Site İçi Arama


Genel Arama
Sözlük Evinde Arama
Kullanıcı Girişi
  • HAZRET-İ MEVLÂNÂ’DAN İNSANLIĞA MESAJLAR 1

    Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta

     

     

    Adamın biri hile ve tuzakla güzel bir kuşu yakalamıştı. Kuş, kendini tutana:
    -Ey efendi, sen çok dana ve koyun yedin, çok deve kurban ettin. Onların etleriyle bile doymadın benimle mi doyacaksın? Beni salıver, seni mesut edecek üç hikmetli öğüt vereyim. Akıllı mı aptal mıyım gör, dedi.
    Adam merakla başını eğerek kabul edecek gibi görününce kuş devam etti:
    Birinci öğüdümü elinde, ikincisini şu toprak damlı evin saçağında, üçüncüsünü de şu ağacın yeşil dalında söylerim.
    Adam kabul anlamında başını eğince kuş:
    Elindeyken vereceğim öğüt şu: Olmayacak söze kim söylerse söylesin inanma.
    Kuş adamın elinde ilk öğüdünü söyleyince adamın sıkı parmakları gevşedi. Kuş uçup karşıdaki toprak damlı evin saçağına kondu. İkinci öğüdünü verdi: Geçip giden şeye tasalanma. Elinden çıkan, kaybettiğin bir şeyin hasretini çekme. Dedikten sonra kendine göz kulak kesilmiş adama: Benim midemde on dirhem ağırlıında eşsiz değerli bir inci vardı. O inci seni de çocuklarını da zenginlik ve saâdete kavuştururdu. O inci ananın ak sütü gibi senin hakkındı. Yazık dünyada eşi olmayan öyle bir inciyi kaçırdın, dedi.
    Adam bunu duyunca doğum sancısıyla bağıran bir kadın gibi feryad edip bağırdı. Kuş:
    Sana nasihat etmedim mi? Geçmiş bir şeye üzülme demedim mi? Madem ki inci elinden gitti niye üzülüyorsun? Sağır mısın, sözümü mü anlamadın? Sonra bir de, olmayacak şeye sakın inanma demedim mi? Ey yiğit, ben kendim üç dirhem gelmezken içimde on dirhemlik inci nasıl bulunur? Adam kendine gelip:
    Haydi, üçüncü güzel öğüdünü de söyle deyince kuş:
    Allah için bu ikisini çok iyi tuttun da üçüncüsünü mü söyleyeyim? Gaflet uykusundaki bir cahile öğüt vermek, çorak yere tohum ekmek gibidir. Ahmaklık ve cahillik yırtığı asla yama kabul etmez. Ey öğütçü ahmak bir cahile hikmetli söz söyleme.
                                                         (Şerh-i Mesnevi,c.13,s.591-595)
     
     
    ATEŞ HAZRET-İ İBRAHİM’E GÜL BAHÇESİ OLUR
     
    Güzel bir sır kokusu almak istersen mânâsı her zaman yeni, şu eski hikayeyi dinle.
    Bir yılancı yılan tutup efsunlayarak çadırda halka göstermek için dağa gitti.
     
    İster ağır, ister çabuk davransın arayan aradığını mutlaka bulur. Ey istekli iki elinle iste, bir şeye kavuşmak isteyenin en iyi kılavuzu istektir.
    Hak yolunda, topallayarak, apalayarak hatta sürünerek, uyur uyanık edep sınırını aşma pahasına bile olsa aramağa devam et.
    Yakup Peygamber oğullarına: Yusuf’u haddinden fazla arayın. Ağzınızla sorun, dört yana kulak verin, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeden gözlerinizle arayın. Ne yanda bir güzel koku duyarsanız o tarafı koklayın. Nereden onun güzel kokusunu alırsanız o tarafa yürüyün.
    Nerede birinden iyilik görürseniz o iyiliğin aslına o yanda yol bulursunuz. Bütün güzellikler sonsuz bir güzellik deryasındandır, parçayı bırak da bütüne koş.
    Halkın öfke, hiddet ve savaşı barış huzuruna kavuşmak içindir. Rahatı tuzakla yakalatacak olan şey, rahatsızlıktır.
    Her tokat severek okşamağa hazırlık, her şikayet iyiliğin şükrüne kavuşmak içindir.
    Savaşlar sonunda sulhu getirir.
    Yılancı geçim ve menfaati için yılan avlar. Tasadan kurtulmak için tasalanır.
    Hazret-i Ali: Dünya yılan gibidir, yumuşak süslü fakat zehiri öldürücüdür, dedi.
    İnsan dağ gibi sabırlı ve dayanıklı iken, yılana benzeyen dünya mal ve makamına nasıl gönül verir?
    İnsan kendini ve fazilet aleminden geldiğini bilmediği için hataya düşüp kendini ucuza sattı.
    Bütün yılanlar insana hayranken insan niçin yılan (gibi mal ve makamın sevdasına dost oldu?)
     
    O yılancı, dağın kuzeyinde, kuz tarafında ev direği kalınlığında soğuktan donup uyuşmuş koca bir yılan yani ejderha buldu. Yılancının sevincine son yoktu. Kendi kendine:
    Bu koca yılanı Bağdat’a şehir merkezine götürür, koca bir çadıra yerleştiririm. Hayret ve şaşkınlık içinde görmeğe gelen kalabalıktan epey para kazanırım. Artık şansım güldü. Bundan sonra işim tıkırında. Değmez mi yani? Yırtıcı hayvanlardan korkmadan bu ölü ejderhayı bul, onu şehre ve çadıra taşıyıncaya kadar bin zahmet çek, diyordu.
    Yılancı ölü sandığı o diri ejderhayı iple sarıp sarmaladı. İtinayla bağladı. Bin zahmetle hazırladığı teşhir çadırına getirip halkın merakına sundu. Donmuş yılan yılancıya hâlâ ölmüş görünüyordu: Ölü bir ejderha getirdim, onu avlamak için ne zahmetler çektim, diyordu.
     
    Âlem de donmuş bir maddedir. Sabr et, mahşer güneşi doğunca kımıldanışını seyr et.
    Hazret-i Musa’nın asası nasıl yılan oldu, sen bütün âlemi buna kıyas et.
    Aslın toprakken seni nasıl (duyan, düşünen) insan yaptı? Bütün toprak ve maddeleri öyle tanımalı. Rüzgar Hazret-i İbrahim’in hizmetine girer. Şap denizi Musa Peygamber’in dilinden anlar. Ay Hazret-i Ahmed’in işaretini görüp ortasından ikiye ayrılır “Şak-ı kamer.” Ateş Hazret-i İbrahim’e karşı gül bahçesi olur. Toprak Karun’u yılan gibi içine çeker.
    Bu sözün sonu gelmez, hikayemize dönelim.
    O yılan avcısı donup uyumuş o koca yılanı bin zahmetle Bağdat şehrine, nehir kıyısında dört yol kavşağı kalabalık bir yere getirip kurduğu teşhir çadırında halkın meraklı seyrine sundu. Halk içinde dalga dalga:
    -Bir yılan avcısı dünyada eşi benzeri olmayan şaşılacak bir ejderha avlayıp getirmiş lafı kulaktan kulağa yayıldı. Binlerce ahmak birbirinin omuzuna tırmanarak aptalca yılan görmeğe çalışıyordu. Yılancı halkın akın akın akıp gelmesinden memnundu. Binlerce kuru kalabalık, şaşkınlar güruhu çadıra hücum etti. Ayak ayak üstünde halkalar oluşturdu. Mahşer yeri gibi kadın erkek birbirine girmiş kalabalıktan çadırda kımıldanacak hal kalmamıştı. Bağdat’ın sıcak güneşi çadıra vurunca kalabalık çadır ısınmağa millet izdihamdan buram buram terlemeğe başladı.
    Yılancı, soğuktan uyumuş olan yılanı iplerle bağlayıp üstüne örtüler örtmüştü. Meraklı seyircilere göstermek için örtüleri üstünden aldı. Bu sıcak ülkenin güneşi ejderhayı ısıtınca yılanın uyuşukluğu geçip adeta ölü iken dirildi. Kımıldanmağa başladı. Ölü sanılan yılanın hareketi milletin merakını bir iken bin yaptı. Koca yılan kımıldadıkça millet irkilerek korku ve dehşetle kaçmağa başladı. Yılan iplerini koparıp bağından sıyrılarak kükremiş aslan gibi etrafına saldırmağa başladı. Dehşet içinde korkup kaçanlar birbirini ezerek bir çoğunun ölümüne sebep oldu.
    Yılancı kendi kendine korku ve dehşet içinde: Ben dağdan ne getirmişim? Diyerek olduğu yerde donup kaldı kaçamadı. Kör koyuna benzeyen yılancı kurdu uyandırarak Azrailine yaklaştı. Ejderha önce o ahmak yılancıya hücumla bir lokma edip yuttu. Kan dökmek Haccac için çok kolaydır. Ejderha yılancıyı yuttuktan sonra kendini çadırın direğine sarıp direği sıkarak yuttuğu yılancının kemiklerini kütür kütür kırdı.
    Ejderhadan maksat nefistir. Nefis de bir koca yılandır. O hiç ölür mü? İstediğini yapacak yer ve alet bulamamanın derdiyle uyuşmuş ve donmuştur. Firavunun elindeki imkan onun eline geçse neler yapmaz.
    Nefis ejderhası fakirlik ve zaruretten ufacık bir kurt haline girer. Mal ve mevki ise bir sivrisineği avcı doğan haline getirir. Nefis yılanını (mahrumiyet ve) ayrılık karları altında tut, onu Bağdat güneşi gibi sıcak (arzulara hitap eden) yere götürme. O yılana o sıcaklığı gösterme, donuk dursun. Eğer canlanırsa ilk lokması sen olursan. Ona çok acıyıp isteklerine kulak asma o fazla iyiliğe layık değildir.
    Asil olmayan aşağılık adamların nefsini zaptetmesi kolay mı? Ejderhayı öldürebilmek için Musa olmak gerekir. (Firavun’un sihirbazlarının yılanını Musa’nın asası mahvedebilir.)
                          (Şerh-i Mesnevi,c.9,s.246-271 / Mesnevi,c.3,s.79)


     

     
     
    KAZA VE KADER YERİNİ  BULUR
     
                Cömert yaratılışlı, iyi bir adam vardı. Bir gün kuşluk vakti alelacele Hazret-i Süleyman’ın adalet sarayına koştu. Gamdan yüzü sapsarı olmuş ve dudakları morarmıştı. Süleyman Peygamber onu bu halde karşısında görünce:
    - Efendi, ne oldu sana? Diye sordu.
              Dertli adam:
    - Azrail bana hışımla ve kinle baktı, cevabını
    verdi
                 Hazret-i Süleyman:
    -         Peki şimdi benden ne diliyorsan dile, dedi.
              Adam,  Süleyman Peygamber’in rüzgara hükmettiğini, Belkıs’ın tahtını havadan getirttiğini, mucizelerini bildiği için dilekten kaçınmadı:
    -         Ey canımın sığınağı, kutlu Peygamber. Rüzgara
    emret de beni Hindistan’a götürsün. Belki bendeniz oraya gidince canımı kurtarmış olurum, dedi.
                Halk fakirlik ve zaruretten kaçmak ister, bu yolda da hırs ve emelin lokması olur. Fakirlik korkusu, tıpkı o adamın ölüm endişesine benzer, hırs ve gayreti  de Hindistan farz et.
                Hz. Süleyman adamın isteği üzerine rüzgara emretti. Rüzgar da onu derhal denizler üstünden Hindistan’ın iç kısmına götürdü.
                Ertesi gün dîvan vakti Hazret-i  Süleyman halkla görüşürken Azrail’e merakla:
                - O Müslüman’ın yüzüne niçin öyle hışımla baktın? diye sordu. Azrail:
                - Ben ona niçin hışımla bakayım? Yolda rast gelince hayret ve şaşkınlıkla baktım. Çünkü Allah Teala bana: Onun canını bugün Hindistan’da al buyurmuştu. Hayretimden kendi kendime: Bu adamın yüz kanadı olsa yine Hindistan’a gitmekten uzak, dedim.
                Ey dost, gözünü aç, dikkatle bak da dünya işlerini buna kıyas et (karşılaştır).
                Kimden kaçıyoruz, kendimizden mi? Ne olmayacak şey. Kimden kopacağız, Hak’tan mı? Ne boş zahmet. (Allah’ın kaza ve kaderi mutlaka yerini bulur.)
                                                  (Şerh-i Mesnevi,c.1,s.546-550 / Mesnevi,c.1,s.77)


     

     
     
    AKILLILARIN VERDİĞİ ZEHİR CANA NEŞ’EDİR
     
    Ağustos ayının sonlarıydı. Beyzadenin biri, sıcak bir günde yemyeşil bahçeler arasından beyaz atı ile bir tarafa gidiyordu. Üzüm, elma, kaysı erik gibi meyvelerle mısır ve fasulye gibi sebze bahçelerinin birinin bitip birinin başladığı gölgeli yolda atını sürüp giderken yol kıyısında yorgunluktan uzanıp kestiren bir adam gördü.
    Akıllı beyzade yakınından geçerken uyuyan adamın ağzına bir yılanın girdiğini gördü. Atlı bağırıp koşarak yılanı ürkütüp kaçırmak istediyse de yetişemeden yılan adamın boğazından içeriye aktı. Akıllı süvari aklını kullanarak boğazına yılan kaçan adamı şiddetle sarstı. Elindeki kamçıyı şiddetle adama vurmağa başladı. Zavallı adam uyku sersemliğine neye uğradığını şaşırdı. Kırbaç acısı, korku ve dehşetle yerinden fırlayıp elma ağaçlarının arkasına kaçtı. Süvari peşini bırakmıyordu.
    Korku ve dehşet içinde ürperen adama insafsız kamçı darbeleri kalkıp inmeğe devam ediyordu. Adam kaçmak isterken, dibi çürük elma dolu bir ağacın dibinde tekrar kıstırdı. Hiddetle bağırarak:
    -Ey dertli adam, bu elmaları ye! Dedi. Adama kılıç korkusuyla çürük elmalardan zorla o kadar çok yedirdi ki midesi şişip geri gelmeğe başladı:
    -Beyzadem, ben sana ne yaptım ki canıma kastediyorsun? Yeter bu kadar zulüm. Düşmanlıksa vur kılıcı al canımı. İnsaf artık. Beni gördüğün saat ne uğursuz zamanmış. Senin yüzünü görmeyenlere ne mutlu! Az çok bir şey yapmadan, suçsuz günahsız bu zulmü dinsiz imansızlar bile yapmaz. Ağzımdan, burnumdan kan getirdin dedikten sonra el açıp Rabb’ine: Yüce Rabb’im, şu zulmün cezasını sen ver, diyerek atlıya lânetler okuyordu.
    Beyzade kamçısının şiddetini artırarak “Koş, koş, durma koş!” diyerek habire vuruyordu. Adam dopdolu mideyle yara bere içinde düşe kalka koşuyor, bitkinlikten âdeta sürünüyordu. Süvari, midesi dolu, uykulu, ayakları ve yüzü - gözü yara içinde kalan adamı akşama kadar kovaladı, koşturdu. En sonunda adamın safrası kabardı ve ağız dolusu kusmağa başladı. İyi kötü yediklerini kustu. Bu kusma esnasında yılan da dışarı fırladı. İçinden yılanın çıktığını görünce o iyiliksever atlıya teşekkür için ayaklarına kapandı. Kusmakla çıkan o kara, iri, çirkin yılanı görünce bütün dert ve acılarını unuttu. Atlıya:
    -Sen hakikaten bir rahmet Cebrail’i veya Hakk’ın rahmeti, benim velinimetimsin. Allah senden razı olsun. Beni gördüğün saat ne mübarek zamanmış. Ben ölüp yitmişken bana yeni bir hayat bağışladın, dedi.
    Eşek, eşekliğinden dolayı sahibinden kaçar, sahibi ise iyilik ve hayır düşüncesiyle peşinden gider. Bu takip zarar verme fikriyle değil kurt paralamasın diyedir.
    Ey asil ve temiz ruhlu adam seni görene, sana yakın olana ne mutlu. Ey efendi, sana saçma sapan sözler söyledim, affet onları ben değil cehaletim söyledi.
    Durumu azıcık bilsem, münasebetsiz laf eder miydim? Bu hâli azıcık çıtlatsan sana övgüler yağdırırdım. Aklı kıt başıma vurdukça vurdun, kızdım, bağırdım, sersemleştim, aklım başımdan gitti. Ey kendi güzel, işi güzel beyim sözlerim delilik eseridir, onları affet.
    Beyzade karşılık verdi:
    -Eğer o zaman ben bir parçacık söylemiş olsaydım ödün sıdar, korkudan ölürdün. Eğer yılanın nasıl olduğunu azıcık çıtlatsam korkusu seni helak ederdi. Akıllı insanın başlangıçta düşmanlık gibi görünen hâlinin sonra sevgi olduğu görülür.
    Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Mustafa: Sizin canınızdaki düşmanı açıklayacak olsam, cesurların ödü patlar, ne yola gidebilir ne bir işe bakabilirdi. Allah Resûlü’nün bildiklerini biri bilmiş olsa hiçbir ibadete bedeninde kuvvet bulamazdı. Kedi önünde fare gibi mahv olur, kurt yanında kuzu gibi yok olurdu; haberini verdi: “Bildiklerimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız. Yemek içmek içinize sinmezdi.” (Hadis)
    Allah’ın eli onların elleri üstündedir. Hakk’ın kudreti zayıf akıllılara elle anlatılır. Anlayışı kıt olanlara, yüksek mânâları kavrayamayan akıllara sonsuz kudret nasıl açıklanır?
    Ey zavallı, içindeki yılanı bilsen ne çürük elmaları yiyebilir, ne koşar ne de kusabilirdin? Senden münasebetsiz laflar işitmeme rağmen atımı sürüp seni zorla koşturuyor, içimden “Yabbi yessir” Rabb’im yılanın çıkmasını kolaylaştır diye duâ ediyordum. Sebebini söylememe izin yoktu. Seni o halde bırakıp gitmek de olmazdı.
    Peygamber Efendimiz, Taif’lileri Hakk’a ve imana davet için gidince Taif’liler dikenli yollarda onu taşa tutup ayaklarını kanattılar. Yara bere içinde kalan Peygamberimize Zeyd kendini siper edip korudu. Allah Resulü kendini taşlayanlar için kalb kırmadan : Ey Allah’ım, kavmime kurtuluş ver, onlar bilmiyorlar diye dua ediyordu.
    Kara yılanın belasından kurtulan adam, kurtarıcısının önünde yerlere kapanıyor:
    -Ey geleceğim, saadetim, gerçek hazinem. Ey temiz kalbli Bey yaptığın iyiliğe teşekkürden acizim. Mükafatını yüce Allah versin, diyordu.
    Akıllıların düşmanlığı aslında dostluk, verdikleri zehir cana neş’edir. Ahmağın dostluğu ise dert ve beladır.
                               (Şerh-i Mesnevi,c.7,s.598-610 / Mesnevi,c.2,s.144-147)


     

     
     
    GÜL SUYU GÜLÜ NASIL İNKAR
    EDEBİLİR?
     
    Gönlü güzelliklere açık, akıllı ve olgun bir ârif adam, papazın birine:
    -Sen mi yaşlısın, sakalın mı? Diye sordu. Papaz beyaz sakalını eliyle sıvazlayarak:
    -Ben bundan önce doğdum. Sakalsız on yedi, on sekiz senem var, deyince Ârif adam taşı gediğine koydu:
    -Yazıklar olsun, sakalın ağarıp eski halini terk etmiş, sen hâlâ kötü alışkanlık ve huylarınla berabersin. O senden sonra doğup seni geçmiş. Hâlâ çamura benzer, hamur gibisin bir ömür ateşli tandır seni pişirmemiş. Kışın soğuk, buzlu günlerinde yazı ondan kalan meyveler hatırlatır. Bahar olmasa bahçelerde güllerle çiçekler açar mı? Ey yiğit vücudunda her organın Allah’ın bir nimetini anlatır.
    Bedenin gül destesi, düşüncense gül suyu. Gül suyu gülü nasıl inkar edebilir? Şaşılacak şey değil mi?
                                                                                        (Mesnevi,c.6,s.143)
     


     

     
    ALTINI HIRSIZLIKTAN KORUMAK İÇİN BASİT ŞEYLERLE ÖRTÜP GİZLERLER
     
    Hindistan’a yaptığı büyük seferlerle tanınan, oradaki putperestliği kaldırıp yerine Allah’ın birliği inancını yaymak için çalışan Gazneli Sultan Mahmut bir gece sarayından çıktı. Gecenin engin ve ıssız karanlığında sokaklar arasında dolaşırken bir gurup hırsıza rastladı. Hırsızlar in gibi tenha bir köşeyi kendilerine karargah yapmışlardı. Aralarından biri sordu:
    -Ey vefâlı dost, sen kimsin?
    Sultan cevap verdi:
    -Ben de sizlerden biriyim.
    Sultan son derece rahat cevap verince kimse kuşkulanmadı. Aralarında “Merd-i kıbti sirkatin söyler: Yani, çingene hırsızlığıyla övünür” misali sohbete devam ettiler. Yine hırsızlardan biri bir politikacı gibi etrafı kollayıp  gubuzlanarak:
    -Ey, her zaman ince hile ve düzen kurmakta hünerli dostlar. Bu gece, her birimiz hünerini anlatsın. Ne marifeti varsa ortaya sersin, dedi.
    Bu loş, mağarayı andıran kenar mahalle kahvesinin köşesinden iri kıyım bir vücut doğruldu:
    -Hünerli dostlar, dedikten sonra benim kulaklarımın bir özelliği var. Köpeğin havlamasından ne demek istediğini anlarım.
    Öbürleri homurdandı:
    - İki metelik etmez.
    Hırsızlardan başka biri:
    -Benim özelliğim gözümdedir. Gece karanlığında kimi görsem, şaşırmadan gündüz tanırım, dedi. Başka biri:
    -Benim hünerim kolumdadır. Kolumun kuvvetiyle en sağlam duvarı burgu gibi delerim, dedi. Diğer biri:
    -Benim marifetim burnumdadır. Toprağı koklayınca içinde ne madeni var anlarım.
     Mecnun gibi toprağı koklar Leylâ’nın yerini bulurum. Yakup Peygamber gibi gömleği koklayınca içindeki Yusuf mu, şeytan mı sezerim. Allah Resulü’nün tâ, Yemen’den koku alması gibi.
     
    Bir başkası da:
    -Benim hünerim ise dağa, tepeye, kalenin burcuna kement atıp çıkmak, dedi. Sevgili Peygamberimiz de kemendini göğe atmıştı, diye ekledi.
    Sözün sonunda aralarından biri tebdil-i kıyafet içindeki Sultan’a:
    -Ey vefâlı dost, sıra sende. Senin hünerin ne, ne marifetin var? Diye sorunca Sultan Mahmut:
    -Benim hünerim sakalımda. Onunla suçluları cezadan, eziyet çekenleri sıkıntıdan kurtarırım, dedi. Bir suçluyu cellada teslim ettiklerinde merhamet edip sakalımı, oynatınca kurtuluverir. Ölümden de, elemden de kurtulur, dedi.
    Hırsızlar ardı karanlığa dönük bu sessiz dostu dinleyince hep birden:
    -Kutbumuz, önderimiz sensin. Dert ve sıkıntı günü bizim kurtarıcımızsın, dediler. Sonra gecenin geç vakti karanlık sokaklarda hep beraber yola koyuldular. Karanlık, kuytu, korkulu saçaklar ve gözlerine mil çekilmiş pencerelerin altından geçip padişahın köşküne doğru yürüdüler. Köşke yaklaşınca sağ tarafta karanlığın dibinden iri bir kangal köpeği havladı.
    Köpeğin sesinden anlayan hırsız:
    -Köpek, padişah sizinle beraber, diyor, dedi. Kokudan anlayan:
    -Altın ve gümüş kokusu geliyor, dedi.
     Kement atma ustası kemendini fırlattı, yüksek duvara tutturdu.
     Koku alan heyecanla:
    -O eşsiz padişahın hazinesi burada, dedi.
     Delik delen duvarı delip hazine bölmesine girdiler. Altın, gümüş, kumaş ve kıymetli mücevherlerle yerlerine döndüler.
    Padişah hırsızların yer ve yurtlarını dikkatle gözleyip öğrendi. Neticede çaktırmadan saraya döndü.
    Sabahleyin dîvanda gece macerasını anlattı. Yiğit zabit ve çavuşları hırsızların yerine gönderip  yakalatarak elleri bağlı dîvana, huzuruna getirtti. Hırsızlar can havliyle tirtir titriyor, kabuklarına çekilmiş pusuyorlardı.
    Padişahın huzurunda durdurulunca geceleyin kimi görse gündüz tanıyan, Padişahı tahtında görünce hayretle bağırdı:
    -Bu adam dün gece bizimle arkadaşlık eden adamdır. Sakalı hünerli adam, bizim tutulma sebebimiz, diye ekledi. Arkadaşlarının hayret ve şaşkın bakışları arasında dün geceki tanışıklık ve dostluğun verdiği cesaretle yumdu gözünü açtı ağzını:
    -“Nerde olursanız olun, o sizinledir” sözü bu padişaha işaret. İşte yaptığımızı görüyor, sırrımızı duyuyordu. Gözüm geceleyin padişahı tanıdı. “Gözü Allah’tan başka bir şeye kaymadı”ğı için Hazret-i Muhammed dertlerin şefaatçisi oldu. Cebrail’in bile görmeğe dayanamadığını o gördü.
     
    Şâhidin âletleri keskin gözle, hassas kulaktır. Davacılar ne derse desin, hâkim şahide kulak verir. Şahidin sözü ona göz yerine geçer. Çünkü sırrı o garezsiz görmüştür. Davacı da görmüştür ama taraflı.
     
     Taraflılık gönül gözüne perdedir.
    “Sevdiği şey insanı kör ve sağır eder.”
    İnsanın gönlüne güneşin (Hakk) nuru vurunca yıldızların ışığının ne kıymeti kalır? Dünya ahiret Allah gönle bakar.
    Hâkim iyiye de, kötüye de hükmeder. Şâhidinse hâkime Hükmü geçer. Hüküm sahibi şâhide esir olur.
    Benim gözüm gözlerin en seçkini olduğu için geceleyin güneşi gördü. Ey yücelerden yüce Rabbim, bu senin lütfundu. Lütfun yüceliği tamamlanmasındadır. Seni göreni gözsüz bırakma, gizlenme. Güzelim yeşilliğe su serp.
     
    “Hakk’tan başkası bâtıldır” Bâtıl bâtılı çeker. Yerde gökte ne varsa cinsini çeker.
    Mide ekmeği çeker, ciğerin harareti suyu, güzelliklerin eşsiz gözü gül bahçesindeki gülün rengini çeker. Bu çekişlerin aslı Allah’tandır. Ey Rabb’im kendi sevgi ve çekişinle bizi bunlardan kurtar.
     
    Ey gece yürüyen (gündüz tahtta oturan) padişah! Zamanı geldi, hayırlısıyla sakalını oynat, hünerini göster. Bizler hünerimizi gösterdik ancak bu şanssızlığımızı artırdı. O hünerler boynumuzu bağladı, alçaldık. Aslında ölüm gününde onların hiç birinin faydası yok. Ancak geceleyin gözü padişahı tanıyanın güzel duygusu işe yarar. Gerçek göz; geceleyin padişahın yüzünü gören gözdür.
     
    Adı kötüye çıkanlardan niçin utanıyorsun? Onların sırlarını anlamağa çalış.
    Altını yağma ve hırsızlıktan korumak için basit şeylerle örtüp gizlerler.                  (Mesnevi,c.6,s.223-230)


     

     
    ACI SU DA TATLI SU DA BERRAKTIR
     
                Kuş meraklısı bir bakkalın güzel sesli, pırıl pırıl yeşil renkli ve bazı sözleri söyleyebilen bir Tuti kuşu vardı. Sahibi varken dükkanın süs ve eğlencesi, yokken bekçisi idi. Çarşı esnafı ve tüccar onu bilir, konuşur hatta nükte yaparlardı.
                Tutinin efendisi bir gün eve gitmişti. Tuti dükkana bakıyordu. Kara bir kedi, kaçan bir farenin peşinden hızla dükkana girdi. Tuti can korkusu ile fırlayıp uçarak dükkânın üst rafına kaçtı. Lakin kaçarken gülyağı şişelerini devirip yağlarını döktü.
                Efendisi evden dönünce, yerine geçip patron gibi kuruldu. Dükkanı kaplayan gül yağı kokusunun mânâsını anlamağa çalışırken, yerlerin gül yağı içinde olduğunu gördü. Elbisesi de yağa bulaşmıştı. Bunu Tutinin yaptığını anlayıp homurdanarak eli ile başına vurdu. Hatasını bilen ve korku içinde olan Tutinin başının tüyleri döküldü. Kafası kel haline geldi. Konuşmayı kesti.
                Bakkal yaptığına pişman olup kendi kendisine “ah, vah” etmeğe başladı. Saçını sakalını yoluyor, hatasını gelene gidene anlatıyor ve: Nimet güneşim buluta girdi, diye yakınıyordu. Elim kırılsaydı, bu tatlı dilli Tutimin başına nasıl vurdum, yazık bana, diyerek hayıflanıyor Tutisini tekrar eski haline getirebilmek ve konuşmasını sağlamak için fakir ve kimsesizlere sadaka veriyor, yardımlarda bulunuyor. Konuşturmak için okşuyor, seviyor, Tutiye neler neler gösteriyordu.
    Bir kaç gün sonra idi. Bakkal yalnız başına, kendi köşesinde başı iki eli arasında gam ve keder içinde ağlamaklı bir halde oturup “Bu kuş ne zaman konuşacak?” diye düşünürken, dükkanın kapısında başı çıplak, kafası tas gibi cas cavlak bir derviş durup geçti. Dervişi gören Tuti durduğu yerden dile gelip:
    -                            Ey derviş, diye seslendi. Ey kel, neden kellere karıştın? Yoksa sen de şişeden gülyağı mı döktün? Dedi.
      Tutinin dervişi kendi gibi sanması ve kendine benzetmesi duyanları güldürdü.
                Farsça’da şîr kelimesi hem aslan hem süt anlamına gelir. Yazılışı aynı, mânâsı faklıdır. Sen de ümmetin seçkinlerini kendine kıyas etme, karşılaştırma.
                Bütün âlem  kendine yanlış benzetme sebebi ile yoldan çıktı. Allah’ın seçkin kullarını pek az insan bilebildi.
                Peygamber ve velilerle kendilerini eşit tutmağa biz de onlar da insanız demeğe kalktılar. Körlüklerinden sonsuz farkı bilemediler.
                Her iki arı aynı yere konup kalkar; birinden bal, birinden (eşek arısı) zehir meydana gelir.
                İki kamış da aynı dereden sulanır. Birinden şeker çıkarılır, birinin içi boştur.
                Halktan biri yer içer, bunlar dışkı olarak dışarı atılır. İlim erbabı yer, yedikleri fikir, eser ve ilahi nur olur. Cahilin yediği kin ve hasetlik, âlimin yediği Hak nuru ve insanlığa ışık olur.
                Müslüman üstünde her güzel bitkinin yeşermesine müsait bir araziye, kâfir çorak ve kıraç alana benzer. Mü’min melek gibidir, kâfir şeytan ve canavar.
                Acı su da tatlı su da görünüşte berraktır, aralarındaki farkı içen zevk sahipleri bilir.
                İnsanın yaptığını maymun da yapar, taklit eder. İnsan gibi yaptım zanneder. O hayvan aradaki farkı nasıl anlasın?
                Mü’min inançla, diğeri taklitle yapar. Bir münafık gerçek bir müslümanla beraber  namaza gelirse ibadet için değil, gösteriş maksadıyladır. Herkes kendi yerine, kendi yönüne gider. Buna mümin, diğerine münafık desen öfkeyle ateş kesilir. Mü’min kelimesi imanın işareti olduğu için sevilir, münafık kelimesi bozgunculuk belirtisi olduğundan nefretle karşılanır.*
                Birine münafık denilse bu kötü söz onu içinden akrep gibi sokar.
                Münafık sözünün çirkinliği kelimenin harflerinden değil, deniz suyunu acılığı da konulan kaptan değildir.
                Dünyada birbirine karışmayan acı ve tatlı denizler vardır. Kalp altını halis (som) altından mihenk (ölçü) taşına vurmayınca anlayamazsın.
                Bir insanın ağzına binlerce lokma arasında bir ufacık çöp parçası girse hissi onu bilir ve çıkarmayınca rahat etmez.
                İğne yurdusundan Hindistan’ı seyredecek görüş hünerine sahip biri Kur’an’daki: Onların gözleri vardır, fakat onunla görmezler, buyrulduğu gibi (Araf s. 179) garaz gelince hüner ve marifeti örtülü kalır. Önüne yüzlerce perde gerilir.
                Bir insanın ağzına binlerce lokma arasında bir ufacık çöp parçası girse hissi onu bilir ve çıkarmayınca rahat etmez.
    Yüce mânâ aşkıyla malını mülkünü harcayıp dağıtan cana  ne mutlu!
     
    _______
    *Tahirü’l Mevlevî: Eski münafıklar, inanmazken inanır görünürlerdi. Yeni münafıklar; inanırken inanmaz gibi görünürler, diyor.
     
               
    Define elde etmek için evini yıkan, defineyi bulunca evini eskisinden daha iyi yapar.
                Derenin yatağını temizlemek için suyu kesen sonunda daha iyi suya kavuşur.
                Hükümdar kaleyi tahriple kâfirden alır sonra tamir ederek yeni burç ve setler ilave eder.
                İşler bazen öyle, bazen böyle görünür. Allah’ın işine kim karışabilir? Sözlerim durum gereğidir.
                Dünyada insan yüzlü bir çok şeytan olduğunu bilen, her ele el vermenin uygun olmadığını bilmeli.
                Avcı,  kuşu kandırıp yakalamak için kuş taklidi yapıp ıslık çalar. Kuş da hemcinsinin sesi diye havadan gelip avlanır. Alçaklar da saf insanları kandırıp aldatmak için güzel lafları çalar.
                Erkeklerin huyu açıklık ve sıcaklık, alçakların huyu hile ve utanmazlıktır. (Yani hayasızlık)
                                                                                       (Şerh -i Mesnevi,c.1,s.194-232)


     

     
     
    DİLİM, BANA GİYDİRİR KİLİM
     
    Kâşan şehri diğer Müslüman şehirlerinden farklı bir şehirdi. Buranın ahalisi Hazret-i Ali’yi taparcasına sever, Peygamberimizin diğer üç seçkin dostundan esirgedikleri muhabbetin hepsini Hazret-i Ali’ye vermişçesine yaşarlardı. Bundan dolayı : “Kâşan şehrinde adın Ömer olursa yüz altın versen bir dilim ekmek vermezler.” Sözü yaygındır.
    Ömer isimli dünyanın girdisinden çıktısından fazla haberdar olmayan saf gönüllü bir garibanın yolu Kâşan’a uğradı. Yol yorgunu ve aç olduğu için çarşının ilk dükkanlarından birine girip selam verdi:
    -Selam aleyküm, dedikten sonra adım Ömer yolcuyum, kereminizle bir ekmek verin, kaç akçe ise paranızı vereyim, dedi
    Dükkan sahibi Ömer ismini duyunca irkilircesine:
    -Ömer mi? Dedikten sonra biraz düşündü, durdu. Geç öbür dükkana git. Oranın ekmeği bizimkinden on kat daha iyidir, diyerek Ömer’i savdı. O da saf ve şaşı olmasa :
    -Niçin oranın ekmeği? derdi.
    Bununla kalmadı. Dükkan sahibi kapıya çıkıp öbür dükkan sahibine:
    -Ekmekçi komşu, şu gelen Ömer’e bir ekmek sat diye seslendi.
    O dükkanın  sahibi de Ömer adını duyunca hemen ekmek kasasını arkaya sürüp sakladıktan sonra o da başka uzak bir dükkana yolladı.
                    -Haydar, arkadaş, diye bağırdı. Bu Ömer’e ekmek ver! Yani sesimi duy da sırrımı, ne demek istediğimi anla demek istiyordu.
                O da dükkana Ömer geliyor diyerek öncekinin tedbirini aldı ve gelince onu bir başka dükkana yolladı.
    Burası Kâşan şehri. Burada bir dükkanda adım Ömer dersen seni eli boş bütün Kaşan’ı gezdirirler yine ekmekten mahrum kalırsın. Fakat akıl edip de ismim Ali dese idin ilk dükkandan zahmetsiz belki de parasız ekmeği de katığını da alırdın. Yer ve zamanına göre akıllıca davranmasını bil. Yoksa Kâşan’a benzeyen dünyada Ali  olamazsan Ömer gibi gezer dolanırsın. Halkı tanıyan ve görmesini bilen iki göze sahip olanın iki âlemi de dostlarla dolar. Korku ve ümit dünyasında  oradan oraya sürüklenmekten kurtulur.
                                                   (Mesnevi,c.6,s.255-257)


     

     
    KUŞ KENDİ CİNSİNDEN OLMAYANLA NASIL UÇAR?
     
    Milattan sonra 131 senesinde Bergama’da dünyada gelen Calinus önce felsefe sonra tıp öğrenimi yaptı. Tıp sahasında ismi “mûcit” buluş sahipleri arasında yer aldı. Hekimlikte eserleriyle şöhret kazanıp Roma imparatorlarına hekimlik yaptı. İbretli hayatından nükteler bırakarak yetmiş dokuz yaşında Bergama’da vefat etti.
    Calinus, talebelerinden birine bir gün:
    -Filana söyle de bana falan ilacı versin, dedi.
    Zeki talebesi hayretle hocasına:
    -Muhterem hocam, aziz üstadım, bu ilacı delilik için kullanırlar. Böyle bir durumu Allah aklınızdan uzak etsin. Bunu bir daha söylemeyiniz, dedi.
    Hocası Calinus cevap verdi:
    -Evladım, bir deli bana yakınlık gösterdi. Yanıma yaklaştı, yüzüme güldü, anlamlı bir göz kırpmayla yenimden çekti. Eğer bende kendisine benzer bir yön görmese nasıl bana yakınlıkla iltifatta bulunurdu. Bende kendi cinsinden bir hal bulmasa, kendine zıt birisine nasıl çatardı?
    Birbiriyle uyuşan ve çatışan insanların kaderlerinde bir müştereklik vardır.
    Bir kuş kendi cinsinden olmayanla nasıl beraber uçar? Kendi cinsinden olmayanla sohbet mezar sıkıntısı verir.
                                              (Şerh-i Mesnevi,c.7,s.659 / Mesnevi,c.2,s.160)


     

     
    KÂBE GÖZÜNÜN ÖNÜNDEYKEN KIBLEYİ ARAMAĞA KALKIŞMA
     
    Varlıklı ve insanlıklı biri sağır komşusuna:
    -Biliyor musun? Komşunun delikanlı oğlu hastalanmış, diyerek komşu gencin hastalığını haber verdi.
    Sağır adam kendi kendine: Komşunun ziyaretine gidip geçmiş olsun demem gerek. Ama bu ağır kulakla o hasta gencin hastalıkla iyice kısılmış sesini nasıl duyar, sözlerini nasıl anlarım? Fakat çaresiz gidip görmeliyim, dedikten sonra yine kendi kendine: Hasta gencin dudağının kımıldadığını görünce, ona kendimce bir kıyas yaparım. Ona dertli komşum nasılsın, deyince o elbette iyiyim veya rahatım diyecektir. Ben de, çok şükür, derim. Sonra, acaba ne yiyorsun? Derim. O süt veya mercimek çorbası der. Ben de, sıhhat ve âfiyetler olsun, derim. Hekimlerden kim gelip bakıyor? Derim. Şüphesiz filan geliyor cevabını verir. Ben de: Ayağı uğurlu bir hekimdir. O geliyorsa işin yolunda demektir. Onun ayağının uğurunu denedik, derim. O saf adam kendi aklınca bu kıyaslı konuşmaları tasarladıktan sonra hastanın evine gidip yanına girdi. Selam aleyküm diyerek selam verdikten sonra geçip hastanın başucuna oturdu. Eliyle ellerini tutup alnına, ateşine baktıktan sonra:
    -Nasılsın? Diye sordu. Hasta genç:
    -Ölüyorum, deyince sağır:
    -Şükür elhamdülillah, karşılığında bulundu. Bu karşılık hastayı çok üzdü. Canını sıktı. İçinden: Bu nasıl şükür? Şimdi şükrün sırası mı? Bu adam galiba düşmanımızmış da anlamamışız, diye geçirdi. Sağır adam bir kıyas yaptı o da aksine çıktı. Sonra hastaya sormağa devam etti:
    -Ne yedin? Dedi. Hasta, sinirli olduğu için:
    -Zehir, dedi. Sağır:
    -Âfiyetler olsun, deyince cevap hastayı kahretti. Ziyaretçi komşu daha önce tasarladığı gibi devam etti:
    -Peki, hekimlerden kim gelip tedavi ediyor? Diye sordu. Hasta:
    -Azrail geliyor, deyince hasta komşu:
    - Haydi defol, diye bağırdı. Sağır ise:
    -Ayağı uğurludur, sevin, cevabını verdi.
    Sağır, hastanın derdi yeğin, ıstırabı büyük böyle bir zamanda komşunun hatırını yapmam, gönlünü almam iyi oldu, diye sevinerek dışarı çıktı.
    Hasta ise: Bu herif bizim can düşmanımızmış. Ağzı akrep yuvası, dudaklarından yılan zehiri akıyor. Meğer komşu evi değil çiyan yuvasıymış. Onun cefa ocağı olduğunu bilmiyorduk, dedi.
    Hasta, komşunun sözlerini düşündükçe aklından sövmek, geçiyor. Küfürlü haberler göndermek istiyordu. Hasta genç, yediği bayat yemekle midesini bozan, iki de bir kusmağa yeltenen kimselere döndü.
    Öfkeyle söylemek istediğin küfrü içinde tut, kusma, sabr ederek sövmekten vazgeçersen ödülü tatlı sözler işitmektir.
    Genç, Kur’an’a göre cennetin eninin göklerle yer kadar olduğunu yine cennetin, Cenab-ı Hak tarafından insanların kusurunu afvedenler için hazırlandığı, müjdelerini hatırladı. (Ali İmran: 133-134)
    Hasta, çektiği derdin etkisiyle sabırsız ve tahammülsüzdü. Sağırın sözlerini kafasından söküp atamıyordu. İkide bir söylediklerini ona iade edeyim diye düşünüyor. O bu sözleri söylerken uyumuş aslan kesilmesine hayret ediyordu. Hasta ziyareti, hastanın gönlünü almak içindir. Bunun yaptığı hatır sorma değil düşman sevincidir. Düşmanı zayıf ve dermansız görüp kalbini rahatlatmaktır.
    Bir çok insan Hakk’a kulluk ve ibadette sapıklığa düştüğü halde Allah’ın rızasını kazanıp bu sevapla cennete gireceğini ümit eder. Onların yaptıkları örtülü günahtır. Bulanık suyun bir kısmını duru sanmak gibi.
    Allah’ın nurları arasında ilk kıyası şeytan yaptı. Şüphesiz ateş topraktan daha iyidir. Ben ateşten, Adem çamurdan yaratıldı. Diyerek bir karşılaştırma yaptı.
    Sağırın yaptığı bir kıyas (karşılaştırma) sonunda on yıllık komşuluk sohbeti bozuldu.
                                                                      (Şerh-i Mesnevi,c.5,s.1555-1569)


     

     
    SEVGİNİN KILICI ÇELİK KILIÇTAN DAHA KESKİNDİR
     
    Yakın muharebe denilen kılıç, kalkan, ok ve mızrakla savaşıldığı yıllardı. Allah’ın aslanı Hazret-i Ali’nin de içinde bulunduğu İslam ordusu kendinden kat kat fazla kara dinli kâfir ordusu ile karşı karşıyaydı.
    Savaşın başlaması ve heyecanın zirveye çıkması için iki ordu geniş harp meydanında birbirinden er diledi. Karşı karşıya bulunan iki ordunun en yiğitlerinden iki yiğidin ortaya atılıp vuruşma ve birinin ölmesi ile de orduların harekete geçme demiydi..
    Kâfir ordusundan çelik zırhlara bürünmüş azman bir kafir yiğidi kılıç ve kalkanı ile meydana çıktı. Biraz sonra sevimli, zarif ve güzel yüzüyle Hazret-i Ali karşısında göründü. Seyredenlerin soluklarını kesen, kalblerini durduran bir vuruşma başladı. Bütün meydan nefesini tutmuş güneşte yalımlanan kılıçların kalkanlarda yankılanan sesini dinliyordu.
    İlmi, cesareti ve gönül temizliği (ihlas) ile Hakk’a kulluğu Allah’ın aslanı Ali’den öğren.
    O Allah aslanı bütün hilelerden uzak ve temizdi. Heyecanın dalga dalga yayıldığı kalblerin durma raddesine geldiği anda Hazret-i  Ali, iri kıyım kafir pehlivanı yıkıp altına aldı. Havada şimşekten kavisler çizen kılıcını çekti. Kafirin boynunu vuracakken, Hazret-i Ali’nin pençeleri altında hayattan ümidini kesen pehlivan birden Allah aslanının yüzüne tükürdü. Güzellik ve parlaklığının huzurunda dolunayın yüzünü yerlere süreceği Peygamber ve Hak dostların övdüğü bir yüze tükürdü.
    Hazret-i Ali, havaya kaldırdığı kılıcını geri indirerek hasmını öldürmekten vazgeçti. Savaşçı pehlivan bu beklenmedik af ve merhamet karşısında şaşırıp kaldı. Bütün ümitler bitmiş ve ölmüşken yeniden hayata dönmüştü. Hayretle sordu:
    -Katlim için keskin kılıcını çekmişken kılıcını neden attın, beni sağ bıraktın? Heybetli aslan avını pençenin altına almışken ne gördün ki beni avlamaktan vazgeçtin? Ne gördün ki birden öfken yatıştı, şimşek çakan bakışlarını şefkat kapladı? Ne gördün ki kalbime ve ruhuma ışık sağanağı yağdı. O yüksek görüş ve yüce ruh ne gördü ki hayatımı bağışladı? Yiğitlikte Allah aslanısın, insanlıkta nasıl biri olduğunu kim bilir?
    Bulutlar rahmet yağdırıp, buğdayı yetiştirir. İnsanlar da çalışıp buğdayı un, unu ekmek ve bal gibi lezzetli hale getirirler.
    Eğer âlemden güzel kokular alamıyorsan, kabahati uzakta değil kendi burnunda ve beyninde ara. Kabiliyetsizliği kendinde bil.
    Hazret-i Ali’nin mağlup ettiği halde serbest bıraktığı pehlivan Allah’ın Aslanına  sormağa devam ediyordu:
    Ey aklı ve görüşü keskin yiğit, beni öldürmekten vazgeçmek için ne gördün, açıkca söyle? Senin şefkatli, sevgi dolu bakışın ruhumuzu alt üst etti. Kılıçsız öldürmek Allah’ın sırlarından biri midir?
    Gözün kulağın haberi olmadan gönüllere binlerce neşe veren Allah’tan ne gördün izah et.
    Gözü açık, kulağı keskin üç kişi beraber otursa ayı kabiliyetlerine göre görür. Biri çıplak ayı görür, biri göz kusuru yüzünden ayın yerini bile fark edemez. Üçüncüsü, hem ayı görür hem ona ışık veren güneşi bilir, hem de güneşe bu gücü veren Hakk’ın kudretini görür.
    Sen ay gibi konuşmadan ışık, nur saçıyorsun.
    Havada uçuşan hava zerrecikleri bile Allah’ın kudretini seyretmeğe birer penceredir.
    Saf biri bir harâbe (vîran) yerde tesadüfen bir define bulsa ondan sonra her harâbeye define ümidiyle koşar.
    Zan yıllarca koşsa burundan ileri geçemez. Burnuna hak katından bir güzel koku gelmeyince ne kadar uğraşsan burnundan başka bir şey göremezsin. (Bir yola ve yol gösterene muhtaçsın.)
    Hazret-i Ali’nin şefkatli davranışı karşısında müslüman olan pehlivan mânevî bir zevk içinde seslendi:
    -Ey Ali, izah et, açıkla da ruhum ana karnındaki çocuk gibi hareketlensin. Gökteki güneşin etkisi ve etki yolları çeşitlidir. Güneşin etkisiyle taş yakut olur, atın nalından kıvılcımlar çıkar. Meyve dalında pişip olgunlaşır. Sorularıma cevap ver. Ey yalnız başına orduları bozguna uğratan kahraman! Bunun sırrını anlat. Bir kişiyken yüz bin kişiye bedel olan, himmetli yüce uçuşuyla beni avlayan, açıkla. Kahretme anındaki bu merhamet ve ejderhaya fırsat vermek nedendir?
    İlmin kapısı Hazret-i Ali, kalbe işleyen bir tebessümle cevap verdi:
    -Ben Allah rızası için kılıç vururum. Hakk’ın kuluyum, cesedin emrine uymam. Ben Allah’ın aslanıyım, boş arzu ve heveslerin aslanı değil. Sancaklarda rüzgar etkisiyle saldırır gibi görülen resim aslanı da değil. Yaptıklarım dinimin şahitleridir. Güneş ışığı güneşten olduğu gibi, kılıcımın keskinliği de Hakk’ın kudretindendir. Ben yükümü yoldan kaldırdım, Hak’tan başka ne varsa yok bildim.
    Ben kavuşma incileriyle işlenmiş bir kılıcım, savaşta öldürmez; diriltirim. Ben saman parçası değil, koca adalet dağıyım. Fırtına koca dağı nasıl yerinden oynatabilir? Rüzgarla çör-çöp sürüklenir. Öfke, şehvet ve mal hırsının rüzgarı namazsızları kapar götürür.
    Öfke (ve hiddet) beylerin padişahı fakat bizim kölemizdir. Ben öfke atının ağzına gem vurdum, dizginini elimde tuttum, hareketlerini kontrolüme aldım. Yumuşak huyluluğumun kılıcı öfke (ve hiddetimin) boynunu vurmuştur. Künyem toza toprağa batmış anlamına Peygamberimizin ifadesiyle “Ebû Türab’dır. Ama ben bilgi ve hakikatlerin bahçesiyim.
    O tükürme küstahlığı ile canım sıkıldı. O anda öldürmüş olsaydım Hakk’ın rızası için değil intikam almak için olacaktı. Nefsime karşı çıkıp kılıcımı çalmaktan vazgeçtim.
    Ta ki ismim Allah için seven, muradım Allah için düşmanlık edenlerden olsun.
    Cömertliğim Allah için verenlerinki gibi olsun, eli sıkılığım Allah için vermeyenlere benzesin.
    Verişim de vermeyişim de Hak içindir. Ben Allah’ın kuluyum başka kimsenin adamı ve mensubu değilim.
    Kaldıracağım yükü götüreceğim yeri bilirim. Ben ayım; ama hakikat yolunda rehberim ve güneşim Hazret-i Muhammed’dir. Daha fazlasını söylemeyeyim. Deniz bir nehrin yatağına sığmaz. Kolay anlaşılacak şekilde söylüyorum. Bu tarz ayıp değil Peygamber sünnetidir.
    Ben öfke ve hiddetten uzak; hür biriyim. Hür olanı dinle, kölenin şahitliği geçerli değil. İslamda da böyledir. Alınıp satılan esir köleler halkın yanında çok değersizdir; şehvetine esir olanlar ise Allah katında daha değersizdir. Şehvet eseri tatlı yaşar fakat pek acı ölür.
    Şehvet esiri günahları yüzünden, kendini öyle dipsiz bir kuyuya atmıştır ki, ona yetişecek ip bulamıyorum.
    Ben hürüm, öfke beni esir gibi nasıl bağlayabilir? Gönlümde Hak sevgisinden başka bir şey yok. O halde beri gel. Allah’ın yardım ve lütfu seni küfürden (inkardan) kurtardı. Onun merhameti gazabından fazladır. Sen bir taştın Cenab-ı Hak lütfuyla seni mücevher haline getirdi. Ey güçlü pehlivan artık sen bensin, ben senim. Sen Ali oldun, Ali’yi nasıl öldüreyim?
    Ne mübarek bir günah işledi ki kendisini mânen yükseltti. Buna şaşırma. Güller dikenli dallardan çıkmıyor mu? Ömer’in Allah Resulünün canına kast ederek gidişi onu Hak katında kabule çekip götürmedi mi?
    Haydar ve Murtaza unvanlarının sahibi, Peygamber Efendimizin damadı Hazret-i. Ali eski pehlivan, yeni Müslümana anlatmağa devam etti:
    Sana kapıyı açtım, içeri gir. Sen bana tükürmüştün ben sana (eşsiz) hediye veriyorum. Bana cefâ edene  iyilikte bulunursam, vefâ gösterene neler vereceğimi anla. O ebedî kurtuluş hazinesidir.
    Hazret-i Ali, o güçlü, pehlivan düşmanına müsâmaha gösterip öldürmeyerek şöyle dedi:
    Düşmanı gece gündüz gözümle görüyor fakat ona hiç bir kin ve öfke duymuyorum.
    Ölüm görünüşte ölümdür, mânen hayattır. Dünyadan ayrılma, ölümsüzlüğe (bekâya) kavuşmadır. Ana rahmindeki bir çocuğun doğumu, oradan ayrılık fakat dünyaya geliş ve yeni bir hayattır. Benim ebedî hayatım ölümümdedir.
    Bundan sonra o pehlivana şu açıklayıcı sözleri söyledi.
    -Ey pehlivan, başına öldürücü kılıcı indireceğim anda yüzüme tükürüşün nefsime ağır geldi, sana kinlendim. Eğer kılıcı çalsaydım Allah için yaptığım gazânın (dövüşün) yarısı nefsimin isteği ve intikam için olacaktı. Bu Allah’a şirk olur. Dostun camına dostun taşını at.
    O kafir pehlivan, Hazret-i Ali’nin bu anlamlı ve güzel sözlerini işitince kalbinde iman ışığı parladı. Belindeki Hıristiyanlık belirtisi (zünnar) kuşağı atıp iman ederek kurtuldu. Sonra Hazret-i Ali’ye:
    -Ben zulüm tohumu saçmış, seni başka türlü sanmıştım. Sen ilahi bir teraziymişsin. Terazilerin adalet diliymişsin. Sen benim soyum, dostum ve yol gösteren ışığımmışsın.
    Hazret-i Ali cevap verdi:
    Ben gözlere görme, gönüllere sevme hissinin ışığını tutuşturan Allah Resülünün yolundayım. Senin kandilin de onunla aydınlandı. Ben o nur denizi dalgasının kurbanıyım, sen de orada meydana gelen bir incisin.
    Pehlivan, Allah’ın aslanı Ali’ye:
    -Bana kelime-i şehadeti söylet, ben seni zamanın başı gökte başbuğu gördüm.
    Pehlivan Allah’ın birliğine inanarak müslüman oldu. Onun bu ibretli macerası akraba ve kabilesinden hemen elli kadar insanın âşıkane İslama girmesine sebep oldu.
    Hazret-i Ali af ve sevgi kılıcıyla bu kadar insanı (ebedî) ölüm kılıcından kurtardı.
    Sevgi ve anlayış kılıcı çelik kılıçtan daha keskindir, zafer yolunda yüzlerce ordudan daha üstündür.
    Gönülde arzuyu yeşerten de isteğe kavuşturan da sabırdır.
                                              (Şerh-i Mesnevi,c.5,s.1820 / Mesnevi,c.1,s.317)


     

     
     
    GÖRÜŞÜN GÜCÜ BAKIŞIN
    KUVVETİNE GÖREDİR
     
    Sineğin biri, uçarak gelip biraz önce bir eşeğin işediği sidik birikintisi üstünde yüzmekte olan bir saman çöpünün üstüne kondu. Sinek saman çöpü üstünde kendisini gemi kaptanı görmeğe başladı. Kendi kendine:
                - Ben deniz ve gemi hikayesi  okumuş ve bir hayli düşünmüştüm. İşte şu deniz, bu gemi ben de ehliyetli, görüş ve tedbir sahibi bir kaptanım, dedi.
                Deniz üstünde gemisini sürüp duruyordu. Ufacık su birikintisi onun gözüne uçsuz bucaksız görünüyordu. O merkep sidiği sineğe göre hudutsuzdu. Sinekte onu olduğu gibi görecek göz nerde? Onun dünyası görüşüne göreydi. Gözü ne kadarsa denizi de o kadardı. Yanlış yorumcu sinek gibidir, vehmi eşek sidiği, açıklama ve tasavvuru saman çöpüdür.
                Sinek bu yanlış anlayış ve anlatışı terk etse şansı onu devlet kuşu derecesine çıkarır. Bu ibret gözüne sahip olan sinek, sinek değil belki ruhu şeklinden yüce bir şeydir.
                Görüşün gücü bakışın kuvvetine göredir. Pire ile Kartalın görüşü aynı değildir.
                                                                                     (Şerh-i Mesnevi,c.1,s.602-606)


     

     
     
    BUDALANIN DOSTLUĞU DÜŞMANLIKTAN KÖTÜDÜR
     
    Güzel bir çam ormanında dolaşan ayının boynuna saban oku gibi bir yılan dolanmıştı. Korkudan bağıran aslanın acı çığlığını duyan yürekli bir adam koşup ayının imdadına yetişti.
     
    Dünyada dertli ve mazlumların sesini duyar duymaz imdadına koşan aslan yürekli nice adamlar vardır. Onların kulakları mazlumların sesine hassastır. İşitir işitmez yardıma koşarlar. Bu şefkat ve merhamet sahibi kimseler bozuklukları düzelten gizli dertlere deva olan faziletli insanlardır. Yaptıklarından karşılık beklemez, niye yaptın diyenlere onların dert ve çaresizliğinden cevabını verirler.
    Nerede dert varsa deva oraya gider. Su neresi alçaksa oraya akar. Sana (İlahi) rahmet suyu lazımsa alçak gönüllü ol.
    Allah’ın rahmeti sonsuzdur, birbirine tirkelidir, bire kanaat etme hepsini iste.
    (Köpeklere yakışan) tasma gibi hasisliği boynundan çıkar da şu dünyada bahtiyarlık şansına kavuş.
    Şefkatli anne, çocuğum ağlasa da süt versem diye bahane arar. Peygamberimiz Allah’ın analardan şefkatli olduğunu bildirdi. Siz de ağlayın ki Hakk’ın merhamet sütü ihtiyacınıza yetişin.
    Seni yükseklere çeken her sesin yükseklerden geldiğini bil. Seni hırs ve düşkünlüğe sürükleyen her sesi de insanı parçalayan zalim kurdun uluması farzet. Bu yükseklik şüphesiz akıl ve ruh yüksekliğidir.
    Her sebep eserinden yüksektir. Çakmak kıvılcımdan üstündür.
    Bir meclisin baş köşesine uzak olan yer her ne kadar alçaksa da bir yerin yüksekliği şerefiyledir.
    İyi biri büyüklerden birinin altında da otursa gerçekte üst tarafında oturmuş sayılır.
    Ağaçtan maksat meyvedir. İstenilmede meyve önce ağaç sonradır. (Ağacı meyvesi için dikeriz.)
     
    Zavallı ayı, koca yılanın korkusu ile acı acı bağırınca aslan gibi cesur yiğit adam hile ve kurnazlıkla onu yılanın şerrinden kurtardı ve yılanı öldürdü.
    Dünyada ve insanlık içinde ne varsa hepsi yücelikler aleminden gelmiştir. Uyanık ol gözünü yükseklere çevir. Yükseğe bakış göze nur ve kuvvettir.
    Ta baştan sonu görmek görüş sahibi olmana işarettir. Şehvet (ve arzularına esaret) insana mezar sıkıntısı verir.
    İşin sonunu baştan kestirmek gün görmüş, tecrübeli adam işidir. Bu kulaktan dolma bilgiye benzemez.
    Körsen görüş sahibine kafa tutma, onun rehberliğini fırsat bil.
     
    Ayı, yılanın korkunç belasından kurtulunca kendini kurtaran adama sevgi ve minnetle peşine düştü. Uysal bir dost gibi ondan ayrılmadı. Ayı, canını kurtaran adamla beraber giderken yaz sıcağında adam yorulup bir ağaç altına oturdu. Yakınlarından geçen bir çiftçi ayıyla adamın dostça yakınlığını görünce şaşırıp sordu:
    -Birader bu ne hal? Ayıyla bu derece dostluk niye? Ayı senin neyin olur? dedi. Adam ayının başından geçenleri kısaca anlattıktan sonra:
    -Ayıyı yılan belasından kurtarınca minnettarlıkla bana bağlandı, dedi. Çiftçi kuşkulu bir şekilde içinden “Budala” dedikten sonra:
    -Ayıya itimat etme! Dedi.
    Budalanın dostluğu düşmanlıktan kötüdür. Ondan tek kurtuluş yanından kovmaktır.
    Adam, çiftçinin öğüdüne karşı:
    -Bizi kıskanma. Ayılığına bakma da sen ondaki sevgiyi gör, dedi. Çiftçi:
    -Safların sevgisi aldatıcıdır. Bana kıskanç, haset diyorsun benim hasedim onun sevgisinden çok iyidir. Benimle gel, ayıyı insana tercih etme.
    -Bırak hasetlenmeği de işine bak.
    -İşim buydu yani seni tehlikeden kurtarmaktı ama şansın yokmuş. Ey şerefli dost, bizi ayıdan aşağı belleme. Onu bırak da arkadaş lazımsa ben olayım. Allah’tan içime doğdu. Başına gelecek bela kalbimi ürpertiyor.
    Çiftçi alçak gönüllükle daha bir çok söz söyledi. Ama kötü zamanından dolayı berikinin kulağına gitmedi. Kendini ve yaptığını bir şey zannetti. Çiftçi çaresiz kalınca:
    -Akıllı dost değilmişsin, benden söylemesi, gidiyorum, dedi. Adam:
    -Çok münasebetsiz oldun, git, git diye bağırdı. Çiftçi hâlâ ısrar ediyordu:
    -Ben senin düşmanın değilim. Benimle gelirsen iyiliğine, dedi. Adam esneyerek cevap verdi:
    -Uykum var. Bırak beni de işine git.
    -Hayırlı bir dostun, akıllı bir arkadaşın yanında uyuman daha iyi olur.
    Şeyh Sadi: “Körün gittiği yolda kuyu olduğunu görüp de ses çıkarmazsam günaha girerim” demiş.
    Adam, çiftçinin söz ve ısrarına öfkelenip ona sırt çevirerek kendi kendine:
    -Galiba benden bir menfaati var. Beni ayıdan ayırmağa bahse girmiş gibi, dedi. Kafasındaki mikrop, ayının uysallığını bir insanın samimi dostluk ve öğütlerine tercih ettirdi.
    Sapıklık kimi cezbeder (çeker)? Sapıkları. Tembellere ne hoş gelir?  Tembellik.
    Her cins kendi cinsinden olanı çeker, öküz, aslana doğru gider mi?
    Hazret-i Ebubekir, Muhammed Mustafa’nın hoş kokusunu alınca bu yüz yalancı değildir diyerek müslüman oldu. Ebu Cehil, Peygamberin parmağının işareti ile ayı ikiye ayırma “şakk-ı kamer” mucizesini gördüğü halde peygamberliğini kabul etmedi.
    İlahi aşk derdi olmayan cahile, gerçeği ne kadar gösterseler görmez.
    Gönül aynası saf, tertemiz olmayan, sathındaki aksin çirkin veya güzelliğini fark edemez.
     
    Çiftçi sözlerinin boşa gittiğini görünce kendi kendine: Ben söyledikçe inadı ve kalbinin bozukluğu artıyor. Demek ki buna nasihat yolu kapalı, dedi.
    Senin ilaç olarak sunduğun öğüt onların dert ve nefretini artırıyorsa bırak, sözleri isteyen ve anlayana söyle. (Abese süresini hatırla.)
    Çiftçi bırakıp gidince adam, olduğu yerde uzanıp uykuya daldı. Adam uyuyunca bir sinek gelip yüzüne kondu. Ayı bir hareketle sineği kovdu. Ama sinek gitmek nedir bilmiyordu. Ayı kovdukça geliyor, kovaladıkça tekrar konuyordu.
    Ayı sineğe kızdı. Gidip kenardan kocaman bir kaya parçasını kucakladı. Getirip adamın yüzüne konmuş olan sineğe fırlattı. Koca kaya, adamın kafasını parçalayıp öldürdü.
     
    Ahmağın sevgisi ayının sevgisine benzer. Kimi sevgi, sevgisi kindir.
    Ahmağın verdiği söz haraptır. Onun sözü kuvvetli, vefası zayıftır.
    Doğru sözlü olmayanın sözüne de yeminine de inanma.
    Yeminsiz sözünü tutmayan, yeminli hiç tutmaz. Çünkü nefsi bağlanmağa kızar.
    Kur’an, akdinizde ve sözünüzde vefalı olmağı buyurdu. Yeminle Allah’ı sözüne vekil gösteren, kiminle sözleştiğini bilen kimse, vücudunu iplik yapıp ahdinin etrafında döner.
                                   (Şerh-i Mesnevi,c.7,s.610-670  / Mesnevi,c.2,s.150)


     

     
    GÜCÜN YETTİKÇE AYRILIKTAN YANA GİTME
     
    Hazret-i Musa yolda giderken bir çoban gördü. Çoban, güzel Rabb’im, sen neredesin, sana hizmet edeyim. Çarığını dikip başını tarayayım. Ey Allah’ım senin elbiseni yıkayıp bitlerini öldüreyim. Sıcak süt getirip elini öpeyim, ayağını ovayım. Uykun gelince yatacağın yeri süpüreyim. Bütün keçilerim, davarım yoluna kurban olası Rabb’im. Ey ayrılığından yanıp yakardığım yüce Mevlâ, diyerek münasebetsiz laflar ediyordu.
    Musa Peygamber durup çobana:
    -Bunları kime söylüyorsun? Diye sordu. Çoban:
    -Yerle gök kudretiyle meydana gelen, bizi yaratan Allah’a söylüyorum, dedi. Hazret-i Musa:
    -Hey, kendine gel, çıldırdın mı? Sen Müslüman olmadan kâfir oldun. Bunlar ne saçma ve hatalı söz? Din kumaşını pörsüttün. Çarık, dolak gibi şeyler senin gibilere lazım. La teşbih (benzetmede hata olmasın) bir güneşe bunlar yakışır mı? Dilini tutmazsan Hakk’ın ateşi halkı yakar. Hakk’ın ateşi gelmemişse bu Hak’tan hakikatten uzaklığın dumanı ne? Allah’ın her şeye gücü yettiğini yeğane hâkim ve kudret sahibi olduğunu biliyorsan bu terbiyesizlik niye? Dedi.
    Delinin dostluğu hakikatte düşmanlıktır.
    Bu sözleri dayına veya amcana mı söylüyorsun? Sütü ihtiyacı olan içer, çarığı ayağa muhtaç olan giyer. Eğer sözlerin Cenab-ı Hakk’ın benimle işitir, benimle görür buyurduğu seçkin kulları içinse yine faydasız
    .
    Kur’an Peygamber’in diliyle indirildi fakat kim ona Allah kelamı değildir derse kâfir olur.
    Allah’ın sevdiği seçkin kulları için edebsizce söz edenlerin kalbi ölür, amel defteri kararır.
    Kadın erkek hepsi insan olmasına rağmen sen bir erkeğe Fatıma diyecek olsan, o adam, yumuşak huylu biri bile olsa, seni öldürmeğe kalkar. Fatıma ismi (Peygamberimizin sevgili kızının ismi olarak) kadınlar arasında övüldüğü halde erkeğe söylenince mızrak yarası olur.
    Çoban, Hz. Musa’nın sözlerini işitince üzüldü:
    -Ey Musa, sen ağzımı diktin (dilimi tuttun), beni perişan edip canımı yaktın, diyerek yakasını yırttı. Hararetli bir ah çekip çöle doğru yürüdü.
    Bunun üzerine Hak Teâla’dan Hazret-i Musa’ya vahiy geldi:
    Bizim kulumuzu bizden ayırdın. Sen kullarımı bana ulaştırmak için mi, ayırmak için mi geldin?
     
    Gücün yettikçe ayrılıktan yana gitme, katımda en sevimsiz şey karısını boşayıp ayrılmaktır.
    Herkese bir hayat ve dil veren Allah dile ve söze değil, ruha ve hale bakar.
    Ben aşk ateşi isterim, kalbinde ateşi uyandırmağa çalış. Ruhunda aşk ateşini parıldat, fikir ve sözlerini onunla yak.
    Âşıklar her an tutuşup yanar. Harap köyden vergi alınmaz.
    Sevgi dolu birine hatalısın deme. Şehidin cesedi kanlı da olsa yıkama. Kabe’de kıble tarafı aranır mı? Dalgıca kar ayakkabısı takma ihtiyacı var mı? Âşıkların milleti ve mezhebi (yolu) Allah’tır. Âşık gam denizine düşse üzülmez.
    Cenab-ı Hak, Hazret-i Musa’ya bu sözleri söyleyince Musa Peygamber birkaç defa kendinden geçti. Hak’tan bu azarı işitince çölde çobanın izini takip ederek koştu. Süratinden yolun tozlarını kaldırdı.
    Tutkun (cezbeli) adamın adımı ve izi başkalarınınkine benzemez.
    Nihayet çobanı buldu ve ona:
    -Müjdemi ver. Cenab-ı Hak sana izin verdi. Gönlünün istediğini söyle. Senin küfrün din, dininse can nurudur, dedi. Çoban cevabında:
    -Ey Musa, ben artık sözden geçtim. Sen bir kamçı vurdun, atım sıçrayıp gökleri geçti. Artık halim söze sığmaz.
     
    Aynada gördüğün şekil senin aksindir, aynanın değil.
    Neyzenin üflediği o yakıcı ve güzel sesi, neyzenin gücüne değil, neyin güzelliğine bağla.
    Allah’a hamd ve şükrün ne kadar iyi olursa olsun onun kabulü Hakk’ın rahmeti eseridir.
    Kan pistir fakat suyla temizlenir. İnsanın içinde öyle pislikler vardır ki Allah’ın iyilik ve lütuf suyu dışında bir işle temizlenmez.
    Keşke Hakk’ın huzurunda secde ederken Kabe’ye dönseydin ve daha önemlisi secdede “Ey yüce Rabbim seni şanına layık olmayan şeylerden tenzih ederim” dediğini bilseydin.
    Allah’ın eseriyle topraktaki pislikler yok olup ondan güller biter, pislikler örtülerek gül goncaları yetişir. Kafirler bu toprak kadar bile olamadılar. Onlarda gül ve meyve yerine bozgunculuk yeşerdi.
    İnsanın yüzünü geriye çevirmesi dünya düşkünlüğünden, gideceği yola bakması doğruluk ve niyazdandır.
    Ruh yüceliklere meyilli olursa Hakk’a doğru yükselir. Başını yere eğen batmış demektir. Allah batanları sevmez.      (Şerh-i Mesnevi,c.7,s.580/Mesnevi,c.2,s.137)
    DENİZ BİLGİSİNE SAHİPSEN DENİZE DAL
     
    Açık denizde yolculuk için bir nahiv (dil) âlimi bir gemiye bindi ve sefer başladı. Bir müddet sonra kendini beğenmiş, gururlu dil uzmanı nahivci gemi kaptanına yönelerek:
    -Kaptan, hiç nahiv (dil ilmi) okudun mu? Diye sordu. Gemici omuzunu silkerek:
    -Okumadım, cevabını verince nahivci:
    -Ömrünün yarısı boşa gitmiş, dedi.
    Gemicinin bu sözle kalbi kırıldı ve kızdı ise de o anda susmağı konuşmağa tercih ederek karşılık vermedi. Aradan çok  geçmeden şiddetli bir rüzgar çıktı. Rüzgar, deniz yüzünde talaş gibi oynayan gemiyi bir girdaba doğru sürükleyince kaptan yüksek sesle korkudan sığınacak yer arayan nahivciye:
    -Hoca, söyle bakalım yüzme bilir misin? Diye sordu. Nahivci:
    -Ey tatlı sözlü, güler yüzlü kaptan, bilmem, deyince, gemici:
    -Ey nahivci, gitti ömrünün tamamı dedi. Çünkü bu gemi girdapta batacak. Burada nahiv (dil) ilmi değil mahiv (deniz) ilmi, yüzme lazım. Deniz bilgisine sahipsen korkusuzca denize dal.
    Deniz suyu ölüyü üstünde taşır. Denize düşen diri nasıl kurtulur? İnsanî isteklerini öldürebilirsen sırlar denizi seni başının üstünde taşır.
    Ey herkese eşek diyen kendini beğenmiş, işte sen de eşek gibi buz üstünde kalakaldın. Adım atacak halin yok.


     

     
     
     
    BAŞINDA YARA OLAN MERHEMİNİ KENDİ BAŞINA SÜRMELİ
     
    Dört müslüman Hindli bir mescide girdi. Her biri aklında bir düşünceyle namaza durdu. Biri vaktin namazını edâ, biri geçmiş bir namazını kaza için diğerleri de birer dert ve istek niyetiyle namaza başladılar.
    Onlar namazda iken mescidin kapısı aralanıp içeri müezzin girdi. Namaz kılan Hindlinin biri müezzini görünce ağzından:
    -Ey müezzin, ezan okundu mu daha vakit var mı diye bir söz kaçırdı.
    Namazdaki ikinci Hindli arkadaşının namazda konuştuğunu görünce:
    -Hey dost, namazda konuşulmaz, namazın bozuldu, dedi. Bu defa üçüncü Hinli ikinciye:
    -Bey amca, onu ne kınıyorsun? Kendine bak kendini kına, sen de konuştun, dedi. Dördüncü Hindli ise:
    -Çok şükür Allah’a üçünün düştüğü kuyuya düşmedim. Benim namazım bozulmadı, dedi. Aslında namaz içinde dünya kelamı ettikleri için dördünün de namazı bozuldu.
    Bir kimsenin aybını söyleyen, ayıbı söylenenden daha fazla sapıklığa düşer.
    Canların en bahtiyarı kendi ayıp ve kusurunu görendir.
    Başında yara ve çıban olan merhemini kendi başına sürmelidir.
    Kendini ayıplamak (hatasını görmek) o ayıbın yeğâne ilacıdır.
    Bir mü’mini kınamana sebep olan bir ayıp sende yok diye kendine fazla güvenme. Aynı kusur sende de görülebilir. Peygamber Efendimiz: Din kardeşini bir kusurundan dolayı kim ayıplarsa ölmeden önce mutlaka o günahı işler, buyurdu.
    Delikanlı, kendi sakalın bitmeden sakalı yok diye köseleri ayıplama.
                                         (Şerh-i Mesnevi,c.8,s.907-911 / Mesnevi,,c.2,s.232)


     

     
    GÜNEŞ VARKEN
    KARANLIĞA MEYL ETME
     
                Yahudiler arasında Hazret-i İsa düşmanı, Hıristiyanlara zulüm edip kan döken zâlim bir hükümdar vardı.          O kalbi kin ocağı ve görüşü kıt padişah, peygamberlerin hepsinin insanlara Allah’ın emir ve yasaklarını bildirmek için Hak katından gönderilmiş Rabb’in birer elçileri olduğunu bilmiyordu:
    -Ben Musa’nın dininin koruyucu ve yardımcısıyım,
    diyerek yüz binlerce insanı öldürdü.
                Yahudi hükümdarın sapık ve suyun üstüne düğüm vuracak kadar hilesi kuvvetli bir veziri vardı. Hükümdara.
                - Padişahım Hıristiyanları tek tek öldürmenin faydası yok. Onlar dinlerini  gizleyip canlarını kurtarırlar, dedi. Padişah:
                - O halde nasıl bir tedbir alalım da İsevîliğin yayılmasına engel olalım? Dinini gizleyen tek hükümdar kalmasın? 
                 Vezir cevap verdi:
                 - Şahım beni dinini gizleyen bir Hıristiyanmışım
    gibi tutuklat; elimi, kulağımı, burnumu kestir. Acı bir hükümle dört yol ağzında kalabalık bir meydanda darağacı kurdur, insafsızca idam emrimi ver. Bir şefaatçi çıkıp senden affımı dilesin. Sonra da beni uzak bir şehre sür ki, Hıristiyanlar arasında fitne ve karışıklık çıkarayım. Sürgün yerinde gizli gizli çalışıp “Hıristiyan olduğumu şahın belasından gizliyordum. Padişah inancımı anlayıp canıma okudu. Ve bana : “Senin sözün,  içinde iğne bulunan ekmek gibidir. Kalbini de okudum, dedi” Eğer İsa’nın dini yardımcım olmasaydı Şah beni çıfıtcasına parçalatacaktı. İsa için canımı feda eder, başımı veririm. Bundan dolayı kendimi yüz bin kere minnettar sayarım. Hıristiyanlık bilgim derindir. O temiz dini cahillerin ziyana uğratmasından korkuyorum. Şükür ki çıfıtlıktan kurtulup Hıristiyanlık zünnarını  (kuşağını) kuşanarak bu dinin rehberi olduk. Musa’nın dini ve getirdiği kitap (Zebur) bozulduğu için Allah İsa’yı gönderdi.  Şimdi İsa devri, onun sırlarını candan gönülden dinleyiniz.
    Vezir tasarladığı hileleri böylece sayıp dökünce Pa-
    dişahın  gönlünde endişe kalmadı. İçten içe bu ince hilelerinden dolayı veziri takdir etti.  Vezirin söylediği tak-tikleri aynen tatbik etti. Halk vezirin suç ve cezasına hayran kaldı. Padişah, veziri Hıristiyanların en kalabalık olduğu şehre sürdü.
                Vezir sürgün şehrine varır varmaz mezhep bayrağını açıp davete başladı. Yüz binlerce Hıristiyan, inançlarının büyük fedaisinin başına toplandı. Vezir İncil’i anlatmakla işe başladı. Görünüşte dini hükümleri anlatıyordu, gizliden gizliye ve gerçekte ise yaptığı, kuş avcılarının kuş sesi taklidi ve tuzağı gibiydi.
                Kısa zamanda Hıristiyanlar bütünüyle vezire bağlandılar. Sevgisini kalplerine ektiler. Onu İsa’nın vekili kabul ettiler. Oysa o vezir şerrinden Allah’a sığınılacak sahtekar, lânetli bir deccaldi.
     
                Ey Allah’ım dünyada binlerce tuzak ve tane var; biz ise aç ve hırslı kuşlar gibiyiz. Biz şahin de olsak, anka da her an bir tuzağa yakalanıyoruz.
                Yüce Rabb’im bizi her an tuzağın birinden kurtarıyorsun, biz diğer tuzağa gidiyoruz.
                Dünya ambarında buğday topluyoruz fakat topladığımızı kaybediyoruz. Aklımızı başımıza alıp buğdayın gizlice eksilmesinin farenin hilesinden olduğunu anlamıyoruz. Meğer fare ambarımızı delip harap etmiş. Ey can farenin çaresine bak. Onu defet de öyle buğday topla. Bütün güzelliklerin özü, büyükler büyüğü sevgili Peygamberimizin: “Namaz ancak kalp huzuru ile tamam olur.” anlamındaki hadisini duy.
                Eğer ambarında hırsız bir fare bulunmasaydı kırk yıllık ibadet ve iyilik buğdayı nereye giderdi? 
                Her günkü iyilik ve doğruluk azar azar  da olsa damlaya damlaya göl olur misali niçin ambarımızda toplanmıyor?
                İbadeti zedeleyen vesveseyi (kuruntuyu) ve onu veren şeytanı defetmenin çaresine bak.
                Ya İlahi, sen bizimle olur ve bizi korursan ayaklarımızın altında yüz binlerce tuzak da olsa önemi yok.
                Ya Rabbi, yardımın bizimle olunca o alçak hırsızlardan ne korkumuz olur?
                Ey, Allah’ım sen her gece ruhları ceset tuzağından, ten kafesinden kurtarır, kimsenin hâkimi ve mahkumu olmaktan hür kılarsın.
                Zindandaki mahkumlar gece uykuda hapishanede olduklarından habersizdirler. Amirlerle memurlar da vazife ve devletten habersizdirler. Uykuda ne kaybetme, ne kazanma endişesi, ne şu, ne bu tasası var. Kalp gözü açık olanlar uyanıkken de böyledir.
                Yazı yazan eli görmeyen insan kalemin hareketini kalemden sanır.
                Gece uykuda. Halkın canları ruhlar âlemine gider, bedenleri yatakta dinlenir. Sonra ilahi bir işaretle ruhlar tuzak (yani cesetlerine) döner. Tekrar iş ve hüküm altına girer.
                Bu haller : Uyku ölümün kardeşidir, hadisinin sırlarıdır.
                Kuş yüksekten uçarken gölgesi de yer üstünde kuş gibi gider. Budala gölgeyi avlamak için peşine düşer, takatten kesilir. Gölgeye okunu ata ata okluğu (tirkeşi) boşalır. İnsanın da gölge avlama, hayal peşinde koşmaktan, boşa  ok atmaktan ömür okluğu boşalmış, hayatı heder olmuştur.
                Bu vadide rehbersiz gitme, Hz. İbrahim gibi: Ben batanları sevmem, de. Git gölgenin göstermesiyle güneşi bul. Yaratılmıştan yaratanı tanı.
                Hakka erme yolunda hasetten tehlikeli geçit yoktur.   Haset etmeyen kimselere ne mutlu.
                Bu ceset bir haset yuvasıdır. Allah bazılarını temizlemiştir.
                Aslı toprak olmakla beraber, insan cesedi nur hazinesidir.
                Kimseye haset etmeyen birine hasetliğe kalkarsan kalbine karanlıklar çöker.
                Hak dostlarına toprak gibi alçak gönüllü ol. Hasedin başına toprak saçarak onu rezil et.
     
                Alçak Yahudi vezirin içi dışı hasetti. Bu yolda elini kulağını verip kazandığı güvenle zavallılara iğnesinin zehrini akıtacaktı.
     
                Koku alamayan kimsenin burnu yok demektir. Güzel koku da cennete ait kokudur.
                Bir insan manevî koku alıp da nimetin şükrünü yerine getirmezse nankörlük olur, onu mahveder. Şükret, şükredenlerin kulu kölesi ol. Nimetler şükürle devam eder.
     
                Vezir gibi halkı sapıtmayı sermaye yapma, herkesi inanç ve ibadetinden alıkoyma. O kâfir vezir, dindar kılığına girmiş bir sahtekardı. Manevî tat ve lezzetten hissesi olanlar vezirin sözlerinde saklı zehri seziyorlar.  Fakat taraftar bulamıyorlardı. Vezir açığını nükteli sözlerle örtüyor, sözleri içine zehir karıştırılmış şeker şerbetine benziyordu.
                Vezir görünürde: Hak yoluna gayretli ol diyor, alttan alta ise tembellik ve miskinliği tavsiye ediyordu
    .
                Gümüşün yüzü beyaz ve parlaktır ama eli elbiseyi karartır.
                Ateş alevi ile kırmızı görünür, yalayıp yedikleri ise kapkara kesilir.
     
                Veziri dinleyenler bilgili ve anlayışlı değilse boyunlarına halka geçmişe dönüyorlardı. Hıristiyanların altı sene tek dayanak ve sığınağı vezir oldu. İsevîler dinlerini ve gönüllerini ona verip emrine canlarını verecek hale geldiler.
                Vezir hükümdarla gizli haberleşmeye devam ediyordu. Hükümdar vezirin  çalışmalarından memnun: Kalbimdeki endişeyi gider, sonuca tez elden yaklaş diyordu. Vezir ise cevabında: Şahım, şimdi Hıristiyanlık içine fitne tohumları saçmakla meşgulüm diyordu.
                Hıristiyanların idare bakımından on iki beyliği vardı. Her grup bir beyin emrindeydi. On iki bey bütün halkı ile kötü maksatlı vezirin itâatine girmiş, adeta kölesi olmuştu. Vezir öleceksiniz dese her biri ağızlarını kıpırdatmadan o an, o saat huzurunda can verirlerdi. Vezir bu güven ve bağlılığı sağladıktan sonra her bey için ayrı bir mektup ve şeref nişanı hazırladı. Her mektubun içi, görünüşü ve tavsiyesi  başka ve hükümleri birbirine aykırıydı.
                Mektubun birinde, dünyadan el etek çekmeyi ve açlığı tavsiye ederek günahlardan dönüşün yolu gösteriliyor, diğerinde dünyadan el etek çekme ve açlığın gereksizliği ile kurtuluşun cömertlikte olduğu söyleniyordu.
                Mektubun birinde, açlık ve  cömertlikle yardım Allah’a isyandır diyordu.
                Mektubun birinde, üzüntü ve sevinç günlerinde Allah’a bağlanmak ve boyun eğmekten başkası hile ve tuzaktır. Diğerinde: vacip olan hizmettir, bağlılık ve boyun eğme suçtur, diyordu.
                Mektubun birinde, dinin emir ve yasakları bizim yapmamız için değil, yapamayacağımızı ve zorluğunu bize anlatmak içindir. Tâ ki zayıflığımızı görüp Hakk’ın kudretini anlayalım, diyor.
                Mektubun diğerinde, kendini zayıf ve güçsüz görme. Aklını başına al, kendini aciz görmek Allah’ın nimetine nankörlüktür. Kendi kudretini gör ve bunu Rabb’inin bir lütfu bil, diyordu.
                Mektubun birinde, kendinde zayıflık ve güç görmekten geç. Göze görülen her şey Allah’ın birliği yolunda manevî bir put sayılır diye yazıyordu.
                Mektubun birinde, bu mumu (ışığı) söndürme, varlığı görüş bu mumladır. Yoksa kavuşma gecesi karanlıkta kalırsın,diyor.
                Mektubun diğerinde, bu mumu (ışığı) söndür. Esere değil eserin sahibine bak, gönül ışığını yak. Mum söndürülünce can mumunun nuru artar, diyordu.
     
                Her kim, samimi bir inanç ve kanâatle dünyadan uzaklaşırsa dünya fazlasıyla ona yaklaşır.
                Dünya gölge gibidir. Yüz çevirilince arkandan gelir, peşine düşünce önünden kaçar.
     
                Mektubun birinde, Allah’ın sana verdikleri senin için tatlı ve hoş yarattıklarıdır. Kendini zahmet ve sıkıntıya sokmadan bunları hoşlukla kabul et,diyor.
                Mektubun diğerinde, isteği bırak. Sana tatlı ve hoş gelenler Hakk’ın ret ettiği kötü şeylerdir yazıyordu.
                Mektubun birinde, Allah’ın lütfettiği şeyler kalbe huzur, ruha gıdadır. Bitki ve çiçek yetiştirilmeyen yer çoraklaşır, diyor.
                Mektubun birinde, kendine bir üstat önder bul. Yaratılış icabı şu veya bu soydan gelmen sonu görmene yetmez. Milletler kendi düşüncelerinin doğruluğuna güvendikleri için felaket ve perişanlığa düştüler. Sonu görmek oyuncakla oynamak kadar kolay değildir. Yoksa bunca din ve mezhep kavgası çıkar mıydı? Diyordu.
                Mektubun diğerinde, hakiki üstat Allah’tır, onu tanıdığın için üstat sensin. Adam ol da şunun bunun emrine girme. Kendi başının çaresine bak, diyor.
                Mektubun birinde her şeyin aslı birdir. İki gören şaşkın ve şaşıdır, diyordu.
                Mektubun diğerinde yüz nasıl olur da bir olur. Böyle düşünen deli olmalı diye yazıyordu.
     İsa dinin düşmanı Yahudi vezir  birbirine zıt, biri zehir, öbürü şeker on iki mektup yazıp on iki beye gönderdi.
     
    Sen zehirden ve şekerden vazgeçmeden birlik bahçesinden nasıl koku alabilirsin?
    Yüz renkteki elbise dinin saf küpünde sabah rüzgarı gibi sade ve tek renk olur. (Eşyadaki bin renk bir güneşin ışığıyladır.)
    Toprak emindir. Ona ne ekersen hıyanet görmeden ektiğin cinsten fazlası ile alırsın.
    İlkbahar mevsimi, hakkın fermanını getirmedikçe toprak içindeki sırları gösteremez.
    Cenabı hak, toprak gibi bir cansıza bu haberi alma ve vazifesinde doğru olma özelliğini vermiştir.
    Dünya senin gözünde çok büyük ve sınırsız görünse de Allah’ın kudreti karşısında zerre bile değildir. Bu dünya ruhlarımız için bir hapishanedir. Sahradan yana gidiniz.
    (Allah) Firavunun yüz binlerce mızraklı ordusunu, Musa’nın tek asası ile kırdı.
    Yüz binlerce şiir defteri ümmi Peygamberin sözleri karşısında utanç vesilesi oldu. (Kabe’nin duvarında asılı kasideyi şairin kız kardeşi “Muhammed’in söyledikleri yanında yakışmaz” diye indirdi
    .
    Allah Teala  kendine güvenen dağ gibi kalpleri yerinden oynattı, nice kurnaz kuşu ayaklarından yakalattı.
    Kafayı çalıştırmak herkesin anlayamadığı şeylere akıl erdirmek yol değil. Allah’ın iyilik ve lütfu saracak kırık, yapacak yıkık arar.
    Ruhun yeni yüceliklere götürürken sen su ve çamura kötü huyuna uyarak alçaklık bataklığına düştün.
    Dünyayı baştan başa bembeyaz kar kaplasa güneşin harareti bir bakışta onu eritiverir.
     
    Vezirle onun gibi binlercesinin hilesini Allah bir kıvılcımla yok eder. Düşündükleri hileleri mazlumlara ibret dersi, zehirli suya benzeyen bozgunculuklarını haksızlığa uğrayanlara şerbete çevirir.
     
    Allah dilerse zan ve şüphe doğuracak bir sözü imana, kin ve düşmanlık sebebini sevgi ve dostluğa dönderir.
    Hazret-i İbrahim’i ateşte ferahlandırarak, korkuyu ruhun güvenliğine vasıta kılar.
     
    Vezir başka bir hileye daha girdi. Dini konuşma ve vaazı bırakıp yalnızlık köşesine (halvet) çekildi. Öğrencileri ile kendini dinleyen halk ayrılık ateşine düştü. Kavuşma isteğiyle ağlaşıp dışarı çıkması için yalvarmağa başladı. Talebeleri:
    - Sensiz bize kurtuluş ışığı yok. Yeden  olmazsa körün hali nasıl olur? Allah aşkına daha fazla bekletme. Biz çocuğuz, sen dadı, gölgeni başımızdan eksik etme.
    Sonra Hıristiyan beyleri vezire ricaya geldiler:
    - Ey kerim olan vezir, sensiz dinde ve gönülde yetim kaldık. Allah aşkına daha fazla cefa etme. Bugünü yarına bırakmadan lütfet yalnızlık köşesinden (halvetten) çık. Sana âşık gönüller sensiz sapıklığa düşecekler.Senin ayrılığınla herkes karada kalmış balık gibi çırpınıyor, derenin bendini aç da suyu bırak.Allah için halkın feryadına koş, imdadına yetiş, dediler.
    Vezir yerinden şu cevabı verdi:
    -Ey dedikodu için tutulmuş gevezeler, kulağınıza pamuk tıkayın, gözünüzdeki his bağını çözüp atın.
    Basit ve küçük şeylerden zevk alanlar gerçek zevki  anlayamazlar.
    Talebeleri:
    -Kaçmak için fırsat mı arıyorsun?  Bize eziyet etme.
     
    İnsanlara başarabilecekleri işi buyur, hayvanlara taşıyabilecekleri yükü vur.
    Her kuşun yemi cüssesine (yapısına ) göredir. İncir her kuşa lokma olabilir mi?
     Süt bebeğine ekmek verirsen hazmedemeyip ölür. O diş çıkarınca ekmeği kendi arar.
     Kanadı bitmemiş kuş yavrusu uçmaya kalkışırsa düşüp yırtıcı bir kedinin lokması olur.
     
    Nutkun şeytanı susturur. Sözlerin bize akıl olur. Sen bir denizsin seninle kuruluktan kurtuluruz. Seninle yeryüzünde bulunmak bize yalnız başına göklere çıkmaktan iyidir. Gökler görünüşte yüksektir. Ama manevî yükseklik  ve temiz ruhlara aittir.
                Vezir katı davranmağa devam etti:
      - O delillerinizi kısa kesin. Öğütlerime kalbinizde yer açın. Ben güvendiğiniz biri isem göklere yer desem bile suçlandırılmamalıyım. Ben kalp halleri ile meşgulüm,  dışarı çıkamam.
                Kendine bağlı olanlar :
               -Ey vezir sana sözlerimiz inkar kabilinden değil. Ayrılığınla gözümüz yaşlı. Biz saz gibiyiz, mızrabı sensin, inilti senden. Biz ney gibiyiz yakıcı tesirli sesimiz senden. Biz dağ gibiyiz, yankı senden.
     
                Bizler aslan gibiyiz. Ama bayrak üstündeki resim aslanı, saldırışımız rüzgarın etkisiyle. Aslanın saldırışı  ortada fakat rüzgar gizli, bu gizli eksik olmasın.
                Ey Rabb’im bizim rüzgarımız da varlığımız da sensin. Bizi yarattın, yokluğa varlık lezzetini tattırdın. Rabb’im verdiğin nimet ve iyiliklerin  lezzetini kesme. Nakış nakkaş (nakşı yapan) ile nasıl uğraşır?
                Biz yoktuk, isteğimiz de yoktu, lütfun söylemediklerimizi işitti.
                Süs, süsü yapan  kalem karşısında ana karnındaki çocuk gibi âciz ve çaresiziz.
                Yaratanın kudreti yanında yaratıklar nakış iğnesi önünde gergefin haline benzer. İnsanın iradesi yok, yaptığından sorumlu değilse bu hayıflanma, keder ve utanma nereden ileri geliyor?
                Hastalıkta elem ve sıhhate hasret vardır. Hastalık vakti uyanıklık demidir.
     
                Hastalıkta hatalarına pişman olur, tövbe edersin. Günahın çirkinliğini anlar yola gelmeye niyetlenir ibadetlerini aksatmayacağına ahd edersin. Hastalık dert ve uyanıklık veriyor. Dertli olan (yücelerin) mânâ kokusunu alır. En dertli insan en uyanık insandır.
                Allah’ın yüce kudretini görmüyorsan, görüyorum deme. Görüyorsan gördüğünün belirtisi nerede? Her kuş kendi cinsinden yana uçar. Kâfirler çamur cinsinden oldukları için batak ve zindana, peygamberler yücelik cinsinden oldukları için gönül yüceliğine giderler.
     
                Vezir yalnızlık köşesinden dışarıdakilere seslendi:
                - Ey bağlılarım. Bilin ki, İsa bana, dost ve akrabandan uzak dur diye haber gönderdi. Yüzünü duvara çevir, yalnız kal. Dedi. Artık konuşmama izin yok. Ben ölmüşüm. Allah’a ısmarladık. Gayri dördüncü katta İsa’nın yanındayım.    
                Hemen Hıristiyan beylerini çağırdı. Tek tek görüşüp konuştu. Her birine İsa dininde artık Hakk’ın vekili ve benim halifem sensin. Öbür beyler sana bağlı olup emrine uyacaklar. Baş kaldıran beyi yakala öldür. Yalnız ben sağ olduğum müddetçe bu söz ve vasiyetimi kimseye söyleme. Ben ölmeden baş olma sevdasına kalkışma. Al şu mektupla İsa’nın dininin hükümlerini ümmete oku.
                Vezir bunun gibi beylerin her birine dinde senden başka vekil yok, dedi. Her birini kutlayıp övdü. Ona söylediğini aynen buna da söyledi. İçi birbirine zıt olan mektuplardan her birini birine verdi. Sonra kapısını kapadı. Sonra kendisini öldürdü. Halk vezirin öldüğünü duyunca kabrinin başı mahşere döndü. Mezarını toprağını başlarına saçıp saçını ve sakalını yoldu.
                Halk bir ay matem tuttuktan sonra: Ey memleketin büyükleri vezirin yerine beylerden hangisi geçecek? Elimizi eteğimizi ona teslim edelim,dediler.
     
                Güneş batıp, gecenin karanlığı yüreğimize çökünce yerine kandilden başka çare yoktur.
                Gül mevsimi geçip gül bahçesi harap olunca gül kokusunu nereden alabiliriz? Gül suyundan.
                Cenabı Hak duyularımızın gözüyle görülemediği için peygamberler onun vekilleridir.
                Görünüşte göz ikidir ama görüş bir.
    Bir yere on ayrı kandil getirseniz, ışıklarına dikkatle baksanız hiç birinin aydınlığını ayıramazsınız. Yüz elma ve ayranın suyunu sıksanız yüz kaybolur bir kalır.
    Her biri bir yana çeken duyu ve isteklerini  Hakk’a kullukta eritip birliği gör. Sen eritmezsen kulu kölesi olduğum Allah onu kendi eritir.
    Elmas kılıcın karşısına kalkansız gelme, kılıç kesmekten utanmaz.
     
    Vezirin ölümü ile halk kalktı yerine bir vekil istedi. Beylerden biri atını ileri sürüp vefalı halka yaklaştı:
    -O zatın vekili ve bu asırda İsa’nın yardımcısı benim, dedi. İşte şu mektup belgem. Bundan sonra başkan benim, emir benden.
    Beylerden diğer biri pusudan fırladı. Koltuğunun altından çıkardığı mektup belgeyle ortaya atıldı. Diğer beyler de kılıçlarını çekip meydana at sürdüler. Her birinin elinde bir mektupla azgın filler birbirlerine girdiler. Yüz binlerce Hıristiyan öldü, öldürüldü. Kesilmiş kellerden kulecikler oluştu. Kan sel gibi aktı. Dağ gibi toz bulutu dünyayı kapladı. Vezirin ektiği fitne tohumu başlarına âfet oldu. Cevizler kırıldı, içi olanların temiz ruhu kaldı.
     
    Ölüm ceviz  veya fındığı kırmak gibidir. İçi sağlam olan alınır, çürük olan rezilce atılır. Ey şekil düşkünü, özünü düzeltmeğe çalış. İyilerle otur, iyilik bul, temiz adam ol.
    Bedendeki mânâsız ruh, şüphesiz kın içinde tahta kılıca benzer. Tahta kılıcın kın içinde kıymeti olabilir, ama çıktığı zaman yanmağa yarar.
    Gül ve açılmış nar bahçenin yüzünü güldürdüğü gibi Hak dostlarının sohbeti de seni iyiler zümresine ulaştırır. Kaya bile olsan gönül eri biri ile karşılaşırsan mücevher haline gelirsin. Temiz insanların sevgisiyle kalbini doldur. Gönlü temiz olanlardan başkasına gönül verme. Ümitsizlik tarafına gitme, ümit kapıları var. Karanlığa meyletme güneşler parlıyor. Gönlün seni temiz kalplilere çeker, bedenin ise su ve çamur batağına.
    Aklını başına al, temiz gönül sahibinin sohbetiyle kalbini gıdalandırır. Mânâ erlerinden ikbâl ve saâdet dile. 
                                                                          (Şerh-i Mesnevi,c.1,s.237-c.2,s.430)


     

     
    TECRÜBELİ BİR AKIL SANA YENİ BİR ŞANS BAĞIŞLAR
     
    Faslı Ebu Abdullah isimli biri üç arkadaşı ile baharat ülkesi Hindistan’a gidiyordu. Bindikleri gemi Hind açıklarında korkunç bir fırtınaya tutuldu. Gemidekiler korkularından el açıp Hakk’a duâ ve niyâzda bulunarak adaklar adarken gemi bir kayaya çarpıp parçalandı. Ebu Abdullah ve üç arkadaşı tutundukları ağaç parçası ile zor bela kıyıya çıktılar.
    Felaket, yorgunluk ve açlıkla perişan vaziyette engin deniz’in kıyısında, gür bir ormanın içinde oturup dinlenmek istediler. Her biri bir diyardan olan bu felaket zedelerden biri o civardandı. Açlıktan ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Ebu Abdullah dostlarına:
    -Kader dostları, arkadaşlar dedi. Açlık gibi büyük bir bela yoktur. Bu ıssız ormanda bunun için avlanmaktan başka da çare yok. Yalnız dikkat edelim. Allah aşkına buralarda çok bulunan fil yavrularına dokunmayalım.
    Arkadaşlarından biri:
    -Niçin? Diye sordu. Onun eti yenmez mi?
    -Sözlerime candan gönülden kulak verin.
    Çevremizde çokça fil yavrusu vardır. Bu taze, körpe ve etli yavruları görünce canınız onları avlamak isteyebilir.
    -Aç değil miyiz? Taze, semiz yavruları avlamanın ne sakıncası var?
    -Ormanın içinde kendi halince oynayan bu sevimli yavruların anneleri bir kenarda pusuda bekler. Yavrusu için yüz fersahlık mesafeyi ah ve figan ile ağlayarak dolaşır. Böyle bir filin hortumundan adeta ateş çıkar. Onun için yavrusunu yemekten sakının, dedi.
     
    Oğul, veliler Hakk’ın çocukları gibidir. Onlar gizli açık Hak’tan haberdardır. Onlar için kötü söz ve fikirde bulunma. Yoksa Allah onların  canı için senden intikam alır. Veliler imtihan ve tecrübe için yoksul ve yetim halinde görünürler.
    Hadis-i şerifte: Bir veliye ikramda bulunan bana ikramda bulunmuş, ona eziyet eden bana eziyet etmiş sayılır, buyruldu. Peygamberimize velilerin kim olduğu sorulunca: Görüldükleri zaman Allah akla gelendir, dedi.
    Keskin bakışlı, uzakları gören biri olduğun halde deveden ancak yükü görüyorsan sen tuhaf bir körsün yalnız işine geleni görüp biliyorsan, ayı gibi maksatsız oynarsın.
     
    Fil yavrularını avlamayın ve yemeyin diyen Ebu Abdullah’a arkadaşları karşı çıktılar. İçlerinden biri hiddetle bağırdı:
    -File gösterecek değiliz ya. Sonunda kemiklerini yere gömer izini kaybederiz, dedi. Fakat o bilgili dost, arkadaşlarını düşünerek öğüdüne devam etti:
    -Fil her ağzı koklar, yavrusunun kebap kokusunu hangi ağızda bulursa onun sahibini kahr ile cezalandırır.
     
    (Din kardeşinin ardından hoşuna gitmeyecek şeyler söyleyerek gıybet ediyorsun. Gıybet Kur’an’da kardeşinin etini yemek şeklinde anlatılmıştır.) Allah’ın kullarının gıybetinde bulunarak etlerini yiyorsun. Aklınızı başınıza alın. Ağzınızı koklayan Allah’tır, bu muayeneden doğrulardan başkası nasıl canını kurtarır?
     
    Arkadaşları:
    -Hayır, sen bizi açlıktan öldüreceksin. Önümüze ne çıkarsa avlarız, dediler. Ebu Abdullah:
    -Öğüdümü dinleyin. Kalbiniz ve canınız belaya uğramasın. Ben söyleyeceğimi söyledim. Benden vebal gitti, dedi.
     
    (Peygamber Efendimiz) Ben sizi pişmanlıktan kurtarmak için Hakk’ı bildirdim, sakın aç gözlülükle hırs yolunuzu vurmasın. Boğaz düşkünlüğü sizi alçaltmasın, anlamında insanları uyardı.
     
    Nasihatçi dost bunları söyledikten sonra:
    -Allah hayırlar versin, deyip aralarından ayrıldı.
     Arkadaşları çevreye açılınca hemen küçük ve semiz bir fil yavrusu görüp üstüne azgın kurtlar gibi saldırdılar. Hayvancağızı hemen kesip tutuşturdukları dallarla pişirip yediler. Ellerini yıkayıp keyifle kenara çekildiler. Ebu Abdullah nasihat vermekle kalmayıp arkadaşlarının şen şakrak ısrarlarına rağmen fil yavrusundan yemedi. Hatta sonuna kadar yememeleri tavsiyesinde bulundu.
    Eski ve tecrübeli bir akıl sana yeni bir şans bağışlar.
    Fil yavrusunu iştahla yiyip ateşte ısınanlar yorgunluktan kıvrılıp yattılar. Ebu Abdullah yanlarında sürüyü bekleyen çoban gibi kaldı.
    Çok geçmeden ormanın içinden çalı çıtırtı ve hışırtıları arasından korkunç bir filin kendilerine doğru geldiğini gördü. Abdullah filin azametli ve dehşetli bakışları ile olduğu yerde donup kalmıştı. Fil önce bekçinin yani Ebu Abdullah’ın yanına geldi. Üç defa ağzını koklayıp etrafında dolaştıktan sonra ağzından fil kokusu alamayınca ona ilişmeden diğer uyuyan arkadaşlarına yaklaştı. Her birinin ağzını koklayıp yavrusunun kokusunu aldıkça onu tutup havalara atıyor, düşünce parça parça ederek öldürüyordu.
     
    Ey halkın kanını içen zalim, bu yoldan vazgeç. Mazlumların kanı senden intikam almasın Halkın malı, onların kanı gibidir, çünkü mal beden gücüyle elde edilir.
    Ey rüşvet yiyen, sen fil yavrusu yiyorsun. Sana düşman olan fil öcünü alıp seni mahveder.
    Ağzındaki haram lokmanın kokusu hilekar sahibini manen rezil eder.
    Yemen’deki (Veysel Karani’nin) ilahi kokusunu Medine’den duyan Allah Resulü bendeki batıl kokuyu nasıl duymaz?
    Ey gafil sen uyursun fakat yediğin (işlediğin) haramın kokusu şu masmavi gök yüzüne yükselir. Hırs, kibir ve kötü arzuların kokusu söz söylerken soğan kokusu gibi duyulur.
     
    Koca fil, yavrusunun intikamını korkunç bir şekilde aldıktan sonra tekrar Ebu Abdullah’ın yanına geldi korku ve dehşet içinde titreyen Ebu Abdullah’ı tutup sırtına aldı. Ormanın derinliklerinde gece boyu süren bir yolculuktan sonra, fil, sabahın ilk ışıkları ile onu bir kasabanın kenarına bıraktı.
    Ebu Abdullah’ı gören kasabalılar, onu misafir edip karnını doyurduktan sonra başından geçen macerayı dinlediler.
     
    Her an canının bir parçası ölmektedir. Can verme zamanında imanını unutma, gözet.
    Ömrün bir altın torbası gibidir. Gece ile gündüz yani zaman ise altın sayıcılarıdır. Zaman sarrafı altınları sayıp yokluğu verir. Ömür torbası boşalıp hayatın nuru biter.
    Dağdan devamlı toprak alıp da yerine koymazsan koca dağ da bir gün tükenir. Öyleyse her nefeste Hakk’ı anmağı unutma.
    Taşla, mermerle yaptırılan görkemli mezar kabrini onarmak değildir. Hakk’a inanç ve tertemiz kalble kendine bir mezar kazman gerekir, benliğini Hakk’ın benliğine gömmek gerekir. Kabir, türbe gibi muhteşem yapılar mana erlerince makbul değildir.
    Kıymetli atlastan elbise giyenin şuuruna giydiğinin bir faydası var mı? Pahalı giyiminin altında üzüntü akrebi gönlüne çöreklenmiş. O dışı süslü adamın içi dertten inlerken şu eski-püsküler içindeki perişan görünüşlü adamın içi şen ve sözleri şeker gibi tatlıdır.
                                                (Şerh-i Mesnevi,c.9,s.21-41 / Mesnevi,c.3,s.6)


     

     
    ASLANIN GÜLÜMSEMESİNE GÜVENME
     
    Başından kar eksilmeyen yüce dağların eteğinde, geniş ormanlıkta bir aslan, kurt ve tilki anlaşarak avlanmağa çıktılar. Yakaladıkları avları beraber sırtlayıp taşıyarak, birbirlerine yardımcı olacaklardı. Ormanda, kırda bir çok av tutacaklardı.
    Kuvvetli bir aslan için kurt ve tilki ile arkadaşlık kınanabilirdi fakat aslan sırf ikram düşüncesiyle onları yoldaşlığa kabul etti. Güçlü bir padişaha asker kalabalıktan ibarettir. Ama Allah Resülü: Topluluk Allah’ın rahmetine sebeptir, buyurduğu için onlarla arkadaş oldu.
    Allah Resulü’nün görüş gücüne kimse sahip olmamasına rağmen Hak Teâla, Peygamberimize onlarla danışıp görüşmeği (müşavereyi) emir buyurdu.
    Sarrafın altın tartarken dara için dirhem kefesine altının yanına arkadaş ettiği arpa taneleri aynı yerde bulunmakla beraber altınla aynı değerde değildir.
    Kurtla tilki, aslanın yanında gururla ve büyüklenerek dağın yolunu tuttular. İşleri iyi gitti, çok geçmeden bir yaban sığırı, bir dağ keçisi ve bir tavşan avladılar. Cengaver aslanın izinde gidenler gece gündüz aç ve azıksız kalmaz. Kanlar içinde kıvranan yaralı avlarını sürükleyerek ormana getirdiler. Kurt ile tilki padişahlar adaletli olur, avları şimdi paylaşırız diyerek iştahla ağızlarının suyu akıyor, avlarını yemekte sabırsızlanıyorlardı. Aslan bunların isteklerini anlamakta gecikmedi.
    Sırlar aslanı, gönül gözü açık olanlar, kalblerden geçeni bilir. Hak dostlarının yanında kalbini kötü düşüncelerden koru. O senin içinden geçeni bilir de, kırmamak için yüzüne güler.
     
    Aslan, kurt ile tilkinin açgözlülüğünü anladı ama hemen açıklamadan kendi kendine: Ey hasis dilenciler, ben size gösteririm. Benim iyilik ve yardımımı görmezlikten mi geliyorsunuz? Dedi.
     
    Resim, ressamı nasıl anlayabilir?
    Hakkın verdiklerini anlayamayanların başını kesmezsem hata olur. Dünyayı bunların ayıbından kurtarayım da âleme ibret olsun.
     
    Aslan bu ince düşüncelerle içten içe gülüyordu.
    Ey insan, aslanın (güçlülerin) gülümsemesine güvenme.
    Aslan, kurda dönüp:
    -Ey gün görmüş, tecrübeli kurt, bu avı aramızda adaletle paylaştır. Taksim etmede vekilim ol, ne olduğun anlaşılsın, dedi. Kurt:
    -Şahım, diye söze başladı. Yaban sığırı senin payındır, o iridir sen de büyüksün. Bu sana layık. Keçi benim hissemdir, orta yapılı. Ey tilki tavşanı da sen al, dedi.
    Aslan yerinde doğruldu:
    -Ey kurt, ne dedin bir daha söyle bakayım. Benim yanımda ben, sen demek ne cesaret. Kurt nedir ki, benim gibi bir aslanın karşısında ben diye varlık iddiasında bulunuyor. Bu eşekliği nerden satın aldın? Yanıma gel, dedi. Kurt yaklaşınca kuvvetli bir pençe vurup parçaladı. Aslan, kurdu beyinsiz, düşüncesiz ve tedbirde çiğ görünce başını gövdesinden ayırdıktan sonra:
    Hakk’ı görüp kendi hiçlik ve zayıflığını anlayamayan bir cana inleyerek ölmek yakışır. Allah’tan başka her şey fanidir.
    Yüce huzurda, Hak kapısında ben, ben diye böbürlenenler, dost kapısından kovulur.
    İki baş, iki seçkin olmasın diye güçlü aslan kurdun kafasını kopardıktan sonra:
    Ey koca kurt, aslanın önünde ölü gibi itaatli olmadığın, ve Hakk’ın sevdiklerinin gösterdiği yolda benlik davasından bulunduğun için Kur’an’daki “Onlardan intikam aldık” felaketine uğradın, dedikten sonra aslan tilkiye dönüp:
    -Şu avları yemek için sen bölüştür, dedi. Tilki aslanın huzurunda yerlere kadar eğilip saygı gösterisinde bulunduktan sonra:
    -Efendimiz, şu besili sığır kuşluk yemeğiniz. Şu keçi şahımız efendimizin öğle yemeği, tavşan da cömert sultanımızın akşam çerezi olsun, dedi.
    Aslan:
    -Ey tilki, adaleti parlattın. Bu adilane hüküm vermeği, bu taksimi kimden öğrendin? Diye sordu. Tilki:
    -Kurdun başından, ve akan kanlı yaşından, dedi. Bunun üzerine aslan:
    -Madem ki bizim kuvvetimizin yanında zayıflığını anlama fedakarlığını gösterdin, avların üçü de senin olsun. Ey tilki sen biz oldun biz seni nasıl incitiriz. Peygamberimiz kim Allah’ın olur, varlığını Allah’a (Allah yoluna) verirse Allah da onun olur, buyurdu. Alçak kurttan ibret aldığın için tilki değil, aslanımsın.
     
    Herkesin çekindiği bir beladan, ölen dostun ölümünden ibret alan akıllıdır. (Komşunun vefatından ibret alan akıllıdır.)
     
    Tilki, avları bölüştürme işi kendisine kurttan sonra verildiği için şükretti. Şunları paylaştır emri önce bana verilseydi. Onun pençesinden nasıl kurtulabilirdim?
     
    Yaptıkları hatalar yüzünden başına nice bela gelenlerden sonra dünyaya geldiğimiz için Cenab-ı Hakk’a şükürler olsun. Hakk’a uymayan ve sapıklığa düşenlerin halinden ibret alıp kendimizi korumamız için sonra dünyaya geldik. Sözü doğru Peygamber onun için bize Allah’ın rahmetine kavuşmuş ümmet, buyurdu.
    Eski kurtların, kemikleri, yaptıkları ve eserleri meydanda. Ey akıllı, büyük adam bak da ibret al.
    Hak yolundan azıp sapan Ad kavmi ile Firavunu işiten akıllı biri, vehimden ibaret varlığı ile kötülük ve kötü isteklerinden vazgeçer. İbret almazsa, ibret alınacak hale düşer.
    Aslana karşı cesaret gösterisinde bulunan ahmaktır.
                                                                   (Şerh-i Mesnevi,c.5,s.1411-1451)


     

     
     
    PİSLİK BÖCEĞİ GÜL SUYUNDAN
    BAYILIR
     
    Mesleği dericilik olan, ham deriyi işleyip (debbağlayarak) geçinen adamın biri şehirde attarlar çarşısı denilen güzel koku satıcılarının sokağından geçiyordu. Adam birden fenalaşıp iki kat, kaskatı kendinden geçip yere düştü. Misk, amber ve gülyağı gibi hoş kokular adama dokunup başını döndürerek bayıltmıştı. Adam gün ortası yolun ortasına leş gibi yıkılmıştı.
    Çarşı esnafı ve halk koşuşup başına toplandı. Her ağızdan bir ses çıkarak , kimi “lâ havle” çekerek bayılanın derdine derman aramağa başladılar.
    Biri elini kalbinin üstüne koyup atıp atmadığına bakarken, bir başkası yüzüne gül suyu serpiyordu.   Gül suyu serpen adam bilmiyordu ki zavallının başına gelen gül suyu ve diğer güzel kokulardandı. Biri eliyle başını ovuyordu, diğeri serinlesin ateşi düşüp kendine gelsin diye göğsüne samanlı yaş çamur sürüyordu. Biri ödağacından tütsü yapıyor, diğeri elbisesinden kestiği bir parçayı tutuşturup koklatıyordu. Biri nasıl atıyor diye nabzını tutuyor, diğeri eğilip afyon mu yuttu, esrar mı çekti, şarap mı içti nedir ağzını kokluyordu. Kendince ayıltmanın çaresini arıyordu.
    Çaresiz kalınınca akıllının biri:
    -Akrabasını tanıyan yok mu? Dedi. Oradakilerden biri:
    -Ben tanıyorum, deyince ona:
     
    -Koş haber ver gelsinler dedi. Adamcağız neden bayıldı, şişeyi taşa niye vurdu? Diye söylendi.
    Bu iriyarı, zavallı dericinin gürbüz ve akıllı bir kardeşi vardı. Durumu haber alınca hemen koşarak geldi. Kardeşinin  güzel koku satıcılarının sokağında bayıldığını görünce hemen usulca eğilip yerden biraz at pisliği avuçlayıp elini yeninin içine sakladı. Baygın kardeşinin yanındakileri aralayarak yanına sokuldu. Meraklılara:
    -  Ben onun neden bayıldığını biliyorum. Sebebi bilinince tedavi kolaydır. Sebebi bilinmeyen derdin devası müşkildir. (Zordur) Çünkü onun yüz çeşit ihtimali vardır, dedikten sonra kendi kendine: Gübre kokusu kardeşimin ta beyin hücrelerine, damarlarına kadar işlemiştir. Çünkü rızkını kazanıp geçimini sağlamak için sabahtan akşama pislikle haşır neşirdi, dedi.
     
     Tıbbın öncülerinden Calinus: Hastaya neye alışkınsa onu veriniz, demiş. Hastalık alışılmışın dışında bir şeyden meydana gelmişse ilacını alışılmış şeylerde ara. Bu adam gübre taşımaktan pislik böceği olmuştu. Pislik böceği gül suyundan bayılır. Onun ilacı alışkın olduğu gübredir. Kuranda “pisler, pisliktendir.” Ayetini oku da bu sözün açık ve gizli manasını anla.
    Ey güvenilen adam, hakikaten temiz şeyler pisliklere layık ve uygun değildir.
    Kafirler, peygamberlere gelen haberin güzel kokusu ile çarpılıp kendilerini kaybettiler. Sözleriniz bize  azap dediler. Bizim gıdamız yalan, dolan, şaka ve boşboğazlık. Biz oyun, eğlence ve saçma şeylerle vakit geçiririz. Güzel söze, öğüde ve doğruluğa alışmamışız. Sözleriniz midemizi bulandırıp derdimizi arttırıyor. Aklı afyonla tedavi ediyorsunuz.
     
    Bayılan dericinin kardeşi ilacını yani yerden alıp yenine gizlediği at gübresini görmesinler diye baygın kardeşinin etrafına toplananları dağıtmağa çalıştı. Sonra bir sır görüyormuş gibi başını kardeşinin kulağına yaklaştırdı. Ve avcundakini koklatıp ezilmiş bir parçasını burnuna sürdü. Derici debbağ kardeşinin beyninin ilacının bu pislikte olduğuna inanıyordu. İki büklüm baygın yatan adam kımıldanarak doğruldu. Etrafındakiler:
    - Hayret verici bir büyü.
    - Efsunlu muymuş, neymiş? Bu zat bir efsun okuyup baygına üfledi.
    -Efsun ölü gibi adamı diriltti demeğe başladılar.
     
    Ahlaken düşük olanlar , kaş göz oynatmaya , fuhşa ve sapıklığa meyillidir. Nasihat  miski ile etkilenmeyen kimseler kötü kokulara alışkındır.
    Pislik içinde meydana gelen kurt, amber kokusu ile huyunu değiştirmez.
    Senelerce ayrılık ateşinde beklettiğim halde ne hamlığın ne de ikiyüzlülüğün eksilmedi. Tencere ateşin dumanından kapkara oldu. İçindeki et kartlığından dolayı çiğ duruyor.  Sen hastalıkla kurumuş koruk gibisin. Diğerleri üzüm olduğu halde sen hala hamsın.                                            (Şerh-i Mesnevi,c.12,s.67-79)
                                            


     

     
    GÖREN KÖR, İŞİTEN SAĞIR, SOYULMAKTAN KORKAN ÇIPLAK
     
                Doğuyu batıyı okumuş, konuşmağa başlayınca ağzından bal akan biri vardı. Nükteli, eğlenceli ve ibretli hikayeleri dinleyenleri zevkle büyülerdi.
                Bir gün meraklı dinleyicilerine; uzağı gören kör, işiten sağır ile uzun etekli çıplaktan bahis açtı.
                Garip ama gerçek. Asıl kör; görmek istemeyen, asıl sağır; duymak istemeyen   ve asıl cimri de vermek istemeyen değil midir?
    Meraklılar, güzel hikayeler anlatan meddaha sordular:
    - Bahsettiğin uzaktan işiten sağır kimdir?
    - İnsandaki bitmez emel. O herkesin ölümünü işitir de kendi öleceğini duymaz.
    - Uzaktan gören kimdir?
    - Hırstır. Halkın, başkalarının ayıbını kılı kırk yararcasına görüp sokak sokak anlatır kendinin zerre kadar ayıbını görmez.
    - Uzun etekli çıplak ne?
    - Çıplak adamın eteği olur mu ki eteğini kes-sinler. O çıplak dünya düşkünü çulsuz kalmış müflis adamdır. İflas etmiş, parasız, pulsuz biri soyulmaktan nasıl korkar? Dünyaya çıplak gelmiş, çıplak gidecektir. Hırsız endişesi boşunadır.
    Ölüm vakti, zengin servetinin kendinin olmadığını, akıllı da hiç bir hünerinin  bulunmadığını anlar. Hayat boyu çekilen korku, eteğine doldurduğu testi kırıklarına sarılıp onları kaybetmekten korkan çocukların korkusuna benzer. O çanak çömlek kırığından bir parçasını alsan ağlar, geri versen sevinip, güler. Çocuk daha ilim elbisesini giymediği için  ağlayıp gülmesine itibar edilmez.
     
     İşte böylesi bilginler, eteğini kurtarma endişesindeki uzun etekli çıplağa benzer.
    Âlim geçinen  o zalim ahrette faydası olmayacak yüz bin şeyi bilir de kendi ruhunun hakikatini bilmez. Her kumaşın kıymetini pekala bilir fakat kendi kıymetini bilmezsin. Bu ne ahmaklık?
                                                                     (Şerh-i Mesnevi,c.10,s.684-691)


     

     
    TESTİ DEREDEN  HER ZAMAN SAĞLAM DÖNMEZ
     
                İsmi her zaman adaletle beraber anılan Halife Hazret-i Ömer devrinde yakalanan bir azılı hırsız cellada teslim edildi. Hırsız Hazret-i Ömer’e karşı:
                - Ey Müslümanların Emiri, ilk suçumdur beni affet diye bağırdı. Halife Ömer :
                - Haşa dedi. Cenab-ı Hak hiç bir kulunu birinci suçunda cezalandırmaz. Allah fazlını göstermek için defalarca suçu, günahı örter de en sonunda adaletini göstermek için suçluyu cezalandırır. Böylece hem iyilik ve lütfunun, hem de korkutucu kahrının anlaşılmasını ister, dedi.
     
                Ayağı gevşek akıllılar bilmezler ki, testi dereden her zaman sağlam dönmez.
    Hakkın kazası, münafığı ölümün ansızın yakaladığı gibi ani gelir. (Allah Resulü: Yarın iyilik yapar, öbür gün tövbe ederim, diyen vefa taslakları mahvolmuştur, buyurdu.
                                                 (Şerh-i Mesnevi,c.12,s.44-48)


     

     
    İNSANI DERDE DÜŞÜRECEK TEDBİRE TEDBİR DENMEZ
     
    Birinin kıvrım kıvrım boynuzları olan sürmeli, pırıl pırıl bembeyaz bir koçu vardı. Sevimli koça avucunda yem ve arpa yedirerek evladı gibi büyütmüştü.
    Bir gün başına ip bağlayıp çeke çeke bahçeye götürüyordu. Yolda dalgın dalgın giderken bir hırsız sessizce yaklaşıp ipini kesti ve koçu kaçırdı.
    Neden sonra haberdar olan sahibi etrafına bakınarak arayıp taramağa başladı.
    Kaybolan koçunu sormak için sağa sola koştururken bir kuyu başında: Eyvah, eyvah, yandım! Diye yanıp yakınan hileci hırsızı gördü. Onun sızlanması ile koçunu unutup:
    -Üstad, niye feryat ediyorsun? Diye sordu. Hırsız ellerini dizlerine vurup çırpınarak:
    -Kuyuya altın torbam düştü. Çıkarabilirsen gönüllü olarak sana beşte birini veririm. Yüz altının beşte birine sahip olursun, dedi.
    Adam içinden, bu en azından on koçun bedeli. Bir kapı kapandıysa şansımıza on kapı açıldı, dedi.
    Sevinçle elbiselerini soyup bin güçlükle kuyuya inmeğe başladı. O kuyuya iner inmez hırsız bu defa elbiselerini toparlayıp kaçtı.
     
    Maksat köyse, seni köye ulaştıracak akıl ve tedbir gerekir. Yoksa insanı bela ve derde düşürecek tedbire tedbir denmez.
    Aşırı mal düşkünlüğü insana her an hayal gibi başka türlü yüz gösteren bozguncu bir hırsızdır. Onun hilesinden insan Allah’a sığınarak korunabilir.
                                                                                               (Mesnevi,c.6,s.40)


     

     
    KAYBETTİĞİNİZ ŞEYLERE HAYIFLANMAYIN
     
    Uçsuz bucaksız uzayıp giden çölün kum tepecikleri arasında bir kervan geceyi geçirmek için konaklamıştı.
    Kervanın muhafız bekçisi gece gaflet basıp uyudu. O anda gelen hırsızlar kervanı soydular. Taşıyabilecekleri malları götürüp götüremeyecekleri eşyaları yere gömüp gittiler.
    Günün ilk ışıkları ile kervandakiler uyandılar. Kıymetli mal, eşya ve develerinin yerinde yeller esiyordu. Bekçiye:
    -Mallarımız ne oldu? Söyle bakalım, dediler. Muhafız bekçi:
    -Gece karanlığında hırsızlar geldi. Gözlerimin önünde ne var ne yoksa hepsini toparlayıp götürdü dedi. Kervancı:
    -A mendebur, korkuluğa benzer adam, sen nerede, ne yapıyordun?
    -Ben tek kişiydim. Onlar atlı, silahlı bir alay hayduttu.
    -Peki, onlara karşı koyamayınca uyanın, kalkın diye bağırsaydın.
    -Bağırmak istedim, ama boğazıma hançeri dayayıp kes sesini yoksa canını alırız, dediler. Ben de korku ile ağzımı yumdum. Fakat şimdi istediğiniz kadar bağırıp çağırayım. O zaman nefes bile alamıyordum, şimdi dileğiniz kadar feryat edeyim, dedi.
     
    Rezil şeytan ömrünü kötülükler içinde bitirdikten sonra Besmele çekip Fâtiha okumak boşunadır. Fakat boşuna da olsa yine gaflete düşmek feryat etmekten kötüdür. Rabb’inden ümidi kesme, yardım ve iyiliğini iste. Onun gücü her şeye yeter, kaadirdir. O Kur’an’da “Kaybettiğiniz şeylere hayıflanmayın” buyurmaktadır. Dilediğin şey nasıl olmaz? (Mesnevi,c.6,s.46)
     

     

     

     

     

     

     

    CAHİLE ÖĞÜT VERMEK ÇORAK YERE TOHUM SAÇMAK GİBİDİR

     

     

     

     

     

    Gönül hikayesi
    Gül dalı nerede biterse bitsin güldür
    Sabır sıkıntının anahtarıdır
    Gönül yakınlığı dil yakınlığından daha iyidir
    Kilim değil tozu dövülür
    Körün kuyuya düşmesine şaşılmaz, şaılacak şey görenin düşmesidir
    Akla düşman olan yoldaş yoldaş değildir
    Akıllı işin sonunu başından görür
    Her işin güzel tarafını düşün
    Mum bir yakanı olmadan yanar mı?
    İhtiyarlık.
    Terazide hırs olsa nasıl doğru tartardı?
    Eski kilime yeni halıyı değişme
    Her ayrılığın aslı buluşmadır
    İki kişiyi aşan her sır yayılır
    Hünerli ve bilgili kişi iyidir

     

    Hareketi gölgeden değil güneşten bil.

     

     

     

Röportajlar
Anket

Uluslararası Rumi Mevlevi Topluluğu'nun Sitesini Nereden Öğrendiniz?






Neticeler


Other Polls

konser nukte multimedia foto kitap evi