Buy Antabuse online

Site İçi Arama


Genel Arama
Sözlük Evinde Arama
Kullanıcı Girişi

Anasayfa Sanat Evi Ebru Sanatı Ebru Sanatı - Makaleler
  • Ebru Sanatı - Makaleler

    Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta

    Aşağıdaki satırlar, Sn.Prof.Dr.Muhittin SERİN'in, "HAT SANATI ve MEŞHUR  HATTATLAR" isimli eserinden, kendisinin izni alınarak aynen iktibas edilmiştir.

    SAN'AT
    San'at (sınâ'at, çoğulu sanâyi ) kelimesi, Arapça "sana'a" fiilinden türemiştir. Sözlükte "mümârese ile yapılan iş, ustalık, bir maddeye zihinde tasavvur edilen şekil ve sûreti vermek, bir şeyi güzel ve hünerle yapmak" mânâlarına gelir. Umûmî mânâda, düşünülen bir şeyi vücûda getirmek için bilginin tatbîkine san'at denir. (Celâl Esad, San'at Kâmûsu, s. 33). Daha dar mânâda ise, güzel san'atlar, yâni zekâ, tecrübe, ilim, hüner ve aşk mahsûlü güzel iş ve güzel eserler hakkında kullanılır. Ekseriyâ san'at denince de bu sâhâ kasdolunur. San'at icrâ eden kimseye san'atkâr, usta veya mâhir adı verilir. Seyyid Şerif Cürcânî san'atı : "Rûha ait öyle bir melekedir ki, güzel hareketler, ve eserler ondan zorlanmadan, tabiî olarak zuhûra gelir. Amelin keyfiyeti ile alâkalı bir ilimdir" diye tarif eder. San'at bir melekedir, yani taklit ve tekrarlar netîcesi kazanılan, rûha ait bir mahâret ve hünerdir. İşte san'at, bu hüner ve kudretin mahslüdür. Bir başka ifâdeyle mârifetin amele tatbîkidir. Bu mârifet ruhtan tabiî olarak zorlanmadan fiil hâlinde gelir ; dinleyende ve görende hayranlık ve zevk uyandırır.
    San'at, iç dünyâmızı ses, renk, çizgi ve şekil âhengi içinde madde plânına aksettiren, bizde hayranlık uyandıran eser ve hareketlerdir. Dînin, îman ve vecd gibi ulvî heyecanları, ahlâkî değerler, millî zevkler, beşerî ihtiras ve duygular, kat kat ruh dünyâmızı meydana getirir. San'at, işte bu zengin iç dünyâmızın aşk ve îman aydınlığında idrâkidir ki, derûnî bir hakîkati yaşatır ve öğretir. Dînî, millî ve beşerî bütün duygu ve fikirler, güzellikler san'atın mevzûuna girer. San'atkâr, içtimâî kıymetleri, dertleri, zevkleri, sevinci, nefsinde şiddetle yaşayan, şuûrunda yaşatan, duyan kimsedir ki fertler kendilerini san'atkârda bulurlar. İlim adamlarının tetkik ve araştırmaları gibi, san'atkârın bir eser vücûda getirmek konusundaki cehdi, gayreti de bir usul dâiresinde yapılan şuurlu bir faâliyettir. Şekil, renk ve sesle ifâde edilmek istenen rûhun ızdırapları, sürûru ve güzellikleridir. San'at ruh güzelliğinin madde plânında parlaması olduğuna göre, aslında san'at eserlerine hayranlığımız, şekle sokulan rûha ve fikredir.
    San'at bir lisandır. Kökleri mâzide olan kahramanlıkların, örf, âdet , inanç, müşterek duygu ve düşüncelerin lisânıdır. San'at beynelmilel değer taşımakla berâber, bir san'at eserinden, daha çok aynı kültür ve aynı dîne mensup insanlar zevk alır. Bir müslümanın güzel sesli bir hâfızı dinlerken veyâ mehâbetli bir mâbed karşısında duyduğu mânevi sükûtu, bir başka îmâna sâhip kimsenin aynı derecede hissetmesi mümkün değildir. Çünkü san'at eserleri, içinde bulundukları kültür ve inanç çevrelerini tatmin edecek şekilde vücut bulur. Bu sebepledir ki, dünyâ medeniyeti târihinde, zaman ve mekâna göre, çeşitli usûl ve malzemeyle şekillenen pek çok dînî ve millî san'at vardır. Bu san'atlar târihî seyr içinde birbirlerine tesir etmekle berâber, her milletin kendi rûhunda içtimâî ve dînî zarûretlerine bağlı yeni bir şekil aldığı için, o milletin öz san'atı olmuştur.
    Dünyâ tarihinde, milletlerin medenî seviyeleri, bıraktıkları san'at eserleriyle ölçülür. Çünkü bir devrin bütün maddî ve mânevî kültür değerleri en saf bir şekilde san'at eserlerinde bulunur. Ancak millî vasfı olan san'at eserlerinin tesîri bütün medenî dünyâyı sarar ve uluslararası bir değer kazanır.
    Milletlerin hayâtı, kökleri mâzide olan san'atlarının canlı tutulması ve öğretilmesine bağlıdır. Bu sâyede millî varlıklarını devam ettirirler veyâ aksi halde târih sahnesinden silinirler.
    SAN'ATIN GAYESİ
    San'at, insan ve cemiyetle çok sıkı münâsebeti olan din ve ahlâk gibi içtimâî bir müessese ve canlı bir kültür dalıdır. Âlimin keşfinden ve eserinden daha geniş bir tesir sâhası vardır. Çünki san'at, fertlerin zekâsına hitap ettiği gibi, gönüllerine de hitap eder. Böylece millî şuûru ve dînî hayâtı daha  feyizli ve şevkli yaşamamıza vâsıta olur.
    San'atkârın faâliyetlerine yön veren yetiştiği muhîtin örf, âdet, din ve kültür değerleridir. San'atkâr kendi çevresinde san'at unsurlarını ve malzemesini hazır bulur. Vazîfesi, bağlı bulunduğu ekole kendi hür yaratıcı gücünü de katarak bu malzemeyi ustalıkla kullanmaktır.
    San'atkâr, içtimâî zarûretler, meyiller ve buhranlar karşısında kendi kültür dâiresinin san'at anlayışı içinde, klâsik formdan hiç fedakârlık etmeden, cemiyete iyi hisler ve fikirler telkin etmek gayesiyle şuurlu bir faâliyet göstermelidir. Ancak san'atkârın an'anevî usûllere bağlı kalarak kendi san'at gücüyle meydâna getirdiği eserler millî, dinî ve asîldir. Aksi halde içtimâî dalgalanmalarla berâber, ferdlerin estetik anlayışına ve kültür seviyesine göre soysuz ve fânî, san'at eserleri meydana gelir ki, bunlarda müstakbel nesiller hiçbir mânâ bulamazlar. Öyle bir san'at eseri yaratmalıdır ki, yaşayan ve gelecek nesiller onda ruhlarını yoğuracak, şekillendirecek aşk, îman ve ideali bulmalıdır. Böyle ölümsüz eserler ise san'atkârın kendini aşıp, kendi millî ve
    dînî değerlerinden beslenmesiyle mümkündür.
    San'atı Allah için, beşeriyetin tekâmülü için kullanmasını bilen Dede Efendi, Itrî, Mîmâr Sinan, Şeyh Gâlib, Şeyh Hamdullah, Râkım gibi büyük san'atkârların bu anlayışla büyük eserler verdikleri, asırlardır kitleleri dînî vecd içinde Allah'a yaklaştırdıkları muhakkaktır. Bugün bestelenmiş gibi hâlâ coşkuyla söylenen Tekbir, Salât, Allah'ı arayan rûhun ilâhî güzellik karşısında duyduğu hayranlığın ifâdesinden başka ne olabilir ? Bunlar bugün olduğu gibi yarın da ruhlara hayat ve sükûn verecektir. Ya şu önünde küçüldüğümüz, çoklukta birliği ifâde eden mehâbetli câmiler: Süleymâniye, Sultan Ahmet . . . bizi secdeye, bizi ümit dolu duâya dâvet etmiyorlar mı ? Yüzyıllar ötesinden Âşık Yûnus, hâlâ aramızda değil mi ? Her dost meclisinde onun şifâlı ellerini gâh mûsikî gâh şiir kalıpları içinde üstümüzde hissetmiyor muyuz ?
    Eğer bir mü'minin kalbin kırarsan,
    Hakk'a eylediğin secde değildir,
    Hakk'ı arar isen, kalbinde ara;
    Kudüs'te, Mekke'de, Hac'da değildir.
    derken san'atının şâhikasında, şiirinin ipek kanatları mûsikînin kudretiyle birleşerek nice uyuyan canlara hayat iksîri, azgın nefislere îtidal ve sükûnet, Hak yolcularına rehber olmuyor mu ?
    Görülüyor ki san'at, milletlerin hayâtında duygu ve düşünce birliği sağlayan önemli bir unsurdur. Mevlâna ve Yûnus Emre gibi dâhîler, ruhlarının serhatlerinden kopup gelen feryatları, zevkleri, güzellikleri beşer kulağına fısıldayarak kitleleri arkalarından sürüklemişler, dirliği ve düzeni bozulmuş cemiyetlerde tefekkür ve îman birliği sağlamışlardır.
    İlim ve irfan seviyesi yüksek cemiyetlerde san'at zevki, asîl bir duygu olarak insanları rûhen tatmin eder, yüceltir. San'attan anlamak ve zevk almak, fertlerin sâhip oldukları din ve san'at terbiyesine, kültürlerine bağlıdır. Dîni, insan benliğini saran ulvî heyecanlar olarak kabul edersek, aşk, îman ve edep gibi derûnî hayâtın güzelliklerine, sırlarına ancak san'at yoluyla varabiliriz. San'atta bir medeniyetin rûhu gizlidir. Bir medeniyetin uzun bir tarihî tecrübeden sonra, en son elde edilen meyvesi san'attır. Bir cemiyetin ilk çöküş işâretleri de, san'at sâhasında başlar. San'atı yozlaştıran toplumlarda maddî ve manevî değerler yıkılır.
    San'at iyi bir mürebbîdir. San'atın nefis ve irâde terbiyesindeki kudretini çok iyi bilen ecdâdımız, tahsil çağına gelen gençleri, kötü alışkanlıklardan uzaklaştırmak, onlara bir hayat disiplini kazandırmak için mûsikî ve hüsn-ü hat gibi san'atlarla meşgul ederlerdi. Daha küçük yaşta yazıya başlayan gençler, hocalarının dizi dibinde hem yazı öğrenirler hem de şahsiyetleri teşekkül ederdi. Çünki yazı tahsîli ile berâber sabır, devamlı çalışma, temizlik ve tertip gibi güzel hasletler de kazanılırdı. Bu sebepledir ki, Osmanlılar'da Enderun Mektebi, bilhassa daha geniş sâhada tekkeler, mûsikî, hat, tezhip, cilt gibi san'atların öğretildiği birer güzel san'atlar akademisi mevkiinde idi. Bu mânevî eğitim öerkezlerinde fertler, cemiyete zararlı duygu ve düşüncelerden arındıktak sonra, okla yayın çekilişi ve sonra hedefine fırlatılışı gibi, cemiyete hediye edilir; her biri muhîtine huzur ve sükûn veren mânâ erleri olarak hizmette bulunurdu.
    Hâsılı İslâm tasavvufu ile gelişip kıvâmını bulan san'atlarımız, fertlerin dînî v ecîbelerini vecd ile îfâ etmelerine vesîle olur. Müşterek inanç ve kültüre bağlı insanlar arasında duygu ve düşünce birliği sağlayarak millî varlığın devamlılığını te'min eder; ruhlara sükûn, sefâ ve beka hissi verir. Güzeli öğretir, bedîî zevkleri geliştirir. Dînî ve millî hayâtın kıymetlerini âleme yayarak dâimâ canlı tutar, rûhun madde üzerinde hâkimiyetini sağlar. Ferdî duyguların cemiyete zararlı kısımlarını tasfiye ederek nefis ve irâde terbiyesinde mühim rol oynar.

    İNSAN ve GÜZELLİK
    Güzelliği gören ve duyan bir varlık olarak dünyâya gelen insanoğlu, güzel sesler, güzel yüzler karşısında birdenbire heyecanlanır, rûhu titrer. Sanki onu daha evvel görmüş, tanıyormuş gibi hayranlık duyar. Elest Bezmi'ndeki hatıraları canlanır. Az çok her fânide bu hatırlama, bu özlem mevcuttur. Ancak herkes kendi talebi nisbetinde duyar ve anlar.
    Güzel sesli bir san'atkârı veyâ usta bir neyzeni dinlerken elimizde olmayarak çıkardığımız ahlar, eninler, feryatlar, ummâna doğru çağlayan sular gibi, rûhun aslını arayışı, asıl vatanına duyduğu hasretin tezâhürüdür. Hicran derdi ile feryat eden ruhlar, yalnız mûsikî ile avunur, ferahlar. Tıpkı kabaran denizlerin, fırtına dinince sâkinleştiği gibi. Anne kucağında ağlayan çocuk, ninni nağmeleri ile uyur. Çölde develer de yüklerinin ağırlığını, sâhibinin söylediği mavallarla unuturlar.
    Elbette dağların taşların kabul etmediği aşk emânetini yüklenen insanın, aslına dönünceye kadar, çilesi çok büyük olacaktır. Rûhun aslına doğru hareketi aşkın eseridir. Aşk, kalbin güzele doğru meylidir. Aşksız hakîkate ulaşmak, bu âlemde ilâhî sesler duymak mümkün değildir. Seyretmeye doyamadığımız mîmârî eserler,  minyatürler, tezhipler, hatlar: dinlemekten bıkmadığımız besteler, ilâhîler, şiirler, aşk ve îmânın beşeriyete hediyesinden başka ne olabilir ?  Yalnız fânî varlıklar önünde dökülen gözyaşları, ihtiraslar, ümitler, arzular beka mülküne perde olur. Hayattan şikâyetler, ruh ızdırapları, hep hakîkati gizleyen nefsin eseridir. Ancak kendini hapseden bu perdeleri yırtarak sonsuzluğun kapsını açabilen ruh, eşyâda parlayan güzelliklerin asıl mânâlarını, ilâhî güzelliği temaşa eder. Sözü Niyâzi-i Mısrî'nin şu beyitiyle bağlayalım :
    Âlem anın hüsnünün şerhinde olmuş bir kitâb,
    Metnin istersen Niyâzî sûret-i insâna bak.
    ÂHENK
    Antikite'den beri estetikçiler san'atta güzelliğin kaynağı, mâhiyeti ve boyutları hakkında çeşitli teoriler geliştirmişler ve güzelliği organik ve maddî güzellikler, renk, şekil, ses ve hareketlerin güzelliği; fikrî güzellikler ve mânevî güzellikler olmak üzere çeşitli sınıflara ayırmışlardır. Ayrıca güzelliği daha iyi anlamak ve açıklamak için güzelin lâtif, ulvî, hoş, mükemmel, faydalı, hakîkat, âhenk gibi diğer estetik değerlerle mukayesesi yapılmıştır. Netîce olarak güzelliğin bu değerlere karıştırılmaması görüşü savunulmuş ve "Güzel bize kendisinden beklediğimiz şeyleri veren değil, bizi her lahza, kendisine çeken, hayrete düşüren, rûhumuzu istîlâ eden, bizde ezelî hâtırâlar uyandıran şeydir. Estetik duygular ise, güzeli hatırlatan ve hazırlayan unsurlardır. Bu sebeple mâhiyeti bakımından bunlar güzelden farklıdır" diyerek, güzel idesiyle estetik unsurların farklı şeyler olduğu ifade edilmiştir.
    Eflâtun, güzelliği mutlak ve izâfî olmak üzere ikiye ayırır. Ona göre : "Gördüğümüz maddî güzellikler, dünyâya gelmeden önce ideler âleminde seyrettiğimiz âlî ve mükemmel güzelliklerin hâtıralarını canlandırır. Tabiat ve san'at eserlerinde bizim hayranlık duyduğumuz hal ve keyfiyete gelince, bunlar hayat, hareket, çeşitlilik ve âhenkten başka birşey değildir. Rûhun hayranlığını cezbeden şekil, renk ve ses güzelliğidir. Güzel bir objeyi görünce onu evvelden tanıyormuş gibi hayranlık duyarız. İşte bu hatırlamadır; yâni ezelî olan ideler âleminden ayrı düştükten sonra da onu silik ve zayıf bir sûrette hatırlayıştır. Eserden müessire yükselen biri için maddî güzellikler değil, rûhun güzelliği önemlidir."
    Aristo ise güzeli nizam, tenasüp, âhenk, orantı, belirli hudut ve büyüklük gibi niteliklerin topluca uyumu olarak târif eder. Şu var ki estetikçiler arasında güzeli âhenk ve ifâde ile târif edenler çoğunluktadır. Bunlara göre "Âhenk ve ifâde bakımından mükemmel olan eser güzeldir. Âhenk zarûrîdir : fakat kâfi değildir. San'at eseri güzel duyuların, fikrin ve kalbin berâberce tatmin edildiği nisbette güzeldir" diyerek, güzelliği âhenkle açıklamıştır.
    Ayrıca bâzı estetikçiler âhengi "Çoklukta birlik nizâmı, parçayla bütün arasında tam bir muvâzene, renk, ses veyâ şekiller arasında uygunluk" diye târif etmişlerdir. Bu târiflere göre san'at güzellik, güzellik de âhenktir. Âhenk ise parçaların bütün içinde nisbet ve dengesinden doğar. Bu armoni mûsikîde ritm ve seslerin, resimde renk ve çizgilerin, mîmârîde eserin bütünü içinde unsurların birlik ve uygunluğundan ibârettir.

    SANAT GÖRÜŞÜ

    İşini sadece elleriyle yapan işçi,
    elleri ve beyniyle yapan zenaatkâr,
    elleri,beyni ve gönlüyle yapan ise sanatkârdır.
    Anonim

    Ebrucu açısından ebru, güzel sanatların diğer şubelerinde olduğu gibi bir "kendini ifade etme" şeklidir ve sonuçta ortaya çıkan renk cümbüşü, tekneye hakimiyeti mertebesinde ebrucunun ruh durumunun bir göstergesidir. Ancak yapılan ebrunun "Türk ebrusu" olarak isimlendirilebilmesi için bize ait birşeyler taşıması gereklidir. Bu topraklarda beşyüz  yılı aşkın bir zamandır icra edildiği bilinen ebru sanatının da şüphesiz bir geleneği vardır ve adına bütün dünya tarafından "Türk Ebrusu" denilerek diğerlerinden ayrılan Türk ebru sanatı, ancak bu geleneğe bağlı sürdürülürse ve kendi kültür değerlerimizi tam olarak yansıtabilirse sanat olabilir ve öylece yaşatılabilir. Bir ebrunun kendi kültür değerlerimizi taşıması ile taşımaması arasındaki fark, bir Mevlevî Ayini'nin ney ya da kilise orgu ile icra edilmesi arasındaki fark gibidir ve yapanın "ne yaptığının sırrına" vakıf olmasıyla kendini belli eder. Bu nedenle ebru teknesinden her çıkan kâğıt da eğer seyredenin gönül telini titretemiyorsa ebru değil olsa olsa boyalı kâğıttır.

    İsmi hüsn-i hat’la birlikte anılmasına rağmen Türk ebrusunun ne teknik, ne de estetik ölçüleri hüsn-i hat gibi yazılı olarak tesbit edilmemiştir. Bu nedenle dejenerasyona çok açık olan Türk ebrusu, sanılanın aksine maalesef çoğu bilinçsizce yapılan “yenileştirme”,  “yeni  bir soluk getirme” çabaları sonucu asırlardır gelişerek Mustafa Düzgünman’la ulaştığı kemâl noktasından çok uzaklara taşınmaktadır. Bu noktada Türk ebrucusuna düşen görev, ebruyla resim yapmaya çalışmak, ebruyu kağıt dışında yeni malzemelere tatbik etmek ya da kendi adıyla anılan yeni ebru çeşitleri icad etmek yerine önce bugüne kadar yapılmış ebru çeşitlerini meşk ederek ebrunun tekniğini ve estetiğini hazmetmek olmalıdır. Ne musiki, ne hüsn-i hat, ne tezhip ne de diğerleri, ilk icra edildiklerinde bugünki kadar mütekâmil olmadıkları halde, bu sanatların icracıları, önce ustalarından meşk ve onları taklîd etmişler, daha sonra aynı vadide eserler vermişlerdir. Ancak ustalarını aştıkları zaman yaptıkları kendilerini tatmin etmemeye başlamış ve daha güzelini yaparak icra ettikleri sanatı tekâmül ettirmişlerdir. O halde yapılması icabeden, gerek malzeme ve teknik, gerekse tarz itibariyle yenilikler denemeden önce, bugüne kadar yapılanları taklîd ederek önce Türk ebrusu diye tanınan ve başka hiçbir yerde İstanbul’da icra edildiği malzeme ve tarzda icra edilmeyen şekliyle ebru yapmak ve Edhem Efendi, Necmeddin Okyay ve Mustafa Düzgünman'ın yaptığı ebruları, onların ebru yaparken ya da seyrederken hissettiklerini hissetmeye gayret ederek onlardan daha güzel yapmaya çalışmak olmalıdır. Mustafa Düzgünman’ın yaptığı bütün ebru çeşitlerini onun kadar başarılı yapamayanların ebruda yenilik adına yaptıkları, sanatı dejenere etmekten öteye birşey değildir.

    Ehil olmayanların,ebruda “yenilik yapmak” ya da sanki ebrucuların ihtiyacı varmış gibi ebruyu sözde “bıktırıcı tekrarlardan kurtarmak” adına dejenere etmelerinin sonucu gelecek nesiller ebru diye boyalı kağıtları seyretmek zorunda kalacaklardır. Kimse kimseye niçin tabii boyalarla geleneksel usullerle ebru yapmıyorsun demek hakkını kendinde bulamaz ancak her ebru yapmaya çalışan yenilik peşinde koşar, bunun da  adını  Türk ebrusu koyarsa sonunda Türk ebrusu diye birşey kalmaz. Hereke’li bir halı ustasının Tebriz desenleri, Tebriz renkleri ve ilmik sayısıyla dokuduğu bir halı, nasıl yapan usta Herekeli diye Hereke halısı sayılamazsa, ebru yapanın milliyetinin Türk olması, onun yaptığı ebrunun Türk ebrusu olmasını gerektirmez. Bizim ebru geleneğimizin hususiyetlerini taşımayan bir ebru eğer estetikse olsa olsa iyi bir Avrupa ebrusudur. Bu nedenle, eğer Türk ebrusu denen ebru tarzı yaşatılmak isteniyorsa ebrucu olmak isteyenler kendilerini önce bizim olan ebruyu yapmakla vazifeli hissetmelidirler. Tarihimize ve geleceğimize karşı olan bu borç ödendikten sonra istedikleri tarz ebruyu ama adını Türk ebrusu olarak telaffuz etmeden dilediklerince  yapmak onların şahsi tercihidir. ( Merhum Mustafa Düzgünman'ın geleneğimiz konusundaki düşüncelerini kendi sesinden dinlemek için lütfen aşağıdaki gramafon resminin üzerine tıklayınız. )

    Bir başka dejenerasyon sebebi de ebru tekniği ile resim yapma çabalarıdır. Elbette her sanatkâr duygularını  istediği tekniği kullanarak dile getirmekte serbesttir. Ancak ebru, teknik olarak resim yapmaya uygun değildir. Bir ebrucunun üç dört dakikada yapıverdiği bir ebruyu bir ressamın tuvalinde resmetmesi nasıl imkansız ya da çok zaman alıcı ise yağlıboya, suluboya gibi resim teknikleri dururken ebru tekniği ile resim yapmak da aynı derecede anlamsızdır. Ebru tekniği ile  resim yapma çabaları sonucu ortaya çıkan kağıtların da Türk ebrusu ile hiçbir akrabalığı yoktur.
    Ebruculuğumuz konusunda söylenecek şeylerin arasında ebru yapana ne dendiği de bulunmaktadır. Necmeddin Okyay ve Mustafa Düzgünman, kendilerini ebrucu, ebru ustası ya da ebru sanatçısı olarak nitelemelerine rağmen bazı ebru ile uğraşanlar, herhalde yaptıkları işin ne kadar Osmanlı ve geleneksel olduğunu ispatlamak amacıyla kendilerine ebruzen demektedirler. Bizim ebruculuk geleneğimizde ebru yapana ebruzen değil ebrucu, ebru ustası ya da ebru sanatçısı denmektedir.

    Ebru, bir resim sanatı olmakla beraber, resim sanatı olmaktan ibaret değildir. Aynı zamanda nükteli bir şiir, yumuşak bir ezgidir de... Ebru, gücü zaman üzerinde oynamaya yeten, dans eden bir figürdür-tıpkı adını telaffuz ederken olduğu gibi-: EBRU! Belki de yeryüzünde hiçbir sanat, adıyla bu kadar bağdaşmamış, bu kadar iç içe geçmemiştir. Suyun yalınlığı, renklerin düğünü, insanın duyguları, doğanın kusursuzluğu ve Yaratan'ın tekliği ebru sanatında buluşur. Ebru sanatında nihai sonuç, bizi o sonuca ulaştıran süreçle beraber incelendiğinde anlam bulur ve zenginleşir. Ebru, fikre düştüğü ilk andan, gözle buluştuğu son ana kadar kendine has mistisizmini asla yitirmeyen bir ifade şeklidir.
Röportajlar
Anket

Uluslararası Rumi Mevlevi Topluluğu'nun Sitesini Nereden Öğrendiniz?





Neticeler


Other Polls

konser nukte multimedia foto kitap evi