlâna tarafından, onun karanfil ellerine, kalem parmaklarına dokunan bir kamış kalemle, bir damla mürekkebi kâğıt üzerine damlatmadan yazılmıştır. Kapı önünde bir torun, içeride şerbet kaynatan bir gelin. Hayat devam ediyor, ney ağlıyor. Kamış kalem ağlıyor, kalemin cızırtısına kulak vererek yazılmıştır.
    Yurdundan ayrı düştüğü için varlığın özünü hasretle yorumlayan ney’in söyledikleri, geleneksel dünya bakışının özetini oluşturur, ki artık buna da bir tesadüf olarak bakılmaz ki: İnleyen ney’in de ağlayan kalemin de aslının sazlıklardan kesilmiş birer kamış olmasına.
    İkisi de kamıştır. İkisi de yurdundan ayrı düşmüştür. İkisi de hatırlar, yaşanamayanı hatırlama ise ihya edici bir acı verir. İkisi de hasret çeker ve içini döker. Ses ya da yazı, ney ya da kalem. Sırrı anlatır. Sır her şeydir, bütün bir varlığın anlamını, nedenini verir. Var oluşu, öyle kolay, bir çırpıda çözüverir. Ne ki ney, içini sesle, nefesle, bir hevesle dökerken, söz olur. Kalemse sessiz sedasız gider. Yazdığının bilinmesi bir talep, bir emek ister. Gelmeyene gitmemesi bu yüzdendir. Ancak gelene gider.
    Kaleme hattat gelir.
    Ve yazı sanat olursa kalem de esrarlı bir sanat âletine dönüşür.
    İyi bir kalemin vasıfları hat sanatına dair kitaplarda uzun uzun anlatılır. Buna göre kamışı özenle seçilmeli, terbiye edilmeli, ağzı uysal bir keskinlikte olmalı. Mürekkep ve kâğıtla ahenk kurmalı. Sol elin (eğer hattat çolak değilse tabii), baş parmak ayası üzerinde yontulmalı, yeniden açılan kalemin ağız kalınlığı eski ucun kalınlığına uydurulmalı… Bunların arasında katt-ı kalem, kalemin ucunun kesilmesi, hattın ağırlığını sırtlanan, kalemin kâğıtla, kâğıdın mürekkeple temasını sağlayan denge ciheti, kıvam ânı olarak özel bir önemi haizdir. Öyle bir önemdir ki bu, erbabı, katt-ı kalemi, kalemin esrarı, hattın sırrı kabul eder. Son Abbasi halifesi zamanında, saray hattatlığına yükselmiş bir köle olan Yakut’a kadar yazı yazıdır sadece, onu yazan da yazıcı. Yakut ile yazı sanata, yazıcı da hattata dönüşür. Yakut’un yaptığı, kendisine kadar düz kesilmiş bir uçla gelen kalemi eğri olarak kesmektir. Belli ki baş vermekle başlıyor her şey, kalemin sırrı böyle başlar.
    Onca gizli tutulan katt-ı kalem sırrı, nakkaşın mercan kırmızısını tutturması, şairin şiirini yazması gibi bir şey olmalı. Öyle ki manasını adlandırmak hattat için dahi mümkün değil. Çünkü icrası sadece kalemin ele, hem kâğıda, hem mürekkebe dokunduğu ânın sınırlarınca sınırlı. Bu dokunuş bittikten sonra hattatın bile meçhulü. Kalemin doğasıdır yazının doğasını belirleyen bir bakıma. Lâkin ehlinin eline düşen iyi kesilmemiş bir kalemden nice güzel harfler çıkarıldığı ve dahi kadrin bilmeyen acemi hattat elinde iyi kesilmiş bir kalemden de bir şey çıkmadığı düşünülürse. Sır kalemden çok kalemi tutanda ve onun tuttuğu nefeste olmalı. Onun içindeki oluşta, akışta, kıvamda. Tek harfin kalemden çıkmasının bir hadise olduğu bu âlemde bütün kıvamların yolu da ya pişmeden, ya dövülmeden ya kesilmeden geçer. Çile! Bu yüzden kolay olur kesilmiş kalemin, dövülmüş mürekkebin, ezilerek parlatılmış kâğıdın birbiriyle bunca kolay anlaşması. Ya hattat? Kıvam ateşse eğer, onu da hattattan sormalı.
    En hassas yeri aynı anda en güçlü tarafıdır kalemin. En fazla yıpranan, en fazla zayıflayan yeri de ucudur kalemin. Aşınır. Aşındıkça kesilir, düzeltilir, yenilenir. Ama bu yenilenme hat kalınlığının değişmesine sebebiyet verirse, kalem adına zaaf hanesine kaydedilir bu. O kadar ki nesih gibi ince hatlarla yazılan Kur’anlarda, kalem kattı sonrası meydana gelebilecek milimetrik bir nâhoşluğa bile hoş bakılmaz. Maddi anlamda kalemin en hassas yeridir ya üstelik kalemin ucu mananın da perdesine dayanır. Kelâma çevrilebilir mananın sidretül-müntehasında, söylemek gibi yazmak da yetersiz ve yersiz kalınca artık: Kalemin ucu kırıldı. Bundan sonrası kelâma ve kaleme sığmaz. Sırrın kapısı açılır ve oradan da ancak esrara vakıf olanlar girer. Sus! Öptüm kırdığım kalemin iki omzundan. Önce sağ, sonra sol. İki gül bitti.
    Öyle bir yere varılır ki Muhıbbi’ye bakılırsa, kâğıt yanar tutuşur, elde bir kalem kalır.
    Ey kalem nereye vardık ki ucun kırıldı?
    Kalbim öyle kırık ki!
    Esrara vakıf olmayan, bir kapının önünde beklemeye mahkûm olanlara kalansa bir kalem bile değil ancak bereketsiz bir ateştir şimdi. Hutâme! Yakar ve bitirir. Geriye kalsa kalsa yangın artığı kararmış odunlar kalır.
    Büyük kısmı kalem etrafında teşekkül eden bir terminolojinin sahibidir kâğıtların, kalemlerin ve mürekkebin dünyası. Kalemi tutmayan, kaleme baş kaldırmayan kâğıt. Kalemden kıvamla akan, kaleme itaatli mürekkep. Bu dünyada her şey kendisini kalemin lafzıyla irtibatlandırır. Her şey kaleme boyun eğer orada. Ama işte, kaleme hakim hattat, denir ki kalem de hattata boyun eğmelidir. Kalemin yaptığı hattatın elinde, hattatın emrince, rızasınca, her harfin üzerinde durmaktır. Elif’lerin lâm’ların râ’ların. Ama onu elde tutmak hüner ister. Kaleme hakim olunmazsa alır başını gider.
    Keskin ağızlıdır kalem. Lâkin ağzına geleni söylerse makbul değil, uysal bir keskinliktir ondan beklenen. Söylenmemiş sözleri, adı koyulmamış duyguları yazmaya başlarsa? Kendi başına buyruk olursa? Peki o zaman ne yapmalı?
    Kalem dilden cüretkâr, yazı sözden aşikâr.
    Yoksa şu kalemin başını götürmeli mi? Boynunu vurmalı mı o kışkırtıcının, o serkeşin?
    Kıyılmaz ki kaleme. Ne kadar baş kaldırmaya kalkışsa da kalem, kalemdir. Ve alnının yazısı yalnızlığın kalemiyle yazılmış olan hattatın biricik eşlikçisidir. Boşuna değil hattattın yazısı kadar kalemine de ilişkin bunca dokunaklı hikâyenin anlatılması. Her şey gibi kalem de ele besmeleyle alınır. Kuşakta ya da baş üzerinde taşınır, sarığın kıvrımları arasında. Ki o yerde bir de gül, bir de nâme taşınır. Küçülen kalem, yazdıklarının kutsiyetine binaen ayak altına atılmaz, gömülür. Bürâde-i kalem; açılan kalemin yongaları. Onlar da atılmaz, gömülür. Hatta bazen, sağlığınca yonttuğu kalemlerin yongaları öldükten sonra, vasiyeti gereği, gasl suyunu ısıtır hattatın. Ve nihayet her hattatın mezar taşında ya kendisinin ya bir başka hattatın, taşçı kaleminden çıkma hattı vardır. Bir mezar taşına kazılmış, kınında bir hançer, direği kırık bir gemi resmi de simgeler ölümü. Ama ölüm yine de en güzel, bir kalemle yazılır.
    Divan edebiyatında kalem kilk’tir, kamış’tır, hâme’dir.
    “Yar sözüm mecaz anla”, makamında, kalem, yazıcısının bizatihi kendisidir. Onu temsilendir. Şair âşıksa, kalem sevgilinin kirpiğidir, kaşıdır, parmaklarıdır. Miskler saçar, lâkin dertleri yazmaya gelince sıra kalem biter dert bitmez, kan da onun ucundan damlar. Çün,
    Ezel kâtipleri uşşâk bahtın kara yazmışlar
    Fuzuli, Mustafa Çelebi’nin medhi hakkında söylediği “Kalem Kasidesi”nde kırk bir beyit boyunca, kalem redifinin sağladığı bir konu bütünlüğü dahilinde mazmunlar üretir. Kalem gâhi sevgiliye ait güzellik unsurlarını tasvir eden bir âlet, gâhi bu güzellik unsurlarının doğrudan bir benzetilenidir. Dahası kalemin kendisi de şahsiyet hükmü kazanarak girer bu mısraların arasına. Aynı zamanda olumlu ve olumsuz. Serkeştir, kararsızdır, içi sihir ve efsun ile doludur, mucizeler söyler, kara bahtlıdır, kara yüzlü, kara gözlüdür…
    Ama özü ağaç olduğu için, ağacın da hayattan ve estetikten soyutlanmış maddesi odun olduğu için kalem, yerine göre bir bed-duadır. Bir tenasüp içre, en fazla da, bir nokta kusuruyla gözü kör, sûru şûr eyleyen kötü yazışlı ve cahil hattatlar için söylenir Fuzuli’nin meşhur kıt’asında:
    Kalem olsun eli ol kâtib-i bed-tahririn
    Fırat ve Dicle’nin, Nil’in zamanları bize İsa’nın da öncesini, tablet ve papirüs kütüphanelerini saklamışken. Müslüman hattatlar ancak nefes sayılarıyla ölçülecek bir zaman aralığında kamış kaleme havale edilmiş bir iç döküşüyle sağ dizlerinin üzerinde harfleri satır satır yazmış, dizi dizi istiflemiş ve kalem üzerine yemin etmişken. İskenderiye Kütüphanesi’ni kimlerin yaktığı kadar büyük bir problem olmaması ne tuhaf, onca papirüsü, onca ruloyu, onca levhayı hangi kalemin yazdığına dair merakın!
    Ne olur bilmiyorum ama, keşke kalem müzeleri olsa!
    Kalem, yazmanın mütevazi, sessiz eşlikçisi. Mahzun vazgeçilmezi. Bütün bir hikâyenin önemsenmeyen, arkada kalan, silik kahramanı. Ama asıl kahramanı. Hikâyenin asıl yazıcısı olduğu halde onun dışında kalmak kalemin alnının yazısı. Sessiz ve bütün eylemine rağmen eylemsiz refakatçi. Bu nasıl bir kaderdir ki böyle, o yazmasa hiç de olmayacak olan hikâyede kalemin esamesi bile okunmaz? Sadece yazdıkları okunur.
    Şimdi artık ne hattat ne de kamış kalem var.
    Yazmak da daha kolay bir eylem gibi görünüyor. Kalemi olan yazıyor.
    Kalemin rengini zaman verir nasılsa. Alışıldık suhufun üzerine yazınca, yazının kimi uçup gidiyor kimi kalıcı gibi görünüyor. Amenna!
    Ama suhuf, kalbin suhufu olunca, o zaman işin rengi, kalemin mahiyeti değişiyor.
    Kalbe yazılan yazıların bazıları kurşun kalemle yazılmış gibidir, silinmesi kolaydır. Ya da kötü bir mürekkeple yazılmış gibi, bir yağmur dokunsa, akıp giderler. Bazıları ise ilk bakışta yıldızlar gibi muhkem. Sabit kalemle yazılmış gibi. Ama? Eğer üzerlerine bir gözyaşı dokunmuşluğun fütursuz ihbarcısı, renkleri atmışsa ve bulanmışlarsa, geleceğe o renkle kaldı-kalacak olsalar da, hükümleri silinip gider. Sanki kalem yazmış olmasaymış, bütün bu yazgı, hiç yokmuş gibi mi olacakmış? Öyleyse silinsin bir kalemde. Evvelen, ahiren, külliyen yok! Yok olsun!
    Ama olmaz ki. Silinmez ki kaza kaleminin yazdığı öyle bir kalemde.
    Kilk-i kaza. Kara katran damlası. Aynı yazıyı yeniden yazar. Yorulmaz mı aynı yazıyı yazmaktan, tükenmez mi?
    Kalem kara. Kalemin yazdığı kara.
    Bir daha yanmam zannederken, derler, bir de bu taraftan yan.
    Kalbin mucizesi, mahiyeti tekrarlanmazlık olanı kendi içinde tekrarlaması.
    Dönüşür kalemin yazdığı, yeniden okunur. Ve bu kez yazı, taşa kazılmış yazılar gibi kalır kalbin geleceğine.
    Kalpler muhkem, nefesler tutulmuş olduğundan bu böyledir. Haziran gülünün yapraklarıyla dolu çifte havuzlara yağmurun, elmas kalemiyle yazdığı yazılar gibi.
    Öyle güzel ki. Kendisi geçse de izi kalır.
    Ey kaza. Ey kalem.
    Yaz. Öyle yaz ki dar bir geçitti benim kalbim.
    Bir damla boşluk kalmasın.
    Kilk-i kaza.
    Alnın yazısını yazan yazıcının kalemi. Bir kez yazınca, yazdığı bir daha silinmiyor. Ve kalem alın yazısını bu yüzden bunca kuvvetli hatırlatıyor. İşte o zaman Galib Dede, tanıklığını ancak arz ve semânın taşıyabileceği bir aşkı, yepyeni bir yorumla değil, çok geleneksel bir yorumla gözden geçiriyor ve kayıtsız şartsız bir teslimiyetle kabulleniyor:
    Fâriğ olmam eylesen yüz bin cefâ sevdim seni
    Böyle yazmış alnıma kilk-i kazâ sevdim seni
    Yazanlar yazmış. Şimdi ben. Ne yazsam. Elim kolum bağlı. Nefesim sayılı.
    SEÇME KAYNAKÇA
    Süleyman Sadeddin Müstakimzade, Tuhfe-i Hattatîn; Devlet Matbaası, İstanbul 1928.
    Mahmud Bedreddin Yazır, Kalem Güzeli, Diyanet İşleri Başkanlığı Yay., Ankara 1981.
    Bedia Demiriş, Eskiçağda Yazı Araç ve Gereçleri, Eskiçağ Bilimleri Enstitüsü Yay., İstanbul 1995.
    Horst Blanck, Antiçağda Kitap, Dost Kitabevi, Ankara 2000.
    Nuray Yıldız, Eskiçağda Yazı Malzemeleri ve Kitabın Oluşumu, TTK, Ankara 2000.
    Nuray Yıldız, Antikçağ Kütüphaneleri, Arkeoloji ve Sanat yayınları, İstanbul 2003.
    İlk Yazı Üstadları
    XVI. yüzyıl başlarına kadar Osmanlılarda henüz müstakil ve Türk zevkini tamamen gösteren bir mektep yok gibiydi; yazı Arap ve İran (İlhâniler devri) tesiri altında yürüyordu; Osmanlılarda ilk mektebi açan kendisinden sonra gelecek yazı sanatkârlarına üstad olan ve hattatlar arasında Şeyh diye tanınılan Amasyalı Hamdullah (vefatı 926 H. 1520 M.) ismindeki zattır.
    Gerçi Osmanlı idaresindeki yerlerde Hamdullah'tan evvel yaygın olmamakla beraber Hamdullah'ın Hocası Maraşlı Hayreddin (vefatı 874 H. 1469 M.) ve Edirneli Yahya-yı Sofî vasıtasıyla Yakut Müstâsamî mektebinin Abdullah Sayrafî kolu yürümüştür. Fakat asıl esas temeli Şeyh Hamdulah atmıştır. Yahya-yı Sofî İstanbul'da Fatih Camii'nin şadırvanlarının haricinde pencere üzerindeki Fatiha-i şerîfe ile aynı camiin Akdeniz tarafında birinci penceresi üzerindeki yazıları yazmıştır; bu Fatiha yeşil somaki ile mozaik olarak yazılıdır; bu yazılar şimdi camiiin dış avlusunda bulunmaktadır. 882 H. 1477 M. de vefat eden Yahya, Edirneli Kazasker Muhyiddin ile Ahmed-i Karahisarî'nin hocalarıdır. Bunlardan başka Sofî Yahya'nın oğlu Ali bin Yahya, Fatih Camii'nin inşası tarihini gösteren kitabeyi yazmıştır ki halâ kapının iki tarafıyla ortasında hâk edilmiştir. Topkayı sarayının Bab-ı hümâyun denilen dış kapısının üstündeki sülüs ve müsenna celî kitabe ve cümle-i duaiye de bunundur. Bu suretle babasıyla oğlu yani Yahya ile oğlu Ali, Fatih devrini doldurmuşlardır.
    Tezhip Sanatı
    Tezhip sözcüğü Arapça zeheb ,altın sözcüğünden gelmektedir. El yazması eserleri murakka denilen hüsn-i hat yani güzel yazı levha ve albümleri ile padişah tuğralarına altın yaldız ve boya ile yapılan bezeme sanatına verilen addır.
    Tezhiple bezenmiş eserlere "Müzehhep" ezilmiş toz altınla birlikte sulu guvaj boya ile tezyinat yapan sanatçılara da "Müzehhip" denir. Sadece altınla yapılan tezhip çeşitlerine "Halkari" denir. Tahrirli ve tahrirsiz olmak üzere iki türlüdür. Sayfa kenarlarında o sayfadaki yazının neye ait olduğunu göstermek için yazılan yazıların etrafını çevreleyen yuvarlak ve içi boş süslemelerle "Gül" denir. Bu gül motiflerinin daha büyük ve süslü olanlarına "Şemse" denir. Genellikle şemse cild kapaklarının ortasına yapılan bir bezeme çeşididir.
    El yazma kitapların sayfaları yaldızla biri kalın diğeri ince iki çizgiden oluşan bir çerçeve içine alınır. Bu çizilen altın çizgilere "cedvel" denir. Tezhibin bütününü daha iyi göstermesi için yapılır. Sayfaların etrafında cedvellerden başka çiçek ve bezemelerle yapılan sular görülür, bunlar da şekillerine göre isimlendirilir. Daha geniş olanına "zencerek" yani zincir gibi zincirimsi birbirine geçmelerle eklenmiş halkalara "Ulama" içi çiçek ve yapraklarla süslenmiş bordürlere "Kıvrık dalı" dendiği gibi "Hüsnü hat" levhalarında sözcük ve harflerin süslenmesi için bazı tezhipli bezemeler de yapılır ki bunlara da "Hurda tezyinat" denir. Tezhipte önemli yeri olan bir süsleme çeşidi ile tiğ olarak isimlendirilen kısımdır. Tezhip işlerinin bitiminde başlayarak dışa doğru uzanan ince ucu sivri kısımlara denir.
    İlk Osmanlı dönemi tezhiplerinde en çok kullanılan motif rumi ve kıvrık dallar dır. Bunun yanında Selçuklu geleneğinin devamı olan münhaniler de vardır. Türklerin bitkisel motiflere olan ilgisi bu dönemde yoğunluk kazanmaya başlamış olup, çok küçük stilize çiçek motifleri kullanılmış; seberk, pençberk, asma yaprakları, nilüferler, hatayiler çok zengin renklerle ince titiz bir işçilikle oya gibi işlenmiştir. Kullanılan renkler ise; başta altın yaldız ve mavinin tonları kiremit kırmızısı, pembe, açık ve koyu yeşil, beyaz, kahverengi ve siyah kullanılmaktadır.
    Hat Sanatı ve El Yazmaları
    Arapçada çizgi ya da bir satır yazı anlamına gelen hat sözcüğü, bugün Arap harfleriyle yazılmış güzel el yazısı karşılığı olarak kullanılmaktadır. Hat; güzel yazı sanatı olup, yazarlarina hattat denir: Kûfî, Sülüs, Nesih, Muhakkak, Reyhânî, Tevkî', İcâze, Ta'lik, Divânî, Celi, Rik'a, Ma'kili dâhil, bin kadar çesidi vardi. Halıcılık, kumasçılık, dericilik, ciltçilik, kitapçılık, tezhipçilik, porselencilik, kehribarcilik, mürekkepçilik, mobilya, sandalcılık da ayri birer sanat dalı olarak, her sahada eserler verildi.
    Yazıya verilen değer, bütün İslam kültürlerinde hat sanatının çok üstünde durulmasına yol açmıştır. Özellikle Osmanlı kültürü içinde hat sanatı çok ilerlemiş, işlevsel görevinin yanısıra, estetik bir düzeye yükselmiş, adeta batı resim sanatındaki tabloların yerini tutar olmuştur. Gerçek bir tablo gibi çerçevelenerek duvara asılan güzel yazı örneklerinden ünlü hattatların yapıtlarına Osmanlı tarihinde çok büyük paralar ödendiği bilinmektedir. Güzel yazı, yalnız levhalarda değil, bundan başka el yazması kitaplarda, fermanlarda, diplomalarda, cami iç ve dış duvarlarında, çeşitli yapıların yazıtlarında, mezar taşlarında, pencere kapağı ya da kapı kanadı gibi mimarlık ögelerinin üstlerinde, halı bordürlerinde, kutu, vazo, tabak gibi gündelik eşyada da kullanılmıştır.
    Hat sanatında yazı gelişigüzel yazılmaz, her yazı türünün kendine özgü özellikleri, inceden inceye saptanmış kuralları vardır. Tarih boyunca ünlü hat ustaları zaman zaman yazı kuralları oluşturmuşlar ve bunları saptamışlardır. Çeşitli yazı türleri birbirlerinden, harflerin büyük ya da küçük olması, biçimi, aralıkları, bazı harflerin birbirlerine bitiştirilip bitiştirilmemesi, bazı yazı işaretlerinin kullanılıp kullanılmaması gibi özellikleriyle ayrılır.
    Doğal olarak yazı sanatının ilk gelişmesi Araplar eliyle olmuştur. Bilinen ilk büyük Türk hattatı ise Amasyalı Yakut el Musta'Sami'dir (13. Yüzyıl).
    Hat konusunda ciddi ve kapsamlı çalışmayı Amasyalı Şeyh Hamdullah (15. Yüzyıl) yapar, aklam-ı sitte, yani 6 esas yazı diye bilinen yazı türlerini, her birinden örnekler çıkartıp yanlarına kurallarını yazarak bir murakka içinde toplar. Aynı zamanda Sultan 2. Bayezid'in de yazı hocası olan Şeyh Hamdullah'dan günümüze kalan en önemli yapıtlar, İstanbul Beyazıt Camii'nin cümle kapısının üstündeki yazıtla Amasya Beyazıt Camii'nin yazıtıdır. Osmanlı sanatının doruğa ulaştığı 16. yüzyılın en önemli hattatı, yazının yalnız üslubunda değil, tekniğinde de yenilikler getiren Ahmet Karahisari 'dir. Altını mürekkep gibi kullanarak yazı yazmak, Altın yaldız harflerin dışını siyah çizgiyle belirlemek, harf kalınlıklarının içini çiçek motifleriyle doldurmak ilk kez o­nun uyguladığı yeniliklerdendir. En önemli yapıtı İstanbul Süleymaniye Camii kubbesindeki yazısıdır. Türk yazı sanatının başka bir ustası da yapıtlarıyla pek çok başka hattatı etkilemiş, 3. Ahmet ve 2. Mustafa gibi Sultanlara hocalık etmiş olan Hafız Osman'dır (17. Yüzyyl). Taş baskısıyla çoğaltılan Kur'anları, çağında en uzak İslam ülkelerine kadar yayılmıştır. Bu yapıtlar günümüzde de yazı sanatının en değerli örneklerinden sayılır.
    Ünyeli İsmail Efendi, Mustafa Rakım Efendi ve İstanbul'daki pek çok yapının yazıtını hazırlamış olan Mehmet Esad Yesari, 18.yüzyılın ünlü ustalarıdır.
    19. Yüzyılda ise başka bir ustayla, Kazasker Mustafa İzzet Efendi ile karşılaşılır. Ayasofya'daki 8 büyük yuvarlak levha o­nun en ünlü yapıtlarındandır. Cumhuriyetten sonra harf devrimiyle Arap harflerinin kullanımdan kaldırılması, bütünüyle bu harflere dayanan hat sanatının yaygınlığını birdenbire çok azaltmıştır. Kitapların latin harfleriyle ve baskıyla hazırlanması, bu sanatın kullanım alanını hemen hemen yalnız Cami'lerdeki duvar yazılarına indirgemiştir. Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer, Kamil Akdik, Emin Barın gibi hattatlar bu kısıtlı alanda yapıt vererek 20. yüzyılda hat sanatını sürdüren sanatçılar olmuşlardır.
    Çeşitli yazı türleri içinde Kufi, en eski yazıdır. Osmanlı kültür çevresinde az kullanılmış olmakla birlikte dik, kalın, köşeli harfleriyle hemen dikkati çekerek öteki yazılardan ayrılır. Halı bordürlerinden madeni paraya dek çok çeşitli alanlarda kullanılır. Yazıtlarda, Kur'an'da ve Divan yazmalarında kullanılan nesih, iri harfli olduğu için duvar yazılarında ve Kitapların bölüm başlıklarında kullanılan sülüs, Din kitaplarında ve murakkaların başındaki besmelelerde kullanılan Reyhani ve Muhakkak, devlet belgelerinde kullanılan Tevki, hattatların öğrencilerine verdikleri icazetnamelerin altındaki üstat imzalarında kullanılan Rik'a, bir arada aklam-ı sitte diye adlandırılan en önemli 6 yazı türünü oluştururlar. Bunlardan başka talik, nestalik, divani, bir tür steno sayılabilecek olan siyakat, menşur, zülf-i arus, hilali, muini, şikeste, müselsel gibi yazı türleri de vardır.
    Hat sanatında Osmanlı sanatçıları çeşitli uslupları denemişlerdir. Bunlardan biri istif tir. Bir sözcüğün harflerinin ya da bir cümlenin hece ve sözcüklerinin güzel bir görünüm oluşturmak amacıyla ve kullanılan yazının çeşidine uygun biçimde yanyana ve üstüste sıralanmasına, istif edilmesine denir. Bir sözcüğün, bir eksenin iki yanına bir ters, bir yüz bakışık olarak yazılmasıyla oluşturulan çeşidine müsenna ya da aynalı yazı adı verilir. 17.yüzyıldan sonra özellikle gelişen bu türün en görkemli örnekleri bugün Bursa Ulucamii'nin duvarlarında bulunmaktadır. Harflerin biçimleriyle oynayarak, çeşitli düzenlerde birleştirip istif ederek yaratılan ve oldukça stilize edilmiş bir tür yazı-resim de hat sanatında önemli yer tutar. Yazıyla oluşturulan böyle resimler arasında en çok sevilen ve rastlanan konular kayık, kuş, aslan, sancak, cami, ibrik, çiçek, insan başı vb.dir. Osmanlı Devleti'nin arması ve padişahın imzası olarak kullanylan tuğra da bir tür istif yazıdır. Oğuz Han'ın yazılı nişanından çıktığı bilinen tuğra, Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları'nca da kullanılmıştır.
    Şeyh Hamdullah ve Mektebi
    Şeyh Hamdullah, Mustafa isminde birinin oğlu olup 840 H. 1436 M.'da doğmuş ve Maraşlı Hayreddin adlı kişiden sülüs ve nesih yazısını öğrenmiş ve yazısının güzelliği sebebiyle Amasya valisi Şehzade Bayezid'e (II. Bayezid) intisap ederek onun oğullarına yazı meşketmiş ve daha sonra da musahibi olmuştur; Bayezid, pâdişâh olunca İstanbul'da yaptırttığı meşhur camiinin mihrabı üzerinde ve kubbesi etrafındaki yazıları Şeyh Hamdullâh'a yazdırtmıştır.
    Hamdullah, sülüs ve nesih yazısında son zamana kadar devam eden bilinen kuralı koymuş olan Yakut Müstasamî (vefatı 699 H. 1299 M.) üslubu ile yazmış ve fakat kendisi de zevkine göre tadilât yaparak namına mensup olan bir yazı tarzı koymuştur.
    Hamdullâh'ın Aklâm-ı şilte veya Şeş kalem ismi verilen sülüs, muhakkak, nesih, rik'a, tevkiî ve reyhanî adında altı türlü yazı numunesini gösteren bir meşk mecmuası Topkapı Sarayı Emanet Hazinesi kütüphanesinde 2084 numarada bulunduğu gibi yine bu zatın aynı yerde ve 71 numarada pek mükemmel olarak yazdığı Kur'an-ı Kerim de görülmektedir.
    Şeyh'in (Hamdullah'ın) oğlu Mustafa Dede (vefatı 945 H. 1538 M.) ve damadı Şükrullah ( vefatı takriben 950 H. 1543 M.) talebeleri ve halazadeleri Celâl oğlu Muhyiddin ve kardeşi Cemaleddin ile Nefeszade tezkiresine göre şeş kalemde Osmanlıların Yakut'u sayılan Ahmed-i Karahisarî (vefatı 963 H. 1555 M.) ve Amasyalı Abdullah Çelebi vasıtasıyla yayılan Hamdullah mektebi tarzı daha sonraları dal budak salıvermiştir ki Şeyh ile talebeleri olup yukarıda adları geçen yedi hattata bundan dolayı Üstadân-ı Seb'a denilmiştir.
    Osmanlı memleketlerindeki bu yedi üstaddan Mustafa Dede'nin Topkapı sarayı hazine kütüpanesinde 2295 numarada bir kıt'ası ve Amasyalı Abdullah'ın da yine orada 2300 numarada bir kıtası ile Ahmed-i Karahisarî'nin emanet hazinesinde 2089 numarada muhakkak ve reyhanî usulündeki yazıları Türk hattının şaheserlerindendir; Süleymaniye Camii'nin kubbesi etrafındaki yazılar da Karahisarî'nindir. Karahisarî, üstadı Yahya-yı Sofî'den başka Kirmanlı Esedullah'tan yazının inceliklerini öğrenmiş olup kalem-i müsenna denilen celî yazıda büyük üstad olmuştur.
    Bu üstadlardan sonra Ergun Kâmil mektebinin son talebesi Mevlâna Köse Muhyiddin ve Hamdullah kolundan Tatar Kâtip denilen Kırımî Abdullah (vefatı 999 H. 1590 M.) ve Hamdullah'ın torunu ve Mustafa Dede'nin oğlu Derviş Mehmed Çelebi (vefatı 1001 H. 1592 M.) ve Gelibolulu Kâtip Hüsam ve Karahisarî'nin oğulluğu Hasan Çelebi bin Karahisarî her kalemde ve bilhassa sülüs ve celî yazıda mahareti olan üstadlardan idiler; talik üstadları bunlardan başkadır.
    Bu maruf hattatlardan Kırımî Abdullah'ın Topkapı Sarayı Emanet Hazinesinde ve 2115 numarada 969 hicret tarihli bir kıtası ile zerrin kalem Hüsameddin diye bilinen kâtip Hüsam'ın yine hazine kütüpanesinde 2295 numaradaki yazısı ve Hasan Çelebi'nin 974 hicret tarihli nefis eseri görülmektedir. Edirne'deki Selimiye Camii'nin bütün yazıları Karahisarî'nin oğulluğu olan Hasan Çelebi'nindir.
    Hamdullah'ın vefatından sonra gelen hattatlar onun yolundan ayrılmamakla beraber meşk ve icazet vermekte Dede Çelebi kolu, Karahisarî kolu gibi ayrı ayrı kollar teşkil etmişlerdir.
    XVI. ve XVII. Yüzyıl Sülüs ve Nesih Hattatları
    Osmanlılarda yazı sanatı yani hattatlık on altıncı asır ortalarından itibaren daha olgunlaşmış bir şekilde ilerlemekte devam etmiştir; Kırımî Abdullah Efendi ile sair birkaç hattat bu yüzyılın ikinci yarısında da yaşamışlardır.
    On altıncı yüzyılın son yarısıyla on yedinci yüzyılda sülüs ve nesih yazısı gelişerek çok değerli hattatlar yetişip güzel yazılarıyla Şeyh Hamdullah mektebini ileri götürmüşlerdir; bu hattatlardan Sultan Ahmed Camii'nin yazılarını yazmış olan müderris ve kadı Diyarbakırlı Kasım Gubârî (vefatı 1034 H.-1624 M.) ile Şeyh Hamdullah'ın kızının oğlu Pir Mehmed (vefatı 988 H.-1580 M.) ve değerli talebeler yetiştiren ve asrının en büyük hattatı olan ve Üsküdar'daki eski Valide camiinin celî yazılarını ve Eyüp'te Feridun Bey türbesinin yanında kapı üzerindeki Âmentü'yü yazmış olan Üsküdarî Hasan bin Hamza (vefatı 1023 H.-1614 M.) ve bunun kıymetli talebesi Erzurumlu Halid (vefatı 1040 H.-1630 M.) ile Dördüncü Murat'ın nedimi ve aynı zamanda talik yazan hattatlardan Tıflî Ahmed Efendi ve Erzurumlu Halid'in talebelerinden olup yazıda Şeyh Hamdullah'ın tavrını muvaffakiyetle tatbik ederek sülüs ve nesihte bir devir açan Derviş Ali (vefatı 1084 H.-
    1673 M.) ve yine Halid'in talebelerinden olup Yeni camiin yazılarıyla Ayasofya Camiindeki Allah, Muhammed ve Çiharyar levhalarını yazmış olan Tenekecizâde İbrahim Efendi (vefatı 1100 H.-1688 M.) meşhurdurlar. Bunlardan Hattat Kasım, pirinç tanesi üzerine yazı yazdığından dolayı Gubarî lakabını almış ve Üsküdarî Hasan da Hamdullah'ı muvaffakiyyetle taklid etmiştir.
    Hattat Derviş Ali gençliğinde yeniçeri ocağında Karakullukçuluk (emir neferi) etmiş olup meşhur ocak ağalarından Kara Hasan oğlu Hüseyin Ağa'nın himayesini görmüştür; kırktan fazla mushaf ve pek çok en'am, evrad, kıt'a, murakka' yazmış olan Derviş Ali, Köprülü Fazıl Ahmet Paşa'ya da yazı hocalığı etmiş idi. Derviş Ali'nin en değerli talabesi sülüs ve nesih'te bir mekteb tesisine muvaffak olan İstanbullu Hafız Osman (vefatı 1110 H.-1698 M.) dır. Derviş Ali'nin, Hafız Osman'dan başka Suyolcuzâde Eyüplu Mustafa Efendi (vefatı 1097 H.-1686 M.) ve Ağakapalı İsmail Efendi (vefatı 1118 H.-1706 M.) gibi değerli talebeleri de vardır.
    Hafız Osman hattı diye bugün de meraklıları tarafından yüksek değeriyle alınıp saklanan yazılar işte Derviş Ali talebesinden olan bu üstadındır; Hafız Osman Köprülüzâde Fazıl Mustafa Paşa dairesinden yetişmiştir; Hafız Osman, ihtiyarlığı zamanında Derviş Ali'ye intisab ettiği için daha sonra onun müsaadesiyle Suyolcuzâde Mustafa Efendi'den yazmış ve hattın inceliklerini de Erzurumlu Halid'in talebelerinden Nefeszâde Seyyid İsmail Efendi'den (vefatı 1090 H.-1679 M.) öğrenmiştir. Nefeszâde büyük üstadları Şeyh Hamdullah'ı muvaffakiyyetle taklit ettiği için Hafız Osman da bu suretle şeyhin hakiki üslûbunu elde etmiştir. Yukarıda adı geçen Ağakapılı İsmail Efendi, Hafız Osman hakkında :
    -"Hattı biz bildik Osman Efendi'miz yazdı" demiş ve vefat ettiği zaman kendisinde çok takdir ettiği Hafız Osman'ın bir hayli yazıları bulunmuştur.
    II. Sultan Mustafa, Hafız Osman'ın talebelerinden olup yazısı güzeldi; yazılarında (Derviş Mustafa Âl-i Osman) ketebesini koyarmış. Bu pâdişâh, yazacağı bir levhanın resmini ve istifini evvelâ hocasına çizdirdikten sonra ona göre yazardı; kendi hattıyla olan bir besmele ile bir ayet yazısını gümüş bir muhafaza içerisine koydurup hediye olarak İran şahına göndermiştir.
    Sünbüliye tarikatine müntesib bulunan Hafız Osman Efendi Aklâm-ı sitte denilen altı tarz yazıda şeyhten sonra gelen bir üstaddı; pazar ve çarşamba günleri biri fakir yazı heveslilerine ve diğeri vakitleri müsaid heveslilere olmak üzere haftada iki gün talebelerine yazı dersi verirdi; Hafız Osman Efendi yirmi mushaf yazmış ve kırk sene yazı meşk eylemiş yani yazı hocalığı etmiştir. On sekizinci asra şeref vermiş olan hattatlardan Yedikuleli Emîr diye meşhur olan Seyyid Abdullah Efendi Hafız Osman'ın en yüksek talebelerinden ve Hamdullah mektebini yürütenlerdendir.
    XVI. ve XVII. Yüzyılda Talik Yazı
    İstanbul'da on altıncı yüzyılın ikinci yarısından sonra pek ağır surette yayılmaya başlamış olan talik yazıda ilk defa Tophaneli Nuri Çelebi adında biri şöhret bulmuştur; hattâ Hoca Sadeddin Efendi'nin daveti üzerine İstanbul'a gelmiş olan Tebrizli hattat Mehmed Rizayî, Nuri Çelebi'nin yazılarını çok beğenmiştir.
    İmad-ı Hüseynî talebesinden olup on yedinci asırda İstanbul'a gelen ve Derviş Abdi diye meşhur olan Buharalı Seyyid Abdullah'ın -ki hakiki nestalik'i İstanbul'a getirmiştir- himmetiyle talik yazının İstanbul'da heveslileri çoğalarak epey ilerlemiştir. Bu hevesliler arasında Derviş Abdi talebelerinden olup talik kırmasında maharet gösteren şair Cevrî İbrahim Efendi (vefatı 1065 H.- 1655 M.) ile Tophaneli Mahmud (vefatı 1008 H.-1599 M.) ve talik ile celide üstad ve aynı zamanda değerli âlimlerden olun Dursunzâde Abdullah Feyzi (vefatı 1019 H.-1610 M.) ve Derviş Abdi talebesinden şeyhülislâm Tulumcuzâde Abdurrahman Efendi (vefatı 1081 H.-1670 M.) ve Tıflî Ahmed Efendi (vefatı 1071 H-1660 M.) ve kazaskerlerden Beyazızâde Ahmed Efendi (vefatı 1098 H.-1687 M.) şair ve ressam Dukakinzâde Derviş Ahmed Fasih (vefatı 1111 H.-1699 M.) ve Gavsî Ahmed Dede (vefatı 1109 H.-1697 M.) ve yine Derviş Abdi talebelerinden Amasyalı Şeyh Sunullah (vefatı 1095 H.-1684 M.) bu asırda şöhret kazanmışlardır. Bunlardan başka Bosnalı Derviş Hüsam Yenişehir-i Fenarlı (Tırhala Yenişehri) Hasan ve Siyahı Ahmed de mâruf talik yazanlardandır.
    İşte bu suretle İstanbul'da taliki yayan Buharalı Derviş Abdi'ye (vefatı 1057H.-1647 M.) Vezir-i âzam Tabanıyassı Mehmet Paşa talik hatla bir şehname yazdırarak mukabilinde bin altın vermiş ve aynı zamanda Mekke'de oturmak isteyen Derviş Abdi'ye Mısır varidatından günde kırk akçe maaş bağlamıştır.
    Talik hattatlarından İbrahim Cevrî Efendi, talikin şikest talik denilen kırmasında büyük üstad olup bu yazı ile on sekiz mesnevi yazmıştır; IV. Sultan Murat'da güzel talik yazardı ve hocası Devriş Abdi talebelerinden Tulumcuzâde Abdurrahman Efendi idi.
    XVIII. Asırdaki Osmanlı Hattatları
    XVIII. asırdaki Osmanlı pâdişâhlarından II. Mustafa ile kardeşi III. Ahmet güzel yazı yazan hattatlardan olup bilhassa III. Ahmet daha mahirdi. I. Mahmut ile kardeşi III. Osman'ın nesih olarak yazdıkları hatt-ı hümâyunları güzel ve okunaklı idi. III. Mustafa hattı hümâyunlarında talik kırması denilen yazıyı kullanırdı ve yazısı güzeldi. Kardeşi I. Abdülhamid'in yazısı ise hiç iyi değildi; III. Selim babası gibi güzel talik kırması ile hattı hümâyunlarını yazardı ve yazısı güzeldi.
    Bu asırda sülüs ve nesih yazıda yetişmiş olan büyük hattatlardan Ağakapılı İsmail Efendi (vefatı 1118 H. - 1706 M.) ve Hafız Osman Efendi talebelerinden Yedikuleli lâkabiyle meşhur İmrahor camii imamı Seyyid Abdullah ve Zuhdi İsmail Efendiler (vefatlar 1144 H. - 1731 M.) ve Yedikuleli talebelerinden Eğrikapılı Rasim Mehmed Efendi (vefatı 1169 H. - 1756 M.) ve Ağakapılı ile Yedikuleli talebelerinden Devhatülküttab ismindeki hattatlar tezkiresi müellifi Suyolcuzâde Mehmed Necib Efendi (vefatı 1171 H. - 1758 M.) en güzel sülüs ve nesih yazıları ile bu devri süslemişlerdir.
    Bunlardan Eğrikapılı Rasim Mehmed Efendi ile Suyolcuzâde Necib Efendi aynı zamanda ilim sahibi idiler; bilhassa Rasim Efendi ilim ve fazilette üstün ve aynı zamanda üç dilde şairdi. Yine Rasim Mehmed Efendi Şeş kalem veya Eklam-ı sitte denilen (sülüs, nesih, muhakkik, rika, tevkî, reyhanî) altı kalem yazıda da mahir olup, bundan başka talik yazıda da üstad idi; bu talik yazıyı Kâtibzâde Refî Efendi'den yazarak bu yazıda mahareti olanların birinci safında da yer almıştır.
    Talik yazı XVII. asırda Türkiye'ye gelmiş olan Buharalı Derviş Abdi vasıtasıyla inkişafa başlamış, fakat en mükemmel şeklini XVIII. asrın ikinci yarısında göstermiştir.
    Bu asırda Tebrizli Hattat Mehmed talebelerinden olup XVIII. asır başlarında zamanının imâdı sayılan kazasker Abdülbaki Arif Efendi (vefatı 1125 H. - 1713 M.) ve Edirne kadılığından emekli Durmuşzâde Ahmed Efendi (vefatı 1129 H. - 1717 M.) ve daha evvel adı geçen Eğrikapılı Hoca Rasim Efendi ve tabip ve kazasker hekimbaşı Kâtibzâde Mehmed Refî Efendi (vefatı 1183 H. - 1769 M.) ve şeyhülislâm Veliyyüddin Efendi (vefatı 1182 H. - 1768 M.) ve Mehmed Esad Yesarî (vefatı 1213 H. - 1798 M.) gibi büyük talik yazı üstadları görülmektedir.
    Üç İstiften Bir Hayat Dersi
    Rıfkı Kaymaz
    Günümüz insanı; yalnızlığı, huzursuzluğu derinden yaşıyor. Hep maddi çıkar peşinde koşan, adeta insanlığı, insani değerlerini unutan insan, kendi ektiğini acı bir şekilde biçiyor.
    “Hep ben, hep bana” düşüncesini kendisine rehber edinen, böylece bireyselliği tapınacak bir değere çıkaran tavır, toplum halinde yaşamayı, birbirini anlamayı, yardımlaşmayı itiyor ve arkasından yalnız, yapayalnız bir dünyayı getiriyor.
    İşte bu dünyadır günümüz insanını acı bir hastalık gibi kuşatan.
    Günümüz toplumundan fotoğraflarını çektiğimiz bu tablo, ne derece gerçeği yansıtıyor? Bir başka ifade ile toplumumuzun her ferdinde aynı olumsuzluk yaşanıyor mu? Elbette hayır!
    Kendisini, kişiliğini bulan ve bilen, Yaratıcının insanı ebedi saadete ulaştıran yolunda yürüyen, insani değerleri yaşayan en azından yaşamaya çalışan insan, bu olumsuzluğa bulaşmadan; huzur ve mutluluğu, maddi ve manevi şartları oranında yaşıyor. Diğer insanların dertleriyle hem dert olsa da, onların çile ve sıkıntılarının olumsuz ortamında yaşasa da insan olmanın onurunu yaşıyor.
    Toplumumuzun, özellikle kendi kültür ve medeniyetine yabani unsurlarla iç içe, onlardan etkilenerek yaşamaya başlamadan önce bu anlamda “toplumda huzur”u da belli oranda yaşıyordu. Onu böyle yaşatan değerler vardı. Mutluluğun anahtarı; sözler, nasihatler, dilek ve dualar vardı. “Selam”, insanları birbirine yaklaştıran, ısındıran manevi bir köprüydü. Sevinçler paylaşılarak çoğaltılır, dert ve sıkıntılar paylaşılarak azaltılır.
    Evler, camiler, dergâhlar, tekkeler, çarşılar, kışlalar, kahveler... Her yerde insanın huzur ve mutluluğuna, onun ebedi saatine göre ayarlanmış. Nasihatler, insanları küçük yaşlardan itibaren “iyiye, güzele, doğruya” ulaştırma adına söylene gelmiş, dilden dile aktarılmış. İnsanlara ders veren sözler ezberlenmiş, “hat”lar halinde yazılmış, gözlere, oradan da gönüllere taşınmış. Yürekler bu güzel sözlerle incelmiş, eğitilmiş. Bir “Gönül Medeniyeti”nin ışıklarıyla, toplum, aydınlığa ulaştırılmaya çalışılmış.
    EDEB YA HU!..
    “İnsanı, hayvanlardan ayıran en önemli özellik edeptir.” diyen Mevlana, insanı edebe çağırmış. Yazdıkları “edep ya hu!” istifleriyle hem gözlerimize estetik bir zevki taşımış hem de insanı insan kılan bir mesajı hatırlatmış. Edep duygusunun insanı yücelten, onu eşref-i mahluk kılan dünyasına hepimizi taşımak istemişler.
    BU DA GEÇER YA HU!..
    Hem dünyaya tapınırcasına bağlanan böylece yüreği taşlaşan, hem de bin bir sıkıntı içinde kıvranan, dertlenen insana ne güzel bir ders verir. “Bu da geçer ya hu!.”
    Evet, “bu da geçer.” Dert de geçer, sıkıntılar da geçer. Sabretmek, her teşebbüste bulunarak nihayetinde kadere teslim olmak, “bu da geçer” demek. Zenginlik de biter, Karun gibi yaşamak, Firavunca zulmetmek de geçer. Ne güzel bir ders, derin bir öğüt, eskimeyen, her an yeni bir “ikaz” ve “uyarı” levhası: “Bu da geçer ya hu!..”
    Hattatlarımızın sanatkâr elleriyle, estetik bir boyut da kazanan kelâm-ı kibarlar, güzel sözler, nasihatler, uyarılar, şiirler... Bir kutlu medeniyetin; gözlere, ruhlara yansıyan pırıltıları, ışıkları...
    Yıllar öncesi, bir Erzurum evinde duvara asılan bir hat istifini okumaya çalışıyorum:
    “Ey misafir kıl namazı,
    Kıble bu caniptedir.
    İşte ibrik, işte leğen,
    İşte peşkir iptedir.”
    Evinde kalan misafirine, estetik bir istifle, kıblenin hangi taraf olduğunu, alacağı abdest için gerekli; ibrik, leğen ve peşkirin (havlu) nerede bulunduğunu, bu derece zarif bir biçimde ifade eden bu hat, milletimizin ince duyarlığını ne güzel yansıtıyor!
    Misafirperverliğimiz, şairliğimiz, edebimiz, zarafetimiz, duyarlılığımız.
    Mısralaşan, hat istifleri halinde estetik bir boyuta taşınan, dünyamız, medeniyetimiz.
    Derin, zengin “gül medeniyeti”miz...

     

Röportajlar
Anket

Uluslararası Rumi Mevlevi Topluluğu'nun Sitesini Nereden Öğrendiniz?





Neticeler


Other Polls

konser nukte multimedia foto kitap evi