Buy Antabuse online

Site İçi Arama


Genel Arama
Sözlük Evinde Arama
Kullanıcı Girişi

Anasayfa Mevlevihaneler Edeb Ve Adab
  • Edeb ve Adab

    Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta

    SEMA VE MUKABELE

    Mevlevi mukabelesi:

    Karşılaşmak anlamına gelen mukabele kelimesi, bütün tarikatlerde ve bilhassa Mevlevîlerde, tarikat âyinini icra etmek yerinde kullanılagelmiştir.

    Mevlevîlerin, sûfi tarikatleri dedikleri esmâcı tarikatlerin bir kısmında kıyamî, yâni ayakta, bir kısmında da oturarak zikredilirken dervişler, halka halinde ve tabiî birbirlerine karşı oturdukları gibi, Mevlevîlerde de Sultan Veled devri denen törende, post önünde birbirlerine karşı niyaz etmek âdettir. «Mukabele» kelimesi, bu bakımdan bir terim haline gelmiş ve âyin anlamına kullanılmıştır.

    Mukabele semâ'-hânede yapılır. Semâ'-hâne, ekseriyetle türbeyi de ihtiva eden ve kenarında seyircilere mahsus ayrı bir yeri bulunan geniş bir binadır. Asıl se-mâ'a mahsus olan yer, tamamiyle birbirine bitişik ve cilâlı tahtayla döşenmiştir. Semâ'-hânenin üst kısmında da merdivenle çıkılan «mutrıbhâne» vardır.

    Mukabele, ihya geceleri ,yani şimdi kandil geceleri denen Rebiülevvelin onikinci gecesi (Hz. Muhammed'in doğduğu gece, mevlid), Recebin ilk cuma gecesiyle (regaib), yirmi yedinci (miraç), Şabanın onbeşinci (berat) ve Ramazanın yirmiyedinci geceleri (kadir), kurban ve ramazan bayramlarının arefe günlerinin akşamları, yâni bayram geceleri, ihya geceleri, yâni uyunmıyacak ve ibadetle geçirilecek gecelerdir. Gündüzleri öğle namazından sonra, geceleri de yatsıdan sonra mukabele yapılır.Her tekkenin ayrı mukabele günleri vardı. İstanbul Mevlevîhânelerinin mukabele günleri, şu günlerdi:

    Cuma: Galata (Kulekapısı). Cumartesi: Üsküdar. Pazar: Kasımpaşa Pazartesi: Yenikapı. Salı: Kulekapısı. Çarşamba: Beşiktaş (Bahariye). Perşembe: Yenikapı.

    Maamafih bazan ihvan toplanınca mukabele günü olmadığı halde de mukabele yapılabilirdi. Taşradaki Mevlevî-hânelerde mukabele günü, daima cuma günüydü. Konya'da da cuma günü, Selimiye camiinde Cuma namazı kılınır, herkes namaza, tennuresiyle, hırkasiyle gider, namazdan doğruca semâ'-hâneye gelinir, mukabele icra edilirdi.

    Rivayete göre evvelce mukabele günü ve vakti yokmuş. İhvan toplanır sohbet esnasında bir vecid, bir zevk hâsıl olursa şeyh, meydancıya emreder, o da canlara haber verir, semâ'-hâneye gidilip mukabele yapılırmış. Sonradan, Mahmud II. vakitli vakitsiz Mevlevî-hânelere gelmiye, gelince de mukabele yapılmıya başlanmış. Fakat mukabelenin, bir vecid sonucunda değil de padişahın gelişi yüzünden yapılması, Mevlevîlerce hoş görülmemiş. Şeyhler, toplanıp her tekkeye bir mukabele günü ayırmışlar ve herhalde çelebilik makamına da haber verdikten sonra padişaha, payıtahtızda hergün öğle namazından sonra Mevlevi mukabelesi icra edilmektedir diye günlerin listesini arzetmişler ve bu suretle de padişah gelince mukabele yapılmasının önüne geçmişler.

    Mukabele:

    Namaz vakitlerinden önce canlardan biri, hücrelerin bulunduğu koridorda sağı üste gelmek ve parmaklar açık bulunmak şartıyle kollarını parmak uçları omuzlara gelecek tarzda çaprazvari göğsüne koyar, sağ ayağının da baş parmağını sol ayağının baş parmağı üstüne koyup başını biraz fazlaca eğmek üzere öne doğru eğilip ayakta niyaz eder ve son heceleri, nefesi yettiği kadar çekerek «Hûûûûû, salâââââ», yahut son hece­yi yine nefesi yettiği kadar çekerek «Vakt-i sala yâhûûûûû» diye bağırır. Bu sesi duyanlar, abdest alıp tennurelerini, tennurenin üstüne giyilen ve kısa bir mintana benziyen deste-güllerini giyerler, elifî-nemetlerini kuşanırlar, çoraplarını çıkarırlar, resim hırkalarını omuzlarına atarlar ve hazırlanırlar. Bu sırada namaz vakti de gelmiş olur ve ezan okunur.

    Ezandan sonra meydancı dede, yahut onun emriyle canlardan bîri, birer birer hücrelerin kapısını açarak ve «Hû» hecesini biraz fazla çekerek, kalın sesle, fakat bağırmadan «buyurun yahûûûûû» der. Bu davet üzerine herkes kalkıp semâ'-hâneye gider.

    Semâ'-hâneye girişte eskilik sırasına riayet edilmez. Kim evvel gittiyse o girer. Fakat içeriye giren, kıdemine göre kenarda bir yerde durur. Semâ'hâneye girilirken iç kapıda, eller göğüste olarak baş kesilir, yâni kapıya gelen can, semâ'-hânenin medhalinde durur. Sağ ayağının baş parmağını, sol ayağının baş parmağı üstüne koyup vücudunu, belden itibaren, başını biraz daha fazla ve göğsüne doğru indirmek suretiyle eğilir. Kapının tam ortasında bulunduğu ve şeyh postunun ortasına doğru dümdüz uzandığı farzedilen hattı istivaya basmamak ve kapının biraz sağ veya sol tarafında baş kesmek suretiyle tazimini yapıp sağ ayağiyle içeriye girer ve nerede duracaksa oraya gidip bş keserek ayağını mühürler, yâni sağ baş parmağını sol baş parmağının üstüne koyup durur.

    En kıdemli yer, şeyh postuna en yakın yerdir. Tarikate yeni girenlerin yerleri de kapıya yakın olan yerlerdir. Matbah canları, yâni çile-keşler, herkesin alt tarafında ve kapıya yakın yerlerde dururlar. Bu suretle semâ'hâneye girenler, semâ'hânenin çevresindeki hasır veya kilim döşeli yerde beklerler. Semâ'zenbaşı, şeyhe en yakın yerdedir ve ondan başka kimse, hırkasının kollarını giymemiştir. Resim hırkaları, omuzlardadır ve hırkanın kolları yanlardan aşağıya sarkar. Herkes girdikten sonra şeyh gelir. Kapıda, aynı tarzda baş kesip niyaz eder. O niyaz ederken herkes ve onunla beraber aynı zamanda oldukları yerde baş keser.

    Şeyh, doğruca postuna gider ve namaza durur. Bu sırada herkes, hırkasının kollarını giyip semâ'hânenin ortasına doğru yürür. Saflar düzülür ve namaza başlanır. Sünnet kılınınca aynen cami usulünce mutrıb-hâneden üç kere tevhid sûresi okunur, Fatiha verilir. Müezzin dede kamet getirir, imam dede mihraba geçer ve namazın farzı cemaatle kılınır. Mevlânâ, imamlık etmediği için Mevlevi şeyhleri de imam olmazlar . Tekkelerin ayrıca imamları vardır. Namaz bitip tesbih çekildikten ve dua edildikten sonra medler çekilerek kalın sesle ve nefes bitinceye kadar ağır bir surette şeyh tarafından «Falem ennehû» denir ve hep beraberce üç kere «Lâ ilahe illallah» kelime-i tevhidi zikredilir. Üçüncüsünden sonra semâ'zenbaşı, yahut mutrıbdan birisi ve ekseriya müezzin dede «Ve hâtemün ne-biyyine Mühammedür Rasûlullâhi hakkan ve sidka ve salli ve sellim ve bârik alâ eşrefi nûri cemî'il enbiyâi vel murselin velhamdü lilâhi rabbü âlemin» der . Şeyh, ilk heceyi çekerek «Faaaaaaatihâ» deyince herkes oturduğu yerde secde eder gibi yere kapanıp secde yerini öper ve kalkıp hırkasının kolunu çıkararak evvelce bulunduğu yere gidip ayakta bekler. Şeyh de aynı zamanda secde yerini öpüp kalkmıştır. Postunda, yüzünü semâ'hâneye dönüp canlara karşı ve yine yeri öperek oturur. Şeyhle beraber herkes oturup yeri beraberce öper. Bu törenden sonra semâ'-hânedekiler, diz üstü ve oldukları yerlerde, sırtlarında hırkaları olduğu halde otururlar. Şeyh, ellerini açıp post duasını okur. Canlardan ellerini açanlar olsa bile hırka içinde görünmez. Eğer şeyh, Mesnevi okutacaksa postuna oturmadan Mesnevi kürsüsüne çıkar ve canlar yerlerine gitmeden kürsünün önünde ve kürsüye müteveccih olarak otururlar. Mesnevi okutulduktan sonra şeyh, post duasını kürsüde okur ve inerken herkes yerine çekilir. Şeyh postuna geçip otururken hep beraber oturup yine şeyhle beraber secde vaziyetinde eğilerek yeri öperler.

    Post duası

    «Bârekâllâh ve berekâtı kelâmullâhrâ. Evvel azamet-i buzurgvâr-ı Huda celle celâlühu ve amme nevâlühu, kâffe-i enbiyâ-yi izam ve rüsül-i kiram salevâtullâhi ve selâmuhu aleyhim ecmaîn ervâh-ı tayyibeleriyçün, hassaten sultân-ül-enbiyâ, burhân-ül-asfıyâ Hazreti Muhammedinil Mustafâ sallahu taâlâ aleyhi ve sellemiii pâk, mutahhar, mücellâ, musaffa, azîz-ü lâtif rûh-ı mukaddes-i şerîfleriyçün ve Çhâr yâr-ı güzin-i bâ safa ve Fâtımatüz-Zehrâ ve Hadîcetül-Kübrâ ve Âyişetüs Sıddıyka ve Hazret-i İmâm Hasen-i Alî ve Hazret-i İmâm Huseyn-i Velî ve şâir eimme-i sâdât, zürriyât-ı mukaddese-i Rasûl-ullâh ve Şühedâ-yi deştri Kerbelâ ve Aşere-i mübeşşere ve Ezvâc-ı mutahhara ve bâkıy ashab-u ansâr-ı izam, tabiîn, tebe'-i tabiîn ve eimme-i müctehidîn-i zevil-ihtirâm ervâh-ı mukaddese-i şerîfeleriyçün, rıdvânullâhi taâlâ aleyhim ecmaîn. Ve mecmu'-ı evliyâ-yi agâh ve ârifân-ı billâh ve alel-husûs Hazret-i Sultânel ulemâ ve Hazret-i Seyyid Burhâneddîn Muhakkık-ı Tirmizî ve kutbül âşıkiyn, gavsül vâsılın, sultân-ül kümmelîn Hazret-i Mevlânâ ve Mevlel-ârifîn mettaanallâhu bi envâri sırrıhil yakıyn ervahı mukaddese-i şerîfeleriyçün ve Hazret-i Şeyh Şemsüddîn-i Tebrîzî ve Hazret-i Celebi Husâmeddîn ve Şeyh Salâhuddin Zer-kûb-ı Konevî ve Şeyh Kerîmüddin, Sultân-ibn-is Sultân Hazret-i Sultân Veled Efendi ve Vâlide-i Sultân ve Muhammed Alâeddin Efendi ve Hazret-i Ulu Arif Efendi ve Âbid Efendi ve Vâcid ve Bahâeddin Âlim Efendi ve Mazhareddîn Âdil Efendi ve Muham­med Âlim Efendi ve Pir Efendi ve Cemâleddîn Efendi ve   Husrev Efendi ve Ferruh Efendi ve Sultân-ı Dîvânî Muhammed Efendi ve Bostan Efendi ve Ebû-Bekr Efendi ve Arif Efendi ve Pir Huseyn Efendi ve Abdülhalîm Efendi ve Hacı Bostan Efendi ve Muhammed Sadreddîn Efendi ve Hacı Muhammed Arif Efendi ve Hacı Ebû-Bekr Efendi ve el-Hâc Muhammed Efendi ve Muhammed Saîd Efendi ve Sadreddîn Efendi ve Fahreddîn Efendi ve Mustafa Safvet Efendi ve Abdülvâhid Efendi... ervâh-ı tayyibeleriyçün, nevverallâhu merâkıdehum ve caalel cennete mesvâhum. Ve cemî'-i güzeştegân-ı çelebiyân-ı hulefâ ve meşâyih-i fukara, ahibba ervâh-ı tayyibeleriyçün, bâkıyler selâmetiyçün, izzeüü, fazüetlü Çelebi efendimizin selâmetiyçün, şevketlü, mehâbetlü pâdşâh-i dîn-i    islâm ve asâkir-i müslimîn ve huccâc-ı Beytül-harâm selâmetiyçün ve güzeştegân-ı şâir turuk-ı aliyye ervâhiyçün, sarkan ve garben kâffe-i mü'minîn-ü mü'minât ve erbâb-ı hukuk ve ashâb-l hayrat ervâhiyçün ve bu meclis-i şerifte hâzır olan ihvanın dünyevî ve uhrevî murâdât-ı hayriyyeleri hasıl olmakhğıyçün, vakt-i şerîf hayrı, hayırlar fethi, şerler defi, niyazlar kabulü, murâdât husulü, demler ,safâlar izdiyâdı ve Hak taâlâ'nin azîz rızâyı şerîfiyçün celle ve alel Fatiha. Rûh-ı pür fütûh-ı Hazret-i Seyyidüs-sakaleynrâ salevât: Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ve sellim. Azamet-i Hudârâ tekbîr: Allâhu ekber Allâhu ekber Lâ ilahe illallâhu vallâhu ekber Allâhu ekber ve lillâhil hamd. Assalâtu vesselâmu aleyke yâ Rasûlallâh, assalâtu vesselâmu aleyke yâ Habîballâh, assalâtu vesselâmu aleyke yâ nûre arşillâh, assalâtu vesselâmu aleyke yâ seyyidel-evvelîne vel âhırın ve şefî'-al-müznibîn ve selâmün alel-mürselîn, velhamdu billahi rabbil-âlemîn el-Fâtiha»

    Post duasından sonra mutrıbdan naat okunur. Naat, Mevlânâ'nın, Hz.Muhammed'i öven, yahut da övüşle bir münasebeti bulunmıyan herhangi bir gazelidir. Naat okuyana naat-hân denir. Naat, hususî bestesiyle ve ayakta okunur. «Yâ Hazret-i Mevlânâ, Hak dûst» diye başlar,«Yâ tabib-al-kulûb, yâ Veliyy-Allâh, Allah Allah Hak dûst» diye biter.

    Naat bittikten sonra mutrıbdan ney-zen başı, hangi âyin okunacaksa o makamdan taksime başlar, makamları gezer. Herkes naatı ve taksimi oturduğu yerde, başı eğik bir halde dinler. Taksimin sonunda, okunacak âyinin makamına girerken hafifleyen neye bir başka ney de dem çekerek iştirak eder ve tam taksim bitince şeyhle beraber herkes aynı zamanda birden ellerini şiddetle yere vurup ayağa kalkar. Bu sırada da kudümle beraber neyler ve diğer müzik âletleri hep birden peşreve girmişlerdir.

    Devri Veledî

    Peşrev çalınırken devr-i Veledî başlar. Şeyh önde olduğu halde herkes ardarda ve bir sıra halinde, peşreve ayak uydurarak ve sessiz bir halde içinden ism-i celâl çekerek yavaş yavaş yürümiye başlar. Şeyhin kırmızı postunun önüne gelen posta ve hattı istivaya basmamak ve arkasını semâ'hâneye dönmemek şartiyle karşı tarafa geçerken geriye döner. Arkadan gelen, postun öbür tarafında durur. Birbirlerinin yüzlerine ve kaşlarının arasına bakıp birbirlerine karşı baş keserler. Sonra postun solundaki, yine semâ'hâneye arka çevirmeden döner ve yürür. Arkasındaki, aynı tarzda onun yerini alır, kendisinden sonrakiyle niyazlaşır. Sıranın en sonundaki nev-niyaz, şeyhle karşılaşmış olur ve birbirlerine baş kesip niyaz ederler. Böylece semâ'hâne üç kere devredilir. Semâ'hanede türbe varsa yürüyenler, tam yatırın hizasında durup baş keserler, ondan sonra yollarına devam ederler. Her yürüyen, semâ'hânenin kapısının önüne ve şeyh postunun hizasına gelince hattı istivanın önünde durup baş keser ve hattı istivaya basmadan geçip yoluna gider. Devr-i Veledî'nin sonuna beş altı adım kala peşrev durur, şeyh, posta gelinceye kadar küçük bir taksim yapılır. Son, yâni üçüncü dönüşte en nihayetteki can, şeyhin postunun karşı tarafına geçer ve şeyhi beklemeden baş kesip döner ve yürür. Çünkü bu son dönüşte şeyh, postuna geçip duracaktır. Böylece herkes yine yerine gelmiş olur. Şeyh de posta geçer, canlara karşı dönüp semâ'hâneye doğru baş keser. Canlar, hep birden ve onunla beraber, oldukları yerlerde baş keserler.

    Post cemiyeti, mevlit, miraciye okunuşu gibi resmî törenlere diğer tarikat şeyhleri de çağrıldığı için onlar da semâ'hâneye girerler ve bilir bilmez, devr-i Veledî'ye iştirak ederler. Pek kalabalık cemiyetlerde, Sultan Veled devri de denen devr-i Veledî'ye iştirak edenlerin ikişer, üçer, hattâ dörder sıra olup post önünde o suretle ikişer, üçer, yahut dörder kişinin aynı sayıdaki canlarla niyazlaştığı vâkidir.

    Semâ ve selâmlar

    Devr-i Veledî'den sonra mutrıbtan âyin okunmıya başlanınca canlar, semâ'zenbaşı müstesna, hırkalarını sağ elleriyle ve parmak uçlariyle yakasından tutup bir eda ile yere atarlar, kollarını, sağı üste gelmek ve ellerin parmak uçları omuzları tutmak üzere göğüslerine çaprazvârî koyarlar, tennure ve deste-gülleriyle kalırlar. Şeyh, postunda eğilip beş keser Canlar da hep birden ve onunla beraber baş keserler. Şeyh bir iki adım atıp postun önüne gelir ve yine beraberce niyaz ederler.

    Kollan giyilmiş olarak sırtında hırkası bulunan semâ'zenbaşı, yürüyüp şeyhin önüne gelir, baş kesip şeyhin elini öper, bu sırada şeyh de eğilip onun sikkesini öpmek suretiyle semâ'zenbaşıya niyaz etmiş olur. Bu sırada şeyh ve semâ'zenbaşıyla beraber canlar da oldukları yerlerde ni­yaz ederler.

    Semâ'zenbaşı, bu niyazdan sonra, şeyhin karşısında ve biraz sağda durur. Semâ'zenler, birer birer yürüyüp şeyhe aynı tarzda niyaz ederler ve hırkasından biraz dışarıda bulunan elini öperler. Şeyh de eğilip niyaz eden canın sikkesini öper. Semâ'a girecek can usta semâ'zense semâ'zenbaşı, sağ ayağını yana doğru koyup onun ortaya geçmesini işaret etmiş olur. Pek usta değilse ayağını ortaya doğru koyar ve yan tarafı açar, semâ'zen de kenarda semâ'a girer.

    Semâ'a giren, yavaş yavaş kollarını omuzlarından göğsüne doğru sıyırarak indirir ve ellerini çapraz vaziyetten kurtarıp yanlarına getirir. Kanat açar gibi kıvrılan kollarını yavaşça düzelterek her iki kolunu yukarıya doğru kaldırır ve düz bir şekilde açmış olur. Vücuda nispetle başa doğru yükselmiş olan düz kolların sağ eli, dua vaziyetinde ve yukarıya doğru açıktır, sol eli aşağıya doğru sarkar. Baş sağ tarafa eğiktir, yüz tamamiyle sola çevrilmiştir. Gözler kapanır, yahut süzülür ve içten ismi celâl çekilerek semâ' edilirken tennure de açılır. Son semâ'zen de semâ'a girdikten sonra şeyh, postunun geri tarafına doğru çekilir ve baş kesip ayakta durur. Semâ'zenbaşı da şeyhe doğru baş kesip canların arasında dolaşmıya başlar.

    Semâ'zenbaşmın vazifesi, yürümiyen olursa, yanında hafifçe ayağını yere vurarak yürümesini ihtar etmek, birbirine tennure çarpan, yâni tennuresinin eteğini, önünde veya arkasında bulunan semâ'zenin tennuresine dokundurup sendeleten veya sendeliyen, semâ'ı bozan, varsa yine önündekini yürütmek suretiyle buna mâni olmak, hâsılı semâ'ın düzenini korumaktır. Ayağını yere vurup ihtar ederken mestinin ökçesini yerden kaldırmaması ve bu suretle yalnız ayağın ön tarafiyle vurarak fazla ses çıkarmadan kime ihtarda bulunuyorsa bu sesi yalnız ona işittirmesi şarttır.

    Âyinin ilk kısmı bitip her fasılada, âyinin makamına uygun terennüm başlayınca canlar, oldukları yerlerde, fakat düşmemek için, ikişer üçer kişilik gruplar halinde ve birbirlerine dayanarak dururlar ve yine ellerini, çaprazvârî göğüslerine koyup niyaz vaziyeti alırlar. Bu suretle birinci selâm bitmiş olur ve buraya «selâm başı» denir. Ancak selâm başında, postun önünde bulunmamak için semâ'zen, daima posta yaklaşınca direk tutar, yâni sol ayağını, durduğu yere tespit eder, bulunduğu yerde döner ve önündekinin postu geçip bir miktar ilerlediğini görünce o da süratle postun önünden geçer.

    Selâm başında şeyhle beraber herkes baş keser. Sonra şeyh, postun önüne doğru yürüyüp niyaz ederken aynı zamanda herkes yine niyaz eder.

    Semâ'zenbaşı, şeyhin ön tarafında yer alır. Semâ'zenler, birer birer şeyhin önünde baş kesip semâ'a girerler. Fakat bu sefer el öpülmez. Semâ'zenbaşi, yine herkese semâ' edeceği yeri, ayağıyle ve vaziyetiyle gösterir. Âyinin ikinci kısmı bitince aynı tören yine icra edilir ve üçüncü selâm da aynı tarzda biter. Dördüncü selâmda, yâni törende dördüncü defa olarak başlıyan semâ'da, semâ'zenler tamamiyle semâ'a girince şeyh de postundan ileri yürür, niyaz edip semâ'a girer, semâ'hanenin ortasındaki avizenin altına gelir ve orda direk tutarak semâ eder. Ancak şeyh kol açmaz. Sol eliyle, semâ' ederken açılmaması için hırkasının sağ tarafını üste getirerek belden aşağı kısmından tutar, sağ eli de hırkasının sağ yakasındadır. Dördüncü selâmda âyin okunması bitince son peşrev ye son yürükten sonra tek bir ney, taksime başlar. Artık taksim sesinden ve semâ'zenlerin çıplak ayaklarının döndükçe çıkardığı gıcırtılardan başka hiç bir şey işitilmez. Bu selâmda herkes olduğu yerde direk tutarak, yâni yürümiyerek semâ' eder. Sona doğru neye, bir başka ney dem tutarak karışır. Şeyh, bunu duyunca yavaş yavaş, semâ' ederek postuna doğru yürür ve semâ'dan çıkıp yeri öperek otururken mutrıbtan Eûzü Besmeleyle aşır başlar.

    Semâ'zenler de oldukları yerlerde kollarını omuzlarına getirip niyaz vaziyeti alarak semâ'ı bırakırlar ve oturup yeri öperek yere doğru eğilmiş bir vaziyette kalırlar. Üçüncü selâmdan sonra semâ'dan çıkıp hırkalarını omuzlarına alarak kenarda duran bir kaç kişi, derhal yerlerdeki hırkaları sağ kollarına toplarlar ve herkesin sırtına rasgele bir hırka atarlar. Sırtına hırka atılan terli ve yorgun semâ'zen, derhal hırkaya bürünür ve niyaz vaziyetini terkederek oturur.

    Aşır bitince şeyh, «Fâtihâa der. Şeyhle beraber herkes ayağa kalkar. Semâ'zenbaşı, yahut Konya'da tarikatçi dede, diğer tekkelerde aşçıbaşı, yahut da bu hizmetle muvazzaf duacı dede, hırkasının kollarını giyip ileri ve şeyhe doğru dönüp ellerini açarak şu duayı okur:

    «Bârekâllâh veberekât-ı Kelâmullâhrâ. Semârâ, sâfârâ, vefârâ, vecd-ü hâlât-ı merdân-ı Hodârâ. Evvel azamet-i büzürgı-i Hodâ ve risâlât-ı rûh-ı pâk-i Hazret-i Muhammed Mustafârâ. Ve Çhâr yâr-i Güzin-i Hazret-i Ha-bibullâhrâ. Ve Hazret-i İmâm Hasen-i Alî ve Hazret-i imâm Huseyn-i Velî ve Şühedâ-yı deşt-i Kerbelârâ. Ve evliyâ-yi agâh ve ârifân-ı billâh alelhusus Hazret-i Sultânel-ulemâ ve Hazret-i Seyyid Burhâneddîn Muhakkık-ı Tirmizî, kutbül-âşıkiyn, gavsül-vâsülîn Hazret-i Hudâvendgârrâ. Ve Haz­ret-i Şeyh Şemsüddîn-i Tebrizî ve Çelebi Husâmüddîn ve Şeyh Salâhuddîn Zer-kûb-ı Konevi ve Şeyh Kerimüddîn, Sultân-ibn-î Sultân Hazret-i Sul­tân Veled Efendi ve Vâlide-i Sultânrâ. Ve Hazret-i Ulu Arif Efendi ve Âbid Efendi ve Vâcid Efendi ve Bâhâaddîn Âlim Efendi ve Mazhareddîn Âdil Efendi ve Muhammed Âlîm Efendi ve Arif Efendi ve Pir Âdil Efendi ve.... ra. Ve sair çelebiyân-ı hulefâ ve meşâyih-i fukarâ-yı mâzîrâ. Ve mezîd-i hayât-ı çelebiyân-ı hulefâ ve meşâyih-i fukarâ-yı bâkıyrâ. Ve alel-husûs pîşevâ-yi erbab-ı tarikat ve cedd-i büzürgvar-ı hakıykat selâmet-i Hazret-i Çelebi Efendîrâ. Ve devâm-ı ömr-ü devlet-i pâdşâh-ı dîn-i İslâm ve selâ-met-i şehzâdgân-ı cüvan-bahtânrâ. Ve selâmet-i vezîr-i a'zam ve şeyhül­islâm efendîrâ. Ve selâmet-i vüzerâ-yı azâm ve ulemâ-yi kiram ve meşâyih-i zevil-ihtirâmrâ. Ve mansûr-u muzaffer şüden-ı asâkir-i dîn-i islâm ve makhûr-u münhezim şüden-i a'dâ-yı dîn-ı dûzah-encâmrâ. Ve selâmet-i huccâc-ı Beyf-ullâhrâ. Ve ruh-ı revân-ı bânî-i in dergâh (Burada tekkenin kurucusuyla o zamana dek şeyhlik edenler anılırdı) dede efendîrâ. Ve safâ-yı vakt-i dervîşan, haziran, gaaibân, dûstân, muhibbân, ez şark-ı âlem tâ be garb-i âlem ervâh-ı güzeştegân-ı kâffe-i ehl-i âmânrâ. Ve rızâ-yı Hu-dârâ Fâtîhat-ül-kitâb berhânîm azîzan.

    Fatiha okunduktan sonra duacı dede, şunları okur:

    «Azamet-i Hudârâ tekbîr: Allâhu ekber Allâhu ekber Lâ ilahe illal-lâhu vallâhu ekber Allâhu ekber ve lillahil hamd. Assalâtu vesselâmu aleyke yâ Rasûlallah. Assalâtu vesselâmu aleyke yâ Habîballah. Assalâtu vesselâmu aleyke yâ nûre arşillâh. As salâtu vesselâmu aleyke yâ seyyidel evveline vel âhirin ve şefî'-al müznibîn ve selâmin alel mürselîn velhamdü lillâhi rabbil âlemin.»

    Bu duadan sonra şeyh «Fatiha» der. Fatiha okunduktan sonra semâ'hânede yatır varsa o tarafa doğru dönüp baş keser ve «Eûzü billahi mineş-şeytânir-racîm Bismillâhirrahmânir-râhîm Elâ inne evliyâ'-Allâh lâ havfün aleyhim velâhüm yahzenûn . Sadakallâhül azîm Sübhâne rab-bike rabbil-izzeti amma yasıfûn ve selâmün alel-mürselîn velhamdü lillâhi rabbil-âlemîn el-Fâtiha.»

    Yine Fatiha okunur. Bundan sonra şeyh yüksek, kalın bir sesle ve yavaş yavaş, medleri çekerek «Ervâh-ı tayyibeleri şâd-ü handan ve berekât-ı rûhâniyyet-i aliyyeleri ihsan oluna. Dem-i Hazret-i Mevlânâ, sırr-i Şems-i Tebrîzî, kerem-i İmâm-ı Alî hû » diyelim der. Şeyhle beraber bütün canlar baş keserek yüksek sesle ve nefes miktarınca «Hûûûûû » derler ki bu, mukabelenin bitimidir

    Şeyh, posttan kapıya doğru yürür. Ortadaki avizeye yaklaşınca durup baş keserek «Esselânıu aleyküm» der. Şeyhle beraber herkes baş keser ve aşağıdan semâ'zenbaşı, yahut aşçıbaşı veya tarikatçı, «selâm» kelimesinin meddini uzatarak ve sondaki «hû»yu da nefes miktannca çekerek «ve aleykümüsselâm ve rahmetulîâhi ve berekâtü hüûûû» diye selâmı alır. Şeyh, avizeyi geçince kapıya yakın yine aynı tarzda bîr kere daha selâm verir. Bu sefer selamı mutrıbdan birisi ve yine aynı tarzda alır. Semâ'hâne kapısına gelince dönüp içeriye doğru baş keser. Bütün canlar da şeyhle beraber niyaz ederler. Şeyh çıktıktan sonra herkes sırasiyle yürüyüp kapıda, geriye dönerek baş keser ve çıkar.

    Niyaz mukabelesi

    Bazan şeyh, yahut canlardan, muhiblerden, yahut mukabeleyi seyreden ve tarikat usulünü bilen ziyaretçilerden birisi, canlara bir niyaz, yâni bir miktar para gönderir. Mevlevilerde niyaz sayısı dokuz ve dokuzla taksimi kabil olan onsekiz, yirmiyedi, otuzaltı gibi bir sayıdır. Bu sayıya riayetle dokuz, onsekiz, yirmiyedi... lira, yahut kudretine ve zamanın ihtiyacına göre kuruş, mecidiye gibi bir miktar parayı, semâ'zenbaşıya verir. Bu para, son selâm bitmeden mutrıba götürülür, kudümzenbaşının kudümü üstüne bırakılır.

    Bunun üzerine mukabelede son peşrev çalınmaz, neyzenbaşı, kısa bir segah taksimi yapar ve «niyaz mukabelesi» baslar. «Ey âşıklar, ey âşıklar, ben toprağı inci yaparım. Ey çalgıcılar, ey çalgıcılar, definizi altınla doldururum» mealindeki

    İy âşıkan iy âşıkan men hâkrâ govher kunem

    İy mutnbân iy mutrıbân deff-i şumâ pur zer kunem

    beyti bulunan hüseynî âyini okunduğu vakit de şeyh, mutrıba bir miktar para yollar ve niyaz mukabelesi yapılır.

    Bu mukabelede niyaz âyini denen âyin okunur ki güftesi sudur, daha doğrusu şu parçalardan meydana gelmiştir:

    Şem'i ruhuna cismimi pervane düşürdüm

    Evrak-ı dili âteş-i sûzâna düşürdüm

    Bir katre iken kendimi ummana düşürdüm

    Mevlâyı seversen benî söyletme gamım var

    Dinle sözümü sâna direm özge edadır

    Derviş olana lâzım alan ışk-ı Hudadır

    Aşıkın nesî vâr ise ma'şûka fedadır

    Semâ' safa cana vefa ruha gıdadır

    Aşk ile gelin eyliyelim zevk-u safâyı

    Göklere değin irgörelim huy ile hâyı

    Mestane olup depredelim çeng ile nâyi

    Semâ' safa câna vefa ruha gıdâdir

    İy sûfî bizim sohbetimiz cana safadır

    Bir cur'amızı nüş edegör derde devadır

    Hakk ile bizim ettiğimiz ahde vefadır

    Semâ' safa cana vefa ruha gıdadır

    Işk ile gelin tâlib-i cûyende olalım

    Şevk île safâlar sürelim zinde olâlım

    Hazret-i Mevlânâ'ya gelin bende olâlım

    Semâ' safa cana vefa ruha gıdâdır

    Ben bilmez idim gizli ayan hep sen imişsin

    Tenlerde vü canlarda nîhan hep sen imişsin

    Senden bu cihan içre nişan ister idim ben

    Âhır bunu bildim ki cihan hep sen imişsin

    İy ki hezâr-âferin bû nice sultân olur

    Kulu olan kişiler husrev-u hakan olur

    Her ki bu gün Veled'e înanuban yüz süre

    Yoksul ise bay olur bây ise sultân olur

    Niyaz mukabelesi, yürük bir semaî çalınarak kısa bîr taksimle biter.

    NA'T-I ŞERİF

    Ya Habiballah resul-i halık-ı yekta tüyi,

    Ber güzin-i Zülcelali pak-ü bihemta tüyi;

    Nazenin-i Hazret-i Hak sadr-ü bedr-i kainat,

    Nur-i çeşm-i Enbiya çeşm-i çerağ-i ma tuyi;

    Der şeb-i Mi'rac bude Cebrail ender rikab,

    Pa nihade ber ser-i nüh künbedi hazra tüyi;

    Ya resulallah tü dani ümmetanet acizend,

    Rehnüma-yi acizani bi ser-ü bi pa tüyi;

    Servi bostan-i risalet nev behar-i ma'rifet,

    Gülbün-i bağ-ı şeriat sünbül-i bala tüyi;

    Şemsi Tebrizi ki dared na'ti Peygamber ziber,

    Mustafa vü Mücteba an seyyid-i ala tüyi.

    Bu Na't ın Türkçesi:

    Ey Allah'ın sevgilisi! Eşsiz Yaratıcı'nın Elçisi sensin,

    Allah'ın kulları arasından seçtiği pak ve benzeri olmayan sensin;

    Ulu Allah'ın nazlısı, kainatın yüksek derecelisi ve tekemmül etmişi

    Peygamberlerin gözünün nuru bizim gözlerimizin ışığı sensin;

    Miraç gecesi "Cebrail" rikabında olduğu halde,

    Dokuz kat yeşil kubbenin üstüne ayak basan sensin;

    Ey Allah'ın Elçisi! Bilirsin ki ümmetlerin acizdirler,

    Başsız, ayaksız acizlerin yol göstericisi sensin;

    Peygamberlik bostanının selvisi, ma'rifet dünyasının ilk baharı,

    Şeriat bağının gül fidanı, yüce sünbül sensin;

    Şemsi Tebrizi Peygamberin methini ezberlemiştir,

    Mustafa vü Mücteba, o yüksek Ulu sensin.

    Mevlevi Ayinlerinde okunan Na't:

    "Yâ Hazret-i Mevlana Hak dost,

    Ya Habiballah resul-i halık-ı yekta tüyi,

    Ber güzin-i Zülcelali pak-ü bihemta tüyi

    Dost Sultanım,

    Nazenin-i Hazret-i Hak sadr-ü bedr-i kainat,

    Nur-i çeşm-i Enbiya çeşm-i çerağ-i ma tuyi

    Ya Mevlana hak dost

    Şemsi Tebrizi ki dared na'ti Peygamber ziber,

    Mustafa vü Mücteba an seyyid-i ala tüyi

    Ya tabibel gulub ya Veliyallah Allah dost.

    Mevlevi Ayinlerinde okunan Na't'ın Türkçesi:

    "Ya Hazreti Mevlânâ Hak Dostu,

    Ey Allah'ın sevgilisi! Eşsiz Yaratıcı'nın Elçisi sensin,

    Allah'ın kulları arasından seçtiği pak ve benzeri olmayan sensin;

    Ulu Allah'ın nazlısı, kainatın yüksek derecelisi ve tekemmül etmişi

    Peygamberlerin gözünün nuru bizim gözlerimizin ışığı sensin;

    Şemsi Tebrizi Peygamberin methini ezberlemiştir,

    Mustafa vü Mücteba, o yüksek Ulu sensin.

    ÖNEMLİ BİR NOT:

    Bu Na'tin «makta» beytine bakarak bunu söyleyenin, Mevlana Celaleddin-i Rûmi'nin en samimî dostu Şemsi Tebriz'i olduğu zannedilmemelidir. Mevlâna, kendisi ile Şemsi Tebrizi arasında ayrılık ve gayrılık bulunmadığını göstermek için olmalı ki şiirlerinde hep Şemsi Tebrizi mahlasını kullanmıştır.

    Türk musikisinin dâhi üstatlarından ITRİ'nin cidden emsalsiz bir şaheseri olan bu Na't bestesinin Mevlevî âyinleri esnasında her zaman bu güfte ile okunması şart değildi; (Divanı Mevlâna) dan intihap edilmiş başka Na'tler ve gazeller de bu beste ile okunurdu.

    Duâ-gu duası

    (Post Duası)

    Bârekâllâh ve berekât-ı Kelâmullâhrâ.

    Semâ'râ, safârâ, vefârâ, vecdü hâlât-ı merdân-ı Hudârâ.

    Evvel azamet-i buzurgî-i Huda ve risâlât-ı rûh-ı pâk-i

    Hazret-i Muhammed Mustafârâ.

    Ve Çhâr Yâr-ı güzîn-i Habîbullâhrâ.

    Ve Hazret-i İmâm Hasan-ı Alî ve

    Hazreti İmâm Huseyn-i Velî ve Şühedâ-yı deşt-i Kerbelârâ.

    Ve evliyâ-yı agâh ve ârifân-ı billâh, alel husus

    Hazret-İ Sultânel-ûlemâ ve Hazret-i Seyyid Burhâneddîn-i Muhakkık-i Tirmizî, Kutbül-ârifîn, gavsül-vâsılîn Hazret-i Hudâvendgârrâ .

    Ve Hazret-i Şeyh Şemseddin-i Tebrîzî ve Çelebi Husâmeddîn

    ve Şeyh Salâhaddîn-i Zer-kûb-ı konevî

    ve Şeyh Kerîmüddîn, Sultân ibni Sultân Hazret-i Sultân Veled Efendi

    ve Vâlide-i Sultânrâ.

    Ve Hazret-i Ulu Arif Çelebi ve sair Çelebiyân-i Kiram

    ve Zevi'l ihtiram meşayih-i hulefâ, dedegân, dervîşan, muhibban ve fukarâ-i mazi râ.

    Ve selameti Çelebi efendi ve Dede efendi râ

    Devam-ı ömr-ü devlet-i Cumhuriyeti Türkiye

    ve selâmet-i reis-i devlet ve selâmet-i hükümet

    ve vükelâ.-yı millet râ.

    Ve Safâ-yı vakt-i dervîşân, hâzırân, gaaibân, dûstân, muhibbân,

    ez şark-ı âlem tâ be gârb-ı âlem

    ervâh-ı güzeştegân-ı kâffe-i ehl-i amânrâ.

    Ve rızâ-yı Hudârâ Fâtihatül Kitâb berhânîm azîzan.

    (içten Fatiha okunur)

    "Azamet-i Hudârâ tekbîr:

    Allâhu ekber Allâhu ekber, lâ ilahe illallâhu vallâhu ekber,

    Allâhu ekber ve lillâhil hamd.

    essalâtu vesselâmu aleyke yâ Rasulallâh,

    essalâtu vesselâmu aleyke yâ Habîballâh,

    essalâtu vesselâmu aleyke yâ nûre Arşillâh,

    essalâtu vesselâmu aleyke yâ Seyyidel evveline vel âhırin

    ve şefî'-al müznibîn ve selâmûn alel mürselîn

    vel hamdü lillâhi rabbil-âlemînnn".

    GÜLBANG

    İnayet-i Yezdân, himmet-i merdân ber mâ hâzır nâzır bâd.

    (Allah'ın yardımı ve erlerin himmeti üstümüzde hazır nazır olsun)

    Vakt-i şerifler hayrola, Hayırlar fethola, Şerler defola

    Kulüb-ı âşıkan güşâd ola. Demler, safâlar ziyâde ola,

    Dem-i Hazret-i Mevlâna, sırr-ı cenâb-ı Şems-i Tebrizi ,

    kerem-i İmâm-ı Ali Şefaâti Muhammed-i nebi

    hu diyelim huuuuuu

    MEVLEVÎ KIYAFETLERİ

    Mevlevi elbisesi

    Mevleviler, elifî denen ağı, pantalon ağından biraz geniş şalvar, ya­kası bir parmak enliliğinde ve sol taraftan iliklenen bele yahut belden bi­raz aşağıya kadar inen dar kollu ince gömlek, bu gömlek üstüne kolsuz, yakasız, fakat omuzlara gelen yerlerinde, omuz başlarını örtecek şekilde ve gittikçe ensizleşen müdevverce bir istitale bulunan ve bele kadar inen önü açık yelek (Hayderî, Hayderiyye) ve hepsinin üstüne de yakasız ve enseden göğse kadar yanlarda, ekseriyetle Oniki İmâm'a işaret olarak oniki, yahut Mevlevîlerce kutlu sayı olan onsekiz makina dikişi bulunan ve hırka denen topuklara kadar uzun, belsiz düz bir pardesü giyerlerdi.

    Hırkanın yakasındaki makina dikişleri arkada şu şekli alırdr;

    Bu, dışarı kıyafetiydi ve bu kıyafette, öbür tarikatlere nazaran, sikkeden ve hırkanın dikişlerinin sayısından ve arkadaki şekilden başka bir hususiyet yoktu. Başta dal sikke bulunurdu. Şeyhler de bir merasime iştirak etmiyorlarsa destarsız sikke giyerlerdi. Son zamanlarda merasime bile gidilse şeyhin yanındaki dede, bir mahfaza içinde destarh sikkeyi taşır, iktiza edince şeyh, başındaki sikkeyi çıkarır, onu giyer, çıkardığı sikkeyi mahfazaya koyardı. Şeyhler, mukabeleden başka günlerde tekkede de dal sikke giyerlerdi.

    Mevlevîlerde iç ve dış elbisenin hiç birinde ilik ve düğme olmaz, kapanacak yerlerde aynı kumaştan yapılan karşılıklı ipe benzer kısımlar, birbirine bağlanırdı.

    Arakiyye

    Ter emen anlamlarına gelen bu kelime, beyaz ve dövme yünden yapılmış, sikke kadar uzun olmıyan bir serpuştu. Semâ' çıkarmamış matbah canları, arakiyye giydikleri   gibi istiyenlere ve bilhassa çocuklarla kadınlara şeyh tarafından arakiyye tekbir edilirdi. Üstü. yukarıya doğru sivrice, dar ve iki yandan yassı olup üstte, âdeta önden arkaya doğru ve yüksek bir çizgi teşkil edecek tarzda yapılmış olanlarına «elifi arakiyye» denirdi.

    Sikke

    Külâh-ı Mevlevi ve fahir de denen sikke, içice geçmiş iki kat ve koyu kahve renginde, yahut bal rengi veya beyaz, aşağı yukarı 45 - 50 santimetre uzunluğunda, dövme yünden yapılma bir külahtı. Üst tarafı, alt tarafına nispetle birazcık dardı.

    İlk zamanlarda alt kenarı kalın, üstü sivrice ve kalıpsız olan sikkeler, son zamanlarda boyca kısalıp yukarıdaki uzunluğa indiği gibi keçe de incelmiş ve fese benzemişti. Sikke zamklanır, kalıplanır, ütülenir, parıl parıl bir hale getirilirdi.

    Şeb-külâh denen ve gece yatılırken giyilen sikkeler, arakiyyeden uzun, arakiyeden kısa ve kalıpsızdı. Son zamanlarda yalın kat sikke giyenler de vardı.

    Sikkelerin kenarlardan itibaren üste doğru basık ve tepesi keskin «külah-ı seyfî - kılıca benzer külah» denirdi. Son zamanlarda bu çeşit sikke giyen yoktu. Dîvâne Mehmed Çelebi ve dervişleri, bazan bu çeşit külâh giyerlermiş ve zaten seyfî külah ona mensupmuş. Yûsuf Sîneçakın mezar taşında da seyfî külah vardır. Anlaşılıyor ki bu külah, daha ziyade Şemsî Mevlevîlere aitti.

    Destar ve şekilleri

    Mevlevîlerde, sarık yerine aynı anlama gelen «destar» kelimesi kullanılırdı. Mevlânâ ve Sultan Veled'le ilk Mevlevîlerin destarları, gayet geniş tülbendin, hiç bir kırışık olmaksızın bükülmesinden ve soldan sağa ve ya mail bir şekilde sarılıp soldan sağa sarılan büklümlerle karşılaşmasından meydana gelen büyük ve o zaman bilginlerinin sardıkları «örfî» biçimidir. Osmanoğullan zamanında örfî sarık, biraz daha uzunca yumurta tarzında sarılmış, üstüne de ceviz kadar ve kırmızı, yollu bir lak eklenmiş, bu cins sarığa «örfî mücevveze» denmişti. Sonradan Mevlevîlerde örfî destarın aynı, fakat aşağı yukarı yarısı kadar destar sarılmıya başlanmıştı ki buna «Cüneydi» denirdi. Yuvarlak hâle getirilen destârın içi pamukla doldurulur ve kenardan dikilirdi.

    Sonraları alt kısmı geniş, üstü gittikçe darlaşır ve tam üstte sikkenin   üstüne bir kere sarılacak kadar sikkeyle aynı muhite gelir tarzda destarlar sarılmaya başlanmıştı. Destar, sikkenin kenarında, bir karış kadar kısmı kaplardı. Bu tarz destara «şeker-âvîz» denirdi. Şeker-âvîz destar iki parmak enliliğinde tülbendin iki kat olarak dikilip ütülenmesinden meydana gelirdi. İçi pamukla beslenmiş, üstü tülbentle kaplı bir halkanın etrafına sarılırdı. îlk sarmıya başlanınca alt kısmı, birbiri üstüne dolayıp genişlettikten sonra şekil vermiye başlamak suretiyle saranlar da vardı.

    Şeker-âvîz destar, «kafesi» tarzda, yâni sağdan sola ve soldan sağa sarılan kısımlar, birbirini kesip âdeta bir kafes şekline benzetilerek, yahut «Hüseynî» tarzında, yâni soldan sağa ve yukarıya doğru mail olarak sarılan kısımları, sağdan sola gelenler kesmek suretiyle sarılırdı.

    Dümdüz sarılan sarığa «dolama» denirdi. Mevlevîlerde yalnız şeyhler destar sararlar, dervişler ve muhibler saramazlardı. Çelebiler ve halîfeler duhânî, yâni bakılınca siyah denecek kadar koyu mor renkte destar sararlardı. Şeyhlerden seyyid, yâni Peygamber soyundan olanların destarları koyu yeşil, olmıyanların beyazdı. Çelebiler, destarlarını altta sikke görünmiyecek, çelebi olmıyanlarsa sikkenin pek az bir kısmı, âdeta bir zırh gibi görünecek tarzda sararlardı. Bütün Mevleviler, destarın, öne alınınca göğsü geçecek kadar bir kısmını, sol taraftan bırakırlardı. Örfi ve Cüneydî destarda bu kısmın daha uzun olduğunu görüyoruz. Bu sarılmayan kısma «taylasan» denir ve bu yüzden de destarlı sikke, bilhassa edebiyatta saçlı Mevlevi külahı anlamına gelen «destâr-ı giysûdâr-ı Mevlevi» diye anılırdı. İmâm dede, beyaz dolama destar sarardı. Son zamanlarda hemen her şeyh, koyu yeşil destar sarmıya başlamıştı. Şems neşesine sahib olanlar, sikkelerini kaşlarına kadar gelmek üzere giyerler ve alınlarını göstermezler, hattâ sikke, kaşları bile örterdi. Zâhitlerse sikkeyi arkaya doğru giyerler ve alınları görünürdü.

    Mesnevî-hânlarla kemâli ve bilgisi olan ve tarikate hizmeti dokunan dede ve muhiblere de, doğrudan doğruya, yahut herhangi bir şeyhin delaletiyle çelebilik makamından destar sarmıya izin verilirdi.

    Sikke-i düvâzde terk, Şemsî sikke

    Oniki dilimli Kalenderi tacından başka bir şey olmıyan bu kâlühı bazan Dîvâne Mehmed Çelebi giyermiş. Bu tacın lengeri, yâni başa giren kısmı dört, kubbesi, yâni üst kısmı oniki parça beyaz ve dövme keçenin içten ve dıştan dikilmesiyle meydana gelir. Bu parçalar, keskin bir bıçak veya usturayla, mail olarak kesilir, iki parçanm birbirine zıt mail kesimi içten dikilince dıştan bir yükseklik arzeder. Bu yüksek kısmın kenarları da balıkçı ipliğiyle düz ve fasılasız dikilince tam ve muntazam çizgiler meydana gelmiş olur.

    Kalenderîlerde ilk zamanlarda dış dikişler yoktu. Bu dikişleri Bektâşîler ilâve etmişler, tacın tepesine de üstü dikişli ve baş parmağın üst boğumu kadar, yahut biraz daha küçük ve üzeri yine iplikle dikilip işlenmiş bir keçe parçası (düğme) ekliyerek bu tacı benimsemişler ve XV. yüzyılda yaşıyan şâir ve nâsir Kaygusuz Abdal'a atfetmişlerdi.

    Bektâşilerce Celâli ve Hüseynî tac denen bu oniki terkli tac, XVI. yüzyılda Mevleviler tarafından «Şemsî sikke» adıyla anılmıştı. Celâleddin Ergun Çelebi'ye de Şems makamından yedi terkli Şemsî tac verilmişti ki bunu da XV. yüzyılda Otman Baba dervişlerinin giydiklerini «Otman Baba Vilâyetnâmesi»nden öğreniyoruz. XVI. yüzyıldan sonra Mevleviler arasında bu çeşit tac artık yoktu. Fakat buna karşılık Bektaşîlikten de nasipli dedelerin sikkeleri altında Bektaşî tacı vardı.

    Konya müzesindeki Şems-i Tebrizî'ye ait taç, Bektâşîlerin ilk devirlerindeki elifi Horasânî tacının aynıdır. Ancak hiç bir Mevlevî mezar taşında Şemsî taca rastlamadık. Konya'da «Hadikât-al-Arvâh»ta yatan Köseç Ahmed Dede'nin sikkesi dört terklidir ve Bektâşîlerin kullandıkları Edhemî tacının aynıdır.

    İstiva

    Hilâfet alâmeti olup sikkenin üstüne, önden arkaya doğru çekilen iki parmak enliliğinde dar ve yeşil bir çuhadır. Son zamanlarda sikkesine istiva çeken şeyhe de rastlanmamaktadır.

    Tennure

    Kalenderi ve Hayderîlerle eski Bektâşîlerde de bulunan bu fistan, kolsuz, yakasız, göğse kadar önü açık ve bele kadar kısmı dar olup belden aşağıya doğru gittikçe genişliyen bir elbiseydi. Etekleri, üstüyle kıyaslanamıyacak kadar genişti ve altı parçadan meydana gelir, etek kısmına içten dört parmak enliliğinde kalın ve yünlü bir parça dikilirdi. Semâ' tennuresi denen bu fistan, renkli ve çok defa beyaz olur ve semâ'zen, semâ'a başlayınca elifi nemedle sıkılmış olan belden aşağı kısım açılır ve hafif bir dönüşle açılan etek, artık semâ'zeni idare eder, semâ'zen, âdeta onun dönüşüne uyardı. Hizmet tennuresi denen ve matbah canları tarafından çile müddetinin sonuna kadar giyilen tennure, semâ' tennuresine nispetle kısaydı, yâni ayaklara kadar uzanırdı ve rengi umumiyetle siyahtı.

    Tennure, Arap alfabesindeki lamelif harfinin ters çevrilmiş şekline benzerdi. Bunu giyen insan, harfin ortasına çekilmiş bir elif gibi görünür ve bu suretle ters «Lâ», bir yâni «İllâ» şeklini alırdı ki bu, «Allahdan başka yoktur tapacak - Lâ ilahe illallah» sözündeki nefiy, yâni yok saymak medlulünü ifade eden «Lâ» ile varlığını sabit kılmak medlulünü ifade eden «îllâ»ya işaret sayılırdı. Mevlevinin mutlak varlıktan başka bütün varlık suretlerinin mevhum olduğunu bilip, kendi varlığiyle beraber nefyettiğine ve hepsinin, mutlak varlığın zuhuru bulunduğunu ve ancak tek varlığın var olduğunu ispat eylediğine işaretti. Aynı zamanda tennurenin, açık olan önünde, her iki tarafta onsekiz sık dikişten, yahut oraya dikilmiş ve tennure renginde tek bir kaytandan meydana gelen bir zırh da vardı ki bu zırh, tam ensede şu şekilde bir «Lâ» resmeder ve yine bu inancın remzi sayılırdı:

    Esrar Dede, Tennurelerde sûret-i lâ'da iyândir

    Sîne-i gayrı nefyede tâ lâ-yı istiva beytiyle buna işaret etmişti.

    Elifi nemed

    Mevlevîlerde bu söz, «Eliflâmet» tarzında söylenirdi. Arap alfabesindeki «elif» harfine benzer, uzun, mustatîlî, dört parmak enliliğinde, iki ucu birer üçgen teşkil edecek tarzda sivri, içi düz yün kumaşla kaplı, üstüne, nispeten ince bir kumaş geçirilmiş, kenarlarına zemin rengine nispetle daha koyu, yahut daha açık renkte kumaştan bir zırh çekilmiş, aşağı yukarı bir buçuk metre uzunluğunda bir kemerdi. Sola doğru, bele, tennurenin üstüne sarılır ve bedenin biraz sol tarafına rastlıyan ucu, öbür kısmin üstüne gelirdi. Bu uca dikilmiş uzun bir şerit vardı. Bu şerit, kuşağın tam ortasından ve üstten bele dolanır ve ucu, dolanmış kısma sıkıca sokulur, bu suretle elifî nemed, bu şeritle bağlanmış olurdu.

    Deste-gül

    Dar ve düğmesiz kollu, kolların bedene eklendiği yerler âdeta japone, önü açık, bele kadar gelen ve boya nispetle elifî nemedin yarısına varan, ince kumaştan yapılmış dar bir yelekti. Ön kısımda, sol tarafta, aynı kumaştan bir parmak uzunluğunda bir şerit vardı ki bu şerit, elifî nemede sokulur, bu suretle semâ', sola doğru olduğundan deste-gülün, elifî nemede tespit edilmiş bulunan sol tarafı açılmamış olurdu.

    Hırka

    Tören hırkası anlamına «resim hırkası» da denen bu üst giyim, kolları yetmiş santimetre genişlikte ve bir metreyi geçen uzunlukta, önü açık yakasız. gayet geniş, belsiz ve ayaklara kadar uzanan bir kostümdü. Yakada yine              şeklinde bükülen koyu yeşil ve bir parmak, yahut daha dar enlilikte uzun bir şerit yakaların yanından aşağıya, eteğe kadar iner ve eteği boydan boya kaplardı ki buna «istiva».denirdi.

    Ekseriyetle siyah renkte olan ve mevsime göre yünlü, yahut keten, hatta sof kumaştan yapılmış bulunan hırkayı dervişler, arkalarına alırlardı. Kollarını giyemezler, önünü içeriden elleriyle kavuştururlardı. Yalnız namazlarda, bayramlarda veya sair bir törende, görüşme zamanı kollarını giyerlerdi. Namaz veya tören biter bitmez kollarını çıkarırlardı. Şeyhlerse her zaman kollarını giyerlerdi. Sikkesiz resim hırkası giyilemezdi.

    Kemer ve habbe

    On santimetre uzunluğunda, gayet ince gümüş veya nikel zincirin ucunda bulunan ve başparmağın ilk boğumu kadar, yahut daha küçük bir taşa da «habbe» denirdi. Habbe, Yemen taşından, yahut kesme Neceften yapılırdı. Zincirin öbür ucunda kıvrılmış bir iğne vardı. Şeyhler veya dedeler habbeyi mintanlarının sağ ve sol taraflarına, omuzlarına yakın bir yere bu iğneyle iliştirirler, habbeler göğüste, kalb nahiyesi hizasına sallanırdı. Burada kemer ve habbenin umumî olmadığını da kaydedelim.

    Ayrıca

    Şeyh ve dedelerden hiç biri, meselâ Kaadiri veya Rufâîlerde olduğu gibi saç koyvermezler, yâni hiç kestirmeyip saçlarını omuzlarına salarak, yahut örüp taçlarının kenarına sararak tamamiyle ayrı bir hususiyet ibraz etmezlerdi. Ayağa giyilen ayakkabıda bir hususiyet yoktu. Zamanın âdetine uyarlar, herkesin giydiği ayakkabıyı giyerlerdi. Diğer tarikat şeyhlerinde veya dervişlerinde olduğu gibi sokakta ele keşkül, teber, yahut boydan uzun asâ ve saire almak ta yoktu. Esasen Mevlevîlikte dilenmek, şiddetle yasaktı.

    Bu bahse son verirken şunu da söyliyelim ki Mevlânâ'nın ve yanındakilerin hususî bir elbisesi yoktu. Mevlânâ'nın giydiği külah, zamanın külahı, sardığı sarık bilginlerin sardığı örfî sarıktı. Elbisesi de devrinin ve devrindeki bilginlerin elbisesiydi. Yalnız Şems'in şehadetinden sonra o zaman yaslıların âdeti veçhile duhânî sarık sarmış, göğsü açık fereci giymişti. İlk zamanlarda Mevlevi olan da kendi elbisesiyle bu yola giriyor, elbisesini hiç değiştirmiyordu. Semâ' için tören ve hususî yer olmadığı gibi tennure ve ayrı bir giyim de yoktu. Zaman geçtikçe ve giyim âdetleri değiştikçe Mevleviler, Mevlânâ devrinin giyim hususiyetini, nispeten korumuşlar ve bu suretle Mevlevîlikte giyim hususiyeti meydana gelmişti. Yalnız tennurenin, Hayderîlik, Abdâllik, Bektaşîlik ve Kalenderîlikten, Hayderiyye, kemer ve habbe gibi şeylerin de diğer tarikatlerden geçtiğini tekrarlıyalım.

    Somat (Simat) erkânı

    Mevlevîlerde matbahın kudsiyeti vardır. Yemek de bu kudsiyet kadrosuna girer ve yemeğin pişirilmesi ve yenmesi, hususi törenlere tâbidir.

    Yemek pişince kazancı dede, kazan veya tencerenin kapağını açar, canlar kabı yere indirirlerdi. Kazancı dede şu gülbangi çekerdi:

    «Tabhı şîrîn ola, Hak berekâtın vere,

    dem-i Hazret-i Mevlânâ, sırr-ı Ateş-bâzı Velî Hû diyelim»

    ve canlarla beraber bir Hû çekilirdi.

    Yemek vakti gelince matbahta sofralar kurulur, çevrelerine postlar konur ve her sofraya uzun bir havlu, çepçevre yayılırdı. Su vermek hizmetini alan canlar, testileri, bardakları hazırlarlardı. Kaşıklar, sapları sağa gelmek ve herkesin önüne düşen sofra üstüne yüzüstü kapanmak şartiyla sıralanırdı. Bu öbür tarikatlerin usulüne zıttı. Onlar, kaşığı açık korlardı. Herkesin önüne birer tutam da tuz konurdu. Sofra müdevver bir tahtaydı. Üç ayaklı büyücek bir iskemle üstünde dururdu. Bütün bu hizmetler görüldükten ve yemekler boşaltıldıktan sonra canlardan birisi salâcılık vazifesini ifa eder, yâni hücrelerin bulunduğu koridorda baş keserek yüksek bir sesle «Hûûûûû. Somata salâââââ» diye bağırırdı. Bu umumî bir davetti. Hücrelerin yerlerine ve mikdarına göre bir kaç yerde salâ edildiği olurdu. Herkes birer birer matbaha baş keserek girerdi. Şeyh de gelince beraberce sofraya oturulurdu. Yemeğe tuzla başlanır, tuzla bitirilirdi. Herkes sağ elinin şahadet parmağını diliyle ıslayıp önündeki tuza banar ve onu tadarak yemeğe başlardı. Yemek, bir kaptan yenirdi. Yemek esnasında hiç konuşulmazdı. Su istenecek olursa elinde testi ve bardakla, ayağı mühürlü olarak niyaz vaziyetinde bekliyen cana işaret edilirdi. Can, derhal bardağa su koyup bardağı öperek istiyene sunar, o da bardakla görüşüp, yâni bardağı öpüp suyu içerdi. Su içen, suyu içerken herkes sofradan el çeker, onu beklerdi. Bu suretle o, su içerken öbürleri bir lokma bile ondan fazla yememiş olurlardı. Hattâ ağızlarında lokma bulunanlar ya yutmazlar, yahut belli etmeden yutarlardı. Lokmasını ağzına götürmek üzere olan sofraya bırakıp yemekten el çekerdi. Su içen, aynı tarzda bardakla görüşüp sakiye sunardı. Şeyh, yahut tarikatçi veya aşçıbaşı, yahut da bunlar yoksa kıdemli dedelerden biri, su içene «Aşkolsun» der, o da niyaz eder, tekrar yemeğe başlanırdı. Yemekte gülbankten başka söylenen lâkırdı ancak buydu. Yemeğin sonunda tarikatçi veya ser-tabbâh, yahut da şeyh:

    «Biz yoldaki sûfîleriz, padişahın sofrasında yemek yiyenleriz.

    Yarabbi, bu kâseyi, bu sofrayı daimî kıl»

    mealindeki şu beyti ve şu duayı okurdu:

    Mâ sûfiyân-ı rahim mâ tabla-hâr-ı şâhîm

    Payende dâr yârab in kâserâ vu hanrâ

    Salli ve sellim alâ eşref-i nûr-i cemî'-il-enbiyâi ve-l-murselîn ve-l-hamdu li-l-lâhi Rabb-il âlemîn el-Fâtiha»

    Herkes Fâtiha'yı okuduktan sonra şu gülbangi çekerdi:

    «El-hamdü li-llâh, Eş-şükri li-llâh, Hak berekâtın vere, erenlerin hân-ı keremleri, nân-u ni'metleri müzdâd, sâbih-ül-hayrât-ı güzeştegânın ervâh-ı şerîfeleri şâd-u handan, bâkıyleri selâmette ola, demler, safâlar ziyâde ola, dem-i Hazret-i Mevlâna, sırr-ı Âteş-bâz-ı Velî, kerem-i îmâm-ı Alî Hû diyelim: Hû.»

    Gülbang ekseriyetle pilâv gelince çekilirdi. Gülbang çekilirken eller, parmaklar içeriye doğru bükük ve sofrayı tutar vaziyette sofranın kenarına konurdu. Gülbangden sonra pilâv yenir ve şeyh sofraya eğilip baş keserek niyaz eder. Kalkar, herkes de kalkıp birer birer kapıda dönüp matbaha baş keserek çıkardı. Kalkılmadan leğen ibrik geldiği ve birisinin su döküp öbürünün sırtındaki havluyu uzattığı, ondan sonra sofradan kalkıldığı da olurdu. Mevleviler yemeğe lokma derlerdi. Fakat bir de hassaten lokma denen bir pilâv vardı. Bu pilâv, nohutlu, soğanlı, havuçlu, kestaneli ve yağlı etle pişmiş Belh-Özbek pilâvıydı. Herhalde Mevlânâ zamanından bir gelenek olarak kalmıştı. Burada şunu da kaydedelim ki Mevlevi matbahına haram olan şeylerden ve balıktan başka her şey girerdi. Yalnız evvelce de bir münasebetle kaydettiğimiz gibi balık pişirilmez ve yenmezdi. Bahariye Mevlevî-hânesi şeyhi Huseyn Fahreddin Dede, bunu mecmuasına şu suretle kaydetmiştir :

    «Ehl-i sülük, zi ruhun lâhmini ve mahsulünü tenavülden nefsini muvakkaten menetmek, eyyâm-ı riyâzata mahsustur. Semek tenavülü tasfiye-i kalbe hâil olması hukemâdan seyr-i ruhaniye sa'y tâife-i İşrâkiyye ve sûfiyye indinde musaddak olduğundan lahm-i semek tenavül olunmamak eyyam-ı riyâzata bilâ hasrin Mevlevî-hâne matbah-ı şeriflerinde tabhi memnudur.»

    Mevlevîlerde ayrıca «elifî somat» denen bir meşin sofra da vardır ki ince uzun ve âdeta Arap alfabesindeki «elif» harfine benzediği için bu adla anılırdı. Meydana, yahut matbaha boylu boyunca serilirdi. Canlar bunun kenarlarına karşılıklı otururlardı. Sofra kaldırılırken sabunlu bezle silinip kurulanır ve bir tomar gibi dürülürdü.

    MEVLEVİ SOFRASI

    Büyük İslam âlimi Mevlâna'nın eserlerinde verdiği 'reçete'ler, bugün Konya mutfağının hâlâ önemli bir parçası...

    Ünlü İslam düşünürü Mevlâna, hayat felsefesini açıklarken sembollerinin çoğunu doğadan seçmiştir. Gıdalar da bu semboller arasındadır. Mevlâna'nın, ilahi aşk şiirlerini toplayan Divan-ı Kebir adlı eserinde geçen "Hamdım, piştim, oldum" sözü, buna bir örnek. Ünlü âlimin, tasavvuf ile ilgili bilgilerin yanı sıra sunduğu yemek reçeteleri de, kendi çağının yemek kültüründen bizlere sunduğu birer hediye...

    AŞÇIYA SAYGI

    Sufizm, yani tasavvuf öğretisinde 'mutfak' çok önemli bir yer tutar. Dervişlerin eğitimlerine başladıkları yerdir burası. Amaç, sadece yemek pişirmeyi değil, aynı zamanda doğanın olağanüstü çabalarla insanlığa sunmuş olduğu yiyeceklere karşı saygı duymayı öğrenmektir. Yiyeceklerin en verimli, en uygun şekilde kullanımına ve tüketimine büyük önem verilir, işte bu yüzden, aşçılık Mevlâna zamanında en çok itibar edilen meslekti; hatta ruhani anlamda bir makamdı. Mevleviler, yüce yaratıcının sunmuş olduğu nimetleri büyük hünerle pişirdikleri ve kulların beslenmesine aracılık ettikleri için aşçılara büyük saygı göstermişlerdir. Bu hürmetin en büyük ispatı, Mevlâna'nın çok sevdiği aşçısı Ateş-baz Veli (ateşle oynayan ermiş kişi) öldüğünde, onun adına bir türbe yapılmasıdır. Dünyada adına türbe inşa edilen belki de tek aşçı olan Ateş-baz Veli'nin ebedi istirahatgâhı, Konya'nın Meram ilçesinde bulunuyor. Dünyanın ünlü yiyecek araştırmacısı Alan Davidson, bir makalesinde "Türbeye turist gittik, hacı olarak döndük" şeklinde bahsetmiştir bu yerden.

    HER LOKMA iÇiN ŞüKüR

    'Somat' (sofra) adabına da büyük önem veren sufiler, günde iki kez yemek yerler. Öğlen ve akşam... Sofrayı 'can'lar (mürid) hazırlar. Tuz, yemeklerde törensel ifade taşır. Yemek onunla başlar, onunla biter. Hazırlıklar bitince, yemeğin yenmesine gelir sıra. Kazancı Dede, kazanın kapağını açınca, 'can'lar kazanı ocaktan alırlar. Kazancı Dede'nin duası ile yemek daveti duyurulur. Elleri önde bağlı duran sufiler, kapıya gelince başlarını eğerek selamlaşır ve sofraya geçerler. Şeyhin katılımı ve duası ile yemeğe başlanır. Yemek esnasında kesinlikle konuşulmaz. Mevlevilerde yemek faaliyeti adeta bir ibadet halidir; yemek yerken kendilerine nasip olan lokmalar için devamlı şükrederler. Yemeğe topluca başlandığı gibi topluca bitirilir.

    BALIK ÇORBASINDAN AŞUREYE

    Mevlâna'nın eserleri incelendiğinde, 13. yüzyılda Anadolu'da, sebzelerden pırasa, patlıcan, kabak, kereviz, ıspanak, soğan, sarımsak; meyvelerden elma, ayva, nar, armut, şeftali, incir, kavun, karpuz; baklagillerden börülce, mercimek, fasulye, nohut, bakla; kuruyemişlerden ceviz, badem, fındık, leblebi; süt mamullerinden peynir, yoğurt, ayran tüketildiği görülüyor. Yufka, tandır ekmeği, etli ekmek, börek, çörek, tutmaç, tirit, bal, pekmez, helva, kadayıf, zerde ve şerbet gibi yiyecek ve içecekler de Mevlâna'nın eserlerinde pek çok kez anılmıştır. Türkiye'nin değerli mutfak kültürü araştırmacısı ve yemek kitabı yazarı Nevin Halıcı'nın ingilizce olarak hazırladığı son eseri 'Sufı Cuisine'de (Sufi Mutfağı), Mevlevilerin pişirdiği yemekler üzerine geniş bilgiler bulunuyor. Ayrıca Konya'da yaşayan şair Feyzi Halıcı'nın günümüz Türkçe'sine çevirmiş olduğu 'Edirne Postnişini Ali Eşref Dede'nin Yemek Risalesi' de, bizlere Mevlevi mutfağındaki yemekler hakkında birçok bilgiler sunuyor.

    Mevlâna döneminde, sufiliğin gereği nedeniyle sade malzemelerle hazırlanmış yemeklerin oluşturduğu bir mutfak kültürü hakimdi. Sufi mutfağındaki yemeklerin sade olmasının yanı sıra, çeşitliliği de göze çarpan bir ayrıntı. Çok çeşitli sebze yemeklerinden balık türlerine kadar... Sadece kitaplarda değil, Mevlâna'nın sunduğu bu reçeteler...  Konya halkının büyük bir kısmı sofralarını, sufilerin tatlarıyla süslüyor; her lokmada Mevlâna'yı anıyor.

    Tarifler

    Tandır Çorbası

    1/4 su bardağı nohut

    1/4 su bardağı kuru fasulye

    2 soğan (yemeklik kıyılmış)

    2 yemek kaşığı sadeyağ

    1/2 su bardağı bulgur

    1/2 su bardağı yeşil mercimek

    2 yemek kaşığı kavurma (bıçak arası tekniğiyle

    doğranmış)

    8 su bardağı et suyu

    1 tatlı kaşığı kimyon

    1 tatlı kaşığı karabiber

    Yeterince tuz

    Hazırlanışı:

    Mercimek, nohut ve fasulyeyi sekiz saat öncesinden suda ıslatın. Güveçte soğanı sadeyağ ile sararıncaya kadar kavurun. Önce bulguru, sonra kıyma kavurmasını ekleyip ateşte çevirin. Mercimek, nohut, fasulye ve et suyunu ilave edin, baharatlarını koyun. Kaynayınca kapağını örtün ve hafif ateşe alın. Fasulye ve nohutlar yumuşayıncaya kadar yaklaşık iki saat pişirin. Tuzunu ekleyip on dakika daha pişirin ve ateşten alın. 10-20 dakika dinlendirip güveciyle servis edin.

    Pekmezli Havuç Yemeği

    Malzemesi:

    1/2 kg havuç

    2 su bardağı su

    2 yemek kaşığı sadeyağ veya tereyağı

    2 yemek kaşığı pirinç

    1 su bardağı şeker veya üzüm pekmezi

    Hazırlanışı:

    Havuçların kabuklarını soyun, yıkayın, dilim dilim doğrayın ve tencereye dizin. Suyunu koyup kapağını örtün. Kısık ateşte havuçlar yumuşayıncaya kadar yaklaşık otuz dakika pişirin. Yağ ve pirinci ilave edin. 15-20 dakika sonra pirinçler pişince, şeker veya pekmezi dökün. 5-10 dakika sonra suyunu çekince ateşten alın. Tencerede on dakika dinlendirin. Tabağa alıp sıcak olarak servis edin.

    Kestaneli Bulgur Pilavı

    Malzemesi:

    10-15 tane kestane

    2 yemek kaşığı kuşüzümü

    2  su bardağı bulgur

    3  su bardağı et suyu

    200 g sadeyağ

    1 çay kaşığı tarçın

    1 çay kaşığı tuz

    Hazırlanışı:

    Kestaneleri bıçakla çizin ve ateş üzerinde kabukları ayrılacak duruma gelinceye kadar közleyin. Soyduktan sonra iki üç parçaya bölün. Üzümleri avuç içinde ufalayarak saplarını temizleyin ve yıkayın. Bulguru, kestaneleri ve kuşüzümünü tencereye koyun. Et suyunu tuzlayıp kaynatın. Bulguru üzerine ilave edip kapağını örtün. Üç dakika harlı ateşte, beş dakika orta ateşte ve sonra kısık ateşte bulgurlar suyunu çekip göz göz oluncaya kadar pişirin. Tavada yağı kızdırın ve bulgur pilavının üzerinde gezdirin. Üzerine tarçın serpip yirmi dakika çok kısık ateşte demlendirin. Tabağa alıp tavuk külbastı ve yoğurt ile servis edin.

    Sumaklı Soğan Piyazı

    Malzemesi:

    4 baş soğan

    1 tatlı kaşığı tuz

    1 tatlı kaşığı sumak

    Hazırlanışı:

    Soğanları çok ince olarak halka halka doğrayın. Üzerine tuz serpip üç dakika bekletin. Elle ovun, yıkayın, sıkın ve sumakla karıştırıp servis tabağına alın.

    Kereviz Kalyesi

    Malzemesi:

    250 g kuzu veya koyun pirzolası (4 parçaya bölünmüş)

    2 yemek kaşığı sadeyağ

    1 baş soğan (yemeklik kıyılmış)

    1/2 kg kereviz

    3 su bardağı et suyu (sıcak)

    Yeterince tuz

    Bir salkım koruk veya yeterince koruk suyu

    Hazırlanışı:

    Eti yıkayıp tencereye koyun, ocağın üzerine alın. Etler bıraktığı suyu çekince yağı ve soğanı ilave edin, soğanlar sararıncaya kadar kavurun. Etleri tencerenin ortasına toplayın. Kerevizleri ayıklayıp yıkayın. Etlerin kenarlarından başlayarak tencereye döşeyin. Suyunu koyup tuzunu atın ve kapağını örtün. Kaynamaya başlayınca koruğu veya koruk suyunu ilave edin. Hafif ateşte, yaklaşık 40-50 dakika kerevizler yumuşayıncaya kadar pişirin ve suyunu süzün. Servis tabağınızı tencereye kapatıp ters çevirerek yemeği tabağa alın. Suyunu ekleyerek servis edin.

    Pekmezli Ayva Yemeği

    Malzemesi:

    1/2 kg ayva

    2 su bardağı su

    2 yemek kaşığı sadeyağ veya tereyağı

    2 yemek kaşığı pirinç

    1 su bardağı şeker veya üzüm pekmezi

    Hazırlanışı:

    Ayvaların kabuklarını soyun, çekirdek yataklarını çıkarın, yıkayın, dilim dilim doğrayın ve tencereye dizin. Suyunu koyun ve kapağını örtün. Hafif ateşte ayvalar yumuşayıncaya kadar yaklaşık 25-30 dakika pişirin. Yağ ve pirinci ilave edin. 15-20 dakika sonra pirinçler pişince, şeker veya pekmezini dökün. 5-10 dakika sonra tüm suyunu çekince ateşten alın. Tenceresinde on dakika dinlendirin. Tabağa aktarıp sıcak olarak servis edin.

    Sirkencübin

    Malzemesi:

    4 tatlı kaşığı bal

    4 tatlı kaşığı üzüm sirkesi

    4 su bardağı su

    Hazırlanışı:

    Sirke, bal ve suyu karıştırın. Bardaklara doldurup ikram edin.

    Badem Helvası

    Malzemesi:

    250 g tereyağı

    2 yemek kaşığı badem (kabuklarıı alınmış)

    1 su bardağı un

    1 su bardağı kepekli un

    3   su bardağı şeker

    4   su bardağı su

    1 yemek kaşığı gülsuyu

    Hazırlanışı:

    Altı yuvarlak tencerede yağı eritin. Ununun içine bademi ilave edin ve çok kısık ateşte badem ve un pembeleşinceye kadar yaklaşık 60 dakika, tahta kaşıkla karıştırarak kavurun, (iyi bir helva en az 60 dakika kavrularak yapılır). Bir tencereye su ve şekeri koyup şeker eriyinceye kadar karıştırın. Kaynamaya başladıktan iki dakika sonra ateşten alın ve diğer tarafta kavrulan karışıma dökün. Karıştırarak tencereye yapışmaz hale gelince kapağını örtün ve 15 dakika dinlendirin. Helvayı kaşıkla şekillendirip tabağa düzgün bir şekilde koyun. Gülsuyunu serpip sıcak olarak servis edin.

     

Röportajlar
Anket

Uluslararası Rumi Mevlevi Topluluğu'nun Sitesini Nereden Öğrendiniz?





Neticeler


Other Polls

konser nukte multimedia foto kitap evi